150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: ebu muhammed

Aslında Kırmızı Çizgimiz Filistin Değil İsrailmiş

Aslında Kırmızı Çizgimiz Filistin Değil İsrailmiş

Aslında Kırmızı Çizgimiz Filistin Değil İsrailmiş; Kardeş Mursi veya Rabia Değil, Sisi’ymiş

İsmi, Abdülazîz bin Abdüsselam (1182/1262), künyesi Ebu Muhammed’dir. Lakabı İzzeddîn ve Sultanu’l Ulema yani âlimlerin sultanıdır. İz b. Abdüsselam’ı diğerlerine nazaran barizleştiren hatta âlimlerim sultanı yapan en önemli özelliği fetvalarını kişilere göre değil Allah’ın rızası doğrultusunda vermesiydi. İşte o dönemde verdiği en önemli fetvalardan birisine örnek vermek istiyorum. Gemicikleriyle İsrail’e ticarete devam eden Karun ve Bel’am ahlaklı zalimlerin ders çıkaracağına dair ümidim yoktur. Zira onların taptıkları tek şey kazandıkları dünyalıkları olmuştur. Ama belki zalimlerin yanında duran ve destekleyen cahillerin de bu zalimlerle haşredileceklerini bir kez daha hatırlatalım istiyorum. Zira Allah Teala “Zalimlerin yanında olmayın; sonra ateş sizi de yakar. Allah’tan başka dostlarınız olmadığına göre bir yerden yardım da göremezsiniz!” (Hud,113)

Gelelim İz b. Abdüsselam’ın fetvasına bakın ne diyor: Şam’da Melik Salih İmaduddin İsmail, haçlılarla anlaşma yaparak Sakîf, Sayda, Safd ve bazı kaleleri onlara bıraktığında aynı şekilde Haçlıların Şam’a girip silah almalarına izin verilince İz b. Abdüsselam, silah satışının haram olduğuna hükmedip yapılanın haram olduğunu sultanın yüzüne haykırdı. Bununla da yetinmeyen İz b. Abdüsselam esnafları bir bir gezerek şöyle bir fetva yayınladı: “Bugünden sonra topraklarımıza girip çıkan Haçlılara hiçbir şey satılmayacak ve hiçbir şey alınmayacaktır.”

Hatta kılıç üreten esnaflara giderek özellikle onlara Haçlılar için kılıç yapmanın ve satmanın haram olduğu fetvasını verdi ve bu hususa dikkat etmeleri gerektiğini telkininde bulundu. Buna riayet etmedikleri taktirde Allah katında zulme ortak olmaktan ötürü zalim olacaklarını açıkça beyan etti. Aynı günlerde bir terzi, “Ey şeyh, Haçlılar bana elbise diktirmeye geliyorlar. Ben Haçlılara elbise dikersem zulme ortak olur muyum?” diye sorar. İz b. Abdüsselam’ın cevabı keskindir: “Hayır, sen zulümlerine ortak olmazsın. Sana iğne iplik satan zulme ortak olur, sen zalimin ta kendisi olursun.”

Cuma günleri sultana yapılan duayı kesip, “Allah’ım! Bu ümmete doğru, sağlam bir durum ortaya çıkar ki senin dostların aziz, düşmanların zelil olsun.” diye dua etmeye başladı. Bunun üzerine hükümdar, İz b. Abdüsselam’ı fetva ve hutbe okuma görevlerinden azledip kendisine zulüm ve baskıya başladı. Şeyh ise hakkı söylemeye devam ediyor ve ne pahasına olursa olsun Allah’ın razı olacağı fetvayı vermeye devem ediyordu. İz b. Abdüsselam Şam’dan çıkarılıncaya kadar bu baskılar devam etti. Bunun üzerine İz bin Abdüsselam, bir merkebe ailesini bir merkebe de eşyalarını yükleyip Kahire’ye hicret etti.

Evet, günler, haftalar ve aylar birbirini kovalıyor ama bir tane bile yürekli adam çıkıp da İsrail’le ticaretini artırarak devam ettiren zalimlere tek bir cümle edemediler. Hatta geçtiğimiz ay kafasında Nasreddin Hoca kavuğu gibi sarıkla dolaşanlardan bir tanesi utanmadan vaaz kürsüsünden cemaatine şunu dedi; ‘Efendim bu giden gemiler aslında Filistin’e yardım götürüyormuş ama İsrail üzerinden geçmek zorundaymış. Ayrıca İsrail halkına da gıda ve başka şeyler satılmasında bir mahzur yokmuş. Çünkü onlar sivil halkmış.’ Tabi ticarete devam eden taparcasına sevdikleri reislerinin yakınları olunca verilen fetvalarda bu şekilde değişebiliyor.

Rabbimiz kendilerine ilim nasip ettiği hâlde bu ilmin ilke ve ölçüleriyle iman ve amel edip Allah’a teslim olacak yerde bu ilmi kötü amaçla kullanan, insanları Allah ile aldatıp tağutlara destekçi kılmak için çarpıtan, yapılan bunca haksızlıklar, zulümler, adaletsizlikler, ahlaksızlıklara hiç sesini çıkartmayan saray uleması, midelerinden reislerine bağlı olan ve saf cahil Müslümanları yanlış yönlendiren trolleri gördükçe şu ayet aklıma gelmekte; “Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu.” “Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.” (Â’raf, 7/175, 176).

Vaktiyle Tunus civarında yaşayan Şeyh Yahya isminde bir Allah dostu varmış. Bir av gezisi esnasında o civarın Sultanının dikkatini çekiyor. Herkesin kendisine ayağa kalktığı bir yerde kılını kıpırdatmayan bu adamın yanına yaklaşıyor, Sultan, o salih insana; ‘Erkeklerin ipek kumaştan gömlek ve kaftan giymesinin hükmü nedir?’ bir soru sorar. Allah dostu cevap vermek istemez, fakat Sultan zorlayınca der ki; ‘Köpekler idrarlarını yaparken üzerine sıçramasın diye arka ayaklarından birini kaldırır. Halbuki akşama kadar yedikleri leştir, kandır. Sen ki ey Sultan! Yediğin, içtiğin, giydiğin haram, gasp ve başkalarının alın teri iken bir de bana sorduğun şeye bak!?’

Meydanlarda Rabia işaret yapıp, Gazze bizim kırmızı çizgimizdir diye höykürüp de oy devşirenler, şu an daha iyi şahit olduk ki sizin kardeşiniz aslında Sisi imiş ve kırmızı çizginiz de meğerse İsrail’miş, Ama tabi kral çıplaktır demek cesaret ve yürek ister. Etrafınızda bu hakikatleri size hatırlatacak kimse yok diye zannetmeyin ki, Allah sizin yaptıklarınızdan haberdar değil. Allah şahit ki ben ve benim gibi niceleri sizden beridirler. Rasûlullah (sav) Efendimiz bir soru üzerine, “En üstün cihad, zalim sultana karşı hakkı haykırmaktır” (Nesaî, Biat: 37) buyurmuştur. Vesselam.

NOT: İşte Gazze’de yaşananlardan birkaç kare resim. Vicdanınız hala varsa bu siyasal İslamcı münafıklara en azından kalben buğzedin. Türkiye İsrail’in Gazze’yi bombaladıkları jet uçakları için petrol sattığını Ticaret bakanlığı kendi listesinde yer verdi.

Bu sözlerim reislerini tapar gibi sevenler için geçerli değil. Bu tipler öldüklerinde mahşerde Allah tarafından hakikat ortaya konduğunda ikna olacaklardır herhalde. Onlara, biz ne söylersek boş…

Habib-i Acemi (k.s.)

Habib-i Acemi (k.s.)

Evliyanın büyüklerinden, Hasan Basrî’nin talebesi, müridi ve Davûd-u Tâî’nin mürşididir. Künyesi Ebu Muhammed’dir. Kendisi Hz. Hasan-ı Basrî, İbni Sirin, Abdullah el-Müzenî, Ebî Temime el-Huceymî gibi büyüklerden hadis rivayet etmiştir. Hz. Süleyman el-Teymî, Hammad b. Seleme, Mutemir b. Süleyman, Osman b. Heysem gibi kimseler de kendisinden hadis rivayetinde bulundular.

O devir Basra’sı ciddi bir ticaret merkezidir. Uzak illerden, Hindistan’dan, Yemen’den, Türkistan’dan kervanlar gelir, gider. Gün boyu develerden yükler iner. Tacirler tahıl, baharat, silah, mücevher pazarlarlar.

Ama Habib başkadır. O, ne kumaştan ne de bakliyattan anlar. Eli belinde dolaşır, hırslı tüccarlara ve sıkışan borçlulara para satar. Hesabına sıkıdır. Vadesi geldi mi dakika geçirmez, imzalattığı senedi son kuruşuna kadar tahsil eder. Diyelim ki ödeyemedi. Onun için hiç fark etmez, ayak kirasını da ilâve eder ki meblağı katladı demektir.

Bir gün tahsilât için gittiği evde aradığı adamı bulamaz. Evin hanımı:’Sana verecek bir şeyimiz yok. Bir kuzu kellesi var istiyorsan onu al.’ Habib: ’Kısa günün kârı.’ der kelleyi kapar. Eve getirir, hanımı yıkar, paklar, baharatlar ve haşlar. Tam et kokusu iştah kamçılamaya başlamıştır ki kapı çalınır. Mahallenin gedikli dilencisi eşikte biter. Habib bu davetsiz misafirden hoşlanmaz: ’Sana verdiklerimi saklasaydın şimdiye kadar zengin olmuştun.’ diye azarlar. Dilenci gün boyu terslenmeye alışıktır; ama bu kez mahzun olacağı tutar. Habib söylene söylene sofrasına döner. Ne görse beğenirsiniz. Biraz evvel iştah kabartan yemek kan kesilmiştir. Habib tutulur kalır. Gözlerini kısar, elini çenesine dayar: ’Ben ne yapıyorum ya!’ der, ’Hem bu gidişin sonu nereye?’ Bir an başı döner, kulakları uğuldar. Evde duramaz, dışarı çıkar. Neden öyle yaptığını kendisi de bilemez; ama Hasan-ı Basrî Hazretlerinin dergâhına koşar. Onu gören yolunu değiştirir, çocuklar bile çil yavrusu gibi dağılır, kuytulara saklanırlar. Habib, büyük velinin huzurunda tövbe eder. Sonra samimiyetle sorar:

– Şimdi ne yapmalıyım?
– Üzerindeki kul haklarından kurtulmaya bak.
Bir tövbe ile insanın siması değişir mi? Samimiyseniz değişir, vallahi değişir. Zira aynı yoldan dönerken çocukların kendine gülümsediğini hisseder. İçine ılık ılık bir şeyler akar, kalbi insan sevgisiyle dolar.

Habib hemen bir tellâl tutar ve kimden ne aldıysa geri vereceğini ilân eder. Malı mülkü bir anda erir. Bırakın muhteşem evini, küheylan atını, silahlarını, tenceresi tavası bile elinden gider. Hatta son gelen alacaklıya gömleğini vermek zorunda kalır. Verdikçe yıkanır, helalleştikçe arınır.

Habib sermayeyi sıfırlamış, elde avuçta bir şey bırakmamıştır; ama bakmak zorunda olduğu çocukları vardır. Hanımı bir sabreder iki sabreder, nitekim bir gün yiyecekleri kalmadığını söyler. Habib seccadesini Fırat kıyılarına serer, akşamlara kadar ibadet eder. Eve geldiğinde hanımı iş bulup bulmadığını sorar. Habib: ’Çok iyi bir iş buldum.’ der, ’Eğer bugüne kadar bu işte çalışsaydım neler kazanmazdım.’

Habib sonraki günler evden daha erken çıkar, daha geç döner, kendinden geçercesine ibadet eder. Üç beş gün sonra hanımı yine sıkıştırır. Evde hiç bir şey kalmadığını hatırlatır. Habib: ’Öyle cömert birinin hizmetinde çalışıyorum ki………..’ der ’Kereminden bir şey istemeye utanıyorum.’

– Artık istesen iyi olacak ama.
– Tamam.
– Tamam, tamam diyorsun ama isteyemiyorsun. Bak bu gün son olsun. Akşama bekliyorum.
Habib yine seccadesini serer, zikreder. Evde bir şey olmadığını hatırladığında hava çoktan kararmıştır. Hanımını nasıl geçiştireceğini düşüne düşüne evine yaklaşır. İçeriden ekmek, yemek kokuları gelmekte, çocukların neşeli çığlıkları dışarılara taşmaktadır. Hanımı onu kapıda karşılar: ’Efendin gerçekten kerem sahibi imiş.’ der. ’Sen henüz çıkmıştın ki dört beyaz elbiseli adam geldi. Birisi un çuvalını, birisi yüzülmüş koyunu, birisi de içinde yağ, bal, baharat bulunan zenbilleri bıraktı. En sondaki nur yüzlü eşiğe içinde 300 dirhem olan bir kese koydu ve dedi ki: ’Habib’e söyle, daha fazla çalışsın ücretini artıralım!

Bir zaman sonra hanımı Umrete Hatun da sırra vakıf olur. Artık birlikte çalışırlar, gecenin bereketli vakitlerini asla kaçırmazlar. Hatta saliha kadın: ’Aman efendi!’ der, ’Gece geçiyor, âbitler kafilesi gitti, selâmete ulaştı, kalk geri kalmayalım.’

Umrete Hatun bir gün hamur yoğururken bir fakir kapısını çalar. Kadıncağız onu boş çevirmemek için teknesindeki hamuru verir. Dakika geçmeden meçhul biri kapıyı çalar ve bir kucak ekmek bırakır ki henüz buharı tütmektedir. Çocuklar bir hamurun gittiğini, bir ekmeğin geldiğini görür çok şaşırırlar.

Habib-i Acemî adım adım tasavvuf basamaklarını tırmanır. Gün gelir Hasan-ı Basrî Hazretleri bile sözü ona bırakır. Bazıları: ’Siz varken ona söz düşer mi?’ derler. Büyük veli başını mânâlı mânâlı sallayıp gülümser: ’Habib kalbinden konuşur.’ der, ’Ve söylediklerini kalplere nakşeder.’

Habib-i Acemî Kur’ân-ı Kerim okumaktan tarifsiz bir tat alır ve Arapçayı iyi bilenlerin bile vakıf olamadığı sırları kavrar. Hasan-ı Basrî: ’Evet o acemdir (İranlıdır) ve Arapçası acemicedir; ama unutmayın adı gibidir, Habîbdir. (sevgilidir)’ der. Habib-i Acemî aşk ile başlayınca az zamanda çok mesafe alır. Gün gelir Araplara, Arapça dersi verir ve hadis âlimleri arasında parmakla gösterilir.

Horasanlının biri Basra’ya gelir. Önce hacca gidecek, dönüşte Basra’da bir ev alacak ve yerleşecektir. Arkadaşları: ’Paranı yanında taşıma!’ derler, ’Güvenilir birine emanet et, uygun bir ev çıkarsa, senin adına satın alsın.’ Adam da öyle yapar, tutar Habib-i Acemî’ye on bin dirhem bırakır: ’Münasip bir ev bulursanız alın.’ der, ’Bulamazsanız sizde kalsın, dönüşte alırım.’

İşte tam o günlerde Basra’da görülmemiş bir kıtlık olur. Fukaranın feryadı göğe yükselince Habib-i Acemî dayanamaz emanet paraları muhtaçlara dağıtır. ’Eğer razı olmazsa, borcum borç.’ der, ’Nasıl olsa Rabb’im bana yardım eder, öderim.’ Birkaç ay sonra Horasanlı hacdan döner. Habib-i Acemî: ’Sana cennetten öyle bir köşk aldım ki, altından ırmaklar akıyor.’ der. Horasanlı, bu Allah dostunu kırmaz. Büyük bir teslimiyetle: ’Tamam kabul.’ der, ’Ancak senet yazarsan!’

Mübarek eline kalemi alır ve başlar yazmaya: ’Habib-i Acemî’nin Azîz ve Celîl olan Rabb’inden şu Horasanlı için satın aldığı köşkün senedidir. Allah’u Teâlâ vasıfları yukarıda belirtilen köşkü Horasanlı’ya verecek ve Habib’i on bin dirhem borçtan kurtaracaktır.’ Senedin altına mühür basar, imzalar. Bakın şu işe, Horasanlı o günlerde vefat eder. Vasiyeti üzerine senedi de onunla beraber gömerler. Ertesi sabah kabrin üzerinde nurla yazılmış bir mektup bulunur ki özetle şöyle demektedir: ’Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ bahsi geçen köşkü Horasanlı’ya verdi. Herkes bilsin ki Habib borçtan kurtulmuştur!’

Habib Hazretleri bu yazıyı alıp okuyunca, levhayı öperek ve ağlayarak dostlarının yanına koşar: ’Bu Rabb’imin bana olan beratıdır!’ diye sevincini ifade etti.

Nefsi ve duygularının esiri olan insan şerde mesafe kat ederken, kabiliyet ve duygularını hayra yönlendirdiğinde o yolda mesafe almaya başlar. Bir tövbe bunun başlangıcı olabilir.

Bunun güzel örneklerinden biri Habib-i Acemî’dir. Günahkâr bir kul iken tam bir tövbe ile hak yoluna girmiş, servetini göz kırpmadan hak yolunda sarf etmekte tereddüt etmemişti. Fakirlere dört defa tam kırk bin dinar dağıtmıştı.

Duaları makbul, fakir fukaraya hayır yapmaktan zevk alan Habib, borçlularının borçlarını bağışlamaktan haz duyardı. Bir gün bir adam gelmiş, altından kalkamayacağı kadar borçlandığını belirtmişti. O da istediği kadar borç alabileceğini, kefil olduğunu belirtti ve taahhüdünde durdu.

Kıtlık günlerinde tüccarlardan buğday ve un alıp dağıtan, ihtiyacını arz edeni geri çevirmeyen bu Allah dostu, Allah sevgisiyle de dopdoluydu. Allah için: ’Seni düşünüp gözleri aydınlanmayan kördür. Senin verdiğin sevinçle sevinemeyen gerçek huzuru bulamaz.’ derdi.

Bir gün meclisinde bulunanları hayır yapmaya teşvik etmiş, bundan büyük bir haz duyduğunu belirtmiş ve Rabb’ine şöyle niyazda bulunmuştu: ’Allah’ım! Seni tenzih ederim. Yarattın ve şekil verdin. Doğru yola eriştirdin, zengin kıldın. Sağlık ve afiyet verdin, günahları bağışladın. Sana sonsuz hamd olsun. Sen en büyük cömertsin. Sen vermeyi seversin. Sen İbrahim’in dostusun. Senin isteyenin eksik olmaz. Nimetlerin eksilmez. Kimse Seni hakkıyla övemez. Yüzümü Sana çevirip secde ediyorum.’ Habib-i Acemî Hazretleri bu duayı yaptıktan sonra da beraberindekilerle birlikte secdeye kapanmışlardır.

Bu büyük Allah dostu Hakk’ın rahmetine 739’da kavuşmuştur.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Kaynaklar:
Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ (Beyrut, 1997), 6/162.
Tarih-u Medînet-i Dimaşk, 12/54-55.
Tezkiretü’l Evliya, sh, 35.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 186-188.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 379, 687, 720.

İmam Zeyne’l-abidin (r.a.)

İmam Zeyne’l-abidin (r.a.)

Künyesi Ebû Muhammed ve Ebu’l-Hasan’dır. Lakabı, ibadet edenlerin ziyneti ve secde edenlerin efendisi anlamına gelen ’Zeyne’l-Âbidîn’ ve ’Seyyidu’s-Sâcidîn’dir. Babası, İmam Hüseyin; annesi son İran Hükümdarı Yezdcürd’ün kızı Şehribanu’dur. 5 Şaban 38 / 6 Ocak 659’da Medîne’de doğmuş ve 22 Muharrem 95 / 17 Ekim 713 tarihinde vefat etmiştir. Medîne’de Bâkî Kabristanı’nda amcası Hz. Hasan (r.a.)’in yanına defnedildi.

İmam Hüseyin (r.a.)’in dünyada kalan bir tek oğludur. Çünkü üç kardeşi Kerbelâ vakıasında şehit olmuştu. O da, ağır hastalığı nedeniyle savaşa kadir olmadığı için Kerbelâ’da bulunmasına rağmen canlı kaldı ve harem esirleriyle birlikte Şam’a gönderildi. Esaret zamanı bittikten sonra Yezid, kamuoyunu kendi lehine çevirmek için O’nu Medîne’ye gönderdi. Medine’ye döndükten sonra evinin köşesine çekilip ibadetle meşgul oldu.

Kendisi, sahâbeden pek çoğunu görmüştür. Abdullah ibn-i Abbas, Ebû Hureyre, Hz.Âişe, babası Hz. Hüseyin, amcası Hz. Hasan, Ümmü Seleme (r.anhâ) ve diğer sahâbelerden hadîs-i şerîfler işitip rivayet etmiştir. Hadis, fıkıh ve tasavvuf ilminde âlimdir. İmamlığı, yani tasavvufta insanlara feyiz vermesi ve onları irşad etmesi otuz dört sene sürmüştür. İmam-ı Zührî, Zeyne’l-Âbidîn hakkında şunları söyler:

’Ondan daha üstün fıkıh âlimi görmedim. Tasavvuf ilmindeki derecesi ve hâlleri de methedilmeye lâyıktır.’
İmam, ibadetlerine çok düşkün, muttakî, mütevazı ve her hâlinde Rasûlullah (s.a.s)’in güzel ahlâkını müşahede etmek mümkündü.
Bir gün O’na birisi gelip: ’Falanca kişi senin aleyhinde fena şeyler konuşuyor.’ deyince, bunu söyleyen adamla beraber o kişinin yanına gider. İmam, gıybetini yapan adamla biraz sohbet ettikten sonra, ona şunları söyler:

’Benim hakkımda bazı şeyler söylediğini duydum. Dediklerin doğruysa, Allah Teâlâ’dan mağfiret dilerim, beni affetsin ve sen de beni bağışlaması için Allah’a dua et. Şayet dediklerin doğru değil de bir iftira ise Allah seni affetsin ve ıslah etsin!’ diye duada bulunur ve o adam yaptığına utanır.

Her gün ve gecede bin rekat namaz kıldığı ve buna da ölünceye kadar devam ettiği nakledilmiştir. (Tabakât-ı İbn-i Sa’d, 5/211)
Medîne’de ikamet ettiği günlerin birinde hastalanmıştı. Bir grup insan kendisini ziyarete gelmişlerdi. Onlara:
’Buraya neden geldiniz?’ diye sordu. Onlar da:
’Seni sevdiğimiz için buraya geldik.’ dediler. İmam:
’Peki bizi neden seversiniz?’ deyince, oradakiler:
’Siz Rasûlullah Efendimizin torunu olduğunuzdan, Allah ve Rasûl’ü için seviyoruz.’ dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
’Kim Allah ve Rasûl’ü için bizi severse Allah da kıyamet günü onu arşın gölgesi altında gölgelendirecektir. O gün o gölgeden başka gölge yoktur. Bu sevgilerinin mükafatını Allah Teâlâ cennette onlara verecektir. Lâkin kim de bizi dünyalık için severse Allah Teâlâ onlara da hesapsız rızık verecektir.’

Ayrıca Zeyne’l-Âbidîn (r.a.)’in müminler için birer nasihat niteliğinde olan pek çok veciz sözleri mevcuttur. İşte onlardan birkaçı da şöyledir:
’Takvayla yapılan hiçbir amel az olmaz. Allah katında kabul olan bir şey nasıl az olabilir ki?’
Evlatlarından birine şöyle buyurdu: ’Oğlum, dikkat et! Beş kimseyle arkadaş olma, onlarla konuşmaya dalma ve onlarla yolculuğa çıkma.’ ’Babacığım onlar kimlerdir?’ diye sorduğunda, İmam şöyle buyurdu:
’Sakın yalancıyla arkadaş olma; çünkü böyle birisi serap gibi (aldatıcı)dir; uzağı yakın ve yakını da uzak gösterir sana. Sakın fasıkla arkadaş olma; çünkü böyle birisi seni bir öğün veya ondan daha az bir yemeğe satar. Sakın cimriyle arkadaş olma; zira ona en çok muhtaç olduğun bir zamanda malını esirgeyerek seni terk eder. Sakın ahmakla arkadaş olma; çünkü o sana fayda vermek isterken zarar verir. Sakın sıla-i rahmi kesen bir kimseyle de arkadaş olma; çünkü Kur’ân-ı Kerim’de onu mel’un olarak gördüm.’

’Sâlih insanların meclisi, insanı iyiliğe götürür. Bilginlerin âdâbı, aklı çoğaltır. Ulu’l-emre (müminlerin emirleri, yöneticileri olup da onları Hakk’ın buyruklarına göre ve Hakk’ın rızası doğrultusunda yöneten kişilere) itaat etmek izzetin kemâlidir. Bir şey üreterek malını çoğaltmak yiğitliğin kemâlidir. İstişare edene doğru olanı göstermek, nimetin hakkını eda etmektir. Halkı incitmekten sakınmak, aklın kemâli (olduğu gibi), kısa ve uzun vadede de bedenin rahatlığına sebep olur.’

Rabbim şefaatlerine nail eylesin! Âmîn!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 18. sayısı ( Eylül 2004) için yazılmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (1. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (1. Bölüm)

Doğumu, Zâhirî ve Bâtınî İlimlerdeki Mertebesi


Güney Azerbaycan’ın (bugün İran) Geylân şehrinde 1078 (H.471)’de doğdu. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavsu’l-Â’zam, Kutb-u Rabbânî, Sultânu’l-Evliyâ, Kutb-u Â’zam gibi lakapları vardır. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost’tur. Hz. Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümmü’l-Hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîfdir. Abdülkâdir Geylânî 1166 (H.561)’da Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müçtehit idi. Kâdiriyye tarikatının kurucusudur. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilim için vefakârlıkta emsali az bulunur bir veli idi.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) daha doğmadan, ilerde büyük bir zat olacağına dair işaretler görülmüştü. Babası rüyasında Rasûlullah (s.a.v.) efendimizi, Ashâb-ı Kirâm’ı (r.anhüm) ve evliyayı gördü. Efendimiz (s.a.v.) kendisine; ’Ey Ebû Sâlih! Allah bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlat ihsan etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliya arasında derecesi yüksek olacak.’ buyurdu. Doğduktan sonra da hâlleri ile dikkatleri çekti.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.), on sekiz yaşında Bağdat’a geldi. Buradaki âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü’l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı, Ebû Ya’lâ gibi fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadis ilmini; Hasan-i Bâkıllânî, Ebû Saîd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Câfer, Ebû Kasım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah bin Mübârek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ gibi hadis âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebû Saîd Mahzûmî ile Hammâd-ı Debbâs’tan almıştır.

İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Saîd Mahzûmî’nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz, sokaklara taşardı. Bu sebeple, Bağdat halkının yardımlarıyla çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi.
Abdülkâdir Geylânî, bir müddet ders verip insanları irşat ettikten, hak ve hakikati anlattıktan sonra, ders ve vaaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdat’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki:

’Irak’ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazen uzun müddet yemezdim ve ‘Açım! Açım!’ diye midemin feryadını duyardım. Bazen üzerime öyle ağırlıklar gelirdi. Bu sırada;

‘Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır.’ mealindeki İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp giderdi.’

’Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyafetlere bürünüp toplu hâlde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. İçimden bir ses; ‘Ey Abdülkâdir! Onlarla mücadele et, onlara galip geleceksin.’ derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; ‘Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım.’ diye beni tehdit ederdi. Cân-u gönülden, ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi’l-aliyyi’l-azîm’ okuyunca, onun tamamen yandığını görürdüm.’

“Bir keresinde şöyle bir ses işittim: ‘Ey Abdülkâdir! Ben senin Rabbin’im! Sana haramları mubah, serbest kıldım. (Yani başkasına yasak olan şeyleri sana helâl kıldım.)’ diyordu. Bunun üzerine ‘eûzü besmele / kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım’ çektim ve ‘Sus ey melun!’ diye bağırdım. Bunun üzerine aynı ses; ‘Ey Abdülkâdir! Rabbin’in izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Hâlbuki ben bu yolla yetmiş kişiyi yoldan çıkarmıştım.’ dedi.” Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında Abdülkâdir Geylânî hazretleri; ’Sana haramları helâl ettim, sözünden anladım. Çünkü Allah böyle şeyleri emretmez.’ buyurdu.

“Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Dünya zevkleri ve ziynetleridir.’ denildi. Dünya ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nimetleri kendine çekmek istedi; fakat Allah beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allah’ın rızasına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri, engelleri gördüm. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Senin içinde bulunan mânilerdir.’ denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım.
Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere bağlandığını, boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Arzu ve isteklerindir.’ denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.

Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücadele ettim. Allah’ın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. Kısaca nefsimle tedricen, safha safha mücadele ettim.
Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşerî sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allah’tan başka her şeyi çıkarıp, hep O’nunla olmak olan ‘fakr’ mertebesine ulaştım.

Nihayet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe hâlinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdat’a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; ‘Sen ki Abdülkâdir’sin, buna hayret mi ediyorsun?’ dedi.

Sahralarda dolaşırken ‘Kün / Ol’ sözü ile ihsan olundum. Allah’ın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok şey buldum. Sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. Allah’a karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim.’

Abdülkâdir Geylânî bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdat’a dönüyordu. Hızır (a.s.) önüne çıkıp, şehre girmesine mâni oldu. ’Emir var. Yedi sene Bağdat’a girmeyeceksin.’ dedi. Bu sebeple, Bağdat’ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mubah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; “Ey Abdülkâdir! Bağdat’a gir, serbestsin.” diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdat’a girdi. Doğru Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs’ın tekkesine geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammâd Debbâs onu görünce ağlayarak;

“Oğlum Abdülkâdir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır.” dedi.
Bir müddet Bağdat’ta bulunan Abdülkâdir Geylânî, fitne ve karışıklıklar çıkınca tekrar sahralara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; ’Nereye gidiyorsun? Dön, herkes senden faydalanacak.’ diyen bir ses işitti. ’Ben dinimi kurtarmak istiyorum.’ dediğinde; ’Korkma, dinine bir zarar gelmeyecek.’ denildi. Düşünmeye başladı ve bu işin hakikatini bildirmesi için Allah’a yalvardı. Bu esnada Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; ’Ey Abdülkâdir! Buyurun.’ dedi. Yanına varınca; ’Söyle, dün Allah’tan ne istemiştin?’ dedi. Abdülkâdir Geylânî şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o zat kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allah’tan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zatın Şeyh Hammâd Debbâs olduğunu hatırladı.

Bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir açıklardı. Bazen ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; ’Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha âlim birisi var mı?’ derdi. Şeyh Hammâd’ın müritleri ona bazen; ’Sen âlim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene.’ derler; Şeyh Hammâd da onlara; ’Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek, denemek, manen kemale ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mana âleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum.’ derdi.
Yine bir sohbet esnasında, Abdülkâdir Geylânî dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammâd; ’Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velilerin boynunda olacak, her veli ona itaat edecek.’ dedi.

Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; ’Hoş geldin Abdülkâdir! Sen âriflerin, Allah’ı tanıyanların seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim.’ dedi.

Zamanındaki diğer evliya da ileride onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkâdir Geylânî zaman zaman Şeyh Tacü’l-ârifîn Ebu’l-Vefâ hazretlerinin yanına giderdi. Ebu’l-Vefâ hazretleri, o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; ’Ayağa kalkın, evliyâdan biri geliyor.’ derdi. Ona karşı bu şekilde iltifat etmesine hayret eden talebelerine; ’Henüz zamanı var. Vakti gelince, okumuş, cahil herkes bu gence muhtaç olacak, onun feyzinden, manevi ilminden faydalanacaktır!’ derdi. Bir defasında da; ’Ey Bağdatlılar! Allah’a yemin ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır.’ dedi ve Abdülkâdir Geylânî ’ye dönüp; ’Bugün söz bizim; fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın.’ diye hitap etti.

Nihayet Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Bağdat’ta insanları irşada, Allah’ın beğendiği yolda bulunmaya davete ve nasihat etmeye başladı. Bir gün kendini nurların kapladığını gördü. “Bu hâl nedir?” diye sorunca, “Rasûlullah efendimiz, Allah’ın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor.” denildi. Nurun gitgide çoğaldığı bir anda Rasûlullah efendimiz (s.a.v.) görünerek bir elbise verdiler. Sonra; ’Bu, kutupluk denilen velilere ait evliyalık elbisesidir.’ buyurdular.
Rasûlullah efendimizden Hz. Ali vasıtasıyla gelen feyizler, manevi ilimler ondan sonra Hz. Hasan ile Hüseyin ve On İki İmam’dan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyaya feyizler hep On İki İmam vasıtasıyla geldi.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) dünyaya gelip veli oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o, evliyalıkta yüksek dereceye kavuşunca, On İki İmam’dan gelen feyizler, ilimler, bereketler onun vasıtasıyla geldi. Başka hiç bir veli bu makama ulaşamadı. Bunun için; ’Önceki velilerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır.’ buyurdular. Kıyamete kadar, her veliye feyizler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine ’Gavsu’l-A’zam (En büyük Gavs)’ denildi. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) ise bu hususta onun vekilidir.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Mûsâ bin Yünûnî.
2. Behcetü’l-Esrâr, Ali bin Yûsuf.
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-A’zam.
6. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ, Şa’rânî, c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile, c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb, c.1, s.198.
11. Hadîkatü’l-Evliyâ, 2’nci kısım, s.32.
12. el-A’lâm, c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn, c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr, s.224.
15. el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât, c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ, s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn, c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ, c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 44. sayısı (Kasım 2006) için yazılmıştır.

×