150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: ebul hasan harakani

Silsile-i Farukiyye – Ebu Ali Farmedi (k.s.)

Silsile-i Farukiyye – Ebu Ali Farmedi (k.s.)

Hikmetli Sözleri

Ebû Ali Farmedî, irşad ve nasihat ederken üslubundaki incelik, hâl ve tavırlarındaki mükemmellik sebebiyle devrinde büyük bir sevgiye mazhar oldu. Yaşadığı asırda Horasan’da ‘Şeyhler şeyhi’, ‘Horasan’ın dili’ gibi sıfatlarla anıldı. Onun yaşadığı dönemde ilim ve fazilet erbabı âlim ve şeyhlere son derece saygılı davranan ünlü Selçuklu veziri Nizamü’l-Mülk, Ebû Ali Farmedî hazretlerini anlayanların başında gelir. Nizamü’l-Mülk, Cüveynî ve Kuşeyrî gibi asrının âlim ve şeyhlerine de saygı gösterir, onlar huzuruna geldiklerinde ayağa kalkardı. Fakat Ebû Ali Farmedî geldiğinde ise hürmetle ayağa kalktığı gibi, onu kendi makamına oturturdu. Nizamü’l-Mülk’e Ebû Ali Farmedî’ye gösterdiği bu saygının sebebi sorulduğunda şu karşılığı verirdi: ’Diğer âlim ve şeyhler beni yüzüme karşı övüyorlar. Bu da nefsimin hoşuna gidiyor. Farmedî ise beni yüzüme karşı övmediği gibi, kusurlarımı, yanlışlık ve haksızlıklarımı da söylüyor ve beni ikaz ederek irşad ediyor. Ben de onun bu söylediklerinde hayır görerek ona saygı göstermeye çalışıyorum.’Ebû Ali Farmedî, üstadı tefsir sahibi Kuşeyrî’den aldığı üstün ifade ve tesir gücü sayesinde çok güzel vaazlar verirdi. Onun vaaz ve sohbetlerini dinleyenler kendilerini adeta her türlü güllerin açtığı bir gül bahçesinde olduklarını hissederlerdi. Ebû Ali hazretleri, himmeti hizmette arayanlardandı. Bu yüzden, şeyhine ve ihvanına hizmette yekta idi. Hizmette hikmeti ve feraseti önde tutardı. Çünkü hizmetten himmet bulmak için, hizmetin vaktini ve yerini iyi seçmek gerekliydi. O, ferasetiyle bu konuda şeyhinin dua ve himmetine mazhar olmuştu. Nitekim şeyhinin hamamda bulunduğu bir sırada ihtiyaç duyduğu bir suyu, kendiliğinden ve şeyhi istemeden getirip kapısına koyar. Onun bu inceliğini gören üstadı: ’Sen bu feraset ve hizmet anlayışınla bizlerin yetmiş yılda elde ettiğini bir defada elde ettin. Allah seni yüceltsin’ diye dua eder. Ebû Ali Farmedî, hadis ve tasavvuftan başka fıkıh ilmine, özellikle de Şafiî fıkhına aşina idi. Bu yüzden İmam Gazâlî’nin tasavvufta olduğu kadar fıkıhta da üstadıydı. Aslında Ebû Ali Farmedî, Kuşeyrî ile Gazâlî arasında bir köprü görevi üstlenmiştir. Kendisi müstakil olarak yazılı eser bırakmamıştır, fakat Gazâlî’nin yetişmesine âmil olarak sünnî tasavvufun esaslarını geliştiren ve sistemleştiren bu iki büyük zatı karşı karşıya getirmiştir. İmam Gazâlî, İhya adlı eserinde şeyhi Ebû Ali Farmedî’ye ancak bir kaç yerde atıfta bulunmaktadır. Bunlar genellikle mürşidin müridi terbiyesi ve müridin şeyhine karşı edeb ve saygısı türünden şeylerdir. Nitekim Gazâlî, müridin genellikle gündüzün meşgul olduğu şeyleri rüyada gördüğü konusunda şeyhi Farmedî’nin şu sözlerini nakletmektedir: “Müridin şeyhine karşı dili ile saygılı olması gerektiği gibi şeyhinin söylediklerini içinden reddetmemesi de gerekir. Nitekim ben, şeyhim Ebû’l-Kasım Gürgani’ye kendisini rüyamda gördüğümü ve onun bana bazı sözler söylediğini ve benim de kendisine ’niye böyle söylüyorsun?’ diye itiraz ettiğimi anlattım. Şeyhim bunun üzerine bir ay süreyle bana kırıldı. Sebebini sorduğumda dedi ki: “Eğer senin içinde benim söylediklerime karşı çıkıp itiraz etme duygusu olmasa ve bana karşı tam bir teslimiyet içinde bulunsan rüyanda bana böyle mukabele etmezdin.”Ebû Ali, şeyhi Ebû’l-Kasım Gürgani tarafından irşadla görevlendirilmeden kendisine mânâ âlemlerinin açılacağı; büyüklerin diliyle bülbül gibi konuşacağı müjdesini bir ara Tus şehrine gelen ilk üstadı Ebû Said Ebû’l-Hayr’dan almıştı. Daha sonra Sıddîkiyet yolunun temsilcisi Ebû’l-Hasan Harakani’yi de tanıyan ve onun halifesi olan Farmedî, emaneti Yusuf Hemadani’ye bırakıp Hakk’a yürüdü. Vefatı 477 Rebiu’l-evvel/1084 Temmuz’dur.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 74.sayısı (2009) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 3.Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 3.Bölüm

Tesiri ve Nüfuzu

Özellikle Türkistan diyarına İslâm’ın sesini, tasavvufun nefesini duyuran Yusuf Hemedânî (k.s.)’dir. Pek çok müridi ve halifesi vardı; ama tarikatın pîr ve üstadı olmuş dört tanesi meşhurdur. Başlıca Halifeleri olan Abdullah Berkî, Hasan Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdulhâlık Gücdevânî (k.s.) onun açtığı çığırı asırlar boyu sürdürerek tasavvuf ışığını günümüze kadar taşımışlardır. Ahmed Yesevî’ye nisbet edilen, Yesevîyye tarikatı ve Abdulhâlık Gücdevânî’den itibaren ’Hacegân’ yolu ve sonraki ismi ile Nakşbendiyye tarikatı takipçisi milyonlarca mü’min Yusuf Hemedanî hazretlerinin himmet dairesindedir. Daha hayatında Abdulhalık Gücdevânî ondan halîfelerini sormuş ve şu cevabı almıştı:“Benim halîfem Hoca Abdullah Berkî olacak, ondan sonra Hoca Hasan Antakî, ondan sonra da Ahmed Yesevî olacaktır. Hilâfet nevbeti Ahmed Yesevî’ye erişince, Türkistan Vilâyeti’ne sefer edecek ve halîfe sen olacaksın!’ Hakikaten de söylediği gibi olmuştur.11 Ramazan 504 (25 Mart 1110) Çarşamba günü Sultan Sencer Semerkand’da bulunan Kasım Cogî’ye bir mektup göndererek Şeyh Yusuf Hemedânî hakkında ta’zim ve tekrimlerini bildirir, tekkenin dervişleri için 50.000 atın gönderir ve “Rasûlullah (s.a.v.) ve Ashâb-ı Kirâm’ın yollarından ayrılmayan bu büyük Şeyh’in hayat tarzını bildirmelerini ve Şeyh’den kendisi için Fatiha niyaz etmelerini” ilâve ediyordu. Yusuf Hemedânî hazretleri bu esnada müridleriyle görüşmek üzere Hoca Abdullah Berkî’nin hücresine gelmişti. Hoca Hasan Antakî, Ahmed Yesevî, Abdulhalık Gücdevânî ve daha başkaları hep orada hazırdılar. Müridler, Sultan Sencer’in nezrini bildirdiler; o da, onun işi için bir Fatiha okudu. Sonra Sencer’e gönderecek sehv ve hatâdan başka bir fiili olmadığını söyledi; dervişlerin ricası üzerine: “Şer’i Nebevî’ye uygun bizde ne gördünüzse yazınız!” dedi. Bu müsâdeye dayanarak, dervişler onun sîretini yazıp gönderdiler.Semâ Hakkındaki GörüşüHemedânî, selefleri gibi semâ ile ilgilenen ve bu konuda söz söyleyenlerdendi. Ona göre semâ, Hakk’a sefer, Hakk’tan bir elçi, Hakk’ın latifeleriydi. Gayb âleminden faydalar sağlayan vâridâttı. Ruhlara kuvvet, kalıplara gıda, kalplere hayat, sırlara bekâ aşılardı. Semâ, perdelerin yırtılması, sırların açılmasıdır. Semâ çakan bir şimşek, doğan bir güneştir. Semâ anında ruhlar, kalp kulağıyla dinler, orada nefse yer yoktur. Çünkü semâ’ya nefis girince, semâ olmaktan çıkar, gınâ olur.

Hikmetli Sözleri

“Nefs ve kalbe gelen düşünceleri (havâtırı) tanımaya çalışın” der ve eklerdi: “Ey Abdulhâlik! Havâtırı tanıma işi sana havâle edilmiştir. Zâhirinizi dağınıklıktan kurtarın. Zâhiri dağınık olanın bâtını ve gönlü daha da dağınık olur” derdi.

“Cin, insan ve şeytan düşmanlarına karşı müridlerini ikâz eder: “Bu düşmanlar sürekli abdest ve daimi kalp zikri ile defedilebilir” derdi. Allah Teâlâ’yı anmadan yemek yemez ve şöyle buyururdu: “Lokma yemek, tohum atmaktır. Tohumu bilinçli ve uyanık atmak gerekir ki gıda itaat olsun.”

“Yusuf Hemedanî hazretleri hiç bir zaman Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnet ve ahlâklarına muhâlefet etmemişlerdir. Sahâbe, tâbiûn, tebe-i tâbiûn ve selef-i sâlihîne uyarak yaşamışlardır. Hemedân şehrinde ve bulundukları diğer yerlerde dâimâ şu mübârek sözü söylerdi: “Doğru yol, Allah Rasûlü Hz. Muhammed’in yoludur. Çünkü âlemlerin Efendisi şöyle buyurmuşlardır: “Ey Ebû Hüreyre! İnsanlara benim yolumu (sünnetimi) öğret ve sen de amel et ki kıyâmet gününde ışık verecek bir nûra kavuşasın.” Bu yol, Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’ın yoludur. Asır be-asır bize ulaşmıştır ve tâ kıyâmete dek devâm edecektir. Bu yüzden tüm mü’minler ve sâlikler bu seçkin yola tâbi olmalı, bu hânedân ile sohbet etmeli, onların yoluna sülûk edip onlarla bulunmaktan ve ünsiyetten uzak kalmamalıdırlar.”

Şâhzâde Kusem b. Abbâs’ın makâmında (kabrinde) de şöyle buyurdular:“Kim ki bu yol üzere amel eder ve ona sarılırsa, şüphesiz tüm karanlıklardan emîn olur ve bid’at denizinin dalgasından kurtulur.” Sonra şöyle buyurdular: “Ey Abdulhâlik! Bilesin ki, Hak yolunun yolculuğu yani sülûk iki kısımdır: Sülûk-i zâhir ve sülûk-i bâtın. Sülûk-i zâhir, dâimâ ilâhî emir ve yasaklara riâyet etmek, imkân ölçüsünde dînî ölçüleri muhâfaza etmek ve nefsin arzularından kaçınmaktır. İkinci kısım olan sülûk-i bâtın ise, kalbi temizlemeye çalışmak ve nefsânî kötü sıfatları yok etmek için gayret sarf etmektir. Bâtın temizliği dedikleri işte budur. Kalp zikrinde sınırsız bir çaba ve azim gerekir ki, kalp Hak Teâlâ’yı zikreder hâle gelsin. Bu zikir telkîni önce Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın kalbine, ondan Selmân Fârisî’ye, ondan Ca’fer-i Sâdık’a, ondan Sultân Beyâzîd’e, ondan Şeyh Ebu’l-Hasan Harakânî’ye, ondan büyük şeyh Ebû Ali Fârmedî Tûsî’ye ve ondan da bize ulaşmıştır.”Bunu söylediler ve mübârek başlarını öne eğip öğle ezanına kadar böyle durdular. Öğle namazını kılınca şöyle buyurdular: “Ey dervişler! Bu silsilede her ne kadar bu efendilerden başka aziz insanlar var idiyse de, özellikle bunların seçilmesinin sebebi, onların mükâşefe ve müşâhede de bu silsilenin önde gelen şahsiyetleri olmalarındandır.”

Yararlanılan Kaynaklar

Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns.İmam Şa’rânî, Tabakatü’l-Kübrâ.

İslâm Âlimleri Ansiklopedisi.Rehber Ansiklopedisi

.Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıfar.

Ez-Zehebi, el-İber fî Haberî Men Gaber, II/448.İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, XII/217.İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, IV/74.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 78.sayısı (2009 Eylül) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 1. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 1. Bölüm

Ebû Yakûb Yusuf b. Eyyûb b. Yusuf b. El-Hasan b. Vahre, Hemedan bölgesinde Bûzencird kasabasında h. 440/441 (m.1049/1050) tarihinde doğmuştur.

Şemaili

Uzuna yakın orta boylu, zayıfça bedenli, çiçek bozuğu kumral saçlı ve buğday benizliydi. Bir ayağı kısa idi. Yüzlerinde çiçek hastalığından kalma leke ve izler vardı. Kış mevsiminde saçlarını nadiren traş ederdi. Güler yüzlüydü. Sakalına pek az ak düşmüştü. Çok yolculuk yaparlardı. Kimi görseler “Hâce” (efendi) diye hitâb ederlerdi. Yedikleri arpa ekmeği, darı ekmeği ve çekirdek yağı idi. Yemeğini kendi pişirir, elbisesini kendi yıkar ve eğer elbisesi yırtılırsa kendisi yamardı. Pazarda pişen yiyeceklerden yemezdi. Elbisesinin kolu geniş ve kısa idi. Helâl yiyen ve helâl işte çalışanları dost edinirdi. Kırk günde bir defa tavuk eti yerlerdi. Bazen deve ve koyun eti yedikleri de olurdu. Yemeği sağ elle yer, başı açık olarak namaz kılmaz ve yemek yemezdi. Çizme imalatı ve çiftçilikle uğraşırlardı. Hak Teâlâ ona ne verdiyse, onu fakirlere, yetimlere, gariplere ve âilesi kalabalık olan yoksullara verirlerdi. İyi ok atar, mal mülk satın almaz, Mushaf, seccade, tarak, misvak ve havlusunu yanında taşırdı. Kendi ev işini kendisi yapar, değirmene kendisi giderdi. Bahar gelince çok gezerdi .Halkın yemeğini yemez, avam halk ile sohbet etmekten kaçınırdı. Siyah çizme giyer, sarığını âlimler gibi büyük sarar ve sarığın sarkan ucunu iki omuzu arasına bırakırdı. Kazmayı iyi vururdu. İşsiz, bedâvacı (başkalarının sırtından geçinen) ve yeyip şişmanlayan insanları dost edinmezdi. Namazı uzatmazdı. Sabah, işrak, evvâbîn, teheccüd ve istihâre namazlarını terk etmezdi. Daima Allah’a güvenir, dünyayı imar için uğraşmaz ama uğraşanlara da engel olmazdı. Sûret ve sîreti kadar zühd ve takvâsı da mezhebinin imamı İmam-ı Âzam Ebû Hanife’ye benzerdi. Kâl ve hâl sahibi, ilim ve irfan ehliydi. Sırtında daima yamalı yün elbise bulunurdu. Hilim ve merhamet âbidesiydi. Himmeti kuvvetli idi. Teveccüh ettiği zaman bulunduğu yeri feyz-i ilâhî ile doldururdu. Allah’ın izniyle Hemedanî hazretlerinin ruhâniyeti rüyada bile irşadda bulunurdu. Nefesi tutarak kalp zikri yaptıkları için uzuvları daima terli olurdu. Hakk’a şükreder, aslâ O’ndan şikâyet etmezdi. Hakk’ın taksimine râzı olurdu. Her zaman ölüme hazırlıklı idi. Herkese karşı şefkatli, pîrlere hürmetli, vuslata erememiş insanlara merhametli idi. Müslüman cemâatıyla tartışmazdı. İyi ve kötü herkesin ardında namaz kılardı. Ehli kıbleden hiçbirine kâfir demezdi. Küçük ve büyük herkesin cenâze namazını kılardı. “Hayır ve şer tüm kader Allah’tandır” derdi. Tüm mahlûkâttan râzı idi. Hiç kimseye hased etmez, zenginlikten korkardı. Bazen şöyle buyururdu: “Bu azametli pâdişahlar ve gâfil câhiller, dervişlerin duyduğu hazdan gâfildirler.” Şâhzâde Kusem b. Abbâs’ın kabrini ziyârete giderdi. Dostlarından birinin Çete, Tokmak ve Urus ordusuyla savaş ederken şehid düştüğünü duyarsa cenâze namazını kılardı. Hiçbir şeye ve hiç kimseye lânet ve bedduâ etmezdi.

İlim tahsili

Çocukluk yıllarını Hemedan’da geçirip, on sekiz yaşına geldiğinde, ilmin merkezi olan Bağdat’a gitti. Orada Ebû İshak Şirâzî’nin meclisine devam etti. Fıkıh, ilm-i kelâm ve usûl gibi din ilimlerinde ilerledi. Nazarî ilimlerde akranlarını geçti. Yaşı küçük olmasına rağmen, hocasının takdir dolu övgülerine mazhar oldu. Ayrıca Bağdat’ta, İsfehan’da ve Semerkand’da Kadı Ebû’l-Huseyn Muhammed, Ebû’l-Ganâim Abdussamed, Ebû Cafer Muhammed gibi muhaddislerden hadis ilmini öğrendi. Dinlediği hadislerin çoğunu yazdı. Abdullah-i Cüveynî, Hasan Simnânî gibi birçok büyük zât ile görüşüp, sohbet etti. Fıkıh ilminde âdetâ bir umman olan Yusuf Hemedânî hazretleri, aynı zamanda Hanefî mezhebinin fıkıh âlimlerindendi. Tefsir, hadis, fıkıh, usûl, furû ve kelâma dâir 700 kitabı ezberlemişti. Daha sonra zühd ve tasavvuf yoluna yönelerek riyazet ve mücâhede yolunu tuttu. 213 meşâyıh ile tanışmıştı. Bu arada İmam Gazali’nin de mürşidi, şeyhler şeyhi olarak bilinen Ebû Ali Farmedî (k.s.)’yu tanıyıp genç yaşına rağmen, şeyhine hizmetle himmetine mazhar oldu. Onun sohbetinde yetişerek kemâle erdi. 1084 yılında şeyhi Ebû Ali Farmedî’nin vefatından sonra Güney Türkistan’ın Herat, Merv ve Rey şehirleri arasında irşad faaliyetlerine başladı. Bağdat’ta vaaz kürsüsü oluşturarak nasihat meclisi kurdu. Yusuf Hemedânî hazretlerine olan aşırı muhabbetleri sebebiyle, bölge ahalisi onu paylaşamaz olmuştu. Pek çok müridi vardı. Gittiği şehirlerin her birinde zikir ve sohbet halkaları kurardı. Bu meclisler emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşar, pek çok âlim ve şeyh onun feyiz ve bereketli sohbetlerine katılırdı. Özellikle Rey şehrindeki tekkesi, emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşardı. Yaptığı bu sohbetlerin bereketiyle, binlerce insanın hidâyetine vesile oldu. 8000 putperest onun vesilesiyle Müslüman olmuştur. Tevbe ettirip yola getirdiği kişilerin ise sayısını kimse bilmez. Yusuf Hemedânî (k.s.) hilm ve merhamet âbidesiydi. İnsanların mânevî hastalıklarına şifâ olduğu gibi, maddî hastalıklarına da ilaç yaparak, dertlerine deva bulmaya çalışırdı. Kur’ân okumaya çok düşkündü. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Çoğu günler oruçlu olurdu. Ömürlerinde bir kez bile ayaklarını uzatmamışlardı. Hak Teâlâ’nın korkusu ile ağlarlardı. Açlıktan ve riyâzattan dolayı beli bükülmüştü. Hızır (a.s.) ile çok kereler sohbet ettiği rivâyet olunur. Bir rivayette yaya olarak 38 defa hacca gitmiş ve Kur’ân-ı Kerim’i 10 bin defa yüzünden, 10 bin defa da ezbere hatmetmiştir. Şeyhinin şeyhi olan Ebu’l-Hasan Harakânî’yi (ö.425/1034) görmüşlerdi. Çoğunlukla yaya yürürlerdi. Perşembe ve Cuma geceleri ile bayram akşamları büyük zâtları ziyaret ederlerdi. Bir şehirden gelen misâfire, hangi şehirden geldiğini, orada dervişlerden kimler olduğunu ve orada medfûn bulunan sûfîlerin adlarını sorarlardı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 75.sayısı (2009 Haziran) için yazılmıştır.

Silsile-i Fârukiyye…ebu’l Hasan Harkânî (k.s)

Silsile-i Fârukiyye…ebu’l Hasan Harkânî (k.s)

EBU’L-HASAN HARKÂNÎ (K.S.)

İsmi Alî b. Ca’fer, künyesi Ebu’l-Hasan’dır. Harkânî (veya Harakânî) adıyla meşhur olmuştur. İran’ın Horasan bölgesindeki Bistam’ın bir kasabası olan Harkan’da doğmuştur. Hicrî 352 / 963’te doğmuştur.

Şemâili

Uzun boylu, gökçek yüzlü, geniş alınlı, iri gözlü, kumral renkli idi. Hz. Ömer’e benzerdi. Muhakkik idi. Kutbu’z-zamân, gavsü’d-devrân idi.

Künyesi; İran’da Bistâm’a yakın Harkân’da Ca’fer oğlu Ali’dir.

Tasavvuf Tarihindeki Yeri

Silsile-i Âliyye’de altıncı sıradadır. Silsile emanetini Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) hazretlerinden mânen almışlardır. Kendisi üveysiyyü’l-meşreb idi. Tasavvuf ilminde Bâyezîd-i Bistâmî (k.s)’nin tarzını benimsemişti.

Büyük İslâm âlimi Bâyezîd-i Bistâmî (k.s)’nin rûhâniyetinden istifade eden Ebu’l-Hasan Harkânî ziyâret için sık sık giderdi. Her ziyaret yolculuğunda Kur’ân-ı Kerîm’i bir defa hatmederdi. Her defasında ziyâret ile ilgili vazîfelerini yaptıktan sonra; “Yâ Rabbî! Hocam Bâyezîd’e ihsân ettiğin sana âit ilimlerden, büyüklüğünün hakkı için, Ebu’l-Hasan kuluna da ihsân eyle” diye yalvarırdı. Geri dönerken, hiçbir zaman Bâyezîd Bistâmî’in türbesine arkasını dönmezdi. Yatsı ve sabah namazlarını türbede kılardı.

On iki sene sonra, Allah Teâlâ’nın lütfuyla Bâyezîd (k.s)’in rûhâniyetinden istifâde edip olgunlaştı. Allah Teâlâ’yı tanıtan kalb ilimlerinde ve diğer ilimlerde talebe yetiştirmeğe başladı. Pek çok talebesi vardı.

Özellikle sabır, sebat, keşf ve kerâmetleri dillere destan idi. Hazret’in himmeti âlî, nefesi keskin, şifâsı tecrübe edilmiş idi. Hayât ve memâtında anıldıkça himmeti erişir, tesiri görülür bir veliyy-i kâmildi.

Zamânın hükümdârı Sultan Mahmûd-ı Gaznevî, onun sohbetinde bulundu. Ebu’l-Hasan Harkânî ona bir hırkasını hediye etti. Kerâmetleri ve menkıbeleri ve veciz sözleri çoktur. Reşehât ve Tezkiretü’l-Evliyâ kitaplarında bunlardan uzunca söz edilmektedir. İmam Kuşeyrî, Harkânî (k.s) hakkında şunları söylemektedir:

“Harakân’a gittiğimde Ebu’l-Hasan’ın heybeti ve haşmeti bana o kadar tesîr etti ki, dilim tutuldu.”

Tasavvuf tarihinde etkisi çok büyük ve kalıcı olmuştur. Aynü’l-Kudât el-Hemedânî, Necmüddîn Dâye Attâr ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazerâtının ondan etkilendikleri söylenmektedir.

Hayatından Kesitler

Sultan Mahmûd Gaznevî, bütün Asya’ya hâkim olduğu zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir kaçını, Harkân’a Şeyh Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin huzuruna göndermiş ve Şeyh hazretlerini yanına çağırmıştı. Harkânî hazretleri buna karşılık, özür beyan ederek gitmek istemediler. Durum, Mahmûd Gaznevî’ye bildirilince, ’Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim’ dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd’a giydirdi ve kendisi de silahtar olarak, Kâdı İyâd’ın yanında Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin evine girdi. Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebu’l-Hasan hazretleri selâmını aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye; ’Sultan için neden ayağa kalkmadınız?’ diye sorunca, Ebu’l-Hasan, Sultan Mahmûd’a; ’Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım’ dedi. Soruya o anda cevap vermediler.

Sultan Mahmûd Gaznevî, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye; ’Bâyezîd-i Bistâmî nasıl bir zât idi?’ diye sordu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî: ’Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete kavuşurdu. Allah’ın razı olduğu kimselerden olurdu’ diye cevap verdi. Sultan Mahmûd bu cevabı beğenmedi ve; ’Ebû Cehil, Ebû Leheb gibi kimseler, Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice kere gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd’i görenlerin hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun?’ dedi. O, Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.)’den daha yüksek mi ki, iki cihânın Efendisini, üstünlerin üstünü olan Allah Teâlâ’nın sevgili Peygamberini gören, küfürden kurtulamadı da, Bâyezîd’i görenler mi kurtulur demek istedi. Ebu’l-Hasan; ’Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allah Teâlâ’nın sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan Hz. Muhammed olarak görmediler. Ebû Tâlib’in yetimi, Abdullah’ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebû Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Rasûlullah (s.a.s.) olarak görselerdi, eşkıyâlıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi’ buyurdu.

Sultan Mahmûd Han bu cevabı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı. Sultan Mahmûd; ’Bana nasihat ediniz’ deyince Ebu’l-Hasan-ı Harkânî; ’Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemaatle kıl, cömert ol, Allah Teâlâ’nın yarattıklarına şefkat göster’ dedi. Sultan Mahmûd; ’Bana dua buyurun’ deyince, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî; ’Ey Mahmûd, akıbetin makbûl olsun’ dedi. Bunun üzerine Sultan Mahmûd, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Ebu’l-Hasan, sultanın önüne arpa unundan yapılmış bir yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan hazretleri; ’Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları önümden alınız’ dedi. Sultan, Ebu’l-Hasan’ın paraları almasını çok istedi ise de, kabul etmeyince, ondan bir hatıra istedi. Ebu’l-Hasan hazretleri ona hırkasını verdi.

Sultan Mahmûd giderken, Ebu’l-Hasan ayağa kalktı. Bunun üzerine Sultan Mahmûd; ’Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun. O hâl niye idi? Bu ikrâm nedir?’ diye sordu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri; ’Buraya padişahlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım; fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum’ dedi.

Sultan, sonra gazâya gitmek üzere Harkân’dan ayrıldı. Sevmenât’a geldi. İçine mağlûb olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebu’l-Hasan hazretlerinin hırkasını eline alıp; ’Yâ İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kâfirlere karşı bizi muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere vereceğim’ diye dua eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman ortaya çıktı. Düşmanlar, bu toz-duman içinde birşey görmeyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan Mahmûd, rüyasında Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini gördü. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî, Sultan Mahmûd’a; ’Allah Teâlâ’nın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını sağlayabilirdin’ buyurdu.

*

Bir kâfilede bulunan insanlar, Ebu’l-Hasan Harkânî’nin huzuruna gelip; ’Yollar korkuludur. Bize bir duâ öğretiniz’ diye istirhâm edince; buyurdu ki: ’O zaman, Ebu’l-Hasan’ı hatırınıza getiriniz!’ Bu söz, gelenlerin hoşlarına gitmedi. Yolda eşkıyâ önlerine çıktı. Hepsinin mal ve metâlarını aldı. Yalnız, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini hatırlayan bir kimsenin malına zarar gelmedi. Bu hâle arkadaşları şaşıp, sebebini sorduklarında; ’Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’yi hatırladım ve kurtuldum’ cevâbını aldılar. Gelip durumu Ebu’l-Hasan hazretlerine anlattılar: ’Biz Allah’tan yardım istedik, eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni hatırlayıp, senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?’ diye sordular. ’O arkadaşınızı kurtaran, Allah Teâlâ’dır. Günahkâr ağızdan çıkan duâyı Cenâb-ı Hakk kabul etmez. Bunun için siz Allah’a yalvardığınız zaman duânız kabul olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdât isteyince, ben de Rabbime duâ ettim; ’Yâ Rabbî! Şu kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar’ dedim. Rabbim benim duâmı kabul ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan ibârettir’ buyurdu.

*

Bir gün Ebû Saîd, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin yanına büyük bir kalabalıkla ziyaret için gelmişti. Hizmetçi kadın, arpadan yapılmış birkaç adet ekmeği, bir sepet içinde Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin yanına getirdi. Ebu’l-Hasan hazretleri o kadına; ’Şu ekmeklerin üzerine bir örtü ört ve oradan istediğin kadar ekmek çıkar’ diye tenbih etti. Kadın denileni yaptı ve kalabalık bir halk topluluğuna, durmadan örtünün altından ekmek çıkardı. Fakat ekmekler bitmiyordu. Bir süre sonra kadın örtüyü kaldırınca, sepetin içinde hiçbir şey kalmadığı görüldü. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan hazretleri; ’Şayet örtüyü kaldırmasaydın, kıyamete kadar bunun altından ekmek çıkarıp duracaklardı’ buyurdu.

*

Bir gün, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin bir talebesi çok hastalandı. Buna hiç bir tabîb çare bulamadı. Talebe, hastalığın ağrısına dayanamaz hale gelmişti. Sonunda durumu Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye bildirdiler. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri terliklerini vererek; ’Bunları ağrıyan yere sürün’ buyurdu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin dediği gibi yaptıklarında, Allah’ın izniyle talebe iyileşti ve hiçbir rahatsızlığı kalmadı.

*

Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin talebelerinden birisi; ’Lübnan Dağına gidip Kutb-u âlemi görmek için bana izin ver’ diye ricada bulundu. Ebu’l-Hasan hazretleri izin verince, o talebe Lübnan Dağına vardı. Orada, yüzleri kıbleye dönmüş halde oturan bir cemâat gördü. Önlerinde bir cenaze duruyordu; fakat cenaze namazını kılmıyorlardı. Talebe dayanamayarak; ’Niçin cenazenin namazını kılmıyorsunuz?’ diye sordu. Oradakiler; ’Kutb-u âlemin gelmesi lazımdır. Kutb-u âlem buraya her gün beş kere gelir ve imamlık yapar’ diye cevap verdiler. Talebe bunu duyunca çok sevindi ve beklemeye başladı. Bir süre sonra herkes ayağa kalktı. Kendi hocası Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin Kutb-u âlem olduğunu gördü. Bu durum onu dehşete düşürdü ve kendinden geçti. Tekrar kendine geldiğinde, namaz kılınmış ve cenaze defnedilmişti. Kutb-u âlem de gitmişti. Talebe orada bulunanlara; ’Kutb-u âlem tekrar ne zaman gelir?’ diye sorunca; ’Önümüzdeki namaz vakti’ diye cevap verdiler. Talebe onlara; ’Ben onun talebesiyim. Ona karşı şöyle şöyle demiştim. Uzun süreden beri yollardayım. Ona durumumu arz edin de, beni beraberinde Harkân’a geri götürsün’ diye yalvardı. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî tekrar namaz kıldırmak için oraya geldiklerinde, talebe elini ona doğru uzattı ve tekrar bayıldı. Ayıldığı vakit, Rey şehrinin çarşısındaydı. Harkân’a hocasının yanına gidince, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri ona; ’Gördüklerini kimseye anlatma. Çünkü Allah Teâlâ’dan bu dünyada beni halktan gizlemesini ve bir tane ârif ve büyük zât hariç, hiçbir kimsenin görmemesini istedim. Öyle de oldu. O zât da Bâyezîd-i Bistâmî’dir’ buyurdu.

*

Bir gün İbn-i Sînâ, Harkân’a Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini evinde ziyarete geldi. Hanımı, İbn-i Sînâ’yı azarlayarak Harkânî hazretlerinin ormana gittiğini söyledi. Hanımı, Ebu’l-Hasan hazretlerinin büyüklüğüne inanmadığı için, ona uygunsuz şeyler söyledi. İbn-i Sînâ ormana doğru giderken, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî, bir aslana odun yüklemiş gelmekte olduğunu gördü.’Bu ne haldir?’ diye sorunca, ’Evimdekinin sıkıntı ve belâ yükünü taşıdığım için, bu aslan da bizim yükümüzü taşıyor’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, her sene bir defa Dıhistan’da şehidlerin kabirlerinin bulunduğu kum tepeyi ziyarete giderdi. Harkân’dan geçerken durur ve havayı koklardı. Talebeleri kendisine; ’Efendim, sizin bu şekilde havayı koklamanızdaki hikmet nedir? Biz herhangi bir şeyin kokusunu duymuyoruz’ diye sorduklarında, buyurdu ki; ’Evet öyledir; fakat bu kasabadan öyle birisinin kokusu geliyor ki, onun adı Ali, künyesi Ebû Hasan’dır. O, zamanın kutbu olacaktır.’

*

Vaktiyle Bistâm şehrine bir çekirge sürüsü hücûm etti. Bütün ekinleri ve sebzeleri yediler. Halk, çekirgelerden ve bu musîbetten kurtulmaları için feryâd ederek, dua ediyordu; fakat bu musîbetten bir türlü kurtulamadılar. Halkın telaşını ve üzüntüsünü gören Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri; ’Ne oldu, bu halkın feryadı nedir böyle?’ diye sordu. Çekirge istilası sebebiyle bütün ekinlerin telef olduğunu ve halkın da bu yüzden üzüntülü olduğunu söylediler. Bunun üzerine, ayağa kalkarak dama çıktı. Ve etrafa bir nazar etti. Çekirgeler toplanıp şehirden derhal uzaklaştılar. İkindi namazı vaktine kadar Bistâm’da bir tek çekirge kalmadı, bütün ekinlerin yaprakları da eski haline geldiler.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 68. sayısında (Kasım 2008) yayınlanmıştır

Silsile-i Farukiye… Ebu’l-hasen El-harkani’nin (rh.a.) Nasihatlerinden Seçmeler

Silsile-i Farukiye… Ebu’l-hasen El-harkani’nin (rh.a.) Nasihatlerinden Seçmeler

Ebü’l-Hasan Harkânî şöyle anlatır: ’Annelerinin hizmetini gören iki kardeş vardı. Her gece sırayla kardeşlerinden biri annenin hizmetiyle uğraşır, diğeri Allah Teâlâ’ya ibadet eden kardeş, ibadetinden duyduğu haz sebebiyle çok memnûn oldu ve kardeşine; ’Annemizin hizmetini bu gece de sen gör, ben yine ibadet edeyim? dedi. Kardeşi kabul etti. İbadet ederken secdede uyuya kaldı. O anda rüyasında bir ses; ’Kardeşini affettik; seni de onun hatırı için bağışladık? deyince genç; ’Ben Allah Teâlâ’ya ibadet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni, onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz? dedi. Ses ona; ’Evet, senin yaptığın ibadetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat kardeşinin annene yaptığı hizmetlere, annenin ihtiyacı var? dedi.

Ebü’l-Hasan Harkânî Hazretleri buyurdular ki:

’Nîmetlerin en iyisi, çalışarak kazanılandır. Arkadaşların en iyisi, Allah Teâlâ’yı hatırlatandır. Kalplerinin nurlusu içinde mal sevgisi olmayandır.?

İhlâs ve riyâ nedir? diye sorduklarında; Ebü’l-Hasan hazretleri buyurdular ki: ’Allah Teâlâ için yaptığın her şey ihlâstır. Halk için yaptığın herşey de riyâdır.’

’Dünyada, âlimler ve âbidler çoktur. Ama, akşam ve sabah Cenâb-ı Hakk’ın rızası üzere bulunmak mühimdir.’

’Siz, Allah Teâlâ’dan konuşurken, başka şeyden bahsedenle arkadaşlık etmeyiniz.’

’Cennet’te Tûbâ ağacının altında, Allah Teâlâ’dan bîhaber olarak bulunmaktansa, dünyada bir diken ağacının altında, daima O’nu hatırlamayı daha çok arzu ederim.’

’Resûlullah efendimizin vârisi; O’nun işlerine uyan ve şerîatine tâbi olandır.’

’Ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık ibâdetlerimin hepsini, bir saatlik kadar kısa, günahlara bakınca da, Nûh aleyhisselâmın ömrü kadar uzun gördüm.’

’Dünya, peşinden koştuğun sürede senin padişahındır. Ondan yüz çevirince, sen ona sultan olursun.’

’Allah Teâlâ, nasıl senden vaktinden evvel namaz kılmanı istemiyorsa, sen de O’ndan, vaktinden önce rızık isteme.’

’Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz. Dünyâ hırsına sâhip âlim ve ilimden yoksun sûfî.?

’Şayet bir mü’mini ziyaret edersen, hâsıl olan sevabı, kabul edilmiş yüz hac sevabıyla değiştirmemen lâzımdır. Çünkü bir mü’mini ziyaret için verilen sevap, fakirlere sadaka olarak verilen yüz bin altınınkinden daha fazladır. Bir mü’min kardeşinizi ziyarete gittiğinizde, Allah Teâlâ’nın rahmetine kavuştuk diye îtikâd edin.?

Ebü’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri, birgün sohbetinde bulunanlara şöyle sordu: ’Dünyada en iyi şey nedir?’ Orada bulunanlar; ’Siz, bizden daha iyi bilirsiniz. Siz bildirin’ dediler. Bunun üzerine Ebü’l-Hasan hazretleri, ’En iyi şey, Allah’ı unutmayan gönüldür’ buyurdu.

Ulemâ; ’Biz Peygamberin vârisiyiz’ diyor. Fakat Peygamberimizin vârisleri arasında biz de varız. Çünkü Onda olan şeylerin bazısı bizde de var. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.) fakirliği seçmişti. Biz de fakirliği tercih etmiş bulunuyoruz. O cömertti. Güzel bir ahlâkı vardı. Hâinlik bilmezdi. Basîret sâhibiydi. Halkın rehberiydi. Aç gözlü ve hırs sahibi değildi. Hayır ve şerri Allah’tan bilirdi. Tabiatında yalan ve kandırma diye bir şey yoktu. Zamanın esiri değildi. İnsanların korktuğu şeyden korkmazdı. İnsanların güvendiği şeye güvenmezdi. Hiç gururlanmazdı. İşte bunlar evliyânın sıfatlarıdır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.), ucu bucağı bulunmayan bir umman idi. Eğer o ummandan bir damla ortaya çıksaydı, bütün âlem ve mahlûkât şaşırır kalırdı. Sûfîlerin kervanı; Cenâb-ı Hakk, Rasûlullah (s.a.s.) ve Ashâb-ı kirâm sevgisinden ibârettir. Bu kervanda bulunan ve ruhları bunların ruhlarıyla kaynaşan kimselere ne mutlu.’

’Yol ikidir: Biri hidâyet, öbürü dalâlet, sapıklık yoludur. Kuldan Allah’a giden yol dalâlet yoludur. Allah’tan kula gelen yol ise hidâyet yoludur. Şimdi her kim hidâyete erdim derse, o, hidâyete ermemiştir. Her kim beni hidâyete erdirdiler derse, o kimse hidâyete ermiştir.’

’Allah Teâlâ’nın karşısında şu üç şeyi muhâfaza etmek zordur: Hak ile iken sırrı, halk ile iken dili, amel (iş, ibâdet) yaparken temizliği.’

’Yakınların yakını, bizim maksadımız olanın yanında uzak kalır. Ey kardeşim, suya daha yakın olan daha çok batar; ateşe daha yakın olan, daha çok yanar.?

’Ne zaman Allah Teâlâ’nın varlığına nazar etsem, kendi yokluğumu görürüm, ne zaman kendi varlığıma nazar etsem, Allah Teâlâ’nın varlığını görürüm.’

’Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünyâ hırsına sahip âlim ve ilimden yoksun sûfî. İlimden en fazla nasîb alan, onunla amel edendir. En fazîletli amel ise, üzerine farz olandır.’

’Dilini, Allah Teâlâ’dan başkası hakkında konuşmamak için mühürle! Kalbini, Allah Teâlâ’dan başkasını düşünmemek için mühürle! İhlâssız bir iş yapmaman ve helâl olmayan bir şeyi yememen için de, davranışlarına, dudaklarına ve dişlerine aynı şekilde mühür vur!’

’Allah Teâlâ kuluna, imandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir. İnsanoğlu, şu üç şeyle sürekli olarak tâatı yaparsa, sorgusuz sualsiz Cennet’e gidebilir: Kalb, nefs ve dil.’

?Bir mü’min kardeşini sabahtan akşama kadar incitmeyen kimse, o gün akşama kadar Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ile yaşamış olur. Eğer bir mü’min kardeşini incitirse, Allah Teâlâ onun o günkü ibadetlerini kabul etmez.?

’Çok ağlayınız, az gülünüz. Çok susunuz, az konuşunuz. Çok veriniz, az yiyiniz. Çok uyanık olunuz, az uyuyunuz.?

’Gönüllerin aydınlığı Hakk’a meyilli olmakla, amellerin güzelliği gösterişten uzak olmakladır.?

Eserleri

Kaynaklarda eserleri konusunda farklı bilgiler vardır. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi’nde Ebü’l-Hasan Harkânî (k.s)’nin Beşâretnâme ve Esrârü’s-Sülûk adında iki eseri olduğu kaydedilmektedir. Bunlardan Esrârü’s-Sülûk’ün Türkçeye tercüme edildiği de belirtilmektedir. Yeni İslâm Ansiklopedisi’nde ise tek bir eserinden söz edilmektedir: Nûru’l-Ulûm adlı bu eserinde vaaz ve nasîhatleri, bâzı sözleri, münâcât ve menkıbeleri yer almaktadır. Bu eser, Türkçeye Şenol Kantarcı tarafından çevrilmiştir. (Ankara, 1977). Ayrıca, Necmüddîn Dâye onun bir şathiyesine Şerhu Kavli’ş-Şeyh Ebi’l-Hasan el-Harakânî adlı bir şerh yazmıştır.

Vefatı

Ebü’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri vefâtı yaklaştığında; ’Kabrimi derin kazın. Yatacağım yer, hocam Bâyezîd hazretlerinin mezarından aşağıda bulunsun’ diye vasiyet etti. Bu vasiyetini yaptığı gece Harkan’da vefât etti. Toprağa verildiği günün akşamı, çok kar yağdı. Ertesi gün başucuna, büyük ve beyaz bir taşın dikildiğini gördüler. Mezarın çevresinde, sadece bir arslanın ayak izleri vardı.

Vefâtında yetmiş üç yaşındaydı. 5 Aralık 1034 (Hicrî 10 Muharrem 425) senesinde Harkan’da vefât etti. Fakat Harkânî Hazretleri’nin Kars Kalesinde de bir kabri vardır. Bu, onun kabri olmaktan çok makamı olmalıdır. Hatta burada adına bir dergâh inşâ edilmiştir. Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde bununla ilgili bir menkıbe yer almaktadır.

Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme’sinde bu rivâyeti şöyle nakletmektedir: Kars kalesi Osmanlılar tarafından III. Murâd Han devrinde tekrar geri alınınca, kale tâmirâtı Lala Mustafa Paşaya verilmişti. Tamiratın yapıldığı sırada askerlerden Hâfız Osman isimli hal sahibi biri rüyasında Hasan-ı Harkânî’yi gördü. Ona; ’Oğlum Hâfız Osman! Uzun müddetten beri toprak altında yatmaktayım. Paşana söyle, kabrimi ayan edip açığa çıkarsın, okunacak Fâtihalardan nasîbdâr olayım’ dedi. Ertesi gece Hâfız Osman aynı rüyayı tekrar gördü. Fakat cesaret edip Paşa’ya söyleyemedi. Üçüncü gece de aynı rüyayı gördü. Ebü’l-Hasan Harkânî, mütebessim çehresiyle bu defa şöyle dedi: ’Yavrum Hâfız Osman! Gördüğün rüyalar sâdık rüyalardır. Yalnız makamımın nerede olduğunu, evvelki rüyalarında söylemediğim için, seni tereddütte bıraktım. Bunun için de paşaya söylemeye cesaret edemedin. Şimdi dikkatlice dinle tarif ediyorum. Yarın hemen Paşaya çık ve söyle. Kars Kale içi mahallesinde Kağızman Kapısı’na girdiğinde yirmi iki adım gün batı tarafına gidersin, son adımın altında benim tabutum bulunur. Üzerimdeki kül ve toprak yığınlarını temizledikten sonra, hâlis topraktan üç arşın eşin. Sandukam meydana çıkar. Tekrar Kars Kalesine doğru on sekiz adım götürür oradan da üç arşın derinliğinde hâlis topraktan kabrimi eşer oraya defnedersiniz. Başucuma bir de cami inşâ edersiniz.’ Hâfız Osman gördüğü bu sâdık rüyayı ertesi gün Paşaya büyük bir heyecanla anlattı. Paşa bu askerini kucakladıktan sonra; ’Yâ evlâdım! Sen de mi bu rüyayı gördün? Evet oğlum, bir pîrî fânî, bana da bu husûsu defalarca rüyada buyurdularsa da senin tafsilâtlı rüyan gibi olmadığından büyük tereddüt ve endişe içindeydim. Bihamdillah bu endişeden beni kurtardın’ dedi.

Ertesi gün Lala Mustafa Paşa bir tamim yayınladı. Bütün halk ve askerî erkân, tekbir sesleriyle rüyada tarif edilen yere geldi. Kazma işi tamamlanıp tabut çıkınca, Mustafa Paşa ulemânın müsadesiyle açtı. Tabuttan hoş bir koku yayıldı. Arkasındaki yaş hırka bile henüz çürümemişti ve savaş sırasında yaralanan sağ bacağı ile sol pazusuna bağlanan mendillerden, hâlâ kan damlamaktaydı. Durum sultana bildirilince, III. Murâd hemen bir türbeyle yanına câmi yaptırılmasını emretti.

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar:

Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns, ss. 443?445.

Fatma Temir, Gönül Dostları, Sirac Yayınevi, ss. 71?79.

İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, VII, s. 128?141.

Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, çev.: A. Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul, 1985, s.
53?55;

Rehber Ansiklopedisi, IV, s. 323.

Süleyman Uludağ, ’Harakânî?, DİA, XVI, s. 94,

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 70. sayısı (Ocak 2009) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiye

Silsile-i Farukiye

Ebu Ali Farmedi (k.s)Tasavvufa İntisabı ve İrşada Görevlendirilmesi:Nakşibendiyye’nin Hâlidî kolunda sekizinci halkasında bulunan Ebû Ali Farmedî, tasavvuf tarihimizin yıldız şahsiyetlerinden Ebû’l-Kasım Kuşeyrî’nin talebesi, İmam Gazâlî’nin şeyhi ve üstadıdır. Ebû Ali Farmedî’nin asıl adı Fazi bin Muhammed, künyesi ise Ebû Ali’dir. Hicrî 407/1016 yılında Horasan’ın Tus şehri yakınındaki Farmez’de doğdu. Kaynaklarda memleketi Farmez’e nispetle Farmedî diye anılır. Ebû Abdullah Şirazî, Ebû Mansur Bağdadî ve Ebû’l-Hasan el-Müzekkî gibi âlimlerden okudu. Tasavvufta bağlılığı şu iki yoldadır: Birisi Ebû-l Kasım Gürgânî Tûsî, diğeri de Ebû-l Hasan Harkanî Hazretleri’dir. Ebû Ali Farmedî gençlik yıllarında Nişabur’da Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın ders halkasına katıldı. Nefahâtü’l-Üns müellifi Câmî’nin verdiği bilgilere göre, Ebû Said Ebû’l-Hayr, Nişabur’da bulunduğu sürece Farmedî, onun zikir ve ders halkasından ayrılmadı.Ebû Ali Farmedî hazretleri tasavvufa girişini şöyle anlatır:O zamanlar Nişabur’da Sirâcân Medresesi’nde ilim talebi ile meşguldüm. İşittim ki; Şeyh Ebu Said Ebû-l Hayr, Mihene’den Nişabur’a gelip meclis kurmuş. Halktan ve âlimlerden pek çok kimse O’nun büyüklüğünü biliyor ve saygı duyuyordu. İnsanlarla birlikte ben de O’nu karşılamaya çıktım. Mübarek yüzünü görünce O’na âşık oldum tasavvuf ehli büyüklere karşı muhabbetim daha da arttı. O’nun sohbetlerine iştirak etmeye başladım.Bir gün, medresedeki yerimde oturmuştum. Şeyhin yüzünü görmek arzusu içime düştü. Hemen dışarı çıktım etrafa bakındım ki Ebû’l Hayr büyük bir cemaatle bir yere gidiyordu, kendimde olmadan peşlerine takıldım. Şeyh Efendi bir yere girdi, biz de girdik. Ben bir köşeye oturdum. Ebû’l Hayr, beni görmüyordu. Bir müddet kendi hallerinde meşgul oldular. Şeyh Efendi hoş bir hâle geçti. Vecd hâli zuhûr etti. O halde iken kaftanını yırttı. O hâl geçince kaftanı üzerinden çıkardı yere bıraktı. Mecliste bulunanlar kaftanından yırtılan parçaları ayırıp, dağıtması için Ebû’l Hayr’dan rica ettiler. Bu parçalardan işlemeli olan kolun yen kısmını ayırıp:- ‘Ey Ebû Ali Tûsi neredesin?’ dedi. Ben kendi kendime ‘beni tanımaz bilmez, herhalde müridlerinden ismi Ali olan birini çağırıyor’ diyerek cevap vermedim. Bir daha seslendi, yine cevap vermedim. Üçüncüsünde cemaat bana dedi ki:- ‘Şeyh Efendi, seni istiyor.’ Hemen huzuruna vardım. Şeyh Efendi o kolu astarı ile beraber bana verdi. Sonra şöyle dedi:- ‘Sen bize bu astarla kol gibi yakınsın.’Bu elbise parçasını alıp öptüm ve onu çok güzel bir yerde sakladım.”Ebû Said’in Nişabur’dan ayılmasından sonra da Ebû’l-Kasım Kuşeyrî’nin derslerine devam etmeye başladı. Kuşeyrî onu tefsir ve hadis gibi dinî ilimlerde yetiştiriyor, vaaz ve irşad konusunda eğitiyordu. Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın gönlünde tutuşturduğu tasavvuf ve aşk ateşiyle zaman zaman garip haller yaşayan Ebû Ali Farmedî’yi Kuşeyrî, devamlı surette ilme teşvik ediyordu. İlimde derinlik, marifette rüsûh kesbeden Ebû Ali, birgün şahidi olduğu muazzam bir tecelli ile sarsıldı. O esnada ilimle meşguldü ve elindeki kalemi hokkaya batırarak yazı yazıyordu. Kalemi hokkaya bir daldırdı ki, ne görsün kalemin ucu bembeyaz, oysa hokka mürekkeple dolu. Kalemi tekrar tekrar hokkaya sokup çıkardı, fakat nafile, değişen bir şey olmadı.Büyük bir dehşete kapıldı ve doğruca üstadı Kuşeyrî’ye koştu. Olanları dinleyen büyük mutasavvıf: “Artık senin işin benim sınırlarımı aştı. İlim senden el çektiğine göre sen de ondan el çekip ruhunu erdirmeye ve içindeki ateşi söndürmeye bak’ dedi. Bunun üzerine Ebû Ali, eşyasını alıp medreseden ayrılıp tekkeye taşındı. Bu dergâh, Kuşeyrî’nin dergâhıydı. Bundan sonra bir müddet daha orada kalır. Kendisi bu dergâhta yaşadıklarını şu şekilde anlatır: “Bir gün bir hâl oldu kendimden geçtim. Bu hâl beni istila etti ve durumu üstadıma anlattığım zaman şöyle dedi:- Ey Ebû Ali! Benim yolum buraya kadardır. Bundan ötesini bilmem. Ben kendi kendime; ‘Beni bundan daha yukarıya götürecek bir Pîr gerektir’, diye düşündün. Bir müddet daha o dergâhta kaldım bu hâl azalmadı daha da artınca müsaade isteyip ayrıldım. Şeyh Ebû’l Kasım Gürganî’nin adını işitmiştim. Onun için Tus şehrine yollandım. Sordum yerini tarif ettiler gittim. Müridlerinden bir cemaatle mescidde oturuyordu. Ben iki rekât tahiyyat-ı mescid namazı kılıp huzuruna gittim. Şeyh başını öne eğmiş tefekkür etmekteydi. Başını kaldırdı ve:- Gel, ey Ebû Ali!Gittim selâm verip oturdum başımdan geçenleri anlattım şöyle dedi: – Bu işe girişin mübarek olsun. Şimdi bir dereceye erişmişsin; ama terbiye görürsen daha yüksek derecelere yükselirsin. İçimden, ‘benim Pîr’im budur’ dedim. Onun yanında uzun süre kaldım, çeşitli riyazatta bulundum. Beni Mihene’ye Ebû Said’e gönderdi. Oraya gidince bana bir bez verip, duvarları silmemi söylediler. Duvarların tozunu sildim. Ebû Said: “Ey Ebû Ali, bez ile duvarların tozunu sildiğin gibi ömür boyunca Allah’ın kullarının gönül duvarlarındaki mâsiyet tozunu söz bezi ile silersin” buyurdu.Gürganî’nin yanında riyazat ve mücahede ile meşgul olarak seyr u sülûkunu tamamladı. Şeyhi kendisini vaaz ve irşad halkasını kurmak ve zikir meclisi teşkil etmekle görevlendirdi. Ayrıca Ebû Ali Farmedî’yi kızıyla evlendirdi. Ebû’l-Kasım Gürganî’den Nakşbendiyye’nin Haydarî koluna ait silsileyi alan Farmedî, daha sonra Ebû’l-Hasan Harakanî’ye intisab ederek Sıddıkî silsileye de dâhil oldu ve böylece iki silsileyi birleştirmiş oldu

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 72. sayısı (2009 Mart) için yazılmıştır

×