150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: davudu tai

Habib-i Acemi (k.s.)

Habib-i Acemi (k.s.)

Evliyanın büyüklerinden, Hasan Basrî’nin talebesi, müridi ve Davûd-u Tâî’nin mürşididir. Künyesi Ebu Muhammed’dir. Kendisi Hz. Hasan-ı Basrî, İbni Sirin, Abdullah el-Müzenî, Ebî Temime el-Huceymî gibi büyüklerden hadis rivayet etmiştir. Hz. Süleyman el-Teymî, Hammad b. Seleme, Mutemir b. Süleyman, Osman b. Heysem gibi kimseler de kendisinden hadis rivayetinde bulundular.

O devir Basra’sı ciddi bir ticaret merkezidir. Uzak illerden, Hindistan’dan, Yemen’den, Türkistan’dan kervanlar gelir, gider. Gün boyu develerden yükler iner. Tacirler tahıl, baharat, silah, mücevher pazarlarlar.

Ama Habib başkadır. O, ne kumaştan ne de bakliyattan anlar. Eli belinde dolaşır, hırslı tüccarlara ve sıkışan borçlulara para satar. Hesabına sıkıdır. Vadesi geldi mi dakika geçirmez, imzalattığı senedi son kuruşuna kadar tahsil eder. Diyelim ki ödeyemedi. Onun için hiç fark etmez, ayak kirasını da ilâve eder ki meblağı katladı demektir.

Bir gün tahsilât için gittiği evde aradığı adamı bulamaz. Evin hanımı:’Sana verecek bir şeyimiz yok. Bir kuzu kellesi var istiyorsan onu al.’ Habib: ’Kısa günün kârı.’ der kelleyi kapar. Eve getirir, hanımı yıkar, paklar, baharatlar ve haşlar. Tam et kokusu iştah kamçılamaya başlamıştır ki kapı çalınır. Mahallenin gedikli dilencisi eşikte biter. Habib bu davetsiz misafirden hoşlanmaz: ’Sana verdiklerimi saklasaydın şimdiye kadar zengin olmuştun.’ diye azarlar. Dilenci gün boyu terslenmeye alışıktır; ama bu kez mahzun olacağı tutar. Habib söylene söylene sofrasına döner. Ne görse beğenirsiniz. Biraz evvel iştah kabartan yemek kan kesilmiştir. Habib tutulur kalır. Gözlerini kısar, elini çenesine dayar: ’Ben ne yapıyorum ya!’ der, ’Hem bu gidişin sonu nereye?’ Bir an başı döner, kulakları uğuldar. Evde duramaz, dışarı çıkar. Neden öyle yaptığını kendisi de bilemez; ama Hasan-ı Basrî Hazretlerinin dergâhına koşar. Onu gören yolunu değiştirir, çocuklar bile çil yavrusu gibi dağılır, kuytulara saklanırlar. Habib, büyük velinin huzurunda tövbe eder. Sonra samimiyetle sorar:

– Şimdi ne yapmalıyım?
– Üzerindeki kul haklarından kurtulmaya bak.
Bir tövbe ile insanın siması değişir mi? Samimiyseniz değişir, vallahi değişir. Zira aynı yoldan dönerken çocukların kendine gülümsediğini hisseder. İçine ılık ılık bir şeyler akar, kalbi insan sevgisiyle dolar.

Habib hemen bir tellâl tutar ve kimden ne aldıysa geri vereceğini ilân eder. Malı mülkü bir anda erir. Bırakın muhteşem evini, küheylan atını, silahlarını, tenceresi tavası bile elinden gider. Hatta son gelen alacaklıya gömleğini vermek zorunda kalır. Verdikçe yıkanır, helalleştikçe arınır.

Habib sermayeyi sıfırlamış, elde avuçta bir şey bırakmamıştır; ama bakmak zorunda olduğu çocukları vardır. Hanımı bir sabreder iki sabreder, nitekim bir gün yiyecekleri kalmadığını söyler. Habib seccadesini Fırat kıyılarına serer, akşamlara kadar ibadet eder. Eve geldiğinde hanımı iş bulup bulmadığını sorar. Habib: ’Çok iyi bir iş buldum.’ der, ’Eğer bugüne kadar bu işte çalışsaydım neler kazanmazdım.’

Habib sonraki günler evden daha erken çıkar, daha geç döner, kendinden geçercesine ibadet eder. Üç beş gün sonra hanımı yine sıkıştırır. Evde hiç bir şey kalmadığını hatırlatır. Habib: ’Öyle cömert birinin hizmetinde çalışıyorum ki………..’ der ’Kereminden bir şey istemeye utanıyorum.’

– Artık istesen iyi olacak ama.
– Tamam.
– Tamam, tamam diyorsun ama isteyemiyorsun. Bak bu gün son olsun. Akşama bekliyorum.
Habib yine seccadesini serer, zikreder. Evde bir şey olmadığını hatırladığında hava çoktan kararmıştır. Hanımını nasıl geçiştireceğini düşüne düşüne evine yaklaşır. İçeriden ekmek, yemek kokuları gelmekte, çocukların neşeli çığlıkları dışarılara taşmaktadır. Hanımı onu kapıda karşılar: ’Efendin gerçekten kerem sahibi imiş.’ der. ’Sen henüz çıkmıştın ki dört beyaz elbiseli adam geldi. Birisi un çuvalını, birisi yüzülmüş koyunu, birisi de içinde yağ, bal, baharat bulunan zenbilleri bıraktı. En sondaki nur yüzlü eşiğe içinde 300 dirhem olan bir kese koydu ve dedi ki: ’Habib’e söyle, daha fazla çalışsın ücretini artıralım!

Bir zaman sonra hanımı Umrete Hatun da sırra vakıf olur. Artık birlikte çalışırlar, gecenin bereketli vakitlerini asla kaçırmazlar. Hatta saliha kadın: ’Aman efendi!’ der, ’Gece geçiyor, âbitler kafilesi gitti, selâmete ulaştı, kalk geri kalmayalım.’

Umrete Hatun bir gün hamur yoğururken bir fakir kapısını çalar. Kadıncağız onu boş çevirmemek için teknesindeki hamuru verir. Dakika geçmeden meçhul biri kapıyı çalar ve bir kucak ekmek bırakır ki henüz buharı tütmektedir. Çocuklar bir hamurun gittiğini, bir ekmeğin geldiğini görür çok şaşırırlar.

Habib-i Acemî adım adım tasavvuf basamaklarını tırmanır. Gün gelir Hasan-ı Basrî Hazretleri bile sözü ona bırakır. Bazıları: ’Siz varken ona söz düşer mi?’ derler. Büyük veli başını mânâlı mânâlı sallayıp gülümser: ’Habib kalbinden konuşur.’ der, ’Ve söylediklerini kalplere nakşeder.’

Habib-i Acemî Kur’ân-ı Kerim okumaktan tarifsiz bir tat alır ve Arapçayı iyi bilenlerin bile vakıf olamadığı sırları kavrar. Hasan-ı Basrî: ’Evet o acemdir (İranlıdır) ve Arapçası acemicedir; ama unutmayın adı gibidir, Habîbdir. (sevgilidir)’ der. Habib-i Acemî aşk ile başlayınca az zamanda çok mesafe alır. Gün gelir Araplara, Arapça dersi verir ve hadis âlimleri arasında parmakla gösterilir.

Horasanlının biri Basra’ya gelir. Önce hacca gidecek, dönüşte Basra’da bir ev alacak ve yerleşecektir. Arkadaşları: ’Paranı yanında taşıma!’ derler, ’Güvenilir birine emanet et, uygun bir ev çıkarsa, senin adına satın alsın.’ Adam da öyle yapar, tutar Habib-i Acemî’ye on bin dirhem bırakır: ’Münasip bir ev bulursanız alın.’ der, ’Bulamazsanız sizde kalsın, dönüşte alırım.’

İşte tam o günlerde Basra’da görülmemiş bir kıtlık olur. Fukaranın feryadı göğe yükselince Habib-i Acemî dayanamaz emanet paraları muhtaçlara dağıtır. ’Eğer razı olmazsa, borcum borç.’ der, ’Nasıl olsa Rabb’im bana yardım eder, öderim.’ Birkaç ay sonra Horasanlı hacdan döner. Habib-i Acemî: ’Sana cennetten öyle bir köşk aldım ki, altından ırmaklar akıyor.’ der. Horasanlı, bu Allah dostunu kırmaz. Büyük bir teslimiyetle: ’Tamam kabul.’ der, ’Ancak senet yazarsan!’

Mübarek eline kalemi alır ve başlar yazmaya: ’Habib-i Acemî’nin Azîz ve Celîl olan Rabb’inden şu Horasanlı için satın aldığı köşkün senedidir. Allah’u Teâlâ vasıfları yukarıda belirtilen köşkü Horasanlı’ya verecek ve Habib’i on bin dirhem borçtan kurtaracaktır.’ Senedin altına mühür basar, imzalar. Bakın şu işe, Horasanlı o günlerde vefat eder. Vasiyeti üzerine senedi de onunla beraber gömerler. Ertesi sabah kabrin üzerinde nurla yazılmış bir mektup bulunur ki özetle şöyle demektedir: ’Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ bahsi geçen köşkü Horasanlı’ya verdi. Herkes bilsin ki Habib borçtan kurtulmuştur!’

Habib Hazretleri bu yazıyı alıp okuyunca, levhayı öperek ve ağlayarak dostlarının yanına koşar: ’Bu Rabb’imin bana olan beratıdır!’ diye sevincini ifade etti.

Nefsi ve duygularının esiri olan insan şerde mesafe kat ederken, kabiliyet ve duygularını hayra yönlendirdiğinde o yolda mesafe almaya başlar. Bir tövbe bunun başlangıcı olabilir.

Bunun güzel örneklerinden biri Habib-i Acemî’dir. Günahkâr bir kul iken tam bir tövbe ile hak yoluna girmiş, servetini göz kırpmadan hak yolunda sarf etmekte tereddüt etmemişti. Fakirlere dört defa tam kırk bin dinar dağıtmıştı.

Duaları makbul, fakir fukaraya hayır yapmaktan zevk alan Habib, borçlularının borçlarını bağışlamaktan haz duyardı. Bir gün bir adam gelmiş, altından kalkamayacağı kadar borçlandığını belirtmişti. O da istediği kadar borç alabileceğini, kefil olduğunu belirtti ve taahhüdünde durdu.

Kıtlık günlerinde tüccarlardan buğday ve un alıp dağıtan, ihtiyacını arz edeni geri çevirmeyen bu Allah dostu, Allah sevgisiyle de dopdoluydu. Allah için: ’Seni düşünüp gözleri aydınlanmayan kördür. Senin verdiğin sevinçle sevinemeyen gerçek huzuru bulamaz.’ derdi.

Bir gün meclisinde bulunanları hayır yapmaya teşvik etmiş, bundan büyük bir haz duyduğunu belirtmiş ve Rabb’ine şöyle niyazda bulunmuştu: ’Allah’ım! Seni tenzih ederim. Yarattın ve şekil verdin. Doğru yola eriştirdin, zengin kıldın. Sağlık ve afiyet verdin, günahları bağışladın. Sana sonsuz hamd olsun. Sen en büyük cömertsin. Sen vermeyi seversin. Sen İbrahim’in dostusun. Senin isteyenin eksik olmaz. Nimetlerin eksilmez. Kimse Seni hakkıyla övemez. Yüzümü Sana çevirip secde ediyorum.’ Habib-i Acemî Hazretleri bu duayı yaptıktan sonra da beraberindekilerle birlikte secdeye kapanmışlardır.

Bu büyük Allah dostu Hakk’ın rahmetine 739’da kavuşmuştur.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Kaynaklar:
Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ (Beyrut, 1997), 6/162.
Tarih-u Medînet-i Dimaşk, 12/54-55.
Tezkiretü’l Evliya, sh, 35.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 186-188.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 379, 687, 720.

Davud-u Tai (k.s.)

Davud-u Tai (k.s.)

İsmi, Dâvûd bin Nâsır-ı Kûfî, künyesi Ebû Süleymân’dır. Aslen Horasanlıdır. Habîb-i Acemî ve İmâm-ı A’zam’ın talebelerinden olup evliyânın önde gelenlerindendir. Doğum tarihi kesin olarak belli olmayıp, 781 (H. 165)’de Bağdat’ta vefat etmiştir
Gençliğinde gösterişli bir hayat yaşayan Dâvûd-u Tâî, bir şarkıcıdan, ’Hangi güzel yüz ki toprak olmadı, hangi güzel göz ki yere akmadı. beytini dinleyince yaptıklarına pişman olup, tövbe etti. Derdine çare bulabilmek için İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin kapısına gelip hâlini bildirdi. Yüce İmam, ona, ’İlmi bırakmamasını, fazla konuşmamasını, dünyaya düşkün olmamasını, dinin emirlerine tam uyup yasaklarından kaçınmasını tavsiye etti. İmâm-ı A’zam’ın bildirdiklerine uyan Dâvûd-u Tâî evine çekilip ibâdet ve tâatle meşgul oldu. Sonra İmâm-ı A’zam’ın talebeleri arasında İmam Muhammed, İmam Ebû Yûsuf, İmam Züfer gibi zirvelerle birlikte fıkıh mütalaa etti ve yirmi sene onun derslerine devâm ederek fen ve din ilimlerinde yükseldi. Bu sırada Habîb-i Acemî Hazretleriyle görüşüp, onun sohbetlerinde bulundu ve tasavvuf yolunda ilerledi.
Zamanının büyüklerinden İbrahim Ethem, Habib-i Acemî, Fudayl bin İyad, İbn-i Semmak ve Habib-i Rai ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. İnzivaya (yalnızlığa) çekilerek insanların arasına karışmadan yaşamaya karar verdi. İnsanlardan alâkasını kesti. Dedesinden kalma bir miktar arazisini dört yüz dirheme satarak ömrünün sonuna kadar bu parayla yaşadı. Dâvûd-u Tâî birçok hocanın önünde diz çöker; ama özlediklerine On İki İmam’ın büyüklerinden Cafer-i Sadık Hazretleri’nin huzurunda kavuşur. Bu mübarek, Silsile-i Âliyye denilen veliler zincirinin nadide bir halkasıdır.
İşte kendini aciz ve zavallı hissettiği günlerden birinde gönlünün gamını dağıtmak, teselli ve dua almak için Cafer-i Sadık Hazretlerine gider:
Ey Efendimiz’in mübarek torunu, n’olur bu günahkâra nasihat edin!
Ya Dâvûd! Bu zavallı senin gibi bir zahide ne desin?
Aman Efendim. Siz yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Muhammed Aleyhisselâmın torunusunuz. Elbette bizden üstünsünüz. Eğer elimizden tutmazsanız hâlimiz nice olur?
Ya benim elimden kim tutsun? Kıyamet günü Efendimiz’in yakama yapışıp: ’Din-i İslâm’a niye lâyıkı ile hizmet etmedin diye azarlamasından öyle korkuyorum ki…
Bu görüşme Dâvûd-u Tâî’ye çok tesir eder. Öyle ya, eğer Peygamber Efendimizin şu güzide torunu bile hesap gününün dehşeti ile titriyorsa…
İlim ve fazilette yüksek bir zât olan Dâvûd-u Tâî, İslâmiyet’in emirlerini yapar, yasaklarından şiddetle kaçınırdı. Haramlardan kaçındığı gibi, şüphelilerden ve mubahların fazlasından da sakınırdı. İnsanlardan ayrı yaşar, Allah Teâlâya çok ibadet ve taatte bulunurdu. Dünyadan ve dünya ehlinden çok uzaktı. Bir gün kendisiyle görüşüp, nasîhat almak üzere kapısına gelen Hâlife Hârun Reşîd ile: ’Benim dünyâ ehli ile ne işim vardır deyip görüşmek istemedi.
Dâvûd-u Tâî, Abdülmelik bin Ömer, Muhammed bin Abdullah bin Ebî Leylâ gibi âlimlerden hadîs-i şerîf rivâyet etti. İsmail bin Ali, Mus’ab bin Mikdad, Ebû Naîm, El-Fadl bin Vekî’ gibi zâtlar da ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.
Bu büyük velî kelimelerin bile hesabından çekinir. Ekmeğini suya doğrayıp yumuşatır ve çabucak yutar. Çiğnemekle kaybedeceği vakitleri zikir ve tefekkür ile ziynetlendirir. Ağza lezzet veren lokmalardan ve tene yakışan elbiselerden uykuyu gözlerimden gider diye yalvarır.
Davud-u Tâî Hazretleri muhteşem servetini gözünü kırpmadan dağıtır. Sadece küçük bir miktarını çalıştırması için vekilharcına bırakır. Kimseye muhtaç olmaz; ama zaman zaman harçlıksız kalır. Hatta bir keresinde taze hurma almaya niyetlenir; ama parası çıkışmaz. Ne borç teklif eden olur, ne de: ’Önemli değil, sonra getirirsin diyen çıkar. Mübarek buna çok sevinir, zira şu fani dünyada üç kuruşluk itibarı yoktur. Mübarek, mescitten ayrılınca hemen evine koşar.
Hayrola, acelen ne? Diye soranlara kabir taşlarını gösterir:’Askercikleri bekletmeyelim der, ’Gidip ruhlarına okuyalım.
Peki, insanlardan niye kaçıyorsunuz?
Kusurlarımı söyleyen birini gösterin birlikte olayım. Onlar beni yüzüme karşı methediyor ve yanlışlarımı bile fazilet sanıyorlar. Kaçmayıp da ne yapayım.
Dâvûd-u Tâî, Allah ve Rasûl’ünün sevgisi ile dolu olan gençlere kapısını ve gönlünü açar. Onlarla evladı gibi ilgilenir ki bunlar içinde Ahmed el-Antâkî, Sa’dûn-ı Mecnûn ve Mâruf-i Kerhi gibi zirveler vardır.
Mübareğin evi sade, kapısı kırık, duvarları çatlaktır. Yatağı hurma lifi, yastığı kerpiçtir. Ölüm hastalığına tutulduğunda, ziyaretine gelenlere: ’Beni şu duvarın ardına gömün gitsin der, ’Bırakın kimse bilmesin. O, münzevi yaşar ve yaşadığı gibi ölmek ister. O, gece sabahlara kadar ibadet eder. Annesi: ’Bu secde niye bu kadar uzadı diye dokununca oğlunun can verdiğini fark eder.
Vefat ettiği gece: ’Ey insanlar! Dâvûd, Allah’ü Teâlâ’nın rahmetine kavuşmuştur. Allah’u Teâlâ, ondan razı olmuştur! sesi duyuldu. Vefat haberi, Bağdat’ta çabuk duyuldu. Cenazesinde bulunmak için binlerce insan toplandı. Kabrinin başında İbn-i Semmâk Hazretleri: ’Ey Dâvûd! Kendini kabir zindanına konmadan önce dünyada hapsettin. Hesap günün gelmeden önce sen kendini hesaba çektin. Bugün Allah’u Teâlâ’nın rahmetine ve Rıdvanına kavuşursun dedi. Orada defnedildi.
Bir gün İbn-i Semmak, Davud-u Tâî’ye gelerek: ’Bana nasihat et.’ dedi. O da: ’Öyle gayret et ki, Allah-u Teâlâ seni yasak ettiği yerde görmesin, emrettiği yerden de ayrılmış bulmasın. Cenâb-ı Hakk’tan hayâ et ki, senin O’na yakın olduğunu ve senin üzerindeki kudretini göz önüne getiresin. Oruçlu ol ki, iftarın ölüm olsun. İnsanlardan, aslandan kaçar gibi kaç; fakat cemaatleri terk etme ve sünnetten ayrılma.’ dedi.
Dâvûd-u Tâî (k.s.) buyurdular ki:
’Herkes, dünyadan susuz olarak gidecektir; ancak Allah’u Teâlâ’yı zikreden kullar bundan müstesnadır.’
’Dünya için, dünyada ne kadar kalacaksan, o kadar çalış; ahiret için de, ahirette ne kadar kalacaksan o kadar çalış.’
’Senin ayıplarını araştıran, kötü insanlarla arkadaş olma.’
’Hayatımda, gece ibadet edenlerden başka hiç kimseye imrenmedim.’
’Selâmet istersen dünyaya kıymet verme, keramet istersen, sonsuz olanı yüce tut.’
’Ölülerimiz bizi bekliyorlar ve ecelin acelesi var.’
’Dünyaya düşkün olanlar, ahireti hatırlayamazlar.’
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Tezkiretü’l Evliya, sh. 85.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 154?158.
Nefahatü’l-Üns, sh.163.
Hilyetü’l-Evliya, c.7, sh.535.
Risale-i Kuşeyrî, sh.74?75.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 31. sayısı (2005 Ekim) için yazılmıştır

×