150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 4. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 4. Bölüm

Hikmetli Sözlerinden Birkaçı

Bilesin ki, basîret ve yakîn ehline göre ’canlı’, avunup tesellî olan kişidir. ’Hayat’ da avunmak ve tesellî olmaktır. Yedi kat gök ve yerin mahlûkatı, tesellî ve huzur bulma konusunun özünde hemfikirdirler. Ancak tesellî olma ve huzur bulma yerleri farklı farklıdır. Herkesin kendi makâm ve durumuna göre bir tesellî yeri vardır. İnsan onun varlığı ile huzur bulur, rahatlar ve sâkinleşir. Onu kaybettiği zaman muzdarip ve huzursuz olur; ama canlı ile hayâtı, tafsilâtıyla ve sûfî tâifesinin târifi üzere tanımak istersen bilesin ki, dünyâ süsleri ile tesellî olup avunan kişinin mutluluğu, bu aldanış sarayı olan dünyanın malını toplamak, biriktirmek, almak ve vermektir. O kişi dünya ile yaşamaktadır, dünya ile canlıdır. Bu durum, Âdemoğlunun hayat derecesi ve konumunun en değersiz, en aşağı seviyesidir. Şüphesiz onlar hayvanlar gibidir, belki daha da sapıktırlar. Hayvanlar gibi yerler ve varacakları yer ateştir.’
* * *
İnsan, Kur’ân-ı Kerîm’deki iki âyeti diline tesbîh edip tekrarlamalıdır. Bunlardan birisi hayvanların mertebesini kınayan, diğeri de insanların mertebesini öven âyettir. Oysa âhiret daha hayırlı ve ebedîdir. Bu söz önceki kitaplarda, Hz.İbrâhim ve Hz. Mûsâ’nın kitaplarında da vardır. İlk âyeti tekrarlamanın bereketiyle insanın gönlünde dünya soğur, ikinci âyeti okumanın bereketiyle de âhiret sevgisi gönülde ısınır.’
* * *
’Zamanın akışı, kâinatın dönüşüyle birlikte kendini, özünü ve yokluğunu tanıyamayan, kâinâtın sırrına vâkıf olamayan kişiye ’gören’ denemez. Gören insan, şerîat mülkünü tümüyle gören insandır. Çünkü şerîat, nefsin ve kâinâtın hâkimidir.’
* * *
’Din ile tesellî olan, Hak Teâlâ’nın zikri ile huzurlu ve mutlu olan kişinin yedi kat gök ve yer ile muhâlefeti kalmaz, herşeyle barışık olur.’

Vefatı

Yusuf Hemedânî hazretleri, Bağdat’ta bulunduğu sırada hac farîzasını îfâ için Haremeyn’e gitti; Medine’de bir süre mücâvir olarak kaldı. Hac dönüşü Bağdat’a, oradan da Herat’a gidip uzun süre orada kaldı. Sonra Merv halkı, onun Merv’e gelmesini istedi. Herat’tan Merv’e gitmek için yola çıktı, lâkin Herat ile Horasan arasında bulunan Bâmiyân mevkiîne gelince h. 535 (m.1140) senesinde Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Vefat edeceği gün, arkasını mihraba verdi, ashabına su ısıtmalarını emretti; sonra yüzünü dört halîfesine ve orada hazır bulunanlara dönerek: ’Makamımıza Abdullah Berkî’yi bıraktık. Ona uyunuz. Karşı gelmeyiniz, Sultan Sencer için yazdığımız âdabı, müridlere ve ashabınıza söyleyiniz” dedi ve Ahmed Yesevî’ye dönerek, Fâtır, Yâsîn ve Nâziât sûre-i celîlelerini okumasını emretti. Hatim bitince; ’Hak Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, onların can verişini Allah’tan başka kimse bilmez’ buyurup şu beyti okudular:
’Senin diyârında âşıklar öyle can verirler ki
Oraya ölüm meleği aslâ sığmaz.’
Sonra büyük şeyhin yüzünde bir değişiklik zuhûr etti. Hâce Abdullah Barakî müridlere baktı ve: ’Siz çıkın’ dedi. Sonra Yusuf Hemedâni (k.s.): ’Beni bu eve defnedin, namazımı Mescid-i Câmi’de kılın, kızımı Seyyid Şerefüddîn’in oğlu ile evlendirin’ buyurdular. Hemedânî Hazretlerinin hanımı da, kendisinden kırk gün önce vefât etmişti. Onu da Çâkerdîze’de defnetmişlerdi. Sonra şöyle buyurdular: ’Beni Hâce Abdullah Berkî gasletsin, kabre de Hâce Hasan Endakî indirsin.’ O bunları söylerken Hızır, İlyâs, Abdâl, Gavs ve Kutub hazerâtı içeri girdiler. Bu erenlerin herbiri Hazret-i Şeyhe vedâ ettiler. Sonra Hızır (a.s.) elini uzatıp şeyhe beyaz bir elma verdiler. Şeyhimiz elmayı koklayıp Gavs’a verdiler. Gavs da koklayınca şeyhimiz: ’Ey dostlar! Namaza hazırlanın, Allah’ın kullarına şefkatli olun ve Gavs’ı benim yanıma defnedin’ buyurdular. Vasiyeti bitince Şeyhimizin ruh kuşu yüce âleme kanat çırptı. Gavs da şeyhimize muvâfakat ederek bedenini boşalttı, can verdi.’
Şerî’at hükümlerine ve Sünen-i Nebevî’ye riâyetle, şer’î ilimlerdeki kudreti ile devrinde büyük şöhret kazanan Yusuf Hemedânî (k.s.) gözlerini kapadığı zaman, onun ilminden ve şöhretinden pek çok vasıf halîfelerine de geçmiş, onlar da kısa zamanda büyük hizmetler yapmışlardır.
Yusuf Hemedanî hazretlerini vefat ettiği yere defnettiler. Ancak daha sonra mübarek naâşı, Merv’e nakledilip adına bir türbe yaptırılmıştır. Türbesi bugün Türkmenistan’ın Merv şehri yakınındaki Bayramali kasabasındadır.
Zinetü’l-Hayat, Menazilü’s-Sayirin ve Menazilü’s-Salikin isimli kitapları meşhurdur. Muhammed Pârisa hazretleri, Yusuf Hemedanî’nin her biri bir kitap değerindeki kıymetli sözlerinin bir kısmını Faslu’l-Hitab adlı eserinde toplamıştır. Ayrıca Yusuf Hemedani (k.s.)’nin Rutbetü’l-Hayât eseri Doç. Dr. Necdet Tosun tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek yayınlanmıştır.
Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar

Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns.
İmam Şa’rânî, Tabakatü’l-Kübrâ.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi.
Rehber Ansiklopedisi.
Ord. Prof. Dr Fuad Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıfar.
Ez-Zehebi, el-İber fî Haberî Men Gaber, II/448.
İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, XII/217.
İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, IV/74.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 79. sayısı ( Ekim 2009) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 3.Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 3.Bölüm

Tesiri ve Nüfuzu

Özellikle Türkistan diyarına İslâm’ın sesini, tasavvufun nefesini duyuran Yusuf Hemedânî (k.s.)’dir. Pek çok müridi ve halifesi vardı; ama tarikatın pîr ve üstadı olmuş dört tanesi meşhurdur. Başlıca Halifeleri olan Abdullah Berkî, Hasan Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdulhâlık Gücdevânî (k.s.) onun açtığı çığırı asırlar boyu sürdürerek tasavvuf ışığını günümüze kadar taşımışlardır. Ahmed Yesevî’ye nisbet edilen, Yesevîyye tarikatı ve Abdulhâlık Gücdevânî’den itibaren ’Hacegân’ yolu ve sonraki ismi ile Nakşbendiyye tarikatı takipçisi milyonlarca mü’min Yusuf Hemedanî hazretlerinin himmet dairesindedir. Daha hayatında Abdulhalık Gücdevânî ondan halîfelerini sormuş ve şu cevabı almıştı:“Benim halîfem Hoca Abdullah Berkî olacak, ondan sonra Hoca Hasan Antakî, ondan sonra da Ahmed Yesevî olacaktır. Hilâfet nevbeti Ahmed Yesevî’ye erişince, Türkistan Vilâyeti’ne sefer edecek ve halîfe sen olacaksın!’ Hakikaten de söylediği gibi olmuştur.11 Ramazan 504 (25 Mart 1110) Çarşamba günü Sultan Sencer Semerkand’da bulunan Kasım Cogî’ye bir mektup göndererek Şeyh Yusuf Hemedânî hakkında ta’zim ve tekrimlerini bildirir, tekkenin dervişleri için 50.000 atın gönderir ve “Rasûlullah (s.a.v.) ve Ashâb-ı Kirâm’ın yollarından ayrılmayan bu büyük Şeyh’in hayat tarzını bildirmelerini ve Şeyh’den kendisi için Fatiha niyaz etmelerini” ilâve ediyordu. Yusuf Hemedânî hazretleri bu esnada müridleriyle görüşmek üzere Hoca Abdullah Berkî’nin hücresine gelmişti. Hoca Hasan Antakî, Ahmed Yesevî, Abdulhalık Gücdevânî ve daha başkaları hep orada hazırdılar. Müridler, Sultan Sencer’in nezrini bildirdiler; o da, onun işi için bir Fatiha okudu. Sonra Sencer’e gönderecek sehv ve hatâdan başka bir fiili olmadığını söyledi; dervişlerin ricası üzerine: “Şer’i Nebevî’ye uygun bizde ne gördünüzse yazınız!” dedi. Bu müsâdeye dayanarak, dervişler onun sîretini yazıp gönderdiler.Semâ Hakkındaki GörüşüHemedânî, selefleri gibi semâ ile ilgilenen ve bu konuda söz söyleyenlerdendi. Ona göre semâ, Hakk’a sefer, Hakk’tan bir elçi, Hakk’ın latifeleriydi. Gayb âleminden faydalar sağlayan vâridâttı. Ruhlara kuvvet, kalıplara gıda, kalplere hayat, sırlara bekâ aşılardı. Semâ, perdelerin yırtılması, sırların açılmasıdır. Semâ çakan bir şimşek, doğan bir güneştir. Semâ anında ruhlar, kalp kulağıyla dinler, orada nefse yer yoktur. Çünkü semâ’ya nefis girince, semâ olmaktan çıkar, gınâ olur.

Hikmetli Sözleri

“Nefs ve kalbe gelen düşünceleri (havâtırı) tanımaya çalışın” der ve eklerdi: “Ey Abdulhâlik! Havâtırı tanıma işi sana havâle edilmiştir. Zâhirinizi dağınıklıktan kurtarın. Zâhiri dağınık olanın bâtını ve gönlü daha da dağınık olur” derdi.

“Cin, insan ve şeytan düşmanlarına karşı müridlerini ikâz eder: “Bu düşmanlar sürekli abdest ve daimi kalp zikri ile defedilebilir” derdi. Allah Teâlâ’yı anmadan yemek yemez ve şöyle buyururdu: “Lokma yemek, tohum atmaktır. Tohumu bilinçli ve uyanık atmak gerekir ki gıda itaat olsun.”

“Yusuf Hemedanî hazretleri hiç bir zaman Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnet ve ahlâklarına muhâlefet etmemişlerdir. Sahâbe, tâbiûn, tebe-i tâbiûn ve selef-i sâlihîne uyarak yaşamışlardır. Hemedân şehrinde ve bulundukları diğer yerlerde dâimâ şu mübârek sözü söylerdi: “Doğru yol, Allah Rasûlü Hz. Muhammed’in yoludur. Çünkü âlemlerin Efendisi şöyle buyurmuşlardır: “Ey Ebû Hüreyre! İnsanlara benim yolumu (sünnetimi) öğret ve sen de amel et ki kıyâmet gününde ışık verecek bir nûra kavuşasın.” Bu yol, Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’ın yoludur. Asır be-asır bize ulaşmıştır ve tâ kıyâmete dek devâm edecektir. Bu yüzden tüm mü’minler ve sâlikler bu seçkin yola tâbi olmalı, bu hânedân ile sohbet etmeli, onların yoluna sülûk edip onlarla bulunmaktan ve ünsiyetten uzak kalmamalıdırlar.”

Şâhzâde Kusem b. Abbâs’ın makâmında (kabrinde) de şöyle buyurdular:“Kim ki bu yol üzere amel eder ve ona sarılırsa, şüphesiz tüm karanlıklardan emîn olur ve bid’at denizinin dalgasından kurtulur.” Sonra şöyle buyurdular: “Ey Abdulhâlik! Bilesin ki, Hak yolunun yolculuğu yani sülûk iki kısımdır: Sülûk-i zâhir ve sülûk-i bâtın. Sülûk-i zâhir, dâimâ ilâhî emir ve yasaklara riâyet etmek, imkân ölçüsünde dînî ölçüleri muhâfaza etmek ve nefsin arzularından kaçınmaktır. İkinci kısım olan sülûk-i bâtın ise, kalbi temizlemeye çalışmak ve nefsânî kötü sıfatları yok etmek için gayret sarf etmektir. Bâtın temizliği dedikleri işte budur. Kalp zikrinde sınırsız bir çaba ve azim gerekir ki, kalp Hak Teâlâ’yı zikreder hâle gelsin. Bu zikir telkîni önce Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın kalbine, ondan Selmân Fârisî’ye, ondan Ca’fer-i Sâdık’a, ondan Sultân Beyâzîd’e, ondan Şeyh Ebu’l-Hasan Harakânî’ye, ondan büyük şeyh Ebû Ali Fârmedî Tûsî’ye ve ondan da bize ulaşmıştır.”Bunu söylediler ve mübârek başlarını öne eğip öğle ezanına kadar böyle durdular. Öğle namazını kılınca şöyle buyurdular: “Ey dervişler! Bu silsilede her ne kadar bu efendilerden başka aziz insanlar var idiyse de, özellikle bunların seçilmesinin sebebi, onların mükâşefe ve müşâhede de bu silsilenin önde gelen şahsiyetleri olmalarındandır.”

Yararlanılan Kaynaklar

Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns.İmam Şa’rânî, Tabakatü’l-Kübrâ.

İslâm Âlimleri Ansiklopedisi.Rehber Ansiklopedisi

.Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıfar.

Ez-Zehebi, el-İber fî Haberî Men Gaber, II/448.İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, XII/217.İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, IV/74.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 78.sayısı (2009 Eylül) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 2. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 2. Bölüm

Yusuf Hemedânî’deki Şemâili Abdulhalık Gucdevanî, Makâmât-ı Yusuf Hemedânî unvanlı risalesinde Şeyh’in hayat ve tabiâtını en samimi bir surette gösteren pek çok bilgi vermektedir. Yusuf Hemedânî (k.s.) uzun boylu, çiçek bozuğu, uzun kumral sakallı, zayıf bir kimseydi; yünden ve dâima yamalı elbise giyer, dünya işlerine ehemmiyet vermez, padişahların ve büyüklerin evlerine gitmezdi; eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey kabul etmezdi. Türkçe bilmezdi. Yetmişbeş sene mücerred bulunduktan sonra, nihayet evlenmiş ve zevcesi kendisinden kırk gün önce vefat etmiştir. Herkese karşı çok iltifat eder, halim ve merhametli davranır, misafirlere kendi vilâyetlerindeki dervişlerin ahvâlini sorardı. Dâima Kur’ân-ı Kerîm okumakla meşguldü; ’Gârter’ mahallât-ı müştemilâtından Hoş-dûd denilen yerden camiye kadar bir hatim indirir, mescid kapısından Hoca Hasan Andaki ve Hoca Ahmed Yesevî hanesine varıncaya kadar Bakara sûresini okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân sûresini hatmederdi. Kendi mescidinden dervişler hücresine gelirken, bu yediyüz ’ayak’dan ibaret olan bu mesafede bir cüz’ Kur’ân okurdu. Arada yüzünü Hemedan’a çevirir ve çok ağlardı. Her ay başında Semerkand mollalarını çağırarak onlarla şeriat sohbeti yapardı. Göz ağrısı ve yaralar için ilaç ve merhem yapar, vücud ateşi için şifa ayetlerini yazar herkesin derdine yetişmeğe çalışırdı. Türk ve Tacik bütün köylülere dinin farzlarını öğretmekten üşenmez, dâima hocalıkla meşgul olurdu. İslâm’ın bütün esas akidelerini te’vilsiz kabul eder, dâima riyazet ve mücâhede hâlinde bulunurdu. Rasûlullah (s.a.v.)’in ve Ashabının yollarından gitmeyi müridlerine tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkat için derin bir muhabbetle dolu idi: Hıristiyanların, âteşperestlerin evlerine giderek onlara İslâm’ın hak din olduğunu anlatır, her şeye sabır ve tahammül gösterir, herkese karşı hürmet ve muhabbet eder, ağzından hiçbir fena söz çıkmazdı. Ehl-i kıble’den kimseyi tekfir ettiği görülmemişti. Fakre meyilli idi; altın ve gümüş eşya kullanmaz, fakirlere zenginlerden daha fazla itibâr eder, odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden başka bir şey bulundurmazdı. Müridlerine dâima Çehâr-yâr’ın menkıbe ve faziletlerinden bahseder, onlara namaz, oruç, zikir, riyazet ve mücâhede tavsiye ederdi. Kendisine: “İslâm âlimleri ve kıymetli mürşidler azalıp yok olmaya yüz tuttuğu vakit ne yapmak lâzım?” diye bir soru tevdi edildiğinde buyurdu ki: “O zaman, her gün o büyüklerin yazdığı kitaplardan bir miktar okuyunuz.”

Menkıbeleri

Yusuf Hemedânî hazretleri sayısız kerâmet ve fazîletlerin kendisinde toplandığı kâmil bir veli idi. Selmân-ı Fârisî (r.a.)’ın âsâsı ile sarığı kendisinde idi. Ayda bir defa Semerkand âlimlerini çağırır ve onlarla sohbet ederdi. Yanına gelen herkesle ilgilenir, onların maddî ve mânevî sıkıntılarına deva bulmaya çalışırdı. Bundan hiç bıkmaz usanmaz, bilakis zevk alırdı.

***Hemedan’dan bir kadın ağlayarak huzuruna geldi ve: ’Oğlumu Bizanslılar esir etmişler’ dedi. Kadına: “Sabredin” buyurdu. Kadın: “Sabredecek hâlim kalmadı” dedi. Bunun üzerine Yusuf Hemedanî (k.s.): ’Ya Rabbi! Esirini kurtar, üzüntüsünü neşeye çevir’ diye dua edip, o kadına: ’Evine dön, oğlunu evde bulursun’ buyurdu. Kadın eve gelince, bir de ne görsün, oğlu evde oturur. Şaşakaldı. ’Anlat evladım!’ dedi. Oğlu: ’Biraz evvel Konstantiniyye’de (İstanbul) idim. Ayaklarım bağlı, başımda muhafız vardı. Aniden bir zât geldi. Beni kaptığı gibi bir anda buraya getirdi.’***

Cemaatinden biri, Hemedanî hazretlerinden ayrılıp, onda bulunmayan kötü bir işle Hace’yi kötülemeğe başladı. Onun hakkında: ’Bu adam öldürülür’ buyurdu. Gerçekten öldürüldü.

***Muhyiddin ibni Arabî (k.s.) bir eserinde, Yusuf Hemedânî hazretlerinden şöyle bahseder. ‘‘Şeyh Evhadüddin Hamid Kirmani, Konya’da evimde bulunduğu zaman bana şöyle demişti: Bizim diyarda Hoca Yusuf Hemedani isminde biri vardı, altmış yıldan fazla bir müddet şeyhlik ve irşad seccadesinde oturmuştu. Yusuf Hemedânî (k.s.) bir keresinde, tekkedeyken, birden gönlüne dışarı çıkmak arzusu düştü. Hâlbuki Cuma gününden başka bir günde dışarı çıkmak âdeti değildi. Bu arzu ağır bastı ve dışarı çıktı. Merkebine bindi ve yularını serbest bırakıp “Mevlâ Teâlâ nereyi dilerse oraya götürsün” dedi. Merkep şehrin dışına çıktı, çöl tarafına giderek orada bulunan yıkık bir mescidin önünde durdu. Şeyh merkebinden inip mescide girdi. Baktı ki, orada bir genç başı önde murakabeye dalmış oturuyor. Onu rahatsız etmeden oturdu. Şeyh Efendinin müridlerinden biri olan bu genç, bir saat kadar sonra başını kaldırdı ve dedi ki: – Efendim, çözemediğim bir mesele ile karşılaştım, çok daraldım, gelmeniz ne iyi oldu. Ve sıkıntısını detaylıca anlattı. Yusuf Hemedânî (k.s.) onun derdini dinleyip çözüme kavuşturduktan sonra dedi ki:- Ey oğul! Her ne vakit bir müşkülün olursa şehre gel ve orada sor. Beni buraya kadar yorma! Bunun üzerine o genç şöyle dedi:- Efendim! Benim bir müşkülüm olunca o zaman dağların ve kırların her taşı biiznillâh Yusuf Hemadânî oluyor. Her baktığım şeyde âdetâ sizi görüyorum. Hâl böyle iken artık zâhiren size zahmet vermem. Muhiddin Arabî (k.s.) bu hadiseyi anlattıktan sonra buyuruyor ki: “İşte ben bu hadiseden anladım ki, özünde ve sözünde doğru olan bir müridin bu sadakati, teslimiyeti ve ihlâsı ile, şeyhini kendi tarafına celbetmeye gücü yeter.”***

İbn-i Hacer Mekkî hazretleri, “el-Fetâvâ-i Hadîsiyye” isimli kitabında şöyle bir olay anlatıyor: Ebû Saîd, İbnu’s-Sakkâ ve Abdulkadir Geylânî hazretleri ilim tahsili için Bağdat’a gelmişlerdi. Abdulkadir Geylânî (k.s.) henüz çok gençti. O sıralarda Yusuf Hemedânî hazretleri Nizâmiyye Medresesinde vaaz ediyordu. Sohbet meclisi hınca hınç dolan, herkesin övgüyle söz ettiği bu zâtı ziyaret etmeye karar verdiler. Tabi hepsinin niyeti farklıydı. İbnu’s-Sakkâ: “Ona öyle bir soru soracağım ki, asla cevabını veremeyecek” dedi. Ebû Said: “Ben de bir soru soracağım. Bakalım nasıl cevap verecek?” dedi. O sıralarda henüz yaşı küçük olan Abdulkadir Geylâni hazretleri ise: “Onu denemek kastıyla soru sormaktan Allah Tealâ’ya sığınırım. Benim niyetim, Onun meclisinde bulunup bereketinden istifade etmektir” dedi. Yusuf Hemedânî hazretlerinin bulunduğu yere vardıklarında, Hazret o anda orada yoktu, beklediler. Takriben bir saat sonra geldi. Oraya girer girmez İbnu’s-Sakkâ’ya hiddetle baktı ve ona ismiyle hitap ederek: “Ey İbnu’s-Sakkâ! Yazıklar olsun sana! Demek bana bir soru soracaksın, ben de cevap veremeyeceğim öyle mi? Senin soracağın soru şudur, cevabı da budur” dedi ve: “Sende küfür ateşinin parladığını görüyorum” dedi. Sonra Ebû Said’e dönerek: “Ey Abdullah! Sen de sual sorup, nasıl cevaplayacağıma bakacaksın öyle mi? Senin soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat edebe riâyet etmediğin için, kulak memelerine kadar dünya malına boğulacaksın ve ömrün parayla pulla uğraşmakla geçecek” buyurdu. Sonra Abdulkadir Geylânî hazretlerine dönüp, ona ikramda bulundu ve: “Ey Abdulkadir! Sen edebinin güzelliğiyle Allah’ı ve Rasûlü’nü (s.a.v.) hoşnut ettin. Ben şu anda, senin Bağdat’ta bir kürsü üzerinde büyük bir topluluğa hitap ettiğini ve: ‘Ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir’ dediğini, bunun üzerine cümle evliyanın boyunlarını sana doğru saygıyla uzattığını, sanki görüyor gibiyim” buyurdu. Sonra birden gözden kayboldu .Aradan uzun yıllar geçmiş ve üçünün durumu da Yusuf Hemadânî hazretlerinin buyurduğu gibi olmuştu. Abdulkadir Geylânî hazretlerinde Allah Teâlâ’ya yakınlık alâmetleri belirmeye başladı. Zamanındaki evliyânın pîri, âriflerin baş tâcı oldu. Meclis kurup vaaz etmeye başladı. Bir Cuma günü büyük bir cemaate kürsüden vaaz ediyordu. Birden Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.) Seyyid Abdulkadir Geylâni (k.s.)’nun kalbine tecelli edip: “Ey Abdulkadir! Benim ayağım bütün velilerin boynu üstündedir, diye söyle!” buyurdular. Hazreti Şeyh, bunu orada bulunanlara söyledi. Orada bulunan bütün cemaat: “Evet senin ayağın başımız ve boynumuz üzerinedir” dediler. Hatta Şeyh Ali b. Hitî yerinden fırladı ve Hazreti Pîr’in ayaklarını alıp boynuna koydu.Hayat b. Kays hazretleri bu konuyla âlâkalı olarak der ki: “Seyyid Abdulkadir Geylânî hazretleri bu sözü söyledikten sonra bütün velilerin kalplerindeki nur artmış, ilimlerine bereket, hallerinde güzelleşmeler görülmüştü. Ve o esnada hepsi boyunlarını Abdulkadir Geylânî hazretlerinin ayağına doğru uzatmıştı.” İbnu’s-Sakkâ ise, şer’î ilimlerle meşgul oldu. İlminde derinlik kazandı ve münazaralar yaparak çok kimseye de üstünlük kazandı ve bu haliyle meşhur oldu. Konuşma üslûbu ve hitâbeti çok güzeldi. Şöhreti zamanın Halifesine ulaşınca, Halife onu yanına aldı ve elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna ilgi gösterdiler. Özellikle Bizans İmparatoru ona çok ikram ve lütufta bulundu. Kral onun değişik ilimlere sahip olduğunu ve üstün konuşma kabiliyetini görünce, tüm keşiş ve papazları toplayıp İbnu’s-Sakkâ ile münazara ettirdi. Tabi İbnu’s-Sakkâ onların hepsini susturdu. Böylece şöhreti de arttı, fitnesi de… Kendisine gösterilen aşırı ilgi sebebiyle İbnu’s-Sakkâ da onlara karşı bir sevgi duymaya başladı. Onlarla oturup onlarla kalkar oldu. Bir gün İmparatorun kızını gördü ve âşık oldu. Onunla evlenmek istediğinde, İmparator: “Şayet Hıristiyanlığı kabul ederse kızını ona verebileceğini” söyledi. O da Hıristiyan olup kızı aldı ve o din üzere can verdi. O hastalanıp ölüm döşeğine yattığında sordular: “Sen Kur’ân’ın hepsini hıfzetmiştin, şu anda ezberinde olan her hangi bir âyet var mı?” Şöyle dedi: “İnkâr edenler zaman zaman keşke bizde Müslüman olsaydık diye arzu ederler” (Hicr: 2) âyetinden başka ezberimde âyet yok. O, başına gelen bu durumun nerden geldiğini çok iyi bilir ve “Başıma gelenler o Gavsın yüzündendir” derdi.Ona, bu soruyu soran tanıdığı diyor ki: “O can vermek üzereyken, ben onun yüzünü kıbleye doğru çevirdim, ama o başka cihete döndü. Ben tekrar kıbleye döndürdüm. O tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü.” Ebû Saîd’e gelince, o da diyor ki: “Ben Şam’a geldim. O zamanın sultanı beni yanına alıp vakıf işlerini zorla bana verdi. Vakıf işleriyle, parayla, malla uğraşa uğraşa, hakikaten kulak memelerime kadar dünyalık beni sardı. Netice itibarıyla, Yusuf Hemedânî hazretlerinin, seneler önce her üçümüz hakkında söyledikleri sözler, aynıyla vâki oldu. ”Bu olaydan ibret alınmalıdır. Allâh Tealâ’nın dostlarını inkâr etmeye, küçük düşürmeye cüret edenler, neûzü billâh İbnu’s-Sakkâ’nın durumuna düşmekten korkmalıdırlar. Zira ilminin ve amelinin çok olmasına, dini konularda karşısında münâzara edecek kimse bulunmamasına rağmen, İbnu’s-Sakkâ’nın ahir ömründe, küfür gibi büyük bir felâkete düşmesinin sebebi, Allah dostlarına karşı edepsizlik yapması ve onları küçük düşürmeye teşebbüs etmesidir.

***Necibüddin Şirazî isimli bir zat anlatır: Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, aksakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile Âyete’l-kürsî baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyete’l-kürsî yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut” buyurdu. Abdest aldıktan sonra; “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim?” buyurdu. “Hangisini verirseniz iyi olur?” dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedanî’yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 77.sayısı (2009 Ağustos) için yazılmııştır

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 1. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 1. Bölüm

Ebû Yakûb Yusuf b. Eyyûb b. Yusuf b. El-Hasan b. Vahre, Hemedan bölgesinde Bûzencird kasabasında h. 440/441 (m.1049/1050) tarihinde doğmuştur.

Şemaili

Uzuna yakın orta boylu, zayıfça bedenli, çiçek bozuğu kumral saçlı ve buğday benizliydi. Bir ayağı kısa idi. Yüzlerinde çiçek hastalığından kalma leke ve izler vardı. Kış mevsiminde saçlarını nadiren traş ederdi. Güler yüzlüydü. Sakalına pek az ak düşmüştü. Çok yolculuk yaparlardı. Kimi görseler “Hâce” (efendi) diye hitâb ederlerdi. Yedikleri arpa ekmeği, darı ekmeği ve çekirdek yağı idi. Yemeğini kendi pişirir, elbisesini kendi yıkar ve eğer elbisesi yırtılırsa kendisi yamardı. Pazarda pişen yiyeceklerden yemezdi. Elbisesinin kolu geniş ve kısa idi. Helâl yiyen ve helâl işte çalışanları dost edinirdi. Kırk günde bir defa tavuk eti yerlerdi. Bazen deve ve koyun eti yedikleri de olurdu. Yemeği sağ elle yer, başı açık olarak namaz kılmaz ve yemek yemezdi. Çizme imalatı ve çiftçilikle uğraşırlardı. Hak Teâlâ ona ne verdiyse, onu fakirlere, yetimlere, gariplere ve âilesi kalabalık olan yoksullara verirlerdi. İyi ok atar, mal mülk satın almaz, Mushaf, seccade, tarak, misvak ve havlusunu yanında taşırdı. Kendi ev işini kendisi yapar, değirmene kendisi giderdi. Bahar gelince çok gezerdi .Halkın yemeğini yemez, avam halk ile sohbet etmekten kaçınırdı. Siyah çizme giyer, sarığını âlimler gibi büyük sarar ve sarığın sarkan ucunu iki omuzu arasına bırakırdı. Kazmayı iyi vururdu. İşsiz, bedâvacı (başkalarının sırtından geçinen) ve yeyip şişmanlayan insanları dost edinmezdi. Namazı uzatmazdı. Sabah, işrak, evvâbîn, teheccüd ve istihâre namazlarını terk etmezdi. Daima Allah’a güvenir, dünyayı imar için uğraşmaz ama uğraşanlara da engel olmazdı. Sûret ve sîreti kadar zühd ve takvâsı da mezhebinin imamı İmam-ı Âzam Ebû Hanife’ye benzerdi. Kâl ve hâl sahibi, ilim ve irfan ehliydi. Sırtında daima yamalı yün elbise bulunurdu. Hilim ve merhamet âbidesiydi. Himmeti kuvvetli idi. Teveccüh ettiği zaman bulunduğu yeri feyz-i ilâhî ile doldururdu. Allah’ın izniyle Hemedanî hazretlerinin ruhâniyeti rüyada bile irşadda bulunurdu. Nefesi tutarak kalp zikri yaptıkları için uzuvları daima terli olurdu. Hakk’a şükreder, aslâ O’ndan şikâyet etmezdi. Hakk’ın taksimine râzı olurdu. Her zaman ölüme hazırlıklı idi. Herkese karşı şefkatli, pîrlere hürmetli, vuslata erememiş insanlara merhametli idi. Müslüman cemâatıyla tartışmazdı. İyi ve kötü herkesin ardında namaz kılardı. Ehli kıbleden hiçbirine kâfir demezdi. Küçük ve büyük herkesin cenâze namazını kılardı. “Hayır ve şer tüm kader Allah’tandır” derdi. Tüm mahlûkâttan râzı idi. Hiç kimseye hased etmez, zenginlikten korkardı. Bazen şöyle buyururdu: “Bu azametli pâdişahlar ve gâfil câhiller, dervişlerin duyduğu hazdan gâfildirler.” Şâhzâde Kusem b. Abbâs’ın kabrini ziyârete giderdi. Dostlarından birinin Çete, Tokmak ve Urus ordusuyla savaş ederken şehid düştüğünü duyarsa cenâze namazını kılardı. Hiçbir şeye ve hiç kimseye lânet ve bedduâ etmezdi.

İlim tahsili

Çocukluk yıllarını Hemedan’da geçirip, on sekiz yaşına geldiğinde, ilmin merkezi olan Bağdat’a gitti. Orada Ebû İshak Şirâzî’nin meclisine devam etti. Fıkıh, ilm-i kelâm ve usûl gibi din ilimlerinde ilerledi. Nazarî ilimlerde akranlarını geçti. Yaşı küçük olmasına rağmen, hocasının takdir dolu övgülerine mazhar oldu. Ayrıca Bağdat’ta, İsfehan’da ve Semerkand’da Kadı Ebû’l-Huseyn Muhammed, Ebû’l-Ganâim Abdussamed, Ebû Cafer Muhammed gibi muhaddislerden hadis ilmini öğrendi. Dinlediği hadislerin çoğunu yazdı. Abdullah-i Cüveynî, Hasan Simnânî gibi birçok büyük zât ile görüşüp, sohbet etti. Fıkıh ilminde âdetâ bir umman olan Yusuf Hemedânî hazretleri, aynı zamanda Hanefî mezhebinin fıkıh âlimlerindendi. Tefsir, hadis, fıkıh, usûl, furû ve kelâma dâir 700 kitabı ezberlemişti. Daha sonra zühd ve tasavvuf yoluna yönelerek riyazet ve mücâhede yolunu tuttu. 213 meşâyıh ile tanışmıştı. Bu arada İmam Gazali’nin de mürşidi, şeyhler şeyhi olarak bilinen Ebû Ali Farmedî (k.s.)’yu tanıyıp genç yaşına rağmen, şeyhine hizmetle himmetine mazhar oldu. Onun sohbetinde yetişerek kemâle erdi. 1084 yılında şeyhi Ebû Ali Farmedî’nin vefatından sonra Güney Türkistan’ın Herat, Merv ve Rey şehirleri arasında irşad faaliyetlerine başladı. Bağdat’ta vaaz kürsüsü oluşturarak nasihat meclisi kurdu. Yusuf Hemedânî hazretlerine olan aşırı muhabbetleri sebebiyle, bölge ahalisi onu paylaşamaz olmuştu. Pek çok müridi vardı. Gittiği şehirlerin her birinde zikir ve sohbet halkaları kurardı. Bu meclisler emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşar, pek çok âlim ve şeyh onun feyiz ve bereketli sohbetlerine katılırdı. Özellikle Rey şehrindeki tekkesi, emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşardı. Yaptığı bu sohbetlerin bereketiyle, binlerce insanın hidâyetine vesile oldu. 8000 putperest onun vesilesiyle Müslüman olmuştur. Tevbe ettirip yola getirdiği kişilerin ise sayısını kimse bilmez. Yusuf Hemedânî (k.s.) hilm ve merhamet âbidesiydi. İnsanların mânevî hastalıklarına şifâ olduğu gibi, maddî hastalıklarına da ilaç yaparak, dertlerine deva bulmaya çalışırdı. Kur’ân okumaya çok düşkündü. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Çoğu günler oruçlu olurdu. Ömürlerinde bir kez bile ayaklarını uzatmamışlardı. Hak Teâlâ’nın korkusu ile ağlarlardı. Açlıktan ve riyâzattan dolayı beli bükülmüştü. Hızır (a.s.) ile çok kereler sohbet ettiği rivâyet olunur. Bir rivayette yaya olarak 38 defa hacca gitmiş ve Kur’ân-ı Kerim’i 10 bin defa yüzünden, 10 bin defa da ezbere hatmetmiştir. Şeyhinin şeyhi olan Ebu’l-Hasan Harakânî’yi (ö.425/1034) görmüşlerdi. Çoğunlukla yaya yürürlerdi. Perşembe ve Cuma geceleri ile bayram akşamları büyük zâtları ziyaret ederlerdi. Bir şehirden gelen misâfire, hangi şehirden geldiğini, orada dervişlerden kimler olduğunu ve orada medfûn bulunan sûfîlerin adlarını sorarlardı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 75.sayısı (2009 Haziran) için yazılmıştır.

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 2. Bölüm

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 2. Bölüm

Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin vefat ettikten sonra da kerameti zuhur etmiştir. Hicrî 918 yılında Ashab-ı Kirâm düşmanı Safevîler yüz bin kişilik talimli asker ile Ceyhun Nehrini geçerek Mâverâünehirdeki şehir ve kasabalara hücûm ettiler. Çok kan döküp büyük tahrîbât yaptılar. Oradan Buhârâ’ya yöneldiler. Pek çok kaleyi zapt ettiler. Girdikleri yerlerde Ehl-i Sünnet âlimlerinin kabirlerini ve türbelerini yıkıp hakaret ediyorlardı. Nihâyet Goncdüvân kalesini de abluka altına aldılar. Niyetleri burada bulunan ve Ehl-i Sünnet müslümanlarının ziyâretgâhı olan Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerinin kabrini yakmak idi. Ancak şehre karşı hücuma geçtikleri sırada kaleden çıkan beş bin Özbek askerinin etrafında bulunup kendilerine saldıran beyaz atlı beyaz elbiseli ve yeşil sarıklı askerleri gördüler. Başlarında heybetli ve nûrânî, mübârek bir zât elinde iki ağızlı kılıç ile Safevîleri işaret edip hücuma geçtiklerinde ekin tarlasına giren orakçılar gibi düşmanları biçmeye başladılar. Ehl-i Sünnet düşmanları kısa sürede bozguna uğrayıp geri dönmemek üzere kaçtılar.
Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin vefatından evvel söylediği:

Dosta mübârekim ve düşmana musîbetim
Cenkte demir gibi ve sulhta mum gibiyim
Nûr çeşmesinin başı Goncdüvân, menzilimizdir
Rum kapısına kadar iki ağızlı kılıç vururum.

şeklindeki sözleri de onun 332 yıl sonra ortaya çıkan kerametiydi.
Bir gün huzûruna gelen bir kimse: ’Eğer Allah Teâlâ beni Cennet ile Cehennem arasında muhayyer kılsa, ben Cehennemi seçerim. Zîrâ bütün ömrümde nefsimin arzusu üzerine amel etmedim. O halde Cennet nefsin murâdıdır. Cehennem ise Allah’ın murâdıdır’ dedi.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri onun bu sözü reddederek: ’Kulun seçme hakkı yoktur. Her nereye git derlerse oraya gideriz. Nerede kalın derlerse orada kalırız. Kulluk budur. Senin dediğin kulluk değildir!’ buyurdu.
O şahıs sözü değiştirerek başka bir soru sordu: ’Efendim! Tasavvuf yolunda bulunan kimseye şeytan yaklaşabilir mi?’
’Tasavvuf yoluna yeni gelmiş bir talebe, nefsini emmâre olmaktan kurtaramamış ise, bir şeye öfkelendiği zaman şeytan ona yaklaşabilir. Şayet nefsi mutmainne derecesine çıkmış ise, o kimsede öfkelenmek yerine, gayret hâsıl olur. Her ne zaman gayret etse, şeytan ondan kaçar. Bu kadar sıfat o kimseye kâfidir. Yeter ki, Hakk’a yönelsin. Allah Teâlâ’nın Kitâb’ına ve Rasûlü’nün sünnetine sarılsın. Bu iki nûr arasında tasavvuf yolunda yürüsün’ buyurdu.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri, Allah Teâlâ katında duası makbûl kimselerden idi. İnsanlar, onun duasını alabilmek için uzak yerlerden gelirlerdi. Bir gün Abdülhâlik Gucdüvânî’nin huzuruna uzak yerden bir misafir, az sonra da güzel sûretli, temiz giyimli bir genç geldi. Bu genç Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerinden dua isteyip hemen ayrıldı. Misafir: ’Efendim! Bu gelen genç kimdi acaba? Gelmesi ile gitmesi bir oldu’ dedi.
O da: ’Bizi ziyarete gelip dua isteyen bir melek idi’ buyurdu.
Misafir hayret ederek: ’Efendim! Son nefeste iman selâmeti ile gidebilmemiz için bize de dua buyurur musunuz?’ diye niyazda bulundu.
Bunun üzerine Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri: ’Her kim farzları eda ettikten sonra dua ederse, duası kabul olur. Sen, farz ibadetleri ifa ettikten sonra dua ederken bizi hatırlarsan, biz de seni hatırlarız. Bu durum hem senin, hem de bizim için duanın kabul olmasına vesîle olur’ buyurdu.

Nasihatleri
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerinin manevî oğlu Şeyh Evliyâ Kebir’e yaptığı nasîhatı her müslüman için kıymetli düsturlardır:
Evladım! Sana ilim tahsili ile edeb öğrenmeyi tavsiye ederim. Her zaman Allah Teâlâ’nın huzurunda olduğunu bil ve dikkat et. Geçtiğimiz asırlardaki büyük âlimlerin izini bırakma. Rasûlullah Efendimizin sünnetine uygun davran. O sünnetin hakîkî uygulayıcısı olan Ashabın davranışını da gözünden ırak etme. Fıkıh ve hadîs öğren. Câhil sofilerden sakın. Şöhret peşinde koşma, şöhret âfettir, tehlikelidir. Her hâlinle insanlardan biri gibi yaşa. Namazını her zaman cemaatle kılmaya gayret et. Bid’at sahibi sapıklar ve dünyaya düşkün kimselerle arkadaşlık etme. Kadılık ve müftülük gibi övülen bir makam da olsa herhangi bir makama meyletme. Devlet idarecileri ve onların adamları ile dostluk kurma. Din dışı hareketleri ile meşhur, sözünü bilmeyen bayağı kimselerle de arkadaşlık etme. Az konuş, az ye, az uyu. Oturmak için daha çok ıssız yerleri tercih et. Helâl yemeye çok gayret eyle. Şüpheli şeyleri terk et. Çok kere dünyalık isteği sana ağır basar. Ağır basan bu talep için yola düşersen, dinin elden gider. Çok gülme. Kahkaha ile gülmek kalbi öldürür. Kimseyi hakîr görme. Kimse ile münakaşa etme. Kimseden bir şey isteme. Hiç kimseye sana hizmet etmesi için emir verme. Tasavvuf büyüklerine dil uzatma. Onları inkâr eden felâkete düşer. Gözlerin yaşlı, amelin temiz olsun. Yenisinin gereği olmadığı zamanlarda eski elbise giy. Sermayen fıkıh ve din bilgisi, evin mescid olsun.

Abdülhâlık Gucdüvânî hazretleri 1180 (h.575) yılında Goncdüvân’da vefât etti. kendisine bağlı talebelerinin terbiyesini Ahmed Sıddık, Evliyâ Kebir, Şeyh Süleymân Germinî ve Ârif-i Rivegerî adlarındaki dört büyük halîfesine bıraktı.

Kaynakça
Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.50
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5, s.343
Nefehâtü’l-Üns; s.377
Makâmât-ı Nakşibendiyye; s.22,43
Kâmûsü’l-A’lâm; c.4, s.3066

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 84. sayısı (2010 Mart) için yazılmıştır.

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 1. Bölüm

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 1. Bölüm

ABDÜLHÂLİK GUCDÜVÂNÎ (K.S.)
1. bölüm

Abdüllhâlik Gucdüvânî (k.s.) Nakşibendiyye Halidî kolunda dokuzuncu sırada yer almaktadır. Kendisi uzun boylu, beyaz tenli, güzel yüzlü olup, kaşları gür ve çatıktı. Göğsü enli ve genişti. Babası Abdülcemîl Efendi aslen Malatya’dan ve İmâm-ı Mâlik hazretlerinin neslinden olup âlim ve ârif zâttı. Kendisi hem zâhirî ve hem de bâtınî ilimlere vakıftı. Hâce Abdülhâlık hazretlerinin annesi ise sultan kızlarından olup, soylu ve asil bir sülâledendir.
Zaman zaman Hızır (a.s.) ile görüşüp sohbet etme şerefine nail olan Abdülcemil Efendi’ye bir gün: “Ey Abdülcemîl! Senin sâlih bir erkek evlâdın olacak. İsmini Abdülhâlik koyarsın” buyurdular.
Bu konuşmadan kısa bir zaman sonra Buhârâ’ya göçen Abdülcemil Efendi, Buhara yakınlarında Gucdüvân kasabasına yerleşti. Aradan uzun zaman geçmeden Hızır (a.s.)’ın kendisine söylediği gibi bir erkek evlâd sahibi oldu. İsmini Abdülhâlik koydu. Çocukluğunun tamamını Gucdüvân’da geçiren Abdülhâlik beş yaşına geldiğinde ilim öğrenmesi için Buhârâ’ya gönderildi. Dönemin tanınmış âlimlerinden Hâce Sadreddîn hazretlerinden Kur’ân-ı Kerîm ve tefsîr dersleri almaya başladı.
O derslerin birisinde A’râf sûresinden; ’Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez’ meâlindeki âyet-i kerîmeye gelince Abdülhâlik hocasına:
’Efendim! Bu ’gizli’den murâd edilen nedir? Kalb ile yapılan zikrin aslı nedir? Eğer zikir ve dua; âşikâr ve sesli bir şekilde dil ile olursa riyâdan korkulur. Araya riyâ girerse, lâyık-ı vechile zikredilmemiş olur. Şayet kalb ile zikretsem; ’Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır’ hâdis-i şerîfi gereğince, şeytan bu zikri duyar. Ne yapacağımı bilemiyorum, bu müşkülümü halletmenizi istirhâm ederim” diye halini üstadına arz etti.
Hâce Sadreddîn hazretleri, bu yaştaki bir çocuğun kendisinin bile anlayamadığı böyle bir soru sormasına hayran kaldı ve cevap olarak: ’Evlâdım! Bu mesele, kalb ilimlerinin bir konusudur. Allah Teâlâ nasib ederse, sana bu ilimleri öğretebilecek bir üstâda kavuşturur. Kalb ile zikri ondan öğrenirsin, böylece bu müşkülün halledilmiş olur’ buyurdu.
Bir zaman sonra Hızır (a.s.) gelerek Abdülhâlik Gucdüvânî’ye Allah Teâlâ’yı gizli ve açık zikretmenin yollarını öğretti ve onu manevî evlatlığa kabul ederek; ’Kalbinden Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah kelime-i tayyibesini şöyle şöyle zikredersin!’ diye ’Nefy ü İspat’ tarîkıyla zikretmeyi ona talim etti. Buna da nefes hapsi ile, başı havuza daldırmak suretiyle kalpten ’Lâ ilâhe illallah’ kelime-i tayyibbeyi zikrederek başladı. Bu zikri kendisi için ders kabul etti ve bu hâl mânevî makamlarda yükselmesine sebep oldu.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri Nakşibendîliğin prensipleri diye bilinen on bir temel düstûr ortaya koymuştur. Bu düstûrların esası ise kalbe gelip onu meşgul eden her şeyi oradan çıkarıp atmak ve onu daima Allah Teâlâ ile meşgûl hale getirmektir.
O günlerde Yûsuf Hemedânî hazretleri de Buhârâ’ya gelmişti. Abdülhâlık Gucdüvânî bir süre onun hizmetinde bulundu. Bu hususu kendisi şöyle anlatmaktadır: ’On iki yaşında idim. Hızır (a.s.) bana Yûsuf Hemedânî hazretlerinden ilim öğrenmem tavsiyesinde bulundu. Bu sırada onun Buhârâ’ya geldiğini işiterek derhal yanına gittim. Onun vesilesiyle pek çok manevi güzelliklere vakıf oldum. Böylece Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin sohbetteki üstâdı Yûsuf-i Hemedânî, zikri tâlimdeki hocası da Hızır (a.s.) oldu.
Abdülhâlık Gucdüvânî hem Hızır (a.s.) hem de dönemin tanınmış âlimlerinden aldığı ilimlerle zamanının bir tanesi oldu. İnsanlar dünyanın dört bir yanından ondan istifade etmek için gelmeye başladılar.
Abdülhâlık Gucdüvânî hazretleri manevi hallerini genellikle insanlardan gizli kalmasına özen gösterirdi. Nefsinin isteklerine uymaz onun istemediği şeyleri yapmakta ise kendisini ağır imtihanlara tâbi tutar fakat hiç kimseye bir şey sezdirmezdi. Onun sohbet halkasında bulunanlar Rasûlullah (s.a.v.)’in sünnet ve ahlaklarını yaşama hususunda pek çok güzelliklere şahit olmuşlardır. Ayrıca tasavvuf yolunun manevî hazlarına da kavuşma imkânı bulmuşlardır.
Abdülhâlık Gucdüvânî bir Aşûre günü talebelerine derste velîlik hallerini anlatıyordu. Müslüman kıyafetli bir genç içeri girip, talebelerin arasına oturdu. Bir müddet sohbeti dinledikten sonra söz isteyerek:
’Efendim! Rasûlullah (s.a.v.); ’Mü’minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allah’ın nûru ile bakar’ buyuruyor. ’Bu hadîs-i şerîfin sırrı nedir?’ diye sordu.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri gence heybetle nazar ettikten sonra: ’Öyleyse belindeki zünnârı (Hıristiyanların bellerine bağladıkları haç asılı parmak kalınlığındaki yuvarlak ip) kes de imana gel’ dedi. Onun bu sözleri meclisteki herkes üzerinde şok etkisi yaptı. Bunun üzerine genç telaşla; ’Hâşâ! Yemîn ederim bende böyle bir şey yok’ diye söylendi.
O zaman Abdülhâlik Gucdüvânî talebelerinden birine gencin hırkasını çıkarmasını işaret etti. Talebe o gencin üzerindeki hırkasını çıkarınca, belinde düğüm düğüm zünnâr bağlı olduğu görüldü. Bu hâdise karşısında genç, çok mahcup oldu. Ne yapacağını şaşırdı. O anda kalbinde İslam’a karşı bir sevgi meydana geldi. Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerine kalben muhabbet duymaya başladı. Böylece, Allah Teâlâ’nın nûruyla bakmanın ne demek olduğunu anladı ve kelime-i şehâdet getirip müslüman olmakla şereflendi. O meclise devam eden sâdık talebelerden oldu.
Büyük mürşid bundan sonra etrafındakilere dönerek: ’Ey dostlar! Gelin biz de ahde vefa gösterelim, zünnârımızı keselim. İman edelim. Şöyle ki, bu genç maddî zünnârını kesti, biz de kalbe ait zünnârları keselim. Onların en başı da kibir ve gururdur. Bu genç, af dileyenlerden oldu; biz de affa kavuşanlardan olalım’ buyurdu. Abdülhâlik Gucdüvânî’nin bu nasihatleri talebelerinin gönüllerindeki yaralarına sunulan şifâ şerbetini içtiler, tevbelerini yenilediler.

Kaynakça
Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.50
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5, s.343
Nefehâtü’l-Üns; s. 377
Makâmât-ı Nakşibendiyye; s.22,43
Kâmûsü’l-A’lâm; c.4, s.3066

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 81.sayısı (aralık 2009) için yazılmıştır.

Dumura Uğrayan Din Kardeşlerişmiz

Dumura Uğrayan Din Kardeşlerişmiz

’İki nimet vardır ki insanlar bunların kadrini kıymetini bilmezler. Boş zaman ve sıhhat’ buyuran Rasûlullah (s.a.s.)’in bir nevi uyarı ifade eden bu nasihatını dikkate alan ve hayatını ona göre değerlendiren kaç tane insan vardır hiç düşündünüz mü? Bu sözün mahiyetinde gizli olan mana şu ana kadar aklımıza bile gelmemişse kendi hayatımızdan başlayarak bir düşünelim; bize verilen 24 saatte neler yaptığımızı ve sağlımızı nelerin uğrunda bozduğumuzu…
Kendisine dünyayı ve nimetlerini hedef edinen kimselere söylenecek çok fazla söz bulamıyorum. Fakat kendilerini dindar veya mutaassıp addeden birtakım Müslümanların zamanlarını boş işler uğrunda tükettiklerine şaşmamak elde değil. Meselenin daha iyi anlaşılması için bir misalle konuyu açmak istiyorum.
Bildiğiniz gibi okulların tatil olacağı ve yaz tatilinin başlayacağı günlerdeyiz. Peki, yaz aylarını İslâm’ın ahkâmına, Allah Teâlâ’nın rızasına uygun geçiren kaç şuurlu müslüman var? Son zamanlarda özellikle tatil kültürü anlayışında müslümanların hayatlarında çok ciddi kırılmalar yaşanmaktadır. Bırakınız yaz tatillerini, haftasonu tatillerinde bile müslümanları rahatsız etmeye gelmiyor artık. Vay iş yerimde çok yoğundum, bu hafta sonunu eşimle çocuklarımla geçirmem lazım, onların yüzlerini dahi göremiyoruz, zaman ayıramıyorum… Burada şunu da belirtmeliyiz: Bu tarz düşünen insanlar büyük ihtimalle evinde de çocuklarıyla ve ailesiyle vakit geçirmiyordur, ya bilgisayar başında, ya televizyon kanallarını geziniyordur yahut da uykunun en tatlı yerindedir…
Para kazanma hususunda hiçbir ideoloji tanımayan kapitalist sistemde muhafazakâr ailelerin ilkeleri hiçbir yerde olmadığı kadar, tatil kültürü kapsamında dikkate alınıyormuş gibi görünüyor: Mahremiyete ilişkin hassasiyetleri gözeterek haremlik-selâmlık uygulandığı iddiasındaki oteller; özel havuzlarla, plajlarla, sözde kapalı mayolarla hizmet veriyorlar! Hatta bazı beş yıldızlı oteller, müşterilerine ’cenneti’ sunmayı vaat edecek kadar abartıyor bu alandaki istismarı. Aslında bu sistemde müslümanların hangi anlayışta olduklarına ve bayanların başörtülerinin geleneksel ya da modern olmasıyla ilgilenilmemektedir. İnsanların sadece ceplerindeki parayla ilgilenilmektedir.
Ülkemizde genel olarak millet yaz günlerinde öyle tembelleşir, pelteleşir ki sonbaharda bile zor toparlanır. Mesela okulların üç aylık yaz tatiline girmesiyle çocuk öğrendiği derslerini çalışmayı ve öğrenci olduğunu unutur; iş hayatı gevşer, verim düşer, patron gün boyu dükkanı bir an evvel kapayıp yazlığına kapağı atmayı düşünmekle geçirir; memurlar yıllık iznini alır. Tüm sene biriktirdiği paralarla bilmem hangi sahil kentine veya dairesinin deniz kenarı kampına dinlenmeye gider, şehirler boşalır, plajlar karınca düğümü gibi kalabalıklaşır; edepsizler şehvet esiri, kadınlar teşhir, erkekler seyir hastası, çocuklar haylaz; dini duygular unutulmuş, ahiret ve hesap korkusu kalkmış, ahlâk değerleri sıfırın altına düşmüş bir keyif ve zevk, içkiler, kumarlar, daha bilmem ne günahlar… sonra yorgun, argın, mahmur, avare, isteksiz isteksiz geri dönülür. İnsanlar maddeten ve ma’nen yanmış, yüzler kararmış, kalpler katılaşmış, kafalar boş, yığınla hasret, nedamet, gaflet ve dalalet yürekler acısı bir mevsim sonu!..
İslâm’da bu mânâda bir tatil anlayışı var mı? Hâyır, asla yok. İki günü müsavî olan bile ziyandadır şeklinde bir ikazda bulunan bir Peygamber’in ümmetine yakışan bir haslet midir tüm bu yapılanlar? Müslüman zamanın kıymetini en iyi bilen, onu en verimli şekilde geçiren şuurlu ve dinamik kişidir.
Belki sizlerin de dikkatinizi çekmiştir; insanlar çalışsalar da çalışmasalar da, üretseler de üretmeseler de, kitleler halinde yaz mevsiminde dinlenmeye veya bir yerlere gitmeye şartlandırılıyorlar gibi geliyor bana. Fakat şuurlu bir Müslüman, bu fani dünya hayatında gücünün yettiği derecede hizmet etmekle vazifelidir. Zira İslam medeniyetinde, günümüz Batı toplumlarında olduğu gibi tatil kavramı yoktur. Müslümanların anlayışına göre Cuma ezanı okununca hür ve mukim erkekler dünya işlerini bırakırlar, ticaretle meşgul olmazlar, camilere gidip ibadet ederler. Namazdan sonra da yeryüzüne yeniden dağılarak Allah’ın kendilerine taksim ettiği rızkı kazanmaya çalışırlar.
Unutulmamalıdır ki, bir toplum ne kadar çok tatil yapar, aylak gezer, zevk ve sefasına bakar, yan gelip yatarsa o derecede bozulur. Resmi daireler, okullar, üniversiteler, fabrikalar, atölyeler elbette hafta tatili yapacaklardır. Müminler bu gibi izin ve tatil günlerini, evvelce uğraşmağa imkân bulamadığı güzel işleri yapmağa fırsat sayar; ilim öğrenmek ve öğretmek, Kur’an’la, Sünnet’le, emr-i mâruf, neyh-i münker yapmakla, malıyla, canıyla her türlü bilgi, beceri ve müktesebatıyla dinine hizmet etmekle, muhtaç müslüman kardeşlerine yardımcı olmakla geçirir. Sıla-i rahim yapar, dost ve arkadaşlarını, hastaları ziyaret eder ve bu vesileyle sevap kazanır.
Aksi halde müslümanların gaflet ve tembellikle veya tatil köylerinde keyfince su gibi vakit ve nakit israfına hakkı yoktur. Allah emaneti, ecdad yadigârı İslâm toprakları elden gitmekte, müslümanlar hunharca katledilmekte ve dünyanın pek çok yerinde kardeşlerimiz aç, hor, hakir, fakir, mağdur ve mazlum bir şekilde çaresiz yardım beklemektedirler. Onlara yardım elini uzatmak öncelikle bizlerin vazifesidir. Elimizden bir şey gelmiyorsa bile en azından dua ederek kalben onların duygularını paylaşmamız gerekir. Vicdanı olan hiç bir müslüman dünyaya bir defa geldik keyfimize bakalım edasıyla dünyaya uymuş, nefis putuna hizmet ederek; tatilde, keyfinde, zevkinde, mest ve mahmur bir şekilde vaktini zayi edemez. Tabi bu söylediklerimizi, ’Müslümanın tatil hakkı yoktur, dinlenmesi yanlıştır, dünyanın helal olan nimetlerinden istifade etme hakkı yoktur’ gibi yanlış bir anlayışla değerlendirmemek gerekir. Dikkat edilmesi gereken ’ölçüler’dir. ’Helal ise ne kadar, nereye kadar helal? Hangi şartlar var iken helal?’ sorularına önce doğru, sahih bir cevap bulmalıdır; sonra da müslümanın hayatında neyi, hangi ihtiyacını, hangi görevlerini öncelemesi gerekir? Hakkı olduğu halde kendisi için daha hayırlı olan için fedakârlıkta bulunmanın üstünlüğü, güzelliği nedir? İşte bütün bunları İslâm ahlâkının, İslâm inancının ölçüleri ile daima hak çizgide tutanlardır dosdoğru yol üzere olanlar.
Rabbim! Biz nâçar, günahlara bulanmış kullarına affınla rahmet eyle. Alıp verdiğimiz her bir nefesimizi dahi razı olduğun hal üzere tebdil eyle. Zât’ın (c.c.) için, Sevgili Habîb’in (s.a.v.) için nefsini arzularından feragat edip taatine koşan bahtiyar kullarından eyle…Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 83. sayısı (2010 Şubat) için yazılmıştır.

Beyt-i Makdis de Yakılması Gereken Kandiller

Beyt-i Makdis de Yakılması Gereken Kandiller

Müminlerin annesi Hz. Meymune (r.anhâ) bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’e: ’Ya Rasûlallah! Beyt-i Makdis’e gidip gitmeme hakkında ne buyurursunuz?’ şeklinde bir soru yöneltir.
Efendimiz (s.a.s.) de: ’Orası mahşer ve menşer yeridir, oraya gidin ve içinde namaz kılın, çünkü orada kılınan bir namaz başka yerdeki bin namaza bedeldir’ buyurur.
Hz. Meymune (r.aanhâ): ’Peki oraya girmeye gücümüz yetmezse ne yapalım ya Rasûlallah’ dediğinde, ’Kandillerini yakmak için zeytinyağı (yakıt) hediye gönderin. Kim bunu yaparsa oraya gitmiş ve namaz kılmış gibi olur’ cevabını alır Rasûlullah (s.a.s.)’den. (Ebu Dâvûd, Salât 14, no: 457)
Rasûlullah (s.a.s.) bu sözleri söylerken Beyt-i Makdis henüz Müslümanların himayesinde değildi. Ancak Hz. Ömer zamanında fethedilmişti. O günden sonra yüzyıllar boyunca kandilleri sönmemişti Beyt-i Makdis’in; ta ki 1099 I. Haçlı Seferleri’ne kadar. Bu döneme gelinceye kadar Kudüs Emevîler, Abbasiler, Tolunoğulları ve Fatimîlerin hakimiyetinde kalmış, yönetim ve idareciler farklı da olsa kandilleri hep ışık saçmıştı Kudüs’ün. Ta ki günümüze kadar kandiller bazen kesintiye uğrasa bile hep yanmaya devam etmiştir.
31 Mayıs Pazartesi günü Akdeniz’den kaçırılarak İsrail limanına götürülen Mavi Marmara gemisinden, elleri kelepçeli, iki yanında İsrail askerleri olduğu halde, limanda toplanan İsraillilerin arasından teker teker geçirilen Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere diğer ülkelerin vatandaşlarını televizyon ekranlarında görünce neler hissettiniz?
Şahsen ben acı duydum. Öfke duydum. Çok fazla bir şey yapamamanın burukluğu içerisinde en azından kalben buğzettim. Eminim; kendini bu ülkeye ait hisseden herkes aynı şeyleri hissetmiştir.
Dünyanın pek çok bölgesinde işgal ve soykırımın yaşandığı bir dönemdeyiz. Özellikle Ortadoğu’da kan, gözyaşı ve ızdırap bitmek bilmiyor. Son yıllarda Gazze bölgesi Yahudiler tarafından tamamen abluka alınmış vaziyette ve insanlar üzerine bomba yağdırılmaktadır.
İsrail, kimseye hesap vermeyeceği veya kimsenin de onlardan hesap sormaya cesaret gösteremeyeceği bilincinde olduğundan keyiflerine (Siyonist planlarına) göre planlarını uygulamaya devam ettirmektedirler. Bunun son faturasını da suçsuz dokuz insanımızı kaybedip yüzlercesini de gözaltına alınarak ülkemiz tatmıştır. Mavi Marmara gemisinde yaşanan hadiselerin ardından daha öncekiler gibi artık klasik haline gelen kınama mesajları yayınlanarak ülkelerarası olabilecek bazı krizlerin önüne geçildi.
İsrail bölgede sürdürdüğü keyfi tutumunu değiştirecek mi? Ben değiştireceğini düşünmüyorum. Onlar kafalarındaki planlarını uygulamaya bir şekilde devam edeceklerdir. Bundan önce yaptıkları gibi (İsrail planlarını gerçekleştirme konusunda o kadar tavizsiz hareket etmektedir ki; buna örnek olarak 2003 yılında Amerikalı barış gönüllüsü Aliene Rachel Corrie’nin ölümü zikredilebilir. Corrie, Gazze Şeridi’nde Filistinlilerin evlerini yıkmak üzere harekete geçen bir İsrail buldozerinin önüne çıkmış ve bu buldozer tarafından ezilerek öldürülmüştür.)
Filistin’de yaşanan insanlık dramına seyirci kalmayıp sorumluları teşhis etmek, kınamak, hasta ve yaralılara yardım elini uzatmak hem insanî hem de İslâmî bir görevdir. Bölgede yaşanan olaylar karşısında, başta İslâm âlimleri olmak üzere bütün Müslümanlar büyük bir sınavla karşı karşıyadır ve bu tür olaylardan dersler çıkartılması gerekmektedir. İslâm dünyasındaki bütün kurumlar ve sorumlular, Müslümanları ’böl, parçala, yut!’ taktiğiyle birbirinden ayıran, kavgaya sürükleyen her türlü gerilim üreten odakları iyi tanımalıdırlar. Bu noktada İslâm âlemi, birlik ve beraberliğe her zamankiden daha fazla muhtaçtır. Aynı coğrafyada yaşayan insanların birbirini koruyup-kollamaya, maddî ve manevî olarak destek olmaya ihtiyacı vardır. Bunun için, insaf, iz’an, vicdan ve iman sahibi herkes, bu vahim gelişmeler karşısında duyarlı olmalı, gücü nispetinde yardımcı olmalıdır.
Filistin ve Gazze’de yaşanan katliamlar savaş olmaktan çıkmış, bütün Müslümanlara karşı kirli bir güç gösterisine ve çirkin bir meydan okumaya dönüşmüştür. Oysa şiddet, karşı şiddeti, nefreti ve intikam duygularını beslemekten başka hiçbir işe yaramamaktadır. Her acı yeni acıyı doğurmakta, her gözyaşı yeni gözyaşlarına yol açmaktadır. Ve maalesef acılar içinde kıvranan mazlum bölge insanı, yaşadıkları karşısında sadece kendisine saldıranlara değil, belki de bütün insanlığa karşı kin, nefret, öfke ve intikam içerisinde yetişmektedir.
Acilen yapılması gereken şey, semavî dinlerin ortak öğretisine, insanlık değerlerine, uluslararası hukuka ve sivillerin hedef alınmasını suç sayan bütün anlaşmalara aykırı olan bu elim tradejinin derhâl sona erdirilmesidir.

Son olarak; İmam Buharî, ’et-Tarihu’l-Kebir’ eserinde sahabeden Bişr b. Akrabe el-Filistinî hakkında bilgi verirken Abdullah b. Avf el-Kârî’den şu rivayeti naklediyor. Bişr b. Akrabe’yi şöyle derken işittim:
’Babam, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte katıldığı bir savaşta şehit düşmüştü. Birgün Rasûlullah (s.a.s.) yanıma uğradı. Ben ağlıyordum. (Ey sevimli çocuk!) diye seslenerek benden ağlamayıp susmamı istedi ve bana yasımı unutturacak şu teklifte bulundu:
’Benim, senin baban; Âişe’nin de annen olmasını istemez misin?’
Bu teklifi duyar duymaz ben:
’Anam babam sana feda olsun, elbette isterim yâ Rasûlallah’ dedim.

Şayet bizler de bugün Efendimiz (s.a.s.)’in tavsiyesine uyarak onun yaptığını kendimize örnek almak istiyorsak, Filistinli, Gazzeli öksüz ve yetim Bişr’lerin buruk kalplerine bir nebze de olsa sevinç, mutluluk ve ümit tohumları ekmek istiyorsak… dahası tüm dünyaya insanlığın tükenmediğini haykırmak istiyorsak… İşte Filistin, işte Gazze, işte sönen kandiller, işte yetim Bişr’ler işte bizlerin ışığını bekleyen, uzatacağımız elleri gözleyen, hiç olmazsa gönülden dualarımızı özleyen mazlum, mahzun belde. İşte o beldede çektikleri acı ve sıkıntılarla bir anda büyüyen kocaman yürekli büyük adamlar misali minik yetim Bişr’ler… Bişr’lere uzanan her müşfik el, Beyt-i Makdis’in kandillerine gönderilen yağdır, yakıttır. Kandillere gönderilen her yakıt damlası ise Filistinli Bişr’lerin ocağını aydınlatan ve umutlarını yeşerten birer çıngıdır, kıvılcımdır…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 88.sayısı (2010 Temmuz) için yazılmıştır.

Güncel; Toplumsal Bir Hastalık, Batı’yı Taklit…

Güncel; Toplumsal Bir Hastalık, Batı’yı Taklit…

Müslüman, hayatının her alanında Allah’ın emirlerini, Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnet ve ahlaklarını kendisine rehber edinendir. Bu yüzden onların ibadetleri, ahlakları, tepkileri, üslupları ve tavırları da bu ölçüye göredir. Allah’ın rızasına talip olan bir insan hangi dönemde veya hangi koşullar altında yaşarsa yaşasın, Allah’ın Hz. Âdem (a.s.)’dan bu yana insanlara emrettiği ve bildirdiği hâl üzeredir. Teknolojinin ilerlemesi, çağın değişmesi, imkanların artması ya da azalması onun bu ahlakını değiştirmez. Müslüman nerede olursa olsun akılcı, itidalli, dengeli, mülayim, sevecen, şefkatli, merhametli, vefalı, sadık, kolaylaştırıcı ve güzelleştirici insandır. Eğer bir insan ’devir artık değişti’ diyerek, ’Kur’an ve Sünnet’e uyarsam toplum tarafından kabul görmem, ezilirim, dışlanırım’ endişesiyle bu üstün ahlaklardan taviz veriyorsa, o kişi Kur’an’a ve Sünnet’e değil, bambaşka bir yola uymuş demektir.
Mümin işyerinde, sokakta, okulda, cafede gördüğü, televizyondan veya internetten izlediklerini körü körüne taklit etmez. Onların yaşantısına, üsluplarına özenmez. Onlar gibi olmaya çalışmaz. Onlara kendini kabul ettirmek için biraz onlar gibi biraz Müslüman gibi hareket etmez. Onların çirkin esprilerini, mimiklerini, tepkilerini modernlik zannederek üzerine almaz. Müslüman kendine Efendimiz (s.a.s.)’in hayâsını, edebini, şefkatini, sevgisini, asaletini, nezaketini örnek alır. Kullukları ve ahlaklarından ötürü Allah’ın övdüğü peygamberleri örnek alır. Onlar gibi vakarlı ve takva dairesi içinde olmaya gayret eder. Gayet iyi bilir ki, ihlâslı olarak Kur’ân’a uyan, Efendimiz (s.a.s.)’in yolunu izleyen bir insan olabilecek en modern, kaliteli, en güzel yaşantıya sahip insandır.
Maalesef günümüz Müslüman toplumları ekonomik, politik, kültürel ve sosyal bakımdan pek çok problemlerle karşı karşıyadır. Bu içinde bulunduğu sıkıntıların en önemli nedenlerinden birisi de Yahudi, Hıristiyan ve Batı toplumunun kendi adetlerine özenmeleri ve onları taklit etmeleridir. ’Sizden öncekilerin yoluna karış karış, kulaç kulaç uyarsınız. Onlar kertenkele deliğine girse, siz de peşlerinden girersiniz’, ’Ey Allah Rasûlü! Onlar, Yahudi ve Hıristiyanlar mı?’ dedik. O da: ’Ya kim?’ diye cevap verdi’ (Buhari, Müslim). İşte Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) bizleri asırlar öncesinde bu tehlikenin varlığına dikkat çekerek uyarmaktadır. Ama ümmet olarak bizler O’nun bu nasihatinden payımıza düşenin ne kadarını almışız! Bunun değerlendirmesini, her birimiz, vicdanlarımıza danışarak muhasebesini yapalım.
İsterseniz bunu toplumuzun genel durumundan örnekler vererek biraz daha açıklığa kavuşturalım. Mesela entel olmaya özenen, kıyafetiyle, tepkileriyle, üslubuyla küfür özentisi içinde olan, bir tür aşağılık kompleksi içinde yaşayan; vefa, sadakat, büyüğe hürmet, saygı gibi güzel ahlakları modernleşmek adına bir kenara koyan insanların sayısı her geçen gün artmakta ve bundan da toplumsal olarak rahatsızlık duyulmamaktadır. Kendince modernleştiği için dini ifadeler hakkında espriler yapan, Allah’a itaatı, Efendimiz (s.a.s.)’in Sünnet ve ahlaklarına karşı duyarsız olan, büyüğünü korumayı, ona saygı göstermeyi geri kafalılık zanneden, ne kadar küfre benzerse o kadar kaliteli olduğunu düşünen, mazlum ve zavallı konumundaki insanları ezmeye yeltenen, haksız olmalarına rağmen güçlü olandan yana tavır alan kimseler toplumda prim yapmaktadır.
Ne yazık ki, toplumların çoğu bencillik, kibir, kendini beğenme ve ücub gibi pek çok nefsî ahlakların bataklığında boğulmaktadırlar. Bu durumlarının farkında bile değillerdir. Bunlar, ’Elhamdülillah Müslümanım’ demekten öteye din adına hiçbir şey bilmezler. Fakat her şeyi bildiklerini zannederler. Bir diğer ifadeyle bilmezler, bilmediklerini de bilmezler. Bu insanlara Allah’a ve Rasûlü’ne itaat adına veya aşığı oldukları Batı toplumlarının ahlak ve davranışlarının taklit etmenin tehlikeleri nasıl anlatılır bilemiyorum. Efendimiz (s.a.s.)’in getirdiği İslamî çizgiyi muhafaza edemeyerek, yaşadıkları gibi inanma gafletine düşen insanımız; İslam ile ’güncel hayatın gerçekleri’ dedikleri şeyler arasında sentez bir din anlayışı geliştirerek bunu, ’çağdaş İslam’ ismiyle, süslü poşetler içerisinde insanların önüne koymaktadırlar. ’Siz o gün çok olursunuz ancak sellerin önüne kapılan çerçöp gibi’ diyen hadis-i şerifin muhatabı olmaktan Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammedi muhaza etsin. Ama gelin görün ki, Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetini bırakıp başka başka yollara tabi olan insanların sayıları hiç de az değildir.
Efendimiz (s.a.s.); ’Düşmanın zarar veremeyeceği, hak üzere sebatkâr bir fırka kıyamete dek var olacaktır’ buyurmaktadır. Bu müjdeye muhatap olan salih insanların en önemli vasıfları da kafirlere benzemekten en çok sakınan kimselerden olmalarıdır. Onlar kafirlerin yaşantılarını asla taklit etmez, bu takdirde Allah katındaki şereflerini kaybedeceklerini bilirler. Ancak, kafirlerin bizim yaşantımızı taklit etmeleri, onlar için büyük bir şereftir. İzzet, ancak Allah’ın (c.c.), Rasûlü (s.a.s.)’in ve tüm müminlerindir.
O halde müslümanlar, Peygamberimiz (s.a.s.)’i ve O’nu dost edinenleri bırakıp şeytan ve de Allah düşmanlarını dost edinmenin ahirette getireceği sorumluluğu düşünerek bu ve benzeri çirkin taklitleri bırakmalıdır: ’Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun: babaları, oğulları, kardeşleri, ya da akrabaları da olsa Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin…’ (Mücâdele sûresi, 22)
Allah’u Teâlâ, bizlere sevdiklerini sevmeyi, düşman olduklarına da düşman olmayı nasip etsin. O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin . 94 sayısı (2011 Ocak) için yazılmıştır.

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Aralık 2010’da zulme karşı başlatılan direniş ve başkaldırı Tunus’tan sonra Mısır’da da etkisini gösterdi ve halklarını dikta rejimiyle yöneten Ben Ali ve Hüsnü Mübarek’i koltuklarından etti. Peki Tunus’ta başlayan ve arkası gelen hadiseleri bu aşamaya getiren kıvılcım neydi? Buna kısaca değinmekte fayda var. Zira şu an Tunus, Mısır, Yemen, Cezayir gibi pek çok Arap ülkesindeki halklar benzer sıkıntı ve problemlerle her gün karşı karşıya gelmekten hayattan bezmiş durumdalar.
İşte o hadise!
Muhammed Bouzazizi adlı Tunus’lu genç, milyonlarca üniversite mezunu işsiz gençlerden biriydi. 17 Aralık 2010’da ekmek parasını zar-zor çıkarttığı meyve tezgahına zabıtalar el koydular. Artık canına tak etmişti, o da, eline bir bidon benzin aldı, başından aşağı döktü ve kendini yaktı!..
Muhammed Bouazizi’nin ölümü, aslında çok iyi eğitim gördükleri halde işsiz kalmış orta sınıf insanların feryadı niteliğindeydi. Daha 26 yaşındaki bir gencin bu şekilde kendini yakarak hayatına son vermesi Tunus’u sarstı, insanlar artık yaşamak için sokağa inmeleri gerektiğine inandılar… Bouazizi kendini kurban etti ve belki de ülkesini kurtardı. (’Belki’ diyoruz çünkü bu ülkede siyasetin ne yöne savrulacağını henüz bilmiyoruz.)
Tunus ve Mısır’da yaşananlardan sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın diğer ülkelerinde de gençler otoriter rejimlere karşı sokaklara dökülüyor. Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih bir daha aday olmayacağını açıklamak zorunda kalırken, Ürdün’de hükümet değişti. Suriye’de de hükümet karşıtı gösterilerin planlanması üzerine Beşar Esad halka reform sözü verdi. Benzer gelişmeler Lübnan ve Cezayir’de de yaşanıyor. Dalga dalga yayılan gösteriler Filistin’de de yankı buluyor. Zira Filistinliler otuz yıldır Mübarek’in İsrail rejiminden yana tavır aldığı görüşünde ve bu nedenle Mısır’da Mübarek rejiminin sona ermesinden yanalar.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Hamas’ın denetimindeki Gazze Şeridi’nde ortak bir görüş öne çıkıyor. Ramallahlı Karem Romana: ’Mısır’da yaşananlar onlarca yıl önce yaşanmalıydı. Biz Mısır halkını destekliyoruz ve değişimin kötü değil iyi yönde gerçekleşeceğini umuyoruz’ diyor. Bir diğer Filistinli Adnan Akeed’in tepkisi ise daha sert. Akeed, “Mübarek ve diğer Arap liderlerin yok olmasını diliyorum. Bizim yok oluşumuzdan ve ulusal meselemizde geride kalmamızdan onlar sorumludur’ şeklinde tepkisini dile getirmektedir.
Filistinlilerin böyle düşünmesine rağmen ne Hamas ne de El-Fetih açıkça Mübarek’i karşısına almaya pek yanaşmamışlardır. Filistinli siyasiler bu konuda açıklama yapmaktan kaçınan bir tavır sergilemişlerdir. Çünkü Abbas liderliğindeki El-Fetih açısından Mısır, İsrail ile müzakerelerde en önemli müttefik. Hamas açısından da Mısır, Gazze’de varlığını sürdürebilmek açısından kilit öneme sahip. Zira benzin ve gıda gibi hayati gereksinimlerin büyük bölümü, Mısır ile Gazze arasındaki tünellerden geçiyor.
Gazzeli Adbel Kader Ebu Şaban da aynı görüşte ve tepkisini: ’Yeter artık. 30, 31 yıl… Avrupa ve diğer ülkelerde birkaç yılda bir seçim yapılıyor, iktidarların babadan oğula devri yok ve gerçek siyasi yönetim böyle olmalı’ sözleriyle dile getiriyor.
Tunus’tan Mısır’a, Yemen’den Ürdün’e tüm Arap dünyasını sallayan, ne getireceği kestirilemeyen, bölgedeki yüz yıllık statükonun değişmesi tarihi bir kırılma dönemidir. İnsanlar “Ortadoğu tipi rejimler”i gömüp demokratik, özgürlükçü ve bölgenin dinamiklerini kullanmanın yollarını araştırmaktalar. Büyük umutlar ve büyük korkular arasında durduğu yer tam olarak belirlenemeyen bu dönem, savaşlara kapı aralayacak bir ’barış’ anlamına da gelebilir mi acaba? Bunu zaman gösterecek.
Tabi ki bu geçiş döneminde müslümanların beklentileri ne kadar yüksekse korku ve endişeleri de o kadar yüksek. Totaliter yönetimlerin, monarşilerin, siyasi gücü ve kaynakları tekelinde tutan çevrelerin hüküm sürdüğü, kirli ilişkilerin belirlediği, kaynak verip iktidar satın alındığı dönemin bitmesi umudu herkesi heyecanlandırmakta. Özgürlük alanlarının genişlemesi, refahın yükselmesi, kaynakların dengeli biçimde dağıtılması, iktidarlarla kitleler arasındaki güvensizliğin ortadan kaldırılması, bu ülkelerin garnizon ülke olmanın ötesinde bir varlık inşa etmesi, tek yanlı kayıtsız şartsız bağımlılık döneminin sona ermesi yönündeki beklentilerin tarihi onlarca yılı bulacağı da bir gerçektir.
Arap dünyasında yaşanan bu gelişmelerden en çok rahatsız olacak bir ülke varsa o da İsrail’dir. Şu ana kadar İsrail’in ne gibi bir tavır sergileyeceği ve pozisyonunun ne olacağı belli değildir. En son İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkenazi’nin yaptığı açıklama, bu “yeni durum”un ciddiyetini ortaya koyacak cinstendi: “İsrail’in birkaç cephede birden savaşmaya hazırlanması gerektiğini, farklı oyuncular arasındaki ilişkilerin kendilerini buna zorladığını, komşularından gelen tehdidin büyüdüğünü” söylerken, asıl konvansiyonel savaşa hazırlanmalıyız, konvansiyonel olmayana (nükleer) hazırlanırken hazırlıksız yakalanabiliriz mealindeki sözleri yeterince açıktır.
Eşkenazi’nin sözlerinin siyasi açıklaması ise, Benjamin Netanyahu’dan geldi. Mısır’la imzalanan barış anlaşmasının sonunun gelebileceğine ilişkin bu açıklamanın İsrail’le yakın ilişki içinde olan bütün ülkeler için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Bölgesel açıdan düşünüldüğünde Eşkenazi ve Netanyahu’nun sözleri gerçeği yansıtmaktadır. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague bile ayaklanmaların Ortadoğu barış sürecini tehlikeye atabileceğini ifade etmiştir. Her ne kadar o İsrail-Filistin barış sürecini kastetse de, içinde İsrail olan bütün süreçler bundan etkilenecektir. Süveyş Kanalı’nda çalışan binlerce işçi bugünlerde greve başladı. Avrupa ekonomisinin can damarı Suveyş’teki kriz bile tek başına çok etkili olacaktır ve hemen bütün ülkeler bir şekilde krize müdahil olacaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 95.sayısı (2011 Şubat) için yazılmıştır.

×