150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: ehli sünnet

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (r.a.)

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (r.a.)

İslâm âlimlerinin göz bebeklerinden olup, On İki İmam’ın altıncısıdır. Künyesi Ebû Abdullah, lakapları Tâhir, Fâdıl, en meşhuru ise Sâdık’tır. 17 Rebiülevvel 80/23 Mayıs 699 tarihinde Medîne’de doğmuş, 25 Şevval 148/15 Aralık 765 tarihinde aynı yerde vefat etmiştir. Kabri, Cennetü’l-Bâkî’de olup, babası ve dedesinin yanındadır.

Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre; İmâm-ı Câfer Sâdık, ihlâslı, sabırlı, cömert, hoşgörülü, yiğit ve heybetli bir kişiliğe sahipti. Kendisi soy olarak baba tarafından Hz. Ali’ye ve Hz. Fâtımâ vasıtasıyla da Rasûlullah (s.a.v.)’e, ana tarafından ise Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Bu yüzden hem cehrî, hem de hafî zikri telkin eden tasavvuf yollarının tümü İmam Câfer-i Sâdık’ta birleşmektedir. Kendisi, her iki yoldan da Rasûlullah (s.a.v.)’e bağlıdır. Birisi, babalarının yolu olup, Hz. Ali (k.v.) vasıtası ile gelen cehrî (sesli) zikir çekilen yol ki, bu yola ’Velâyet Yolu’ da denir. Bu yol daha sonra Kâdirî Tarîkatı adını alır. İkincisi, anasının babalarından gelen yol olup, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den gelen hafî (gizli) zikir yoludur, bu yola da ’Nübüvvet Yolu’ denir. Bu yol da bilahare ’Nakşî Tarîkatı’ adını alır. İmâm-ı Câfer-i Sâdık (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.)’den gelen nübüvvet üstünlüklerine (feyizlerine) Hz. Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir silsilesiyle kavuşmuştur. Evliyalık (velâyet) üstünlüklerine ise Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeyne’l-Âbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ta bulunan bu iki feyiz ve marifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir.

Medîne’de bahçeli evinde dersler vermiştir. Kendisinden ders alanlar daha sonra fıkıh ve kelâmın gelişmesinde önemli katkıları olan şahsiyetlerdir. Bunlar arasında Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Mûtezile’nin kurucusu Vâsıl b. Atâ ve meşhur kimyacı Câbir b. Hayyân bulunur. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve Süfyân-ı Sevrî gibi büyük bilginler Câfer-i Sâdık’tan ilim öğrendikleri gibi, kendisinden hadis rivayet etmişlerdir.

Câfer-i Sâdık fazla konuşmazdı. Süfyân-ı Sevrî, Câfer-i Sâdık Hazretlerini ziyarete gitmiş; uzun süre sustuğunu görünce konuşmasını rica etmiş; bunun üzerine o, şöyle demiştir: ’Allah’ın nimetine şükret; şükür, nimetin artmasına vesîle olur. Nimet verildiği zaman da istiğfara devam et. Devletin zulmüne karşı da ’Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ de.’

Câbir bin Hayyan da, Câfer-i Sâdık’tan çok yararlanmış, ondan itikat ve îman usûlünü öğrenmiş, bunun yanında maddî varlıkların tabiatı ve özelliklerine ve bunların birbirine karıştırılmasına (eczacılık-simya) dair bilgiler de almıştır. Câbir’in, Câfer (r.a.)’den ilim öğrenmek için belirli bir saati vardı. O saatte, İmam’ın yanına ondan başkası giremezdi. Risâlelerinin büyük kısmını hocası Câfer-i Sâdık’ın adına yazmıştır.

İmam Câfer’in ilmi önce kesbî olarak başlamış, sonra vehbî ilimle desteklenmiş, ilhâma mazhar olmuştur. İmam Câfer-i Sâdık (r.a.)’in, ilimde, mârifette, zühd, takva ve kanaate dair hikmetli sözleri ve menkıbeleri vardır. Bütün güzelliklere sahip olması, cehrî ve hafî zikir yollarının onda birleşmesi, cehrî ve hafî zikir kollarının bir arada bulunabileceğini ispatlamış ve tabiri caizse tasavvuf Seyyid Câfer-i Sâdık (r.a.) Hazretlerinde göl hâlini almıştır. İmam Câfer-i Sâdık (r.a.) ilimde, mârifette, isim yaptığı gibi âriflerin, Hakk aşıklarının da önderi oldu. Fizik ve kimyada da zamanında eşi yoktur. Kendisi Ehl-i Beyt’ten olduğu gibi, Ehl-i Sünnet’in de göz bebeğidir. Ehl-i Sünnet’in reisi sayılan İmâm-ı Âzam’ın mârifette ve tasavvuf ilimlerinde hocasıydı. İmâm-ı Âzam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için ’O iki sene olmasaydı Nûman helak olmuştu.’ buyurmuştur. Aslında İmâm-ı Âzam (r.a.) bu sözü ile Hz. Câfer-i Sâdık (r.a.)’ın büyüklüğünü ve derecesini anlatmak istemiştir.

Ashâb-ı Kirâm’ı görmekle şereflenen tâbiînin ve evliyânın büyüklerinden olan Seyyid Câfer-i Sâdık (r.a.)’ın birçok menkıbeleri vardır. Hakem bin Abbas buyuruyor ki: ’Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık Hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda da itirazda bulundu ve dedi ki: ’Câfer-i Sâdık nerde, böyle işler nerde!’ Câfer-i Sâdık’ın bu işten haberi oldu ve şöyle buyurdu: ’Yâ Zeyd! Eğer böyle bir şey varsa, Allah Teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki, o hayvan seni helak etsin!’ Bir gün Zeyd bir yere giderken yolda köpek büyüklüğünde bir aslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a itirazda bulunmadı.

Ehl-i Beyt’in büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (r.a.)’in nurlu kalbine akıp gelen ilim ve feyzin çokluğu dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren hikmetli sözleri çoktur.

’Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin, hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin. Allah Teâlâ dünyaya emretti ki: ’Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmetçi ol. Senin peşinden koşana sen de zahmet, sıkıntı ver.’

’Din adamları (fâkihler), sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir.’

’Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekatı, oruçtur. Amel (ibâdet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.’

’Günahlara tevbe etmeyi geciktirmek, Allah Teâlâ’ya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır.’

’Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.’

Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: ’Allah Teâlâ faizi niçin haram kıldı?’ Buyurdu ki: ’İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allah Teâlâ onu haram etti. Faiz haram olmasaydı birbirine karşı iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyada menfaat bekleyen çok olurdu.’

Tasavvuf ilimlerinde yüksek marifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik eden Câfer-i Sâdık (r.a.), kelam, tefsir, hadis ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafe edilen eserler sonradan yazılmıştır. Câfer-i Sâdık (r.a.), Ehl-i Sünnet itikadının temel şartlarından birisi olan, dört halifenin üstünlük ve hilafet sırasını inkar edenlere ve Ashâb’a dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı yazdığı vesikalarla cevaplar vermiştir.

Allah şefaatine nâil eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmü’s-Sâdık.
2. Hilyetü’l-Evliyâ, c.3, s.92.
3. Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187.
4. Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.166.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” Dergisinin 20. sayısı (Kasım 2004) için yazılmıştır.

Allah(c.c.)’ye İman ve Önemi

Allah(c.c.)’ye İman ve Önemi

Şüphesiz ki bu dünyaya gelen her insan için ilk olarak elde etmesi gereken en önemli şey, imandır. Dünya ve ahiret saadetini kazanmanın tek yolu; ancak bu imanla yaşayıp bu imanla ölmeye bağlıdır.

Allah (c.c) kendisine şirk koşulmasını asla affetmeyeceğini; ancak şirkin dışındaki günahları da dilerse, affedeceğini Kur’an’da çok sarih bir şekilde beyan buyurmaktadır: “Doğrusu Allah (c.c) kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez; ondan berisini, dilediğine mağfiret buyurur. Kim de Allah’a şirk koşarsa, pek büyük bir günah ve yalan iftira etmiş olduğunda, şüphe yoktur.” Bu ayetten de anlaşılacağı üzere bu dünyadan imansız bir şekilde göçen bir kimsenin cennet yüzü görmeyip cehennemden de çıkmayacağı kesindir. O takdirde ebedî kurtuluş isteyen herkesin her şeyden evvel iman konusu üzerinde durarak, Allah(c.c) indinde yüzünü ak edecek sağlam bir inanca sahip olması gerekmektedir. Ancak şöyle bir mevzu da var ki her “inandım” diyen kişinin imanının Allah katında itibar görmeyeceğini, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz hadislerinde ifade etmektedir.

Avf bin Malik (r.a)’tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah(s.a.s.) Efendimiz söyle buyurmaktadır: “Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Bunlardan biri cennette ve yetmişi ateştedir. Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Onlardan yetmiş bir fırka ateşte ve biri cennettedir. Muhammed’in canı kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki benim ümmetim de muhakkak yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka cennette ve diğer yetmiş iki fırka ateştedir.Ya Resulallah! Cennette olan fırka kimlerdir? diye soruldu. Rasûlullah (s.a.s.) de: ‘Sünnetime uyan ve sahabelerimin yolunda olan cemaattir.’ diye cevap verdi.”

Bu hadisten de anlaşılacağı üzere bu fırkalardan maksat Ehl-i Sünnet mezhebine ters düşen itikat da yanlışa düşmüş batıl mezheplerdir. Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî gibi amel ve fıkıh konularına ait mezhepler yani helâl ve haram konularında, fıkhî meselelerde ihtilafa düşen değişik görüşler beyan eden mezhepleri kast edilmemiştir. Rasûlullah (s.a.s.)’in önemle vurgulamak istediği fırkalar, tevhid akidesinin temel meselelerinde, hayır ve şerrin takdiri, yani kader konusunda nebilik ve resullük şartlarında ve buna benzer konularda hak ehline yani Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaate muhalefet eden mezheplere mensup gruplardır.

O halde hak yolu arayan bir kimse itikat yani bir diğer ifadeyle iman ve onun esasları konusunda Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin kurtuluşa erecek fırka diye tanımladığı Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaate mensup olması en önemli şarttır. Peki, bu Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat denilen fırkanın özellikleri nelerdir, bunun hakkında da bir kaç şey söylemek istiyorum:

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat, Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine, ashabın ve onların yollarını izleyenlerin sünnetine itikat, söz ve amel hususlarında sımsıkı sarılanlar ve bununla beraber bidatlerden uzak duran kimselerdir. Bunlar kıyamet gününe kadar ilahî yardıma mahzar olarak kalacaklar ve varlıklarını sürdüreceklerdir. Bunlara uymak hidayet üzere olmaktır.Muhalefet etmek ise sapıklıktır.

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat’in iman esasları ile ilgili inançları, Peygamber(s.a.s.)’in Cibril hadisinde haber verdiği şekilde altı esasa iman etmek ve onları tasdik etmek diye özetlenebilir. Peygamber(s.a.s.) bu hususta kendisine soru sormak üzere gelen Cebrail(a.s)’ın imanın mahiyeti ile ilgili sorusuna şöyle cevap vermiştir:

“İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe inanman, hayrı ve şerri ile kadere iman etmendir.” O halde iman, bu altı temel esas üzerinde yükselir. Bu esaslardan biri yıkılacak olursa, elbette ki o insan mümin olamaz. Çünkü o kimse imanın esaslarından birini yitirmiş olur. Nasıl ki bir yapı ancak temelleri üzerinde yükselebiliyorsa, iman da ancak bu esaslar üzerinde yükselir.

Hz.Adem (a.s)’dan itibaren bütün peygamberler, insanları Allah’a kulluğa davet etmişlerdir. “Ben cinleri ve insanları sırf bana kulluk yapsınlar diye yarattım.”

hükmü, beyanı çok acıktır. Buradan da anlaşılıyor ki sadece iman ettik demekle sorumluluk kalkmıyor, aksine kâmil bir imanın tezahürü olan salih amellerle de bu imanı izhar etmek gerekiyor.Yani ehliyet sahibi bir mümin yukarıda anlattığımız gibi itikadını, Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaat anlayışına göre düzelttikten sonra, Rabbimizin bütün emirlerini her türlü sıkıntıya rağmen yerine getirmekle memurdur. İşkence ve zulüm olsa dahi istikamet üzere ilerlemek mecburiyetindedir.Hz. Bilal-i Habeşî ve Yasir ailesi bunun en güzel örneklerindedir. Zerre kadar hayır ve şerrin karşılığının bir gün verileceğini unutmamalıdır. Şayet, sadece iman edilmesiyle Allah’ın rızası kazanılıp cennete gidilecek olsaydı bunu Hz.Peygamber (s.a.s.) Efendimiz gösterirdi. Ancak O bile gece gündüz demeden Rabbimize kulluktan, O’na itaatten bir an bile geri kalmamıştır. Bu yüzden bizlere düşen görev Allah’a güzel bir imandan sonra, O’na ibadete kendimizi alıştırmamız gereklidir.

İnsanoğlunun karşısında öldükten sonra dirilmek, bu yaşanılan dünya hayatının bir hesabı ve bunun sonucunda da cennet veya cehenneme gitmek gibi bir durum vardır.Bunun gibi ciddi bir imtihanla yüz yüze olduğumuz halde neden şu geçici dünya hayatı insanoğluna daha sevimli ve sevgili olabilir ki ?!.. Bundan dolayı Allah’a kulluk, bizlere şu teneffüs ettiğimiz havadan, kazanmak için her gün peşinde koşulan dünyalıktan daha önemli ve elzemdir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki: İman ile amel arasında sıkı bir ilişki vardır. Amel imanın muhafazasını sağlar ve onu kuvvetlendirir. İman gönüle dikilen bir ağaç ise ibadet de onun suyu ve gıdasıdır. İman ağacının büyüyüp gelişmesi için onu ibadet ve itaat suyu ile beslemek gereklidir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 1. sayısı (2003 Nisan) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Tâbiînin büyüklerinden, Medînei Münevvere’deki yedi büyük âlim-den biri. İnsanları Hakk’a davet eden onlara doğru yolu gösterip, haki-kî saadete kavuşturan ve kendilerine ’silsilei âliyye? denilen büyük âlim ve velilerin üçüncüsüdür.

Kâsım b. Muhammed (k.s), Hicrî 32 yılında Hz. Osman’ın (r.a.) hilâfeti döneminde Medîne’de dünyaya geldi. Hz. Ebûbekir’in (r.a) torunudur. Babası, bu büyük sahabînin oğlu Muhammed’dir. Annesi, Yezdi-cürd’ün kızıdır. Bu vesîleyle Oniki İmam’dan Zeynelabidîn (rh.a) ile teyze oğlu olmaktadır. Kâsım b. Muhammed’in babası Mısır’da iken şehit edilmişti. Bu sebep-le o, küçük yaşta yetim kalmıştır. Bu hâdiseden sonra ise halası Ümmü’l-Mü’minîn Hz. Âişe’nin ya-nında büyümüştür. Hz. Aişe valide-mizin, onun başını bile tıraş ettiği rivayet edildiğine göre, ona göster-diği ilgi ve yakınlık anlaşılmış olur. (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, çev.; Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul, 1985, s. 45; Hocazâde Ahmed Hilmî, Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Osmanlı Yay., İstanbul, 1996, s. 17; Ferîdüddîni Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ (Tercümesi Eki), Hazırlayan: M. Z. K., Sehâ Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 282; Vefeyâtü’l-A’yân, IV/59; Tabakâtı İbni Sa’d, V/187; Hilyetü’l-Evliyâ, II/183; Tehzîbü’t-Tehzîb, VIII/333; Şezerâtü’zZeheb, I/135; el-A’lâm, V/181; Tezkiretü’l-Huffâz, I/96; Reşehât Aynü’l-Hayat, s.12 (Arapça); Câmiu KerâmâtilEvliyâ, II/236; Rehber Ansiklopedisi, IX/324; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, II/275.)

İlmi

Dedesi Ebûbekir (r.a), Peygambe-rimiz (s.a.v)’den sonra insanların en faziletlisi olduğu gibi, kendisi de zamanındaki insanların en faziletlisi idi. Tâbiînin ilim ve takvâ bakımından en büyüklerindendi. Zamanını hiçbir şekilde boş geçirmez, her anını ilimle uğraşarak değerlendirirdi. Sahabenin birçoğuna yetişmiş ve onlardan ilim öğrenip başta halası Hz. Âişe, Ebû Hureyre, Abdullah ibn Abbas ve Abdullah ibn Ömer, Hz. Muâviye gibi meşhur sahâbilerden hadîsi şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Kendisinden de, Tâbiînin büyüklerinden oğlu Abdurrahman, Sâlim b. Abdullah, İmâmı Şa’bî, İbni Amr, Yahyâ b. Saîd, Sa’d b. Saîd el-Ensârî, Abdullah b. Ömer, Sa’d b. İbrâhim, Abdullah b. Avn ve daha birçoğu hadîsi şerîf rivâyet etmişlerdir. Çok kuvvetli derecede fıkıh ve İslâm hukuku ilmine vâkıf olduğu her-kesçe kabul edilmiş ve Medine’deki ’Fukahâyı Seb’a? ’dan biri sayıl-mıştır. (Bu büyük fakihler Harise b. Zeyd b. Sabit Ensari, Said b. Müseyyeb, Urvet b. Zübeyr, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ud, Hars b. Hüşşam, Süleyman b. Yaser) O aynı zamanda ’ulûm-i nâfia denilen mühendislik ve mimarlık bilgileri ile de mücehhez idi. Abdurrahmân b. Ebû Zenâd, onun hakkında: ’Ben Kasım’dan daha çok fıkıh ve hadis bilen kimseyi görmedim Hatta öyleydi ki, sünneti bilmeyeni âlim saymazdı? diyor. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi şekilde idrak edenlerdendi. O, hadîsi şerîflerin hem mânâsına ve hem de lafızlarına, harflerine dikkat ederek rivâyet ederdi. Hadîs rivâye-tinde en ince noktalarına kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile değiştirilmesini uygun görmezdi. İmamı Malik onu methederken: ’Kasım bu ümmetin fakihlerinden bir fakihtir? diye onun bu konudaki üstünlüğünü dile getirir. Yahya b. Said: ’Medine’de Kasım’dan üstün bir kimseye yetişmedi? der. İbni Sa’d: ’Kasım, güvenilir idi, âlim idi, imam idi, fakih idi, çok hadis bilirdi, takva ve verâ sahibiydi? diye kendisini methetmektedir. İbni Umeyne onun devrinin en büyük âlimi olduğunu söylerken, İbni Said: ’Kasım, ilimde önder, fıkıhta otorite, takvaca yüksek ve çok hadis bilen bir zat idi? demiştir. Ömer b. Abdulaziz onun için: ’Eğer birini yerime halife seçmem icap etseydi Kasım’ı seçerdim? demiştir. Ömer b. Abdulaziz, halifeliği sırasında Kâsım b. Muhammed’i, halası Hz. Âişe’ye âit ne kadar hadîsi şerîf ve başka rivâyetler biliyorsa, onların hepsini toplamakla görevlendirmiştir. Hattâ Ömer b. Abdulaziz bir keresinde, ilmin yok olup, âlimlerin son bulması endişesi üzerine Medîne vâlisi Ebûbekir b. Muhammed b. Hazne’ye mektup yazarak şöyle demiştir: ’Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsi şerîflerini, sünnetlerini, Amre binti Abdurrahmân el-Ensârî’nin ve Kâsım b. Muhammed’in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum.? Amre ve Kâsım b. Mu-hammed’in her ikisi de Hz. Âişe’nin talebesi olup, onun Rasûlullah (s.a.s.)’tan rivâyet ettiği hadîsi şerîfleri en iyi bilenlerdi. Kendisinden bilmediği bir mesele sorulunca; ’Anlamıyorum, bilmiyorum!? derdi. Ona sormayı çoğalttıkları zaman da: ’Vallahi, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Şayet bilseydik, sizden saklamazdık. Çünkü bildiklerimizi saklamamız bize helâl olmaz.? derdi. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü nâmına söz söylemenin ve fetvâ vermenin mesûliyetini müdrik bir zât olarak tanınmıştı. Bu yüzden ancak açık meseleler hakkında fetva verirdi. Şu sözleri bunu açıkça göstermektedir: ’İnsanın, Allah’ın hakkını bildikten sonra cahil olarak yaşaması, bilmeyerek fetva vermesinden daha hayırlıdır.? Her sabah Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mescidi’ne gelir, iki rekât namaz kılar, sonra Rasûlullah (s.a.v.)’in minberi ile kabri saadetleri ara-sına oturur ve kendisine sorulan meselelere fetva verirdi. Akşamleyin yatsı namazından sonra arkadaşlarıyla ahiret hakkında sohbetlerde bu-lunur, onları verâ ve takva konusunda aydınlatırdı. İtikadı konulardaki bocalamaları ve özellikle Kaderiyecilerin sapık fikirlerini hoş karşılamaz ve bu görüşlerde ısrar edenlerin lanete uğrayacağını söylerdi. (Hocazâde, a.g.e., s. 1718; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed, çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. Bir gün köylü-nün birisi ona gelip; ’Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim b. Abdullah mı?? diye sordu. Ona cevap olarak: ’Burası Sâlim’in evidir? deyip başka hiçbir şey konuşmadı. Muhammed b. İshak bunun hakkında: ’O benden daha iyi bilir deyip, yalan söylemeyi veyahut ben ondan daha iyi bilirim diyerek kendisini üstün göstermeyi istemedi.? derdi. Hâlbuki Kâsım b. Muhammed, her ikisinden daha çok âlimdi. Kâsım b. Muhammed’in yaşadığı Emeviler dönemi, siyasi kargaşaların çok olduğu, emirlerin ve zenginlerin dünyaya fazla rağbet ettiği bir dönemdi. ’Tasavvuf insanların arasını açmak değil, sevgiyle herkesi kucaklamaktır? düsturuyla hareket eden Kâsım b. Muhammed, insan-lar arasında dostluk ve kardeşliği sağlamak için elinden geleni yapardı. Onun bu fazilet abidesi davranışları çağdaşları, tarafından takdirle kar-şılanırdı. Tasavvufî Yönü ve Zühdü Kâsım b. Muhammed, Tasavvuf ilminde de mütehassıstı. Verâ ve tak-vada eşi yoktu. Dedesi Hz. Ebûbekir (r.a.), Efendimiz (s.a.s.)’den ve Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu. Rasûlullah (s.a.s.)’taki bütün üstünlük-ler, ilimler ve feyizler onda toplanmış ve her bakımdan üstün olmuştur. Kalbe, ruha ait ilimlerin kaynağıydı. Efendimizin (s.a.s.) Peygamberlik vazîfelerinden biri de, Kur’ânı Kerîm`in mânevî hükümlerini, yani Allah’u Teâlâ`nın zâtına ve sıfatlarına ait mârifetleri, yüksek bilgileri, ümmetinin kalblerine aktarmaktı. Rasûlullah (s.a.s.), tasavvuf ilminin bu yüksek mârifetlerinin hepsini, Hz. Ebûbekir`in kalbine aktarmıştır. Hz. Ebûbekir de Rasûlullah (s.a.s.)’tan aldığı bu feyizleri, Selmânı Fârisî’nin kalbine akıttı. Ruhu yükselten ve onu besleyen bu marifetlere, Muhammed b. Kâsım da, Selmânı Fârisî’nin sohbetlerinde bulunarak yetişip bir ruh mütehassısı oldu. Silsilede emaneti, büyük sahâbî Selmânı Fârisî (r.a)’den almıştır. Altın Silsile’nin üçüncü elidir. Böylece, kendisiyle birlikte feyzi ilâhî sırları sahâbîler dairesinden çıkarak tâbiîn dâiresine intikal etmiştir. Nakşî silsilesinde ’Vefanın Milki, Evliya Cemaatinin Serdarı? unvanıyla anılır. Ayrıca bazı kaynaklarda ’Hafîdi Sıddîkı Ekber? (Hz. Ebûbe-kir’in torunu) unvanı kullanılmaktadır. O, verâ ve takva ile muttasıftı. (Hocazâde, a.g.e., s. 18; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed’in dünyaya olan zühdüne pek çok misal vardır. İşte onlardan birisi de şu hadisedir: Kendisine verilmiş bulunan 100.000 dirhem ganimet malına elini sürmemiş, fukaraya dağıtmıştı. Sıkıntılı ve dar zamanında ihtiyacı olduğu halde kendisine verilen zekât malını fukaraya dağıtırdı. Yine böyle bir para getirildiğinde onları fa-kirlere dağıtıp namaza durdu. Yanında bulunanlar, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Her biri bir şey söyledi. Oğlu da şöyle konuştu: ’Siz zekâtınızı öyle birine pay ettirdiniz ki, Allah’a yemin ederim, kendisine bir kuruş bile ayırmadı.? Kasım bu söz üzerine namazı kısa tuttu ve selâm verince oğluna: ’Yavrum, bildiğin şey hakkında konuş, bilmediğin konularda diline sahip ol’ dedi. Kasım, bu ifadesiyle aslında çocuğuna: ’Her doğrunun her yerde söylenmemesi gerektiğini? öğretmek istemişti. Yoksa oğlunun söyledikleri doğruydu. Fakat yanında, kendisi hakkında böyle sözler sarf etmesi onu rahatsız etmişti. Nakşibendî silsilesinde üçüncü sırada yer alan Kâsım b. Muhammed, hem Hz. Ebûbekir (r.a)’in torunu olması, hem de On İki İmâm’dan Zeynelâbidîn (rh.a) ile yakın akrabâ olması dolayısıyla ehli sünnetin, Ehli Beyt ile olan yakınlığına çok önemli bir numûne teşkîl etmektedir. Zâten kendisinden sonra silsilede yer alan Ca’fer esSâdık (rh.a) aynı zamanda On İki İmâm’dan altıncısıdır ve annesi tarafından dedesi de yine Kâsım b. Muhammed’dir. Böylece o, Ehli Beyt’in hem soyca, hem de mânevî ilim bakımından vârisi olmuştur. Onun bu vasfı, Nakşibendiyye’nin, daha başlangıçta Ehli Beyt’e bağlı bir yol olmasını sağlayan en önemli etkenlerdendir. O, günümüze kadar ulaşan Nakşî kollardan (Gerek Hâlidî, gerekse Müceddidî vd.) bütün Nakşî silsilelerde yer almaktadır.

Şemâili ve Hikmetli Sözleri

Uzun boylu, esmer, iki tarafı seyrekçe siyah sakallı ve siyah gözlü idi. Alnında secde alâmeti bir nur vardı. Haşyetullahtan dolayı daima boy-nu bükük dururdu. Gözlerinin yaşı durmaz akardı. İlmiyle âmil ve tah-kîk ehli idi. Takvâ ve verâda zamanının ferîdi idi. (Hânî, a.g.e., s. 45; Attar, a.g.e., s. 282.)

Kâsım bin Muhammed şöyle bildiriyor: ’Bir gün halam Hz. Âişe’nin yanına vardım. Ona; ’Ey Ana! Bana, Rasûlullah Efendimizin kabrini aç!? dedim. Bunun üzerine bana Hücrei Saâdeti açtı. Üç kabir gördüm. Pek yüksek değillerdi. Pek yerle beraber de değillerdi. Üzerlerine kızılca Batha taşcağızları dökülmüştü Rasûlullah Efendimizin şerefli kabri hep-sinden ilerdeydi. Hz. Ebûbekir’in başı, Fahri Kâinat Efendimizin mübarek sırtı hizasında, Hz. Ömer’in başı da Rasûlullah Efendimizin ayağı hizasındaydı.? Kendisinin bildirdiğine göre: Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından birisinin gözleri görmeyip, âmâ oldu. Sonra onu ziyarete gittiler. Bu zât şöyle dedi: ’Ben, Efendimizi (s.a.s.) görmek için gözlerimin görmesini isti-yordum. Fakat şimdi Rasûlullah Efendimiz âhirete irtihal etti. Allah’a yemin ederim! Eğer Yemen’deki Tübâle beldesinin geyiklerinden biri-nin gözleri bende olsa artık buna sevinmem.? Buyurdu ki: ’Bizden önce yaşayan büyüklerimiz, başa gelen musibetleri güzellikle karşılamayı, kendilerine verilen nimetleri de tezellül, alçak gönüllülük ederek karşılamayı severlerdi.?

Vefatı

Vefatından önce gözlerini kaybetti. Öleceğini anlayınca oğluna; ’Beni üzerimde bulunanlarla kefenleyin? dedi. O sırada üzerinde gömlek, peştamal ve cübbe vardı. Oğlu; ’Babacığım bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?? diye sorduğunda, ’Dedem Ebûbekir de böyle üç parça bir kefene sarılmıştı. Bizim için ölçü onlardır. Bu kadarı kâfi, sonra dirilerin yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyacı var.? buyurdu. Kâsım b. Muhammed, bazı kaynaklara göre Hicrî 107 (Mîlâdî 725) tâ-rîhinde, bâzı kaynaklara göre de Hicrî 102’de Medîne ile Mekke ara-sındaki Kadîd (veya Kudeyd) denilen mevkîde vefât etmiştir. Vefâtında 70 yaşlarında idi. (Hânî, a.g.e., s. 45.) Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âli himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin.

Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet “Özlenen Rehber” dergisinin 54.sayısında (2007 Eylül) yayımlanmıştır

İzinden Gitmek

İzinden Gitmek

Pek çok gaflet ve dalaletin kol gezdiği dünyamızda, bugün gözlerimiz Cenâb-ı Hakk’ı takdis ve takdirle açılıp kapanıyor, gönüllerimiz O’nu zikirle ve vuslat heyecanıyla çarpıyorsa, aslında bu ulvî duygu ve düşünceleri tetikleyen Allah Rasûlü (s.a.v.) Efendimizin rehberliği sayesindedir. Bizler, zerre kadar da olsa gönüllerimizde hissettiğimiz Rabbimizi zikretme iştiyakını, Cennet’i ve ondaki ebedî saadeti, ancak Rasûlullah (s.a.v.)’in herşeyi ile vahiy kaynağı olan beyanlarından öğrendik. Onlar vasıtasıyla Rabbimizin insanoğlunu ve kâinatı yaratmasındaki hakiki muradını anlama yoluna girdik.

Efendimiz (s.a.v.), Allah Teâlâ’nın kâinata eşi-menendi bulunmayan bir lütfudur. O’nun (s.a.v.) getirdiği İslâm dini, buna bağlı olarak sünnet ve ahâkları müminlere bıraktığı emanetidir. Efendimiz’i (s.a.v.) bu şekilde idrak edip sünnetlerini ve ahlâklarını hayatlarına tatbik edenler, O’nu her zaman canlarından aziz saydılar ve ömürleri boyunca O’na karşı hep medyuniyet solukladılar ve bu kapıda gösterdikleri vefalarının karşılığını da kat kat buldular.

Rasûlullah (s.a.v.)’in beşeriyeti hususunda geçmişten günümüze kimsenin farklı bir iddiası olmamıştır. Ama nasıl ki dünya dolusu taş biraraya getirilse küçük bir elmasın kıymetine haiz olmayacaksa, Efendimiz (s.a.v.)’in de beşerî keyfiyeti bu şekilde görülmelidir. Onun vahye ve Cenâb-ı Hakk’ın taltiflerine mazhar oluşuna gelince bunu bizim lisanen anlatabilmemiz zaten imkânsızdır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın, Rasûlullah Efendimize yüklediği misyon bütün enbiyadan çok farklı ve O’na olan teveccühleri de iltifat edalıdır. Allah (c.c.), Rasûlullah (s.a.v.) ile konuşurken özel bir üslûp kullanır ve bu üslûbuyla O’nu ta’ziz eder ve bize de edep taliminde bulunur. İşte Hakk’ın Kelâmı Kur’ân’da buna şahitlik ederek: “Nûn, Kaleme ve yazdıklarına and olsun ki, Sen Rabbinin nimetiyle serfiraz kılınmışsın ve mecnun değilsin. Kuşkusuz senin için tükenmez bir ecir vardır. Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem sûresi, 68/1–4) buyrularak Rabbimizin eşsiz iltifatlarına mazhar olan ve ahlâkıyla da abideleşen bir kuldu.

O (s.a.v.), ” De ki: Ey insanlar! Eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl–i İmran sûresi, 2/31) yüksek mansıbının en seçkin siması; “Sana biat edenler aslında Allah’a biat etmektedirler.” (Fetih sûresi, 48/10) payesinin en parlak mazharı, “”Doğrusu Rabbin, Sana vereceklerini öyle bir verecek ki, hem O’ndan hem de verdiklerinden tam razı olacaksın.” (Duha sûresi, 93/5) fehvasınca rıza mertebesinin zirve insanı, Hak hoşnutluğunun nurefşân temsilcisi, yoldakilerin de ışık ve rehberidir. “Ey Rasûlüm! Biz seni bütün âlemlere bir rahmet vesilesi olarak gönderdik.” (Enbiya sûresi, 21/107) hakikati mazmununca O, dünyada iman ve mârifetle, ötede Cennet ve Cemalullah’la tüllenen âlemlerin sırlı anahtarı, kapısı, o kapı ötesindeki bütün mazhariyetlerin nurdan vesilesidir.

İnsanlık bu kutlu rehberi her yönüyle örnek alıp izinden gidinceye kadar hiç bir işinde muvaffak olamayacaktır. Problemlerine geçici olarak çözüm üretecektir ancak bunda kalıcı sonuçları elde etmeleri mümkün olmayacaktır.

Yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın muradına uygun bir şekilde Efendimiz (s.a.v.)’in izinden gitmeye çalışan ümmetin sayısı çok değildir. Ama inandığını söyleyen herkes bu iddialarında ısrar etmektedirler. Başta Rasûlullah (s.a.v.) olmak üzere âlimlerimiz ehl-i sünnet ve’l cemaat yolunun rotasını İslâm’ın ilk yüzyılında çizmişlerdir. Kur’an, Sünnet ve Hulefa-i Raşidin’in çizgisinde olan ehl-i sünnet ulemanın gösterdiği çizgide bulunmak bu dünyadan imanlı olarak ahirete göçmemize vesile olacaktır. İnşaallah.

Son olarak Nisan ayında Kırıkkale ve Sungurlu’daki derneklerimizin düzenledikleri Kutlu Doğum Programların hazırlanmasında emeği geçen tüm kardeşlerimize, Efendimiz (s.a.v.)’e itaat ve onu anlama noktasında insanların gönül dünyalarının bir kez daha aydınlanmasına vesile olan Muzaffer Yalçın Hocaefendi’ye, ayrıca başta Abdulkadir Şehitoğlu Hocaefendi, Senai Demirci beyefendi, güzel yorumlarıyla Hasan Dursun, Sedat Uçan ve Ömer Koçer kardeşlerimize, programı hem canlı olarak hem de daha sonra izleyemeyenler için yeniden bir kaç kez yayınlayan KonTV yöneticilerine şükranlarımızı sunuyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 74. sayısı (2009 Mayıs) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Editör Yazısı – 20

Editör Yazısı – 20

Bizleri, İslam ve iman nimetiyle şereflendiren Rabbimize hamd, Rasûlullah Efendimize sonsuz salât ve selam olsun. Bu nimetin hakiki kıymetini son nefeslerimizi vererek ukbaya göç ettiğimiz gün ayne’l yakîn olarak göreceğiz. Şunu katiyyen bilelim ki; dünyaya gelen herkes ölümü mutlaka tadacaktır. Ama insanları öyle bir gaflet hali sarmış ki; değil ölümü hatırlatmak Allah’a kulluk babında yapmaları gereken vazifeleri bile hatırlatmak rahatsızlık vermektedir. Bizler, Nuh (a.s.) misali durmadan dinlenmeden insanları uyaralım. Hak bilgisini, İslâm ve Kur’an bilgisini insanlara aktaralım. Neden mi? Çünkü dünya meşakkati insanları dört bir yanından öyle bir kuşatmış ki; bundan dolayı ne kendileri istenilen bir şekilde İslâm’ın farz-ı ayn kıldığı ilimleri öğrenme fırsatını bulabiliyorlar, ne de çocuklarına öğretme imkânına sahip oluyorlar.

Zira, hayat öyle bir telâşla devam ediyor ki sabahtan akşama kadar insanlar işyerlerinden bunalımlar, stresler içerisinde döndükleri evlerinde de aynı stres ve bunalımlarla karşı karşıyalar. Televizyonların karşısında sinir ve ruh sağlığını bozucu, ahlâkâ inanca aykırı programlar, diziler karşısında saatlerini geçirdiklerinden aileleriyle meşgul olamıyorlar.
Kur’an ayetlerinin üçte biri kıssalarla insanlığa ibretler sunmaktadır. Geçmiş milletlerin başına gelen felâketlerin başında cehâlet geliyor. Peygamberler, bu insanlara hak ve hakikatı anlattıkları zaman: ’Biz babalarımızı bu halde gördük. Sen demek bizim babalarımızın, atalarımızın dinini kötülüyorsun. Bizi atalarımızın, babalarımızın dininden çevirmek istiyorsun. Öyle mi?’ derlerdi. Tam bir câhiliyet. İşte, biz de nesillerimizi cahil bırakırsak, çocuklarımıza, aile efradımıza, yakın uzak akrabalarımıza, müslümanlara, gayri müslimlere bütün insanlara İslâmî hakîkâtleri ulaştırmazsak, insanlar yalan yanlış birçok bilgilerle donatılırlar. Ehl-i Sünnet’in dışındaki birçok sapık fırkalar ve fikirler onların bu boşluğunu yalan yanlış bilgilerle donatırlar ve ondan sonra öyle bir nesille karşı karşıya geliriz ki onları düzeltmek için çok büyük gayretler ve uzun zamanlar gerekir.

Vakit geçirmeden müslümanlar olarak âhireti düşünerek, hesabı düşünerek, Allah’ın emrini, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin sünnet ve ahlâklarını, kulluk vazifelerimizi düşünerek, kendi nefsimize, nesillerimize sahip çıkalım. Nefislerimizi ibadetle, evrad ve ezkarlarla kötülüklerden arındıralım. Çocuklarımızı, kendi nefsimizi İslâmî bilgilerle donatalım. İslâm’ın tedrîs edildiği okullara ve Kur’an kurslarına çocuklarımızı göndererek bu yuvaları mahzun bırakmayalım. İslam adına yapılan hizmetlerden geri kalmayalım. Bizlerde bu işin bir ucundan tutalım, taşın altına elimizi bir de biz koyalım. Ne yapacağınızı bilemiyorsanız, aylık olarak elinize ulaşan Özlenen Rehber dergimizi okuyup, insanlarla paylaşarak bir yerden başlamış oluruz. Allah Teala verdiği nimetlerin hesabını bizden soracaktır. Bunun cevabına şimdiden hazırlık yapalım.

Unutmayalım ki, anne ve baba olarak vazifelerimizin başında çocuklarımızın eğitimi gelmektedir. Çocuklarımızı Allah ve Rasûlü’nün sevgisiyle, Kur’an ahlâkıyla ahlâklandırmak için çaba göstermek bize İslâm’ın emridir.
Rabbimiz bizlere İslâmî şuur ihsân eylesin. Müslüman olarak yaşatsın, müslüman olarak öldürsün. Âhir âkıbetimizi hayreylesin. Bizi her türlü kötülüklerden, nefsin, şeytanın, şerir insanların kötülüklerinden, zulümlerinden kurtarsın. Ve bizleri nasıl kul olmamızı istiyorsa öyle bir güzel kul eylesin. Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 96. sayısı (2011 Mart) için yazılmıştır.

Menhec Olarak Ehl-İ Sünnet Nedir, Ne Değildir

Menhec Olarak Ehl-İ Sünnet Nedir, Ne Değildir

İslamî ilimlerin tedvin edildiği ve mezheplerin teşekkül ettiği dönemde Rasûllullah (s.a.s.), sahabe ve tabiinden rivayet edilen sünnet ve eserlere aynen bağlı kalan alimlerin yanısıra, gelenek ve re’yi (yapılan içtihatları) kucaklayan sünnet anlayışını benimseyen alimler de olmuştur. Her iki zümre de Şia, Cehmiyye, Kaderiyye, Mürcie gibi anayoldan uzaklaşmış bulunan fırkalardan beri olduklarını ve anayolda devam ettiklerini ifade etmek için Ehl-i Sünnet adını almışlardır. İlk dönemde Rasûlullah (s.a.s.) ve sahabeden rivayet edilen anlayışları, geleneği ve uygulamayı esas alan fukahadan Ebû Hanife ve İmam Malik, Kur’an’dan sonra sadece hadise dayanan yani sünneti Rasullullah’a has kılan İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel olmak üzere iki gruba ayrılmıştı. (Galip Türcan, ’İbn Hazm’a Göre Ehl-i Sünnet Kavramının İçeriği,’ Milel ve Nihal, 6 (3), 2009, s. 81.)

İkinci dönemi ise Ehl-i Sünnet hareketini hadisçilerin dar anlamda sünnet anlayışını içtihatla üretilmiş̧ bilgi formatına dönüştürerek gelecek nesillere taşıyan ulema sınıfı temsil etmektedir. Bu dönem Ehl-i Sünnet ulemanın önde gelen isimleri arasında Ebû’l-Hasan el-Eş’ari ve Ebû Mansur el-Maturidî gibi kelam alimleri gelmektedir. Bunlar, meseleleri temellendirirken ve ihtilaflı konulara çözüm ararlarken muhkem ayetlerden ve mütevatir hadislerden hareket etmeye, bunları bir bütünlük içinde anlamaya, nakli ve aklı bir zorunluluk bulunmadıkça onların zahirine bağlı kalmaya özengöstermişler, nass bulunmayan konularda ise aklın temel ilkelerine müracaat ederekiçtihatlarda bulunmuşlardır. Onların kaleme aldığı kelâma dair eserler tetkik edildiğindehem yöntem hem de muhteva bakımından selef risalelerinden farklı oldukları, sözgelimimeseleler hakkında nasslara baş vurma yanında akılla da temellendirdiklerigörülür. Dolayısıyla böyle bir yöntemi kullananlara Ehl-i Sünnet denilecekse buradaki sünnettenkastın ’ulemanın içtihat ve zaman zaman icmaından oluşan bilgiler manzumesi’olduğuanlaşılmalıdır. Böylece merkezinde Kur’ân-ı Kerim, onun etrafında Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünneti ve onun etrafında da ümmetiniçtihat ve uygulamaları bulunan zengin bir gelenek oluşmuş, bunların tümüne uyan insanlar topluluğuna da Ehl-i Sünnet adı verilmiştir.

Ehl-i Sünnet kavramı veya bu kavramın Ehlu’s-Sünne ve’l-Cemâa terkibi içinde geçen şekli İslam’ın erken dönemlerinden itibaren kullanılmaya başlanmıştır.Kavram,her iki kullanımda da dinî herhangi bir tercihin Kur’ân ve Sünnet’e yani Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sözlü-fiilî tercihlerine, sahabenin tutumuna ve tabiûnun yaklaşımlarına ne ölçüde uygun olduğunu devamında da dinin genel tutumuna aykırı olan bid’at tercihlerden yine ne ölçüde uzak bulunduğunu dile getirmek için değerlendirilmiştir.Ehl-i Sünnet kavramı tarih boyunca bu şekli ile hemen her itikadî mezhep tarafından bir diğeri aleyhine olacak biçimde istismar edilmiş, böylece Müslüman toplum üzerindegüçlü bir algı oluşturmak için kavramın tanımlayıcı ve ayrıştırıcı niteliği her zaman öne çıkarılmıştır. Yani her itikadî yapılanma kendini Sünnet’e nispet etmiş diğer itikadî yapılanmaları da, dinin genel iddiaları ile ilgili bakışları problemli olduğu için, Ehl-i Sünnet dışında bid’at ehli sayarak cemaatten yani Sünnet’e tabi olan çoğunluk Müslümanlardan dışlamıştır. (Galip Türcan, ’İbn Hazm’a Göre Ehl-i Sünnet Kavramının İçeriği,’ Milel ve Nihal, 6 (3), 2009, s. 81.)

Kur’ân-ı Kerim farzı, vacibi, helâli, haramı belirleme açısından Allah’ın hükmü ile, Rasûlü’nün hükmünü iki temel esas kabul etmiştir. İşteEhl-i Sünnet tabiri de Kur’ân ve sahih hadislerde ifade edilen, Hz. Peygamber (s.a.s.) ve sahabesi tarafından yaşanan, uygulanan bir dinî geleneği ifade eder. Maalesef günümüzde kavramlar üzerinde öyle bir kafa karışıklığı yaşanmakta ve bu iş o kadar ayak altına düşürülmekte ki, Kur’ân tam aksini beyan etmesine rağmen Rasûlullah’ın (s.a.s.) hüküm koyma yetkisi yoktur diyen, hadisleri inkâr eden ve bize sadece Kur’ân yeter diyen sapıklar bile kendilerinin Ehl-i Sünnet olduklarını iddia etmekteler.

Şefaat yoktur,
Kabir azabı yoktur,
Kıyamet alametleri yoktur,
Miraç yoktur,
İmanın 6 şartı yoktur,
Kadere iman yoktur,
Allah detayları veya geleceği bilemez,
Hz. İsa gelmeyecektir,
Mehdi, Mesih diye bir şey yoktur

İlk insan Hz. Âdem değildi hatta onun bile babası vardı diyebilecek kadar Ehl-i Sünnet çizgisinin tamamen dışında hareket eden bu adamlar utanmadan kendilerinin Hanefi mezhebinden, itikatta Maturidi veya Eşari olduklarını söyleyebilmektedirler. Ehl-i Sünnet ulemadan hiçbir kimse tarihin bir döneminde yukarıda zikredilenleri inkâr etmedikleri gibi onlardan bazılarını imanî konular içinde değerlendirmişlerdir. Kur’ân ve Sünnet’ten delillerle bunlara iman etmenin lüzumuna değinmişlerdir.

Ben burada zikrettiklerimin her birini misallerle izah edecek değilim. Ama şunu bilelim ki Ehl-i Sünnet’in kabul ettiklerini inkâr ettikleri halde kendilerini Ehl-i Sünnet’e izafe ederek insanları yoldan saptıranlar kıyamet gününde bunun hesabını Allah’a vereceklerini unutmamalıdırlar. Neden mi?

Mesela bize sadece Kur’ân yeter diyerek Sünnet’in hüküm koyma yetkisini inkâr eden Ehl-i Bidat taifesine hem Kur’ân’dan hem de Sünnet’ten birkaç misal verelim:’Onlar, ’Allah’a ve Rasûlü’ne inandık ve itaat ettik’ derler. Bütün bunlardan sonra onların bir grubu gerisin geriye dönerler. Bunlar mümin değillerdir. Aralarında hüküm vermek için Allah’a ve Rasûlü’ne çağırıldıklarında onların bir grubu (bir bakarsın) yüz çevirirler. Fakat onları ilgilendiren bir hak [menfaat] olsa, ona itaatle [koşa koşa] gelirler. Onların kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe içindeler mi, yahut Allah ve Rasûlü’nün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır asıl zalimler onlardır. Aralarında (Peygamber’in) hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlü’ne çağırıldıklarında müminlerin bütün söyleyecekleri ancak ’İşittik ve itaat ettik’ demekten ibarettir. İşte felaha erenler de onlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder ve Allah’tan korkup O’ndan sakınırsa işte asıl kazananlar bunlardır.’ (Nur 24/47-52)

’Ehl-i Kitap’tan Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûlü’nün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.’ (Tevbe 9/29)
’Onlar, ellerindeki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten meneder; yine onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar.’ (Araf 7/157)
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetine göre Hz. Peygamber’e (s.a.s.) bir bedevî ve hasmı gelir. Aramızda Allah’ın kitabı ile hükmet der. Hasmı da ’doğru söyledi, aramızda Allah’ın kitabı ile hükmet’ der. Hz. Peygamber, emrinde çalıştığı kişinin hanımı ile zina eden gence yüz sopa ve bir yıl sürgün cezasına hükmeder. Hükmünü açıklamadan önce ’Nefsim elinde olan Allah’a yemîn ederim ki, ben, aranızda elbette Allah’ın Kitabı ile hükmedeceğim’ buyurur. (Buhârî, Şurût, 9) Kur’ân metninde yüz sopa geçtiği halde bir yıl sürgün geçmemektedir. O halde Rasûlullah (s.a.s.) zamanında, ’Allah’ın kitabı’ denildiğinde sadece Kur’ân metni anlaşılmamaktadır. Kurân’ın metnini de kuşatan ilke, yasa, kural ve mekâsıda dayalı bir anlayış̧ olan Sünnet yani Rasûlullah’ın (s.a.s.) uygulaması da anlaşılmaktadır.

Rasûlullah (s.a.s.); ’Size emrettiklerimi yerine getirin, yasakladıklarımı da gücünüz yettiğince terk edin’ buyurmuştur. (Müslim, 412; İbn Mâce, Mukaddime, 1) Sünnete bağlılık, dinî bir zorunluluktur. Kur’an bize yeterlidir düşüncesiyle sünneti ihmal etmek, tarih boyunca bütün bid’at fırkalarının ortak özelliği olan gizli bir hıyanet şeklidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumun ileride ortaya çıkacağını haber vererek, dinî hiçbir kaygısı olmayan bu insanlardan bizi sakındırmıştır:’Tok karınlı, koltuğuna yaslanıp size ’Kur’an yeterlidir; Kur’an neyi helâl kılmışsa onu helâl bilin, neyi haram kılmışsa onu haram bilin’ diyen adamların çıkması yakındır. Haberiniz olsun, dikkatli olun: Bana Kur’an ile birlikte (hüküm bakımından) onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir.’ (Ebû Dâvûd, Sünne, 6; Ahmed b. Hanbel, IV, 131)

Hasan Basrî diyor ki: ’Dikkat edin insanlar arasında öyleşerlileri var ki şu Kur’ân’ı okurlar, sünnetiyle amel etmezler.’ (Muhammed b. Vaddâh el-Kurtubî (v. 289/901), Kitâbun fîhi mâ câe fi’l-bida’, (thk. Bedr Abdullah el-Bedr), Riyâd, 1996, s. 186.)Bu ibareden açık olarak anlaşılan sünnetin ’uygulama’ olduğudur. İlk dönem âlimler de hep bu gözle bakmışlar, Kur’ân’a da metin merkezli değil, hüküm merkezli bakmışlardır.

İmrân b. Husayn (r.a.), bize Kur’an yeterlidir, sünnete gerek yoktur, diyen bir adama şöyle seslenir: ’Ahmak herif: sen Kur’ân’da öğlen namazının dört rekât olduğunu, kıraatının gizli okunacağının hükmünü bulabilir misin? Kur’ân bize çok şeyleri müphem bırakmış, sünnet onları açıklamıştır.’ Abdullah b. Mesud (r.a.); ’Allah’ın, yaradılış şeklini değiştirenlere lânet ettiğini haber verdiğinde,’ bir kadın; ’Bunlar Kur’an da var mı?’ diye sorar. Abdullah b. Mesud (r.a.) şöyle der: ’Var tabii, sen şu ayeti okumuyor musun: Rasûlullah (s.a.s.) size neyi emrederse onu yerine getiriniz neyi yasaklarsa ondan kaçınınız.’ (Haşr 59/7; Abdullah b. Zeyd, Sünnetü’r-Resûl Şakîkatu’l-Kur’ân, s. 54.)

Bazen Ehl-i sünnet âlimleri arasında da bazı görüş ayrılıkları olmuştur. Ancak hepsinin de dayandığı temel Kitap, Sünnet ve bu iki kaynağa uygun olan sarih ve sahih akıldır. Aralarındaki bazı farklı görüşler esasa taalluk etmeyen ve teferruat sayılan konularda görülmüştür. Bu ihtilâfların çoğu, lâfzîdir. Son söz olarak İmam Tahâvî, Ehl-i sünnet yolunu şu şekilde özetlemektedir: Bu din, ifratla tefritin ortası, teşbihle ta’tilin ortası, cebr ile kaderciliğin ortası, ümitsizlikle aşırı güvenin ortası, korku ile ümidin ortası bir yoldur. İşte dinimiz, zâhiren ve bâtınen budur. Tefrika görüşlerden, merdûd mezheplerden Müşebbihe, Mûtezile, Cehmiyye, Cebriyye, Kaderiyye vb. Ehl-i Sünnet’e muhalefet eden ve dalâlete sapan mezheplerin görüşleri Ehl-i sünnet âlimlerince incelenmiş ve delillere dayanan ikna edici cevaplar verilmiştir. (İmam Tahavî, (trc. M. Beşir Eryarsoy), Şerhu’l-Akîdetu’t-Tahaviyye, Guraba Yay., 586-588.)

Bu Makale Dr. Celal Emanet Tarafından “Özlenen Rehber” Dergisi için yazılmış olup Özlenen Rehber Dergisinin 171. Sayısında (Nisan 2020) yayımlanmıştır

×