150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet

Büyük Ortadoğu Projesi ve İrak

Büyük Ortadoğu Projesi ve İrak

Tarihten Günümüze Irak

En eski şark medeniyetlerinin doğduğu Mezopotamya, 633-642 yılları arasında İslâm toprakları arasına girdi. Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde, en parlak devrini yaşadı. O zamanlar Bağdat dünyanın en önemli kültür ve ticaret merkeziydi. Irak, 637 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra Hz. Ali döneminde İslâm’ın merkezi haline getirilmiş ve İslâm’ın başkenti Kûfe’ye taşınmıştır. Hz. Ali ile Emeviler arasındaki Sıffîn savaşı da Irak sınırları içinde olmuştur. Bu savaşın ardından Irak günümüze kadar süren farklı mezhep ve etnik grupların mücadelelerine sahne olmuştur. Emeviler döneminden sonra Abbasiler bu bölgeye hâkim olmuş ardından 1055 yılından itibaren Selçukluların hâkimiyetine girmiştir. 1258 yılından itibaren ise Moğol istilasına uğramış ve iki asır onların kontrolünde kalmıştır. 1444-1467 yılları arasında Akkoyunluların hâkimiyetinde kalan Irak, 1499-1508 yılları arasında Safevilerin istilasına uğramıştır. Bu bölgedeki Şiilik ve Sünnilik arasındaki fark Safavi devleti döneminde özellikle ortaya atılarak abartılmıştır. Safaviler kendi iktidarlarını bu mezhep farklılığına dayandırarak oluşturmuşlardır. Tarih boyunca Irak, Sünni Anadolu Türkleri ile Şii İran Türkleri arasındaki hâkimiyet mücadelesine sahne olmuştur. Bu mücadele 1534’te Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı Devletinin hâkimiyetine girerek 1917’ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Abbasi dönemi 750?1258 hariç, 1920’ye kadar süren 2000 yıl boyunca Irak ya başka bir yerde merkezi olan bir imparatorluğa tabi olmuştur (Umaydiler, Moğollar, İlhanlılar ve Osmanlılar) ya da Doğu Akdeniz ülkeleri ile İran arasındaki sınır bölgesini oluşturmuştur.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı Devletinin Ortadoğu’dan çekilmesine neden olan pek çok yerel isyanlar yapılmıştır. Bu isyanlarda İngilizlerin kışkırtmalarıyla Mekke Emiri Şerif Hüseyin de kullanılmıştır. Bu dönemde İngilizler, Şerif Hüseyin ve oğullarına Osmanlı’nın yıkılmasından sonra kurulacak olan Büyük Arap Devletinin Krallığı vaadlerinde bulunur. Fakat gerçekler onların söyledikleri gibi olmamıştır. Ortadoğu farklı bir paylaşıma sahne olur. Britanya, Fransa ile yapılan Sykes-Picot Antlaşması uyarınca Musul’u, Fransızların Verimli Hilal’in (Mısır’da Nil nehrinin suladığı alanı, Levant’ı -İsrail’in bulunduğu orta bölüm- ve Fırat’la Dicle nehirlerinin suladıkları alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler Cemiyeti’nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya’ya bir hak olarak tanımasıyla Britanya Nil’den İndüs’e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük sağlamıştır. (Mim Kemal Öke, Musul-Kürdistan Sorunu 1918-1926, İz yay., İstanbul, 1995.)

16 Mayıs 1916 yılında Fransız ve İngilizler arasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması özellikle Ortadoğu’nun bugünkü haline gelmesine sebep olması açısından önemlidir. İngiliz Subay Mark Sykes ile Fransız subay Georges Picot Kahire’de bir araya gelerek masa başında Ortadoğu’yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Bu anlaşmaya göre yeni yapay devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin koşullarında Dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’ya bakış açılarını yansıtmaktadır. 1918 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılmış ve 1920 yılında yapılan San Remo Konferansı’nda Milletler Cemiyeti’nin de tanıdığı bir hakla İngiliz manda yönetimine verilmiştir. Fransız ve İngiliz subaylar bölgenin etnik ve dinsel yapısını göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda harita üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da parçaladılar. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak, Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız bölgesi oldu. (Oral Sander, Siyasi Tarih İlk Çağlardan 1918’e, İmge yay., Ankara, 1999, s. 339.) İngiltere’nin 1971’de Orta Doğu’dan tamamen çekilmesinden sonra bu bölge üzerinde Amerika en önemli güç olmaya başlamıştır. Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu’da etkisini artıran Amerika’nın Irak’a özel bir politik ilgisi vardır. Bundan dolayı yakın dönem Irak tarihinin Amerika tarafından şekillendirildiğini söylemek mümkündür.

Irak, Musul, Bağdat ve Basra başta olmak üzere 18 ayrı şehirden meydana gelmektedir. Yaklaşık 23 milyon nüfusa sahip olan Irak’ın %97’si Müslüman (%51 Şii, %41 Sünni), %4’ü ise Hıristiyan’dır. Etnik dağılım olarak ise %70-75 Arap, %15-20 Kürt ,%4 Türkmen, %4 Yezidiler, %1 Arami (Süryani) ve diğer etnik unsurlardır. (Şule Şahin, 11 Eylül Sonrasında Amerika Birleşik Devletler’inin Ortadoğu Politikası, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2006.)

Şiiler Güney Irak’ta yaşarken, Bağdat civarında Sünni Araplar, Kuzey Irak’ta ise Kürt ve Türkmen nüfus yaşamaktadır. Irak’ta çok önemli petrol yatakları mevcuttur. Bugün Irak, Orta Doğu’da yer alan stratejik mevkisiyle ve Suudi Arabistan’dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol rezervine sahip ülkesi olmasından dolayı Körfez’in önemli ülkelerinden biridir.

Büyük Ortadoğu Projesi

20. yüzyılın ilk yarısı Osmanlı’nın da ortadan kaldırılmasıyla birlikte dünyanın geleceğinde İslâm Medeniyetinin söz sahibi olma gücü kalmadı. Müslümanlar her coğrafyada bir ölüm kalım mücadelesi verdiler. Neredeyse yok oluş felaketi ile karşı karşıya kaldılar. Ancak yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte bu karabasan dönemi yavaş yavaş sona erdi ve hatta Müslüman toplumlar yeniden tarihin yapımında kurucu aktörler olarak kilit rolü oynama azmi, çabası ve iradesi göstererek yeni bir sıçrama döneminin eşiğine geldiler. Yüzyılın ilk yarısında hedeflenen müslüman toplumları pasifleştirerek yok etme projelerinin iflas ettiği görüldü. Bu durum emperyalist güçlerin Sovyetlerin dağılma süreci ile birlikte Müslüman coğrafyaya özellikle Ortadoğu’ya tekrar yönelerek aynı amaçlar doğrultusunda yeni plan ve projeler geliştirme ihtiyaçlarının ortaya çıkmasına yol açtı.

Soğuk savaş döneminin 1990’lı yıllarla birlikte sona ermesi ile birlikte gücü elinde bulunduran ülkelerden Amerika ve yandaşları insanlığın önüne önce Yeni Dünya Düzeni (YDD) projesini sundular. Bu düzen şimdi Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile hayata geçirilmek isteniyor. Bölge halkları çok iyi biliyor ki bu aslında Siyonistlerin binlerce yıllık hedefi olan Büyük İsrail Projesinden (BİP) başka bir şey değildir.

Bu amaçların gerçekleştirilmesi için Bush’un güvenlik danışmanı Rice’nin de söylediği gibi bölgedeki 22 ülkenin sınırlarının değişmesi gerekmektedir. Bunun ilk adımları da Afganistan ve Irak’ın işgalleri ile atılmıştır. İkinci hedef enerji kaynaklarının ele geçirilmesidir. Daha şimdiden bölge petrollerinin %40’ı olan Irak petrolleri, Afganistan’daki zengin uranyum kaynakları fiilen olmak üzere el değiştirdi. Bu durum dünya bor tuzlarının %75 ine sahip bulunan ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir.

Üçüncü olarak yüksek ve ileri teknolojinin bölge ülkelerinin eline geçmesi de engelleniyor. Bizim ülkemizde değişik zamanlarda yapılmaya çalışılan nükleer santrallerin çeşitli ’tesadüfler’(!) sonucunda sürekli ertelenmesi veya bölge ülkelerinin (Tabi ki İsrail hariç) elinde bulunabilecek nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların küresel tehdit olarak dünyaya gösterilmesi bu amaca hizmet etmektedir.

Bir başka hedef ise küresel sömürü aracı olan doların mevcut hegemonyasının sürdürülmesidir. Bölgedeki enerji kaynakları da kullanılarak bu ülkelerin ekonomik olarak felç edilme durumunun sürdürülmesi amaçlanmaktadır. Öyle ki her imkâna sahip olan bir ülke bile doları yoksa hiçbir şey yapamaz haldedir. Dolar bulmak için ise ya borçlanması ya da mevcut imkânlarını başka birilerinin bastığı kâğıt parçaları ile değişmesi gerekmektedir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 55. sayısı (2007 Ekim) için yazılmıştır.

Ortadoğu’daki Gelişmeler ve Türkiye’ye Yansıyanlar

Ortadoğu’daki Gelişmeler ve Türkiye’ye Yansıyanlar

Yazının kaleme alındığı şu günlerde medya ve kamuoyunda meclisten onay alan tezkere ve muhtemel bir sınır ötesi harekât, belki de onlarca yıl devam edecek olan çatışmalar ve intikamlar üzerine inşa edilecek bir gelecek tartışılmaktadır. Böyle bir atmosferde karşı tarafa duyulan öfke her iki tarafın da aklını ve basiretini yok etmektedir. Toplumun fertleri ise dost olması gerekenlerin düşman, düşman olması gerekenlerin dost olduğu talihsiz bir dönemi yaşamaya mahkûm edilmektedir.
Meclisten geçen bu tezkereyle birlikte hem Türkiye hem de Kuzey Irak’ta sonunu kimsenin tahmin edemeyeceği bir sürece girildi. Belki bu tezkere hiç kullanılmayacak, belki sınırlı biçimde kullanılacak. Belki de topyekun bir hesaplaşmanın ilk adımı olacak.
Bana göre Türkiye, Irak ve Ortadoğu ülkeleri halklarının üzerinde oynanan oyunları daha net görebilmek için Washington, Londra ve aslında baş aktör olan İsrail tarafından bakılmalıdır diye düşünüyorum. Çünkü Ankara’dan, Irak’tan, Filistin’den veya diğer Arap ülkelerinin yetkililerinin yapmış olduğu açıklamalar ve yükselen sesler hadiselere çözüm üretecek ve kimseyi tatmin eder halde değildir. Bölge halkının kaderini Batı’nın uygulamalarıyla tahmin etmek daha kolaydır. Bu hadiselerin gelişimine siz de öyle bakın. Öyle bakarsanız geleceği göreceksiniz. Öyle bakarsanız, tankların sınıra neden yığıldığını, 20 yaşındaki gencecik insanları Anadolu topraklarını neden yasa boğduğunu, Kürt köylerindeki suskunluğun ve umutsuzluğun sebeplerini anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’nin Güneydoğusu dâhil tüm Ortadoğu coğrafyası adeta yangın içinde. Bu geniş coğrafya üzerinde egemenliğini pekiştirmeye çalışan uluslararası emperyalist güçler ve bölge devletleri, bölge halklarını birbirlerine karşı kışkırtıcı ve tahrik edici gerici politikalar uyguluyorlar, halklar arası kardeşlik yerine düşmanlık tohumlarını geliştiriyorlar.
İşte Irak bunun en canlı örneği, Amerika bu ülkeye gireli dört yıla aşkın bir zaman oldu ve bu süre içerisinde ölen ve öldürülen insan sayısını hiç düşündünüz mü bilmiyorum. Bu adamlar Irak’ta dört buçuk yılda bir milyon yüz binden daha fazla (http://antiwar.com/updates/) insan öldürmeyi başardılar! Dile kolay, yüz binlerce sivil. Yüz binlerce ana, baba, delikanlı, genç kız, çocuk, bebek, öğretmen, öğrenci. İşgalin, etnik çatışmanın, iç savaşın, mezhep kavgasının maliyeti bu. Tabi tüm bunlara kaybolan binlerce insanı da ekleyelim. Bu ölümleri hangi kavramla ifade edeceğiz? Bir ülkenin camileri ve okulları bombalandığında, masum insanları kurşuna dizildiğinde, yüzlerce öğretim üyesinin kafasına kurşun sıkıldığında, işgalin acısını en korkunç biçimde yaşayan bir ülkede her aileden en az bir kişi öldürüldüğünde neler yaşanır ve neler hissedilir ancak oradaki insanlar bu acıyı bilebilir?
Hatırlayacak olursanız 1994’teki Raunda soykırımında 800 bin insan öldürülmüştü. Bu olay uluslararası hukukta ’soykırım? olarak tanımlandı, bunun için mahkemeler kuruldu. Irak’taki ölümler Ruanda’yı da geçti. Darfur’daki ölümler de, (http://www.cnn.com/2007/TECH/04/10/google.genocide/index.html) Amerikan yönetimi tarafından resmen ’soykırım? olarak tanımlanarak dünya harekete geçirilmişti. Peki, bir milyon yüz bin kişiyi öldüren (ve bu sayı her geçen gün artmakta), vahşetin her türlüsünü deneyen ülke soykırımdan başka ne yapıyor!
Ayrıca Amerika, Irak’ta inşa ettiği bu kaosu devam ettirebilmesi için bu ülkedeki piyonlarını, müttefiklerini kullanmakta ve kendisi Irak’ın güvenliğini güvensizleştirerek, ’ben olmadan hiçbir güvenlik sağlanamaz? anlayışıyla hem dünyaya hem de bölgeye bu mesajı dayatmaktadır. Bu vesileyle Irak üzerinden bölgeye yönelik strateji ve taktik üzerine plan ve projeler geliştirmeye çalışmaktadır. Irak’ın ’yeniden yapılandırılacağını!? iddia eden Amerika ve müttefikleri bırakın bu ülkeyi yapılandırmayı, bugüne kadar gelmiş geçmiş hiçbir yayılmacı devlet ve imparatorluk bu ülkeyi Amerika ve müttefik işgalci güçler kadar tarumar etmemişlerdir.
Irak’ta bu vahim hadiseler yaşanırken diğer ülkeler üzerindeki tehditler de her geçen gün artarak devam etmektedir. Bu süreçte İsrail uçakları Türkiye topraklarından Suriye’yi bombaladı. Fransa Dışişleri Bakanı dünyayı İran’la büyük savaşa hazır olmaya çağırdı. Amerika ve İsrail, İran’a saldırı için hazırlıkları açıktan yürütür hale gelmiştir. Bush, Ortadoğu’da nükleer soykırımdan söz eder olmuştur. Yarın bir milyon insan Suriye’de, birkaç milyon da İran’da öldürülürse bizler ne yapacağız, acaba susmaya devam mı edeceğiz? Şimdi yaptığımız gibi. Hiç olmazsa bu kötülük karşısında elimizle, olmazsa dilimizle, buna da gücümüz yoksa kalbimizle buğzederek bir tepkimiz olmalı değil mi? Çünkü Irak, Filistin, Lübnan, Afganistan, Pakistan ve dünyanın pek çok yerinde haksız yere öldürülenler Müslüman olmaktan öte öncelikle insandır. İslâm, inanan ve inanmayan ayrımı yapmaksızın haksız yere insan öldürmeyi şiddetle kınamakta ve yasaklamaktadır. Dünya bu katliamlara sessiz ve tepkisiz, bunun nedenini biliyor musunuz? Öldüren Amerika da ondan! Eğer bunu başka bir ülke yapsaydı, kıyameti koparırlardı! Ama o ülke Amerika olunca herkesi bir sessizlik kaplıyor.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 56. sayısı (2007 kasım) için yazılmıştır.

Noel’in Tarihçesi ve Yılbaşı

Noel’in Tarihçesi ve Yılbaşı

Tarihi kaynaklar incelendiğinde Hz. İsa’nın doğum tarihine dair kesin bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Bu konuda, farklı rivayetler olup, Hıristiyan kaynaklarında da farklı tarihler yer almaktadır. Hz. İsa’nın doğum tarihinin yıl olarak milattan önce dört ile altı yıl evvel olduğu, doğum günü olarak da Batı’da bulunan kiliseler 25 Aralık gününü doğum tarihi olarak kabul edip kutlarlarken, Doğu kiliseleri ise bu tarihi 6 Ocak olarak kabul etmektedir.

Hz. İsa’nın doğum tarihindeki bu ihtilafların sebebini ise Meydan Larousse ’Noel’ maddesinde şu şekilde açıklanmaktadır: Milattan önce güneşe tapan putperestler, tanrı saydıkları Güneş’in her gün biraz daha erken kendilerini terk etmesine üzülürlerdi. 25 Aralık’ta günler tekrar uzamaya başlayınca, Güneşin kendileri ile kalmaya razı olduğuna sevinerek kutlamalar yaparlardı. Bu kutlamalar sırasında dans ederler, içki içerler ve ışıklandırma yaparlardı. O günde hindi kesme, domuz başı, kaz kızartması yemeyi ve birbirlerine çeşitli hediyeler vermeyi gelenek haline getirmişlerdi. Ayrıca Güneşe tapan ve kurtarıcı tanrılarının kış başlangıcında doğduğuna inanan diğer putperest milletler de vardı. Bunlar da Julian takvimine göre kış başlangıcı olarak kabul edilen 25 Aralık’ta özel kutlama törenleri yaparlardı.

Yeni Rehber Ansiklopedisi’nde ise konuyla ilgili olarak şunlar anlatılır: O dönemde Hz. İsa’nın doğum günü kesin olarak bilinmediği için ilk Hıristiyanların Hz. İsa’nın doğumu için kutladıkları özel bir gün yoktu. Bu sırada Roma İmparatorluğunun her yerinde Güneşe ve putlara tapılıyordu. Roma İmparatoru Büyük Konstantin, putperest iken miladın 313 senesinde Hıristiyanlığı kabul etti. Putperestlikten birçok şeyleri de Hıristiyanlığa soktu. Güneş tanrısının doğum günü kabul edilen 25 Aralık’ı yılbaşı kabul etti. Hz. İsa’nın kurtarıcı tanrı olduğuna inanan Hıristiyanlar da, Hz. İsa’nın 25 Aralık’ta doğduğunu kabul ettiler. Sonunda bu geceyi miladi yılbaşı ve Noel olarak her sene kutlamaya başladılar.

İşte 25 Aralık – Ocak arası bu sebeple eğlence günleri ve tatil olarak kabul edilmiştir.

Bütün bu anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere İmparator Konstantin mağlûp edilemeyen güneş kültüyle Mitra kültünü Hıristiyanlık’la birleştirmiş, böylece onun zamanında Noel ortaya çıkmıştır. İmparator Aurelion’dan itibaren güneş kültü Hıristiyanlık inançlarıyla bir sentez oluşturmuştur. Böylece Noel, Roma Katolikleri tarafından Hıristiyanlığa adapte edilmiştir ve onlar da bunu eski pagan geleneğinden almışlardır.

Tüm bu bilgiler ışığında şunları söyleyebiliriz ki; aslında yılbaşının Hıristiyanlıkla ve Hz. İsa ile hiçbir alakası yoktur. Katolik dünyası sadece 25 Aralık gecesini kiliselerde ayinler yaparak geçirmektedirler. Fakat 31 Aralık’ta yılbaşı geceleri ise kiliselerde ne ayinler yapılmakta ne de o gece bir takdis havası içinde kutlanmaktadır. Papazlar da o akşam onlarca küp kutsanmış şaraplarını içmekte ve içip içip sızmaktadırlar. O halde burada şunu sormak gerekiyor; Peygamberlerin en fakirlerinden biri olarak yaşadığı Hıristiyanlarca da ifade edilen Hz. İsa ile bu gecenin sefahatinin, israfının ve çılgınlığının ne alakası olabilir? Hem Hz. İsa (hâşâ) çam kesmeyi, içki içmeyi, domuz yemeyi veya fuhuş yapmayı mı emretti?
Türkiye’de ise daha yakın zamana kadar çok fazla itibar görmeyen yılbaşı kutlamaları popülaritesini televizyon ile kazandı. Özellikle kendilerine sosyete denilen bir kesim, televizyonun oluşturduğu bu şaşalı havaya uyarak ihdas edilen yılbaşı haftasını 25 Aralık’ta kutlamaya başlamaktadırlar. Nefsine hoş gelen her şeyin peşinden koşmaya alışmış olan şuursuz veya kendilerini şuurlu zannettikleri halde nefislerinin esaretinden kurtulamayan gafletteki Müslümanlar ise karnavala dönüştürülmek istenen bu kutlamalara 31 Aralık günü iştirak ediyor.

Nasıl iştirak edildiğini merak edenlere o günlerde yapılan hazırlıklardan örnekler vermemiz yeterli olacağı kanaatindeyim. Hıristiyan Batı dünyasında olduğu gibi ülkemizde de Aralık’ın son günleri yaklaştıkça mağazaların vitrinleri süslenir, özel hediyelik yılbaşı sepetleri hazırlanır, bu arada işyerlerinin sunduğu çeşitli eşantiyonlar, takvimler, vb. piyasayı hareketlendirir. Çam ağacı satanlar, yılbaşına has hindi sürüleri ortaya çıkar.

31 Aralık’ta doruk noktasına ulaşan hazırlıklar resmî ve özel televizyon kanallarının sunduğu ucube programlarda şehvet ve arzularının esirleri olan insanlarda hayâ duygusunun nasılda yok olduğunu görebilmek mümkündür. Kendilerince sanat icra eden insanların durumu böyleyken, peki onları izleyenler ne haldedir?

İşte kendini bu çarkın içerisine bırakmış insanımızda o akşam için hazırladığı kuruyemiş, meyve ve en önemlisi belki sene içerisinde hiç aklına gelmediği halde o gün satın aldığı hindi ve yaş pastasıyla kendilerince masumane hazırlıklar yaparlar. Kimileri bu hazırlıklara çam ağacını da ekler.

Ayrıca içki müptelası olmuş kimseler için 31 Aralık tarihi eşi bulunmaz bir gecedir. Çünkü yılbaşı geceleri içki satışının ve kullanımının had safhaya yükseldiği bu gecede devlet sarhoş vatandaşlarına yardımcı olmak için seferber olmaktadır. Sabaha kadar devam eden televizyon yayınları ve eğlenceler günün ilk ışıkları ile yerini derin bir sessizlik ve yorgunluğa bırakır ve Türkiye’de yeni yıl yani 1 Ocak, öğleden sonra başlar.

Efendimiz (s.a.v.): ’Kim bir kavme benzerse, o onlardandır’ (Ebû Davud, H. no: 4031) buyurarak davranışlarımızda, hal ve hareketlerimizde, Yahudi ve Hıristiyanlara, müşriklere benzememizi yasaklamıştır. Kaldı ki; Yılbaşı ve Noel eğlenceleri Hıristiyanlık geleneğinden bile gelmemekte, Romalıların güneş tanrısına taptıkları putperestlik döneminden kalma bir gelenektir.

Müşrik bir toplumdan kalan bu geleneğe mâsumâne de olsa bir nebze uymak imanlarımıza ne kadar zarar verebileceğini vicdanlarımıza havale ederek sormak lazım. Zira İbn-i Ömer (r.a.) teşebbüh hakkında şöyle buyururlar: ’Bir kimse müşriklerin arzına ev bina edip, onların bayramlarına katılmak sûretiyle onlara benzerse, o kimse kıyâmet günü onlarla berâber haşrolunur.’ (Feyzü’l-Kadir, 104)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 58. sayısı (Ocak 2008) için yazılmıştır.

Ashab-ı Bedir

Ashab-ı Bedir

MELEKLERİN YARDIMINA MAZHAR OLAN ORDU:
ASHAB-I BEDİR

“Hatırlayın o zamanı ki, sizler (Mekke’de iken sayıca) azdınız. Yeryüzünde eziliyordunuz. İnsanların sizi kapıp (esir almasından) korkuyordunuz. Fakat Allah sizi (Medine’de) barındırıp (Bedir harbinde gönderdiği meleklerin) yardımıyla destekledi. Sizi güzel şeylerden (ganimetlerden) rızıklandırdı ki (nimetlerine) şükredesiniz.” (Kur’ân-ı Kerîm, 8/26)

Efendimiz (s.a.v.) bir Peygamber olması hasebiyle Allah tarafından kendisine indirilen vahyi, doğup büyüdüğü Mekke şehrinde insanlara duyurmaya çalışan Rasûlullah (s.a.v.) ilk günlerden itibaren güçlü ve nüfuzlu bir Kureyş muhalefetiyle karşı karşıya kaldı. Risâletine yönelik yapılan baskı ve zulüm dolu bu acımasız düşmanlıktan dolayı tebliğ vazifesini insanlara duyurmada ciddî zorluklarla karşılaşan Efendimiz (s.a.v.) İslâmî tebliğ hürriyetini ve davet hususundaki gerekli özgür ortamı bulmak adına çeşitli girişimlerde bulundu. Ancak Mekkeli müşriklerin imana ve İslâm’a karşı bağnazlıkları, iman edenlere düşmanca tavırları ve onlara akla hayale gelmeyecek derecede işkence ve eziyetlerinin neticesinde Efendimiz (s.a.v.) ve ashabı canları kadar sevdikleri Mekke’den dolayısıyla Kâbe’den bile ayrılmalarına sebeb olmuşlardı. Bu bakımdan İslâm tarihinde Medine’ye hicret, Efendimiz (s.a.v.) açısından İslâmî tebliğ konusunda atılmış en önemli adım ve bir dönüm noktası oldu.

İslâm tarihinde Müslümanların varlıklarını devam ettirebilmeleri için bir dönüm noktası mesabesinde olan Bedir Savaşı hicretin 2. senesinde Ramazan ayının 17’si Cuma sabahı (13 Mart 624) vuku bulmuştur. (İbn Hişâm, II, 202; İbn Sa‘d, II, 17) Sahabe Efendilerimizin Allah’a ve Rasulullah (s.a.v.)’a olan imanları bakımından ne kadar yüce bir mertebede oldukları bu çetin muharebede bir kez daha sergilenmekteydi. Çünkü bu güzide insanların pek çoğu ticaretle uğraşan veya bağ ve bahçelerinde ziraatle uğraşan kimselerdi. Yani harb etmeyi bilen savaşçı insanlar değildiler. Fakat onları Bedir kuyularına getiren bir hakikat vardı. O da; imanları uğrunda verecekleri dünya imtihanı…

Rasûlullah (s.a.v.) her zaman olduğu gibi Bedir Gazvesinde de Cenâb-ı Hakk’ın yardımının iman edenler üzerine olacağına imanı tamdı. Bu yüzden hiç bir zaman dilinden düşürmediği dualarla İslâm’a ve müslümanlara zafer bahşetmesi için Rabbimizden yardım istemekteydi.

Hz. Ali (r.a.) müşahede ettiği bu durumu şöyle anlatıyor: “Bedir günü biraz savaştıktan sonra Resûlullah’ın ne yaptığını görmek için yanına geldim. Baktım ki Resûlullah secde halindedir ve: “Ya hayyu ya kayyûm” diyor, başka bir şey söylemiyordu. Tekrar savaş meydanına döndüm. Sonra tekrar geldim, baktım ki yine secde halindedir. Sonra savaşa döndüm. Yine Resûlullah’ın yanına geldim, baktım ki yine secde halindedir. Ve “ya hayyu ya kayyumu” tekrar ediyor. Allah ona zaferi müyesser kılıncaya kadar bu duayı yaptı.
Rasûlullah (s.a.v.), Bedir gecesinde hem namaz kılıyor, hem de, “Ey Allah’ım! Eğer şu bir avuç Müslüman’ı helâk edersen sana kulluk yapılmayacaktır” diye dua ediyordu ve o gece Allah bir yağmur ihsan etti. (Kenzü’l-Ummal, V/267; Hayatu’s-Sahabe, I/478)

Efendimiz (s.a.v.) hem Cenâb-ı Hakk’a buna benzer dualarla niyazda bulunurken hem de ashabını Allah yolunda cihada teşvik ederek: “Muhammed’in nefsini kudret elinde tutana yemin ederim ki, içinizden kim onlarla savaşırken sabır ve metânet gösterir; mükâfaatını yalnızca Allah’tan bekleyerek ve kaçmaksızın şehit düşerse Allah Teâlâ onu cennete iletir” buyurmaktaydı.

Sahabe Efendilerimizden Umeyr b. Hümam (r.a.) Rasûlullah’ın (s.a.v.) cihada çağrısını işttiği sırada elindeki hurmaları yiyordu. O, bu sözleri işitince Mekkeli müşrikleri işaret ederek: “Çok güzel! Benimle cennet arasında şu kişilerin beni öldürmelerinden başka bir engel yoktur!” dedi.

Hz. Peygamber, niçin “Çok güzel!” dediğini sorduğunda Umeyr (r.a.):“Ey Allah’ın Rasûlü! Yemin ederim ki; bunu inançsızlığımdan değil cennete girebilme ümidimden dolayı söyledim” dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) de ona: “Cennetlik olduğundan şüphen olmasın!” buyurdular.
Bunun üzerine Umeyr sadağından birkaç hurma çıkararak yemeye başladı. Ancak daha sonra bunları yemekten vazgeçerek

“Bunların hepsini yeyinceye kadar yaşayacak olursam bu çok uzun bir süre olacaktır” dedi. Böylece elindeki hurmaları atarak kılıcını çekti ve şehit düşene kadar savaştı. (Bidaye III/277;

Hayatu’s-Sahabe, 1/405-406. İmam Ahmed ve başkaları Enes b. Malik’ten.)

Bedir günü Cenâb-ı Hakk, iman edenlere öyle bir yardım göndermişti ki, bu durum Kurân-ı Kerîm’deki Enfâl sûresinde bazı ayetlerle de teyid edilmekteydi. Çünkü Allah (c.c.), bu savaşa melekleri göndermiş ve onları, kafirlere karşı müminlere destek olmaları için vazifeli kılmıştı. Savaş esnasında meleklerin bu yardımını başta Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere sahabeden pek çoğu gözleriyle müşahede ettiler. Aynı şekilde müşriklerden esir edilenler de o güne kadar hiç görmedikleri kimselerin, kendilerinin esir alınmalarında sahabiye yardım ettiklerini esir alındıktan sonra itiraf etmişlerdi.

İslâm ve imanın muhafazası uğrunda verilen mücadelenin Allah tarafından nasıl yardıma mazhar olunduğunu Bedir günü yaşanan hadiseler ışığında Sahabe Efendilerimizin dilinden gelin hep beraber dinleyelim:

• Sehl b. Sa’d şöyle anlatıyor: Ebu Üseyd gözlerini kaybetmesinden sonra bir gün bana şunları söyledi: “Ey yeğenim! Allah’a yemin ederim ki şu anda Bedir’de bulunsak ve Allah Teâlâ da gözlerimi bana geri verseydi, imdâdımıza gelen meleklerin çıktıkları vadiyi sana hiç tereddütsüz gösterebilirdim.” (Bidaye III/280 (Beyhaki ve İbn İshak’tan); Heysemi VI/84)

• Cebrail (a.s.) Bedir gününde Zübeyr (r.a.)’in simasında ve başında sarımtırak bir sarık olduğu halde indi.(Heysemi VI/84)

• Bedir gününde Zübeyr (r.a.)’in başında bir ucunu yüzü tarafına sarkıttığı sarı bir sarık vardı. Melekler de aynı şekilde, başlarında sarı renkli sarıklarla indiler. (Kenzü’l-Ummal, V/268; Hâkim III/361)
• İbn Abbas (r.a.)’ın rivayetine göre; Melekler, Bedir gününde ucunu arka taraflarına sarkıttıkları beyaz sarıklar giymişlerdir. Huneyn gününde ise sarıklarının rengi yeşildi. Onlar Bedir hariç hiç bir savaşta düşmanla savaşmamışlardır. Yaptıkları sadece mü’minlerin sayılarını çok göstermekti. (Ebu Nuaym, Delâil s. 170

Meleklerin Müşriklerle Savaşması ve Onları Esir Alması
• Süheyl b. Amr (r.a.) naklediyor: “Bedir günü kır atlara binmiş bazı kimseleri yer ile gök arasında gördüm. Başlarında miğferler vardı. Müşriklerden bazılarını öldürüyor, bazılarını da esir alıyorlardı.” (Kenzü’l-Ummal, V/265)

• Abbas’ı esir eden Ebu’l-Yeser Kâ’b b. Amr’dır. Bu zat Benî Seleme kabilesine mensubdur. Bu adam kısa boyluydu. Abbas ise iri yarı birisiydi. Bu kişi, Abbas’ı esir ederek Efendimize (s.a.v.) getirmişti.

Abbas: “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni esir eden şu ensarlı zat değildir. Beni, bir ata binmiş, saçı dökülmüş, çok güzel yüzlü bir adam esir etti. Doru bir atın sırtındaydı ve ben onu şimdi kavmin içinde görmüyorum. Onun kılık kıyafeti şöyle şöyle” idi diyerek tarif etti.

Ensarlı: “Ey Allah’ın Rasûlü! Onu ben esir ettim” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ensarî’ye; “Sus! Allah Teâlâ, keremli ve şerefli bir melekle sana yardım etmiştir” buyurdu. (Heysemi, VI/75, İmam Ahmed, Bezzar’dan).


• Müslümanlardan bir kişi, müşriklerden birini kovalıyordu. O sırada yukardan bir kırbaç sesi duyuldu ve bir süvari ortaya çıkıp: “Ey Hayzum ilerle” dedi. Ensari önüne baktığında kaçan müşriğin sırt üstü yere düştüğünü, burnunun kırıldığını ve kamçı izinden yüzünün morardığını gördü. Ensari Efendimize (s.a.v.) gelerek durumu anlattı.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Dediklerin doğrudur. O göklerin üçüncü katından gönderilen bir yardımcıdır” dedi. O günde müşriklerden yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kişi de esir alınmıştı. (Bidaye, III/279. Müslim, İbn Abbas’dan).
• Ben ve amcamın oğlu dağın üzerine çıktık. Oradan Bedir sahasını görüyorduk. İkimiz de müşriktik. Tepeden savaşı seyrediyor ve sonucunu bekliyorduk.

Yağmacılarla beraber yağmacılık yapacaktık. Biz dağda pusuda iken, bir bulut bize yaklaştı. Buluttan atların kişnemesi duyuluyordu. Birisi de: “Hayzum ilerle” diyordu. Amcamın oğlunun korkudan ödü patladı, oracıkta öldü. Ben de neredeyse helâk olacaktım. Fakat kendimi toparladım. (Ebu Nuaym, Delâil, s. 164. Beni Ğıfar kabilesinden bir adamdan).
• Babam bana: “Ey oğlum! Bedir savaşındaydık.

Hatırlıyorum ki, müslümanlardan birisi, müşriklerden birinin başını hedefliyor, fakat daha kılıcını vurmadan başı yere düşüyordu” dedi. (Bidaye, III/281 (Beyhaki, Ebu Umame b. Sehl, babasından); Hakim, III/409.)
• Hâris b. Samime “Rasûlullah (s.a.v.) vadide, bana:

“Abdurrahman b. Avf’ı gördün mü?” dedi.

“Evet, ey Allah’ın Rasûlü! Onu dağın eteğinde gördüm. Müşrikler onun etrafını sarmışlardı. Ona yardım etmek istedim, fakat sizi burada görünce yardımınıza koştum” dedim. Rasûlullah (s.a.v.): “Onun için üzülme. Melekler onunla beraber savaşırlar” dedi.

• Daha sonra Abdurrahman b. Avf’ın yanına gittiğimde, yedi kişinin öldürülmüş olduğunu gördüm ve: “Ellerine sağlık, bütün bunları sen mi öldürdün?” dedim. Abdurrahman (r.a.): “Ertat b. Şurahbil’i ben öldürdüm” dedi. Bir adamı daha göstererek Şunu da ben öldürdüm, fakat diğerlerini göremediğim bir kimse öldürdü” dedi. Bunun üzerine: “Allah ve Rasûlü doğru söyledi” dedim. (Heysemi, VI/114; Hayatu’s-Sahabe, IV/298-300)

Müslümanların iman ettikleri Allah’a ve arka çıktıkları Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize karşı bağlılıkları kendilerine bahşedilen Bedir zaferi sayesinde daha da artmış, İslâm’a şüphe ve kinle yaklaşan bazı insanların bütün bu olumsuzluklarından temizlenerek iman ettikleri görülmüştür. Katledilen müşriklerin büyük kısmı Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve müslümanlara pervasızca eziyette bulunan, onlara karşı fitne ateşini alevlendiren kimselerdi. Böylece noksanlardan münezzeh olan Allah’ın kelimesi, yani İslâmiyet yücelmiş, şirkin kelimesi ise alçalmıştı. Hak ile batıl Bedir günü birbirinden ayrılmıştı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 60. sayısı (Mart 2008) için yazılmıştır.

İstikamet Yolunda Ashab’ın Ağır Yükü

İstikamet Yolunda Ashab’ın Ağır Yükü

“Muhacirûn ve Ensar’dan sâbıkûn-i evvelûn ve bir de ihsan şuuruyla onlara tabi olanlar var ya, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Kur’ân-ı Kerîm, 9/100)

Ayetten de anlaşılacağı üzere Sahabe Kiram (r.a.) Allah Tealâ’nın rızasına nail olduğu gerçeği sarih bir şekilde kıyamete kadar gelecek tüm müminlere beyan edilmiştir. Onların bu özellikleri sebebiyledir ki Efendimiz (s.a.v.) ümmetini ashabı konusunda ikaz ederek şöyle buyurmuştur:

“Ashabım hakkında uygunsuz söz söylemeyin. Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizden birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve o bunun tamamını Allah yolunda infak etse, onların bir-iki avuçluk infakın(ın sevabın)a, hatta yarısın(ın sevabın)a bile ulaşamaz.” (Müslim, Fedailü’s-Sahabe)

Efendimizin (s.a.v.) huzurunda ilk halkayı oluşturan bu güzide topluluk kıyamete kadar gelecek olan tüm Müslümanların örnek alacakları şahsiyetlerin başında gelmektedir. Daha dünyadayken Cenâb-ı Hakk’ın rızasını, Efendimizin (s.a.v.) hoşnutluğunu kazanan bu şerefli insanlar hangi vasıflarıyla bu dereceye ulaştılar?

Günümüzde bu sorunun cevabı daha da bir ehemmiyet kazanmıştır. Zira Oryantalizmin esintilerden etkilenen İslâm dünyasındaki modernist zihniyetli bazı Müslümanlar, Kur’ân’a, Sünnet’e ve bunları Rasûlullah (s.a.v.)’tan hem nazarî hem de uygulamalı olarak öğrenen ve daha sonra da kendilerinden sonraki nesle aktaran Sahabeyi Güzîn’e bile eleştirel gözle bakarak saf ve temiz vicdanları bulandırmaya çalışmaktadırlar.

Batı’da tasarlanıp, kurgulanan Oryantalizm, İslâm’ı “Vahy’e dayalı din” olarak değil de, “tarihsel ve toplumsal bir fenomen” olarak görmeleri sebebiyle Kur’ân ve Hadisler üzerinde insanların zihinlerini bulandırarak şüphe uyandırmayı kendilerine gaye edindiler. Bu hedefe ulaşmada kullandıkları yollardan birisi de sahabeyi hafife alarak onlar üzerinde şüphelere sebep olacak fikirler ortaya atmaktı. Onlar bu cehtlerinde kısmen de olsa yol kat etmişlerdir.

Özellikle 20. yüzyıldan itibaren Oryantalizm, Kur’ân’la olan mücadelesinde sadece kendi din mensubu oryantalistlerle kalmamış Müslüman kimlikli Mısır’da Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh ile Hindistan’da Seyyid Ahmed Han, Fazlur-Rahman, Taha Hüseyin v.b. kişiler vasıtasıyla da hedefine ulaşmayı denemiş, bu çerçevede birçok akademisyen, yazar ve sanatçı yetiştirmiştir. Bunlar İslam’ın tarih içinde oluşturduğu geleneğin sorgulanması bahanesiyle Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnetini tartışma konusu haline getirmişlerdir. Yine bu bağlamda oryantalistler ve onların takipçileri sünnet ve hadis üzerindeki çalışmalarını raviler üzerinde yoğunlaştırarak sahabeye varıncaya kadar dil uzatmışlar ve bir kısım ravilerin rivayet ettikleri hadislerin güvenilir olmadıklarını iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir. Sahabe arasında Efendimiz (s.a.v.)’den en çok hadis rivayeti bulunan Ebû Hureyre (r.a.) oryantalistlerin iftira ve ithamlarına maruz kalmıştır.

Oryantalizm, bu güzide sahabeyi özellikle seçmiştir. Neden mi? Çünkü Ebû Hureyre (r.a.) hakkında ürettiği mesnetsiz iddiaların sayesinde hadis mecmualarının sıhhatine zarar vermek amaçlandı. Zira Ebû Hureyre (r.a.) rivayetlerinin ciddi bir yekûn oluşturduğu hadis kitapları, O’nun yalanla itham edilmesiyle itibar kaybına uğrayacak ve neticede de çoğunluğunu hadisle temellendiren fıkıh ve kelâm gibi ilimler büyük bir sarsıntı yaşayacaktır. Aslında İslâm’ın 2. asrından itibaren Mu’tezile ve Şia ile başlayan Ebû Hureyre (r.a.) karşıtlığı ehl-i sünnet âlimlerinin onların saldırılarına cevap olarak kaleme aldıkları eserlerle tesirsiz hale getirilmişti.

18. yüzyıldan sonra Batı’nın siyasi nüfuzunu arkasına alarak İslam’a saldıran Oryantalizmin tetiklenmesi ile bu hastalıklar yeniden nüksetti. Bu tehlikenin varlığını çok daha önceden gören İmam-ı Rabbani Hazretleri bu noktada şunları söylemektedir:

“Ebû Hureyre (r.a.)’yi karalamak şer’i hükümlerin yarısını da inkâr etmek anlamına gelmektedir. Çünkü şer’i hükümlerle alakalı üç bin hadis vardır. Bunların bin beş yüzü Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivayetine dayanmaktadır.” (Mektubat-ı Rabbani, c. II, m. no: 349)

Unutulmamalıdır ki Kur’ân ve Sünnet’i bize sahabe rivayet etmiştir. Şayet onların adaleti tartışmaya açılırsa topyekûn İslamî ilimler sarsılır. Çünkü fıkıhtan kelâma kadar birçok disiplin onların rivayet ettiği hadislere dayanmaktadır.

Sahabe efendilerimiz İslâm uğrunda gerçekleştirdikleri maddi manevi cihatla, sahip oldukları iman ve Kur’ân ilimleri ile Rasûlullah (s.a.v.)’a bağlılıkları ile bu mukaddes vazifeyi her yönden büyük fedakârlıklarla yerine getirmişler. Hayatları boyunca iman ve İslâm’ın mânen ve maddeten hudutlarını muhafaza ederek Allah yolunun en layık muhafızları olmayı sürdürmüşlerdir. Onlar, bizim örneklerimizdir, önderlerimizdir. Genelde, dünyevi istek ve arzular doğrultusunda hayatını geçiren, küçük fedakârlıkları bile gözünde büyüten iman ve İslâm için yurdundan, yuvasından, canından, malından, makamından vazgeçemeyen günümüz Müslümanlarının, onlara müsavat dava etmeleri, fazilette onları geçme iddiaları mesnetsiz, ciddiyetten uzak hayretle karşılanacak bir durumdur.

İmam-ı Rabbani efendimiz gibi pek çok ehl-i sünnet ulemasına göre; Rasûlullah (s.a.v.)’ı görme şerefine nail olan sahabe efendilerimizin tamamının İslâm’da ayrıcalıklı bir yeri vardır. Ehl-i Sünnet, sahabe olmanın faziletinin peygamberlik dışındaki diğer bütün hususiyetlere üstün geldiğini kabul etmiştir.

Sahabeden sonra gelen kuşaklar arasında ilmî bakımdan bazı sahabeden ileri seviyede bulunanlar çıkabileceğini, fakat onlardan sonra gelen kuşaklara mensup hiçbir ferdin sahabîlik faziletinden doğan üstünlüğe ulaşamayacaktır. Çünkü onlar vahyin nazil olduğu mecliste bulunma ve Efendimiz (s.a.v.) dünyadayken görerek irşad olmuşlardır.

Kur’ân’ın, derlenip “Mushaf” haline getirilmesi ve ardından çoğaltılması, Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnet ve ahlaklarının titiz bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması, İslâm’ın adap ve erkânının, ruh ve kalp disiplininin nesilden nesile intikali hep güzide Sahabe efendilerimizin ehliyet, dirayet, basiret ve feragatiyle mümkün olmuştur.

Bundan dolayı Rasûlullah (s.a.v): “Benim sünnetime ve raşid halifelerin sünnetine sarılın.” (Tirmizî, İlim, 2685; Darimi, Mukaddime, h.no: 95) ”Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun, Ammar’ın rehberliğinde yol alın, İbn Mesud’un rivayet ettiğini de kabul edin.” (Tirmizi, Menakib, 3663; Ahmed, Müsned, V, 382.)

“Ashabım yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız uyun, sizi doğru yola erdirir.” (Kütüb-i Sitte, XII/4368) buyurarak selefîn ilk halkasını teşkil eden sahabe efendilerimize uymamızı istemesi, onların zaman itibariyle önce olduklarından değil, Kur’ân’ın inişine, Cebrail’in gelişine şahit olduklarından yani Kur’ân ve Sünnet-i Rasûlullah’ı diğer kuşaklardan daha iyi bildiklerinden dolayıdır.

Ashab-ı Kiram’ın her biri bizim için sadece bir “bilgi kaynağı” olarak değil, “örnek şahsiyetler” olarak da vazgeçilmezdir. Bu dinin nasıl yaşanacağını, nasıl ideal Müslüman olunacağını doğrudan Efendimiz (s.a.v.)’den öğrenmek şüphesiz ki sadece onlara nasip olmuştur. Rasûlullah (s.a.v.)’ın talebesi olmak, Cenâb-ı Hakk’ın

Kur’ân’da ve Efendimizin (s.a.v.) hadislerinde medhü sena ettiği bu güzel insanlar dünyada hangi kıymet ile denk tutulabilir? Bunun için biz, herhangi bir sahabînin adını yazdığımız veya söylediğimiz zaman, hemen arkasından “Allah ondan razı olsun” anlamında “radıyallâhu anh” dua cümlesini ekleriz.

Bütün din büyükleri buyuruyor ki: ’Sahabe-i Kirâm, peygamberlerden sonra insanların en efdali ve en üstünüdür.’ Rasûlullah (s.a.v.)’ı bir kere gören Müslüman, görmeyenlerin hepsinden, hatta Veysel Karânî’den kat kat daha yüksektir. (Mektubat-ı Rabbani, c. I, m.no: 120) Sahabiler, Şam’a girince, bunları gören Hıristiyanlar, hâllerine hayran kalıp; ’Bunlar, Îsâ aleyhisselâmın havârîlerinden daha yüksektir’ dediler. Tabiî’nin büyük âlimlerinden olan Abdullah b. Mübârek (r.aleyh) buyuruyor ki: ’Rasûlullah (s.a.v.)’ın yanında giderken Muâviye’nin (r.anh) bindiği atın burnuna giren toz, Ömer b. Abdülazîz’den birkaç kere daha hayırlıdır.’ (Mektubat-ı Rabbani, c. I, m. no: 66)

Şunu bil ki; sahabenin rivayetlerini eleştiren, reddeden veya rivayetlerden başka şeyler isteyen bir kimseyi işitirsen onun İslâm’ından şüphe et. Şüphesiz o şahıs arzusuna uyanlardandır ve sapık bidatçidir. Herhangi bir sahabeye (r.a.) hastalıklı duygular taşıyan insanlardan uzak durmamız gerekmektedir. Çünkü Allah (c.c), sahabeden razı olduğunu açıklamıştır. Gerçekten sahabelere dil uzatanlar, saldıranlar İslâm’ı yok etmek isteyen sapık fırkalardır. Çünkü dinin tümü bize sahabeler yoluyla geçmiştir. Allah onlardan razı olsun (Âmin). Eğer sen Rasûlullah (s.a.v.)’ı ve arkadaşlarını eleştiren bir adam görürsen bil ki o aşağılıktır. Allah Rasûlü (s.a.v.) buyuruyor ki: “Her kim ashabıma söverse Allah’ın laneti üzerine olsun.” (Taberâni, el-Kebîr)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 61. sayısı (2008 Nisan) için yazılmıştır.

Manevi Hayatımızda Üç Aylar

Manevi Hayatımızda Üç Aylar

İnsanlar, kendisine bahşedilen hayatın akışı içerisinde ister farkında olsun, ister olmasın dünyaya gönderiliş gayesi ve hayatın temel değerleri hususunda farklı yön ve hedeflere doğru kayıp gitmektedirler. Zira insanların pek çoğunun gündemini sahte, yapay oluşum ve problemler teşkil etmektedir. Bu tarzdaki sunî gündemler de çoğu zaman dünyaya asıl geliş gayesi olan Allah’a kulluğu unutturmaktadır. Bu bağlamda insanoğluna dünyanın geçici metaı süslü gösterilmekte ve bu ziynetler onu o kadar çok oyalamaktadır ki; insan, dünyanın bir imtihan yeri olduğunun bile farkına varmaktan aciz hale gelmektedir. Dünya imtihanını kaybetmek veya kazanmak, her şeyin üzerinde en büyük bir mesele iken gaflet sebebiyle insanların çoğu, dünyada ebedî kalacakmış gibi yaşayarak âhiret için hiçbir hazırlık yapmadan buradan göçüp gidebilmektedirler. Böyle bir kimsenin hâli, üniversite imtihanındaki bir öğrencinin imtihanı hiçe sayarak kafasını masaya koyup uyumasına veya lüzumsuz şeylerle uğraşarak vaktini lüzumsuz yere harcamasına benzer. Bu kimse, imtihanın bitiş zili çaldığında uyanır veya uyandırılır. Fakat iş işten geçmiş olur.

Hâlbuki Allah’a ve ahret gününe iman eden bizler, yeryüzünde gaflet içerisinde dolaşan kimselerden farklı olmalıyız. Öncelikle bizi asıl gayemizden uzaklaştıracak bu türlü gündemlere ve dünyanın geçici lezzetlerine karşı sürekli teyakkuz halinde olmalıyız ve bunların yol bulup ruhlarımızı kendi ağlarına almasına fırsat vermemeliyiz.

Rabbimizin en büyük bir rahmet tecellisi olan ve bizleri de onun mensubu olmakla şereflendiren yüce dinimiz İslâm, insanın gafletten sıyrılmasına yardım edecek pek çok fırsatları bizlere sunmaktadır. Meselâ beş vakit namaz, günlük meşgalelerin sebep olduğu gafletten en güzel bir kurtuluş vesilesidir. Haftada bir kıldığımız Cuma namazı; büyük bir cemaat ile kılınışı, vaaz ve hutbeleriyle haftalık bir yenilenme ve gafletten bir silkiniş vesilesidir. İnananlara farz kılınan Ramazan orucu, gaflete dalmış nefs-i emmareye karşı bir ay süren bir cihad neticesinde en mükemmel bir temizlenme ve uyanışı temin eder. Ömürde en az bir kez edası farz olan Hacc-ı Şerif, gafletten uyanışın en büyük sebeplerinden birisi olur…

Yarattığı kullarına sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olan Rabbimiz, önümüze bugünlerde halk arasında ‘Üç Aylar’ adıyla maruf altın bir fırsat koyuyor. Zira Cenab-ı Hak, bu aylarda af ve mağfiretini, nimetlerini sağanak sağanak yağdırmaktadır. İşte, 3 Temmuz’da dühûlü ile müşerref olduğumuz mübarek Receb, Şaban ve Ramazan ayları hem bir gafletten silkinme ve uyanma, hem de manen tedavi olma mevsimidir. Evvelindeki dokuz ay boyunca değişik sebeplerle maneviyatta gerilemiş, günahlar yüklenmiş ve gafleti koyulaşmış olan insanlar için kendilerine yeniden bir çeki düzen verdiren, dünya işlerinden çok daha mühim işler olduğunu hatırlatan, günahlarından arındıran çok feyizli bir uyanış mevsimidir.

Üstelik bu aylar içinde bulunan Regâib, Mi’râc, Berât ve Kadir geceleri, hiçbir maddî ve dünyevî ölçüyle değerlendirilemeyecek kadar ilâhî rahmet, mağfiret ve ikramlarla donatılmıştır. Aslında biraz gönül uyanıklığı, dikkat ve samimiyetle bu günlerin ve gecelerin feyzinden yararlanabilirsek manevi yoldaki pek çok eksiğimizi telafi edebilir ve günahlarımızdan arınıp tertemiz hale gelebiliriz.

Peki, ne yapalım? Bu fırsat aylarını dolu dolu nasıl değerlendirelim?

Öncelikle ciddî bir nefis muhasebesi yapmalıyız. Günümüzde özeleştiri dedikleri nefis muhasebesi aslında insanın bulunduğu noktayı belirlemesi açısından çok önemlidir. ‘Ben nereden geldim? Bu dünyaya gönderiliş amacım ne? Şimdi ne yapıyorum? Nereye gidiyorum?’ sorularını kendimize sorarak tefekkür etmeli, hayatımızın artı ve eksilerini çıkarıp bir bilanço hazırlayarak durumumuz hakkında bir değerlendirme yapmalıyız. Bunları yaptığımız takdirde hata ve günahlarımızı daha iyi görme fırsatını yakalamış oluruz.

Bizler kuluz ve her birimizin mutlaka hata ve günahları vardır. İşte onlar için içten gelerek tövbe etmeliyiz. Zira gönülden gelen pişmanlık ve hâlis niyetle yapılan tövbeler insanı günahlarından arındırır. Daha sonra bu duygu, gönül dünyamızda bir ışık yakarak hayırlı ve faydalı işler yapmamıza vesile olacaktır.

Rasûlullah (s.a.v.)’in hayatında bu günlerin ayrı bir ehemmiyeti vardı. Meselâ Efendimiz (s.a.v.)’in bu günlerde diğer günlere nazaran daha çok oruç tuttuğunu ve devamlı hayır yapma peşinde olduğunu görüyoruz. Biz de tutabildiğimiz kadar oruç tutmalı -aynı zamanda bu, Ramazan’a hazırlık da olur- ve elimizdeki imkânlar nispetinde muhtaç olan insanlara maddi yardımlarda bulunarak onları sevindirmeliyiz.

Bu mübarek günlerde evlerimizde mealiyle birlikte anlayarak bir Kur’ân okuma seferberliği başlatabiliriz. Akşamları fazla değil on veya yirmi dakikamızı bu işe ayıralım. Hiç olmazsa namazlarda okuduğumuz surelerden başlayarak Kur’ân’ın mealini okuyup öğrenerek tefekkür edebiliriz. Bu vesileyle evimizde ayrı bir bereket olacak ve Kur’ân’ın nuruyla içimiz aydınlanacaktır.

Dilimizde ve kalbimizde Allah’ın zikrine daha da ağırlık vermeliyiz.

Vakit namazlarını kılmak için camilere gitmeye gayret etmeliyiz. Bu da Allah’a kul olmanın engin hazzını gönlümüzde en derin şekilde hissetmemize vesile olacaktır. Asr-ı Saadette mü’minlerin ve takva sahibi salih kulların vazgeçilmez ibadetleri olan kuşluk, evvabin ve teheccüt gibi namazlar hiç değilse, bu mübarek aylarda bize misafir olmalıdır. Bu namazlara başlangıç da belki de onlarla kalıcı bir beraberliğe vesile olabilir.

Bunun dışında yakınlarımızı ziyaret için özel zamanlar programlayabiliriz. Rabbimizin Kur’ân-ı Kerim’de akraba ziyaretlerine yaptığı ısrarlı vurgu dikkate alınırsa, bunun karşılığında verilecek sevabın derecesi anlaşılır. Bu ayda fakir fukaraya, başı okşanmaya muhtaç öksüz ve yetimlere, kendisine bakacak kimsesi olmayan dula, yaşlıya sadaka için özel bütçe ayrılmalı. Mübarek geceler bütün ev halkı ile bir bayram neşvesi içerisinde geçirilmelidir.

Burada şunu da belirtmekte fayda vardır. Zira günümüzde ne Türkiye’de, ne de İslâm dünyasında mübarek gün ve geceleri ihya geleneği çok fazla etkili değildir. Televizyondan dinî bir film veya mevlid izlemek, türbeleri ve camileri dolaşmak, geceyi ihya etmek adına yapılan ibadetlerden sayılır hale gelmiştir. Gerçek manada ihya programları ise şahsî veya küçük çapta yerel bir konumda kalmaktadır.

Ne yazık ki, futbol maçları, dizi ve sinema filmleri için gece geç saatlere veya sabaha kadar televizyon başında duran insanlar, kendilerine 83 yıllık bir ibadet ömrü kazandıran Kadir Gecesinde mışıl mışıl uyuyabilmektedirler. Oysa kimi TV programları yüzünden veya çok sevdiğimiz bir misafirimiz sebebiyle sabahladığımız çok olmuştur. Kimileri eğlenceden, kimileri bir dertten veya hastalıktan sabaha kadar gözünü kırpmadan durur. Peki, Rabbimizin ’bin aydan hayırlıdır’ buyurduğu Kadir Gecesi neden uykuyla heba edilmektedir? Oysa bin ay içerisinde tam 83 yıl vardır ve bu lûtuf sadece bir gecede, belki de 8-10 saat içinde ihsan edilecektir.

Nedir bizim bu gaflet ve ihmalimiz?

Hemen her mü’minin Receb, Şaban, Ramazan aylarını ve bu üç ayların içlerinde barındırdığı Regaib, Miraç, Berat ve özellikle Kadir gecelerini ihya etmek için programı olmalıdır. Kandil geceleri kesinlikle yarım yamalak ihya edilmemeli, gafletle geçirilmemelidir.

Daha günler öncesinden bu mübarek gecelerin hangi tarihe ve güne rastladığını öğrenip hazırlık yapmalıyız.
Kim bilir, belki de bu son Üç Aylarımız, son Ramazanımız, belki de son Regaib, Miraç, Berat ya da Kadir Gecemizdir. Hayatımıza bir göz atalım, geçen yıl aramızda olup da bizlerle bu geceleri ihya eden bazı dost ve akrabalarımız, bugün yoklar. Bir dahaki kandile hangimizin garantisi var ki!? Belki bu Kadir Gecesi veya dua edip günahlarımıza istiğfar ettiğimiz bir gece bizim cehennemden kurtuluş gecemiz olacaktır. Neden ihmal ediyoruz, neden göstermelik birkaç ibadetle ihya ettiğimizi sanıyoruz?

İşte üç aylar, bu şekilde her sene, insanların gafletten uyanmasına, günahlarından arınmalarına, hayatlarının bir istikamete kavuşmasına ve bundan sonraki ömürlerinin de istikamet üzere gitmesine vesile olması için bizlere, Rabbimiz’in en büyük fazl ve ihsanlarındandır.

Cenâb-ı Hak, bu mübarek üç ayları ve onda yapılacak makbul duaları, hem bizlerin hem de umum İslâm dünyasının, bir asırdır süren gaflet uykusundan uyanmasına vesile eylesin. Amin.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 64.sayısı (2008 Temmuz) için yazılmıştır.

Abdullah Faruki El-müceddidi (k.s.) ve Ehl-i Beyt’ e Bağlılığı

Abdullah Faruki El-müceddidi (k.s.) ve Ehl-i Beyt’ e Bağlılığı

Cenâb-ı Hak, kullarını kendi Zât’ına yakın kılmak için bazı vesileler yaratmıştır. Bu vesilelerin en önemli halkalarından birisini de “Ehl-i Beyt-i Rasûl” sevgisi teşkil etmektedir. Zira Ehl-i Beyt’in üstün makamı ile ilgili olarak nazil olan âyetler ve Efendimiz (s.a.v.)’den rivayet edilen hadisler sebebiyle Ehl-i Beyt, tarih boyunca bütün Müslümanların yöneldiği tek mihver durumuna gelmiş; onların ilim ve marifet nurları hak ve hakikat yolunda ümmete ışık tutmuştur.

Ehl-i Beyti sevmek, ehl-i sünnetin inanç esaslarından biridir. Bu durum Kur’ân-ı Kerim’in açık bir nassıdır. Ehl-i Beyti sevmeyenin imanında noksanlık olur. Çünkü bu konuda birçok hadis-i şerif mevcuttur.

Aslında Efendimizin (s.a.v.) Ehl-i Beyt’e ilgisi ve sevgisi sadece akrabalık bağının bir sonucu değildir. Bu aynı zamanda risalet vazifesinin de bir icabıdır. Zira kendisinden sonra kıyamete dek ümmetine; ilim, maneviyat, cihat gibi toplumun dinamiği olan, milletlerin ayakta kalmasını sağlayan ve devamları için şart olan dinî hususlarda onların daima önde olacaklarını hadislerinde müjdelemiştir. Bu yüzden Ehl-i Beyt’e duyulan sevgi, insanı Rasûlullah’a, Efendimize (s.a.v.) duyulan sevgi de insanı Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ve hoşnutluğuna kavuşturur. Yüzyılımızda hem Ehl-i Beyt soyundan olup, yukarıda bahsettiğimiz vasıflara da haiz Ehl-i Beyt âşıklarından biri de, Mübarek Üstadımız Abdullah Farûki el-Müceddidî Hazretleridir.

Abdullah Farukî (k.s.) zahirde Ârif-i billah Alâaddin Fersâfî (k.s.) nezaretinde yetişse de tasavvufta veysîlik olarak tabir edilen hususî bir nimete kavuşmuş ve manen rical-i gayb, Hz. Abdulkadir Geylânî, On İki İmamların irşatlarından istifade etmiş, Ehl-i Beyt’in babası Hz. Ali (k.v.) Efendimizde ise “Fenâf’i-Şeyh” makâmına ermiştir. Mübarek Üstadımızın, Hz. Ali (k.v.)’de fena olması elbette, daha evvelden ona duydukları büyük bir sevginin de bir eseri olmakla beraber bu fenâ makamına ulaşmaları, Ehl-i Beyt’in bütün fertlerinin sevgilerini kendisine açmış ve onlar tarafından da sevilmiştir.

Efendi’mizin gönlündeki Ehl-i Beyt’e duyduğu sevgi sadece dilde kalan, kuru ve ruhsuz bir sevgi değildi. Ehl-i Beyt’e beslediği özel sevgisiyle alâkalı onun sohbetlerine, dualarına ve gerekse gözyaşlarına şahit olan kimi insanlar; “Abdullah Farukî hazretleri Ehl-i Beyt’ten başka kimseyi sevmiyor” hissine kapılırlardı. Ziyaretinde bulunan kimi alevî ilim adamları, “Efendim, sizi görünce kendimizden utandık. Sevginize şahit olunca, Ehl-i Beyt’i gerektiğinden çok çok az sevdiğimizi gördük. Bizler gerçekten sadece sevgi iddiasında bulunuyormuşuz, keşke sizi tüm alevî kardeşlerimiz tanısalardı!” itirafında bulunmuşlardır; ama onun sevgisi ölçüsüz bir sevgi de değildir. İslâm’ın ahkâmıyla; Allah ve Rasûl’ünün işaret ettikleri yönde şer-i şerifle bütünleşmiş bir sevgidir. O (rh.a.), Ehl-i Beyt’i asla ne Rasûlullah’tan ne de Ashâb-ı Kiram’ın sevgisinden ayırmıştır. Onları bir bütün kabul etmiş ve itaatsiz bir sevgiyi de boş saymıştır.

Hocaefendi’nin (k.s.), Ehl-i Beyt’in anası Hz. Fâtıma’ya özel bir sevgileri vardı. Onu anınca “Yâ Ümmî… Yâ Ümmî…/ Ey anacığım… Ey anacığım” diye gözyaşı dökerlerdi. Hocaefendi (rh.a.) “Fatıma benden bir parçadır, onu üzen beni üzer; onu sevindiren beni sevindirir” hadis-i şeriflerinde zikredilen “bid’a yani parça” ibaresini sadece bedenden bir parça olarak anlamazdı, onu Rasûlullah (s.a.v.)’in her yönünü yansıtan bir cennet seyyidesi ve nübüvetten bir parça olarak kabul ederdi.

Efendi Hazretleri Ehl-i Beyt sevgisine o kadar aşina olmuştur ki, mânada kendilerine bizzat Rasûlullah (s.a.v) tarafından talim buyrulan, içerisinde Allah Rasûl’ünün ebeveyninin, Ehl-i Beyt’inin ve tüm yakınlarının da hususi olarak zikredildiği bir salâvat-ı şerifesi mevcuttur.

Onun Ehl-i Beyt sevgisinin tezahürlerinden bir diğeri de bu konuda yazmış oldukları “Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar” adlı güzide eseridir. Bu eser, Ehl-i Beyt’in örnek hayatından tablolar sunan kıymetli bir eserdir. Eserin içeriğinde Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in yanı sıra Ehl-i Beyt soyundan gelen On İki İmamların hayatları da anlatılmaktadır.

Hayatı boyunca Ehl-i Beyt sevgisini gönlünde buram buram yaşamış ve talebelerine de bu sevdayı yaşatmaya çalışmış olan Mübarek Efendimizin (k.s.) de, vefatından önce bizlere vasiyet ettiği yolumuzla ilgili üç ana esasın birisini Ehl-i Beyt sevgisi oluşturmuştur.

“Ey Salik! Bilesin ki bizim yolumuz üç esasa bağlıdır.

Tevhid akidesinin hâkimiyetidir.
Sünnet-i Seniyyenin yaşanmasıdır.
Ehl-i Beyt sevgisini yaşamaktır.”

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 69. sayısı (2008 Aralık) için yazılmıştır.

Gazze ve Gözyaşı

Gazze ve Gözyaşı

GAZZE VE GÖZYAŞI Ortadoğu’da değişen hiç bir şey yok:
Zulüm aynı, Kurban aynı, Hiyanet aynı…

Bugün Gazze’de olanlara değinmeden önce yakın geçmişimizden kısa bir hatırlatma yapmak istiyorum.

Tarih: Nisan 2002, Yer: Cenin
Mülteci kampları da dahil olmak üzere binden fazla masum insan İsrail tarafından katledildi, binlerce insan elleri ve gözleri bağlanarak toplama kamplarına götürüldü, insanlar evlerinden kovuldular, genç kızlar ve kadınlar işkence altında tutuldu, yüzlerce ev yerle bir edildi, hastaneler çalışamaz hale getirildi, elektrik ve sular kesildi, sokaklarda çürüyen cesetlerin gömülmesine ve yaralıların tedavisine izin verilmedi, ambulanslar askeri hedef gibi ateş altına alındı, kuşatma altındaki insanlara ilaç ve yiyecek yardımları engellendi, sokağa çıkana ateş açıldı, evlere baskın yapılıp insanlar kurşunlandı, esir alınanlar kurşuna dizildi, doğum yapan kadınların hastaneye götürülmesine izin verilmedi, evlerin/hastanelerin bahçelerine mezarlar kazıldı.
Üç yüz tank ve zırhlı araçla, binlerce asker bir kasabayı kuşattı. Bir kilometrekarelik mülteci kampına yüzlerce füze atıldı, sadece bir saatte 50 füze fırlatıldı, F-16 savaş uçakları ve Apache helikopterleriyle durmaksızın bombalandı. Silahlı-silahsız, kadın-erkek, çocuk-ihtiyar ayırımı yapmadan insanların evleri başlarına yakıldı, bölge toplu mezara dönüştürüldü, yollar, dükkanlar, evler, devlet daireleri, Filistin halkının ekonomik değerleri adına ne varsa imha edildi. Cinayet, yıkım, yağma ve terör dehşetine, katledilen kadın ve çocukların cesetlerinin buldozerlerle toplu mezarlara sürüklenmesine karşı bütün dünya sustu ve görmemezlikten geldi.
ORTADOĞU DA değişen hiç birşey yok:Zulüm aynı, Kurban aynı, Hıyanet aynı…Ve altı yıl geçti aradan… Peki ne değişti! Düşman aynı, kurban aynı, yöntem aynı, ihanet aynı, ikiyüzlülük aynı, alçaklık aynı, kan üzerinden hesap aynı, çirkinlikler aynı…
Dün Lübnan’a atılan füzeleri kutsayan hahamlar bugün Filistinli ve Gazze’li masum insanları katleden bombaları, füzeleri, tankları (muharref) Tevrat okuyarak kutsuyorlar. Gazze’den sonra belki de Lübnan’a yeniden saldıracaklar ve 2006’daki senaryoyu Müslümanlar yeniden yaşayacaklar.
Türkiye’de ve diğer İslam ülkelerinde yaşayanlar öncelikle şunu bilmeliler ki; Ortadoğu meselesine özellikle İsrail-Filistin anlaşmazlığına Amerika’dan bakıldığında görülen ile İslam ülkelerinden bakıldığında görülen arasında hiç bir bağlantı yok, denilebilir. Zira Amerika meseleye İsrail tarafından bakmakta ve yapılan savaşı da o şekilde değerlendirmektedir. Gazze’ye yapılan saldırıların daha ilk günlerinde Bush medyaya verdiği demecinde; “Hamas’ın barış yanlısı bir tavır ortaya koyması gerektiğini,” AB dönem Başkanı Çek Cumhuriyeti’nin Sözcüsü Jiri Frantisek ise Bush’un söylediklerini aratmayacak tarzda; “Operasyon savunma amaçlı, saldırı değil,” şeklinde açıklamada bulundu. Müslümanlar, onların beyanatlarını ister kabul etsinler veya etmesinler, maalesef Yahudi ve Hristiyan dünya meseleye bu yönden bakmaktadır. Hadiselerin aslına bakıldığında görülecektir ki; aslında ortada güvenlik kaygısı yok, siyaset yok, varoluş mücadelesi yok, yaşama hakkını garantiye alma yok, ekonomik sebep yok, etnik mesele bile yok. Ortada bir toplumun sapkın anlayışı ve ırkçı bakışı var, sadece Filistinlilere değil bütün insanlığa bakışındaki sakatlık var.
Osmanlı İmparatoluğunun yıkılmasının ardından 20. yüzyıl maalesef Müslümanları aşağılama ve hiçe sayma yüzyılı olmuştu. 21. yüzyılda da yine her şey olduğu gibi devam ediyor. İsrail kurulduğu günden bu yana Müslüman avlıyor… Rusya, Çeçenistan’da Müslüman kesiyor… Amerika öncülüğündeki Batı ise sağolsunlar (!) Afganistan ve Irak’ta mezarlıkları boş bırakmıyor. Bosna’da katledilen Müslümanları kim unuttu? Ya Ermenistan’ın Başbağlar katliamında müslümanlara yaptıkları hafızalardan silinebilir mi? Srebrenitsa’da Sırpların acımasızca, işkencelerle katlettiği 350 binden fazla Müslümanın kanlı gömleği hala kurumadı. Bu hadiselere birazcık duyarlı olma görüntüsü çizen müslümanlar bile acıları ve sıkıntıları artık içselleştirmiş vaziyetteler. Mesela; her gün en az sekiz-on Filistinli, Iraklı veya Afganistanlı öldürülüyor; ama bizler, ne yazık ki bunları kanıksamışız. Umurumuzda bile değil. İnsan olanları düşünüyor, acaba çözüm bulabilmek için ne yapabilirim diye? Ama elden pek bir şey gelmeyince de çaresiz kalıyor. Konuşsan veya yazsan değişen yine bir şey yok. Zira müslümanlar o kadar çok bölük pörçük hale geldiler ki kimse kimseyi dinlemiyor, tabiri caizse takmıyor; ama tamamen susunca da insanın gönlü razı olmuyor. Çünkü Filistinli çocukların katledilişini gördükçe, arkada kalanların, yaralıların feryatlarını dinledikçe, kadınların “Müslümanlar nerede, Araplar nerede, insanlık nerede” şeklindeki bağırışlarına şahit oldukça insanın yüreği parçalanıyor… Bunun üzerine insanlar meydanlara dökülüyor, İsrail kınanıyor…
Peki, hiç düşündünüz mü şimdiye dek kaç defa İsrail’e lanet yağdırıldığını, meydanlara dökülüp “Kahrolsun İsrail” diye kaç kere bağırıldığını ve İsrail bayrağı yakıldığını? Peki, tüm bu slogan tarzında bağrışıp çağrışmalar İsrail’in veya Batı’nın İslam dünyasına yaklaşımını değiştirdi mi? Hayır…
Değişen bir şey yoksa müslümanlar neden hâlâ aynı yöntemleri deniyorlar ki?
Bence müslümanlar öncelikle İsrail’i kınamayı bırakmalı ve birazcık kendilerine bakmalılar. Kınanacak sadece İsrail değil, onların bu vahşetine sessiz kalanlar asıl kınanması gerekenler… Aslında İsrail’in bu yaptıklarından daha çok, diğerlerinin tavrı Filistinlileri derinden yaralamaktadır. Hele zor zamanda yanlarında olması gerekenlerin duyarsızlığı ve kayıtsızlığı… Bunlar hazmedilecek gibi değildir.
Öncelikle kınanması gerekenler İsrail’in işlerini kolaylaştıran Filistin’deki siyasi bölünmelere sebep olanlardır. Zira her ateşkes yapıldığında Filistin’deki taraflar birbirleriyle çarpışmaya başlıyorlar.
Daha sonra kınanması gerekenler, sırasıyla tüm Arap ülkeleridir. En başta da dünyanın en büyük katliamlarının yapıldığı bölgeye sınır olan Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan hükümeti ve Körfez ülkeleridir… Ya İslam Konferans Teşkilatı! Sözümona müslümanları temsilen faaliyetler yürüten kuruluş; daha biraraya gelip de bir kınama yayınlayamadı?
Ha bu arada kendimizi de kınamayı unutmayalım. Filistinli bebeklerin sıra sıra yatan cansız bedenlerini gördükten sonra ne yaptık? Seyrettik ve üzüldük… Ama hayatımıza kaldığımız yerden devam ettik. Elimizden gelen her şeyi yaptık mı? O masum insanların ve çocukların cansız bedenleri, sağ kalanların feryadı figanları İsrail’i boğacak da sanki bize bir şey olmayacak mı? Yeri gelmişken şunu da hatırlatmak istiyorum. Her ne zaman İsrail; Filistin, Lübnan veya Gazze’ye saldırsa hemen her yerde İsrail ürünlerini boykot etme kampanyası başlatılıyor ve herkes birbirine boykot edilecek ürünlere dair firmaların isimlerini göndermeye başlıyorlar. Tabi ki Yahudi firmalarının deşifre edilmesi güzel bir şey; ancak iyi niyetle yapılan bu girişimlerin işe yaramadığını vereceğim bir örnekle de göstermek istiyorum: Mesela Yahudi kökenli Amerikalı işadamı Howard Schultz’ın sahip olduğu dünyaca ünlü kafe zinciri Starbucks Coffee… Özellikle Ortadoğu’daki olaylara duyarlı müslümanlarca yürütülen boykot çağrılarına rağmen sürekli olarak büyümeye devam etmiş. 30 ülkede 11 bin şubesi olan firma geçen yıl kârını %12 oranında arttırarak 564 milyon dolara çıkarmış ve bu kazandığı paranın büyük bir kısmını Yahudi eğitim programı ’Aish HaTorak’ (Tevrat Yaşantısına) destek veren ’anti-Semitis ve radikal’ Müslümanlarla mücadele için bağışlayarak ’Siyonizm Dostu’ ödülünü almaya layık görülmüştür. Ayrıca Starbucks firması sadece 2006 yılında başta körfez ülkeleri olmak üzere Arap dünyasında tam 2199 yeni şube açmış! Yaklaşık 6 yıldan bu yana Yahudi firmalarını boykot etme çağrıları devam etmesine rağmen onlar kazançlarını ve kârlarını kat kat artırarak yollarına devam etmektedirler. Ben burada Coca Cola, McDonald, Nokia, Marlboro başta olmak üzere diğer firmaları gündeme bile getirmek istemiyorum.
Aslında ümmet olarak günümüzde Batı ülkelerinin ikiyüzlülüğüne ve Arap diktatörlerinin Ortadoğu’daki hadiselere kayıtsızlığına da alıştık; ama kimsenin hazmedemediği bir husus var ki; o da millet ve devlet olarak uluslar arası arenadaki konumumuz, yani hiç bir müslüman devletin kaale alınmaması. Allah katında müminler izzet sahibi kimseler olarak tarif edilirken, maalesef günümüzdeki tablo bunun tam tersidir. Allah Teâlâ, müslümanlara kâfirleri musallat ettirerek zelil kılmaktadır. İşin daha da kötü tarafı ise müslümanların bu duruma karşı gafil kalmalarıdır. Şayet müslümanlar bu zilletin Allah tarafından ikaz olarak gönderildiğini anlarsalar topyekûn Allah’a iltica ederler, hallerine istiğfar ederler ve Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin sünnet ve ahlâklarını yaşamaya başlayarak Allah’ın rızasını kazanma yoluna koyularak işe başlarlar. Müslümanlar hem fert olarak hem de toplum olarak bu değerlere sarılmadıktan sonra yapacakları hiç bir teşebbüsten netice alamayacaklardır. Ne boykot çağrıları ne de İsrail veya başkalarına lanet okumaları ses getirecektir. Şu an olduğu gibi hükümetten, sokaktaki insanlara varıncaya kadar herkes İsrail’e öfkeli, hatta ateş püskürmekteler.
Peki, bu kızgınlık bırakın savaşı durdurmasını İsrail’in tavrını değiştirmesine sebep oluyor mu? Doğrusunu söylemek gerekirse, Hayır… İsrail yine bildiğini okuyor.
Zira İsrail ve Amerika İslam ülkelerindeki hükümetleri göbeğinden öyle bir bağlamış ki; kendilerine karşı sarf edilecek sözlerin hiç bir müeyyidesinin olmadığını çok iyi biliyorlar. Mesela İsrail’e en sert tepkiyi gösteren Türkiye’ye karşı, İsrail de; ‘Gazze’den çıkmıyorum, katliama da devam edeceğim, ne yapacaksın’ deseydi, Dışişleri bakanlığının uyarısı üzerine ‘dengeler var’ diye bir kınama metni bile çıkaramayan Türkiye buna cevaben nasıl bir karşılık verebilecekti. Maalesef bu dengeler meselesi devletlerin acı gerçeği.
Mesela dış politikada Yahudi lobilerine gidilmekte ve ABD Senatosunda sürekli gündeme getirilen Ermeni soykırımı kararını engellemek için bu lobilere avuç dolusu paralar dökülmektedir. Ayrıca Türkiye’nin İsrail ile yürüttüğü beş askeri projesi vardır. M-60 tanklarının modernizasyonu, füze savunma sistemi, 54 adet F-4 savaş uçağının ve 48 adet F-5 savaş uçağının modernizasyonu gibi. Terör ile mücadelede İnsansız Hava Aracını da (Heron) İsrail’den alındığını unutmayalım. Sık sık dile getirilir TSK neden İsrail ile iş yapıyor, ihale veriyor diye. İşin gerçeği şudur; TSK’nın elindeki silahların pek çoğu ABD yapımı. Bu silahların parça ihtiyacı ve geliştirilmesi bizi ABD’ye bağımlı kılıyor. ABD’de o teknolojiye uyumlu silahları ve parçalarını benden değil İsrail’den alabilirsin diyor. Buna mecbur ediyor.
Yani pek çok alanda eliniz kolunuz bağlı. Bu durum can sıkıcı ve moral bozucu ama böyle. Türkiye, ABD ve İsrail’den bağımsız dış politika belirleyebilir mi? Bu açıdan biraz zor. Unutmayalım ki; Müslümanlara layık oldukları izzete kavuşturacak Cenâb-ı Hak’tır. Buna kavuşmanın ilk merhalesi de nefsin ve şeytanın istek ve arzularına sırt çevirmek, Allah’ın emirlerine Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin sünnetlerine azı dişlerimizle sarılmakla mümkün olacaktır. Geçmişte Ebrehe’nin ordusunu Ebabil kuşlarıyla, Firavun’un ordusunu Kızıl denizle, Nemrut’u topal bir sivrisinekle, Bedir’de melekleriyle, Ahzab gününde gönderdiği kasırgayla müşrikleri helak eden Allah’ın kudret ve kuvvetinde hiç bir değişme yoktur. Değişme, Kur’an ve Sünnet’ten uzaklaşan müslümanlarda olmuştur. Ne zaman ki insanlar şunu-bunu kınamayı ve lanetlemeyi bırakır da hakikate yönelirlerse; Allah’ın yardımının çok yakın olduğunu göreceklerdir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 71.sayısı (Şubat 2009) için yazılmıştır.

Veladet-i Nebiyyi Zişan

Veladet-i Nebiyyi Zişan

Hasret ve Özlem Günleri

Hicretin 11. yılı, âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlullah (s.a.v.)’in kendi ifadesi ile Refik-i Â’la’ya doğru yolculuğa çıktığı tarihtir. Efendimizin (s.a.v.) vefatı öncesi son günleri ümmeti için çok önemlidir ve derinlemesine tahlil edilmelidir. Zira Rasûlullah (s.a.v.) bu zaman zarfında sürekli Ashabına hassasiyetlerini, neye nasıl ve ne kadar önem verdiğini, ümmetine neleri tavsiye ettiğini bildiren pek çok nasihatlarda bulunmuştur. Efendimizin (s.a.v.), son günlerinde en fazla üzerinde durduğu husus neydi diye araştıracak olursak, bunların en başında sayacağımız şeyin namaz olduğunu görürüz. Namazın haricinde bir özlemini daha dile getirmiştir ki, bu cümleleri o zamana kadar hiç bir zaman sarfetmemişti. İsterseniz kısa bir yolculuğa çıkarak Rasûlullah (s.a.v.)’in o günlerini gözlerimizde canlandıralım ve ümmeti için müjde teşkil eden o sözler nelerdi, birlikte görelim.Bir gece vakti kalkmış, Cennetü’l-Baki’ye gitmiş, kabir sakinlerine selâm verip oturmuş, onlar için dua ve istiğfarda bulunmuştu. Ashabının kabirlerinin başında durduğu bir anda Rasûlullah (s.a.v.)’in gözleri dolu dolu olmuş ve sanki ötelerden bir şeyleri okuyormuş gibi dakikalarca mübarek gözlerini semaya çevirerek kalmıştı. Efendimiz (s.a.v.) bu alışılmışın dışındaki hareketlerini Ashabı dikkatle izlemiş, O’nun bu ruh hâlini anlamaya çalışmışlardı. Efendimiz (s.a.v.) bu halde iken birden bakışlarını Sahabe’ye çevirerek onlara demişti ki: ’Selâm kardeşlerime, onları görmeyi ne kadar da arzu ediyorum!” Kendilerini Rasûlullah (s.a.v.)’in kardeşleri olarak gören Sahabe Efendilerimiz, bu söz üzerine birbirlerine bakışmışlar ve büyük bir merakla: ’Ya Rasûlallah! Kardeşlerin bizler değil miyiz?’ diye sormuşlardı. Efendimiz (s.a.v.) de onlara: ’Sizler benim ashabımsınız. Kardeşlerim ise; beni görmedikleri halde bana iman edenler, sesimi işitmedikleri halde çağrıma kulak verenler, benimle aynı zamanı yaşamamalarına rağmen bana tabi olanlardır. Ben onları Kevser havuzunun başında bekleyeceğim. ’Bu sefer içlerinden biri demişti ki: ’Ya Rasûlallah! Onları görmediğiniz halde, kıyamet gününde nasıl tanıyacaksınız?’Ashab-ı Güzîn, Rasûlullah (s.a.v.)’in ümmetinden gelecek kardeşlerini nasıl tanıyacağını haklı olarak merak ediyorlardı. Öyle ya; Rasûlullah (s.a.v.)’in ümmeti kıyamete kadar varlıklarını devam ettirecekti ve Efendimiz (s.a.v.) de onların çoğunu göremeyecekti. Herkesin nefsî nefsî diye kendi derdine düştüğü mahşerin o dehşetli anında Rasûlullah (s.a.v.) Havz-ı Kevser’in başında ümmetine oradan su içirmek için bekleyecek ve onları tanıyacaktı. Sahabenin bu sorusuna Efendimiz (s.a.v.) şöyle cevap verir: ’Bir adamın alnı ak, ayakları sekili/ayaklarında parlaklık olan atları olsa ve bunlar koca bir at sürüsünün içerisine karışsa, adam kendi atlarını tanımaz mı?’ Ashab-ı Güzîn hep bir ağızdan: ’Evet, tanır’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: ’İşte ben de ümmetimden olan kardeşlerimi namaz için aldıkları abdest izlerinden tanıyacağım.’ (Müslim, Taharet 39; Nesâî, Taharet 109)Düşünebiliyor musunuz; milyarlarca hatta daha fazla insan içerisinden, Efendimiz (s.a.v.): ’Ey Falanca! Sen gel’ diyerek bizden birini çağıracak, hiçbir gölgenin ve sahibin olmadığı o gün, Rasûlullah (s.a.v.) ümmetine bu şekilde sahip çıkacak.Efendimizin (s.a.v.), “kardeşlerim” diyerek iştiyak ve hasret çektiği bu bahtiyar kullar ümmetin fesada uğradığı bir dönemde geleceklerdir. Onlar kâmil bir imana sahip, fedakar, sadık, metin, İslâm için herşeyini ortaya koyabilen, bütün itilme-kakılma, horlanma ve kınamalara karşı yılmadan ve aldırmadan Rasûlullah (s.a.v.)’in ve Sahabesinin yolunda olabilen kimseler olması gerekir.Efendimiz (s.a.v.) büyük bir davayı temsil etmek ve kıyamete kadar gelecek insanlara Cennete giden yolda rehber olması için dünyaya gönderildi. Allah Teâlâ, O’na sahabe ve ümmet olacakları da, öyle bir davayı ilk omuzlayacaklar olmaları itibarıyla, bu işin altından kalkabilecek kıvam ve mahiyette, hususî olarak yaratmıştır. Evet, onlar hususî ve ısmarlama insanlardır. Ashab-ı Güzin yaşadıkları dönemde yüklendikleri mukaddes vazifeyi kendilerine has firasetle bi-hakkın yerine getirerek Rasûlullah (s.a.v.)’in arkadaşları oldular. Şimdi, aynı vazifeyi aynı şuurla yerine getirme vazifesi bugünün insanına yani bizlere düşmekte.Şimdi İslâm’ı Rasûlullah (s.a.v.) ve Sahabe efendilerimizin ahlâkı üzere yaşama, yaşatma ve tebliğ görevi Müslümanların omzundan kalktı mı? Elbette kalkmadı. Hatırlayacaksınız; Musab b. Umeyr, Hubeyb b. Adiyy, Zeyd b. Desinne, Asım b. Sabit ve daha pek çok sahabe genç yaşlarında İslâm’ı öğretme ve tebliğ adına gözlerini kırpmadan ölüme gitmişlerdi. Onlar Rasûlullah (s.a.v.) sevdalısı gençlerdi. Gönüllerini O’nun gönlüne rabtettiler ve vuslata erdiler. Asr-ı Saadet’ten 14 asır sonra dünyaya gelmemize rağmen Efendimize (s.a.v.) son derece hasret çeken ümmetlerii varlıklarını hâlâ devam ettirmektedirler. O’nun ismini duyunca gönülleri hasretle yanıp tutuşan ve gözlerinden yaşlar döken bahtiyarlar vardır. Rabbim bizleri de “kardeşlerim” diye görmeyi arzuladığı ümmetleri arasında haşretsin. Ne mutlu bizlere ki, Rasûlullah (s.a.v.)’e sadakat ve bağlılığını binlerce insanın huzurunda itiraf ederek bu uğurda malını, mülkünü ve zamanı geldiğinde de O’nun yoluna canını veren Abdullah Farukî el-Müceddidî (k.s.) gibi dostlarının meclislerinde bulunmayı nasip etti. Zira Efendimiz (s.a.v.):“Benden sonra öyle kimseler gelecektir ki: ’Keşke Peygamberi görseydik de, bugün sahip olduğumuz mal, servet, çoluk çocuklarımız olmasaydı diye hasret çekecekler…” buyurarak o kulların hangi hasletlere sahip olacaklarını ne güzel de beyan etmiştir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 73. sayısı (2009 Nisan) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Ebu Ali Farmedi (k.s.)

Silsile-i Farukiyye – Ebu Ali Farmedi (k.s.)

Hikmetli Sözleri

Ebû Ali Farmedî, irşad ve nasihat ederken üslubundaki incelik, hâl ve tavırlarındaki mükemmellik sebebiyle devrinde büyük bir sevgiye mazhar oldu. Yaşadığı asırda Horasan’da ‘Şeyhler şeyhi’, ‘Horasan’ın dili’ gibi sıfatlarla anıldı. Onun yaşadığı dönemde ilim ve fazilet erbabı âlim ve şeyhlere son derece saygılı davranan ünlü Selçuklu veziri Nizamü’l-Mülk, Ebû Ali Farmedî hazretlerini anlayanların başında gelir. Nizamü’l-Mülk, Cüveynî ve Kuşeyrî gibi asrının âlim ve şeyhlerine de saygı gösterir, onlar huzuruna geldiklerinde ayağa kalkardı. Fakat Ebû Ali Farmedî geldiğinde ise hürmetle ayağa kalktığı gibi, onu kendi makamına oturturdu. Nizamü’l-Mülk’e Ebû Ali Farmedî’ye gösterdiği bu saygının sebebi sorulduğunda şu karşılığı verirdi: ’Diğer âlim ve şeyhler beni yüzüme karşı övüyorlar. Bu da nefsimin hoşuna gidiyor. Farmedî ise beni yüzüme karşı övmediği gibi, kusurlarımı, yanlışlık ve haksızlıklarımı da söylüyor ve beni ikaz ederek irşad ediyor. Ben de onun bu söylediklerinde hayır görerek ona saygı göstermeye çalışıyorum.’Ebû Ali Farmedî, üstadı tefsir sahibi Kuşeyrî’den aldığı üstün ifade ve tesir gücü sayesinde çok güzel vaazlar verirdi. Onun vaaz ve sohbetlerini dinleyenler kendilerini adeta her türlü güllerin açtığı bir gül bahçesinde olduklarını hissederlerdi. Ebû Ali hazretleri, himmeti hizmette arayanlardandı. Bu yüzden, şeyhine ve ihvanına hizmette yekta idi. Hizmette hikmeti ve feraseti önde tutardı. Çünkü hizmetten himmet bulmak için, hizmetin vaktini ve yerini iyi seçmek gerekliydi. O, ferasetiyle bu konuda şeyhinin dua ve himmetine mazhar olmuştu. Nitekim şeyhinin hamamda bulunduğu bir sırada ihtiyaç duyduğu bir suyu, kendiliğinden ve şeyhi istemeden getirip kapısına koyar. Onun bu inceliğini gören üstadı: ’Sen bu feraset ve hizmet anlayışınla bizlerin yetmiş yılda elde ettiğini bir defada elde ettin. Allah seni yüceltsin’ diye dua eder. Ebû Ali Farmedî, hadis ve tasavvuftan başka fıkıh ilmine, özellikle de Şafiî fıkhına aşina idi. Bu yüzden İmam Gazâlî’nin tasavvufta olduğu kadar fıkıhta da üstadıydı. Aslında Ebû Ali Farmedî, Kuşeyrî ile Gazâlî arasında bir köprü görevi üstlenmiştir. Kendisi müstakil olarak yazılı eser bırakmamıştır, fakat Gazâlî’nin yetişmesine âmil olarak sünnî tasavvufun esaslarını geliştiren ve sistemleştiren bu iki büyük zatı karşı karşıya getirmiştir. İmam Gazâlî, İhya adlı eserinde şeyhi Ebû Ali Farmedî’ye ancak bir kaç yerde atıfta bulunmaktadır. Bunlar genellikle mürşidin müridi terbiyesi ve müridin şeyhine karşı edeb ve saygısı türünden şeylerdir. Nitekim Gazâlî, müridin genellikle gündüzün meşgul olduğu şeyleri rüyada gördüğü konusunda şeyhi Farmedî’nin şu sözlerini nakletmektedir: “Müridin şeyhine karşı dili ile saygılı olması gerektiği gibi şeyhinin söylediklerini içinden reddetmemesi de gerekir. Nitekim ben, şeyhim Ebû’l-Kasım Gürgani’ye kendisini rüyamda gördüğümü ve onun bana bazı sözler söylediğini ve benim de kendisine ’niye böyle söylüyorsun?’ diye itiraz ettiğimi anlattım. Şeyhim bunun üzerine bir ay süreyle bana kırıldı. Sebebini sorduğumda dedi ki: “Eğer senin içinde benim söylediklerime karşı çıkıp itiraz etme duygusu olmasa ve bana karşı tam bir teslimiyet içinde bulunsan rüyanda bana böyle mukabele etmezdin.”Ebû Ali, şeyhi Ebû’l-Kasım Gürgani tarafından irşadla görevlendirilmeden kendisine mânâ âlemlerinin açılacağı; büyüklerin diliyle bülbül gibi konuşacağı müjdesini bir ara Tus şehrine gelen ilk üstadı Ebû Said Ebû’l-Hayr’dan almıştı. Daha sonra Sıddîkiyet yolunun temsilcisi Ebû’l-Hasan Harakani’yi de tanıyan ve onun halifesi olan Farmedî, emaneti Yusuf Hemadani’ye bırakıp Hakk’a yürüdü. Vefatı 477 Rebiu’l-evvel/1084 Temmuz’dur.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 74.sayısı (2009) için yazılmıştır.

×