150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet

Kurban, Takva ve Teslimiyet

Kurban, Takva ve Teslimiyet

’Onların ne etleri ve ne kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.’ (Kur’ân-ı Kerim, 22/37)

Cenâb-ı Hakk’ı ta’zîm, şükür, fedâkarlık ve mânevî yakınlaşma gibi manaları kapsayan Kurban Bayramı’na ve Hacc’ın bu yılki îfâ günlerine sayılı günler kaldı.

Kâinatta anlamsız ve lüzumsuz yaratılmış hiçbir şey yoktur. Özellikle Allah’ın emir ve tavsiyelerinin ifade ettiği birçok anlam vardır. İbadetleri gerçek mahiyeti ile anlamak ve tanımak gerekir. İnsan, anladığı ve tanıdığı kudrete daha kuvvetli bir sevgi ile bağlanır. Ne kadar iyi tanır ve anlarsa o kadar çok sever ve sarılır. Böyle bir kimse yapmakla emrolunduğu tüm ibadetleri şevkle ve zevkle yerine getirir. Önümüzde günlerde idrak edeceğimiz Kurban Bayramı’nda, îfâ edilecek önemli bir ibadet olan Kurban ve Hacc etmek de onlardandır.

Allah Teâlâ katında takva sahibi mü’min, diğer insanlarla kıyaslanamayacak kadar üstün ve kıymetlidir. Rabbimiz muttaki mü’minleri zaman zaman imtihana tâbi tutarak kalplerindeki takvanın günlük hayatlarında da görülmesini ister. Özellikle kurban kesmek de kalplerdeki takvanın bir nevi ispatıdır. Yoksa amaç ne kan akıtmaktır, ne de fakirleri doyurmak… Zira kâinattaki her şey zaten Allah’ındır; isterse yarattığı kullarını kendisi doyurur, hiç kimseye muhtaç da etmez.

Bütün ibadetlerde hedef; Hakk’ın tevhidi, ahret saadeti, insanın eğitilmesi, olgunlaştırılması, yaratılışındaki saflığın korunması ve böylece hayata tertemiz olarak devam edilmesidir. Şayet ibadet Allah için yapılıyorsa; onun bir tür borç ödeme şeklinde olmaması gereklidir. O, amacına uygun şekilde insana huzur veren, onu mutlu eden çok anlamlı bir hareket haline getirilmelidir. Amaçsız, ihlâssız ameller şekilden öteye geçmeyecektir.

Kulların ifa ettikleri hiçbir ibadet Allah’a yarar sağlamaz; zira O (c.c.), Samet`tir; hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı yoktur. İbadetlerin Cenâb-ı Hakk katında karşılık bulacak yönü, şeklinin dinimizin emrettiği doğrultuda, özünün de ancak Allah için (ihlâs) olmaklığıdır. Bu durum, insanların takva yönünden değerlendirilmesi, sevabının de ona göre vermesi içindir. O halde bir mü’minin, hayvanlardan kiminin etinden, sütünden, yününden, derisinden, yavrusundan ve gücünden yararlanırken yılda en az bir defa da Allah için; O’na ibadet, saygı, ta’zîm ve şükür maksadıyla bir hayvanı kurban etmesi kulluk bilincidir. Allah’a katında kabul görecek olan da işte budur. Bu demektir ki, diğer ibadetlerde olduğu gibi kurban keserken de ibadet heyecanı duymayan, onlara ta’zîm hissi taşımayan, Rasûlullah (s.a.s.)’in uyguladığı şekliyle bu ibadete özen gösterip işini güzellikle tamamlamayan bir kişinin kalbinde takva bilinci yoktur. Kurban kesen kimsede takva amacı ve hissi yoksa, bu ameliyeden de Allah’a ulaşacak hiçbir şey yok demektir.

Kurban Bayramı’nda kurban kesen Müslümanlardan beklenen şey, Allah’a hakiki manada teslimiyet derecesine ulaşmasıdır. Hz. İbrahim ile kurbanlık olan oğlu Hz. İsmail, nasıl Allah’ın emrine teslim olmuşlarsa, kurban kesen Müslüman’ın da Allah Teâlâ’ya öyle teslim olması gerekir. Bu teslimiyeti gösterenler, nefislerine kölelikten kurtulurlar; şeytanın adımlarına uymaktan, kötü davranışların esiri olmaktan, bencillikten, ötekileştirmekten ve tüm kötü duygulardan berî olurlar.

Öyle ise hiç olmazsa bu Kurban Bayramı’nda nefis, şeytan ve nefsanî arzularımızdan arınalım. Anlamsız ve amaçsız bir şekilde etlik yapmak için veya ’dostlar alışverişte görsün!’ tarzında kurban kesme gafletine düşmeyelim. Evlerine yılda bir kez bile et alamayan insanların sayısı belki de her geçen gün daha da artmakta olduğu günümüzde o insanları da unutmayalım.

Bayram vesilesi ile Irak, Filistin, Afganistan ve Pakistan başta olmak üzere dünyadaki mazlum müslüman kardeşlerimizi de hatırlayalım ve onlara da dua etmeyi ihmal etmeyelim.

Özlenen Rehber dergisi olarak tüm İslam âleminin Kurban Bayramı’nı kutlar, hayırlara vesile olmasını niyaz eder ve hassaten hacc yolculuğuna çıkan kardeşlerimizi de tebrik eder, mebrur bir hacc nasip olmasını diler, dualarında tüm Müslüman kardeşlerini de hatırlamalarını isteriz.

Bayramınız mübarek olsun. Gerçek bayramlarda buluşmak dileğiyle…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 80. sayısı (2009 kasım) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Abdullah Faruki El-Muceddidi. 10’ncu Seneye Devriyesi

Abdullah Faruki El-Muceddidi. 10’ncu Seneye Devriyesi

63 yıllık ömrünü istikamet, takvâ ve verâ dairesi içerisinde Allah’ın kullarını irşâdla ikmal eden kıymetli Efendimiz Abdullah Farûkî el-Müceddidî hazretlerinin Rabbimize kavuşmasının ardından 10 yıl geçti. Vefâtının sene-i devriyesinde ondaki manevî güzellikleri söz kalıpları içerisine sokmak ve lâfızlarla anlatmak bizim kârımız değil. Zira Allah dostlarının hallerinden ancak kendileri gibi ehlullah olanlar anlar. ’Sâlihlerden bahsetmenin rahmet nüzûlüne medâr’ olacağı hakikatinden hareketle bu ayki Özlenen Rehber dergisinin büyük bir kısmını Efendimizin hayatından kısa kesitler sunarak sizlerle paylaşmayı uygun gördük.

İnsanoğlu mahlûkatın en şereflisi olarak yaratılmış olmasına rağmen hayatı anlaması ve nasıl yaşayacağını bilmesi için istikamet sahibi rehberlere her zaman muhtaçtırlar. Zira onun yaratılışından gelen mizacı, iyiye ve kötüye meyletmek için müsaittir. İşte bu noktada Allah dostları, insanlığı içerisine düşebileceği buhran ve hezeyanlardan kurtaracak değerlerin başında gelir. Çünkü onlar, insanları sırat-ı müstakîme davet ederler ve kendileri de onun temsilcisidirler. Hem sosyal hem de toplumsal bağlamda bütün çarpıklıklar onların manevî terbiyeleriyle düzene girer.

Bizler için bir ahlâk ve sevgi mimarı olan kıymetli üstadımız hayatının her karesi insanlığı ebedi kurtuluşa götürebilecek örnekliğe sahiptir. İnsanoğlunun içinde bulunduğu anafordan kurtarmak isteyenler bu değerleri gündemde tutmalı, tavsiyelerine başvurmalıdırlar. Çünkü muasır medeniyet denilen saadet asrı medeniyeti ancak örnek insanların hayatları üzerine bina edilebilir. Bunun misalini Efendimiz (s.a.s.)’in ifadelerinden de öğrenebiliriz. Bir gün İbn Abbas (r.a.): ’Kendileriyle oturduklarımızın hangisi daha hayırlıdır, ya Rasûlallah?’ diye sorar. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.): ’Görüldüklerinde size Allah’ı hatırlatan, konuştuğunda ilminizi arttıran ve ameli size ahireti hatırlatan kimselerdir’ buyurur.

Allah ve Rasûlullah (s.a.s.) sevdalısı olan ehlullahın gerek yaşayış, gerek söz ve gerekse davranışlarında hadiste bahsedilen özellikleri net bir şekilde müşahede etmek mümkündür. Onların simalarını görseniz, sözlerini dinleseniz, onlarla sohbet etseniz, hareket ve davranışlarını izleseniz, hemen din, ahiret hatıra gelir, maneviyata yönelir, onları örnek alır; söz ve davranışlarınızı, ahlakınızı kontrol etme ihtiyacı hissedersiniz. Onlar insanlık için adeta bir mihenk, bir terazi gibidir. Onlar yaşayan Kur`ân’dırlar. Onlar Efendimiz (s.a.s.)’deki güzelliklerin günümüzdeki aynasıdırlar. Bundan dolayı Allah dostudurlar. Bunun için onlar gıptayla ve sevgiyle takip edilen şahsiyetler olmuşlardır.

Onlardan bazısı sanki Hz. Osman (r.a.) halimdir ve üzerlerinde Cenâb-ı Hakk’ın cemal sıfatlarının tecellisi daha fazladır. Bazı velilerde celâl sıfatlarının tecellisi daha fazla olur. Onlar da Hz. Ömer (r.a.) gibi sert gözükürler fakat adalet ve istikametten asla ayrılmazlar. Kimseyi haksız yere incitmezler, bütün dertleri İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak, gönüllerindeki Allah ve Rasûlullah (s.a.s.) sevgisini insanlarla paylaşmaktır. Zira onların gönülleri ilâhî aşk ve feyizle doludur ve insanı Allah’a götüren salih insanların dostluğu her şeyin ötesindedir.

Mürşid-i kâmillerin Cenâb-ı Hakk’la kurdukları bağ kelimelerin izahtan aciz kalacağı bir bağdır. Yağan rahmet yağmurları nasıl ki toprağı yeşertirse, ehlullahtan sadır olan manevî güzellikler de çoraklaşan insan kalbini öyle yeşertir. İnsan onların mücella çehrelerine bakınca engin bir okyanusta yüzüyor gibi hisseder kendisini. Hikmetli sözlerinden yayılan nurlu dalgalarla birlikte gönüllerde derin bir sükûnet hali yaşanmaya başlanır. Yıldırım çaktığında nasıl ki taş parçalara ayrılıyorsa, gözleri gözlerinize değdiğinde de kalbiniz öylesine parçalara ayrılır. Çocuğunu besleyen annenin sütü gibi onların sözleri, halleri ve ahlâkları da insanın manevi hastalıklarına anında şifa sunar.

Cenab-ı Hakk’a hamdolsun bizleri o dostlarından birisiyle tanışma imkanı bahşederek Abdullah Farûkî el-Müceddidî hazretlerine hizmet etme şerefine nail kıldı. 11 Aralık 1999 şu fani dünyaya gözlerini kapayan efendimizle dünyada bedenen ayrılık mevzu bahistir. Yoksa onunla açılan Farûkî yolundaki manevi güzellikler yetiştirdiği ve halefi olarak bıraktığı Muzaffer Yalçın Hocaefendi tarafından rahmetli efendimizin bıraktığı haliyle aynı canlılıkla devam ettirilmektedir. Bu durum hem ilmi alanda yapılan çalışmalar hem de yolumuzun taliplilerinin seyr-i sülûkleri için de geçerlidir.

Efendimizle hayattayken tanışma imkanı olan kardeşlerimiz için bedenen de olsa bu kısa dünya ayrılığı gönüllerde hüzün havası estirmektedir. Ama Rabbimize niyazda bulanalım ki; bu ayrılıklar sadece dünyayla sınırlı kalsın. Cenab-ı Hak tüm kardeşlerimizi ahirette dostlarının yanında haşrettiği kullardan kılsın.

İşte şu mısralar Efendimizin ayrılığındaki hüznü ifade etme adına birçok kardeşimizin duygularına tercüman olacağı kanaatindeyim.

Hüzün çöktü yüreğime
Hasret düştü şu özüme
Aşkın düştü şu gönlüme
Yine geldi bak Aralık

Ramazanın evveliydi
Aralığın on biriydi
Farûkimin bayramıydı
Yine geldi bak ayrılık…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 82. sayısı (2010 Ocak) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Nereye Gidiyorsunuz ?

Nereye Gidiyorsunuz ?

Sıcak bir yaz gününde şeyh efendi, talebeleriyle şehirde dolaşırken, bir buz satıcısına rastlarlar.

Satıcı: ’Sermayesi eriyip giden şu adama acıyın, merhamet edin…’ diye bağırıyordu.
Satıcının bu sözlerini işiten şeyh efendi aniden fenalaşarak bayıldı.
Yanındakiler, kendisini gölgelik bir yere taşıdılar ve saatler sonra kendisine geldiğinde üstadlarına bayılma sebebini sordular.

Aslında şeyh efendi, satıcının eriyip giden buzlarında kendi hayatını görmüştü. Tüm sermayesi buzdan ibaret olan satıcı malının ziyan olmaması için çırpınıp durmaktaydı.
Karşılığı hiç bir seyle ölçüleyemeyecek kadar kıymetli ve ahirette ebedi saadete vesile olabilecek ömür sermayesinin eriyip gidişine nasıl kayıtsız kalındığını düşündürmüştü ona…

Doğduğu andan itibaren ölüme doğru yol alan insanoğlu öleceğini bilir. Fakat ölümden sonrasını idrak etmesi herkeste aynı derecede değildir. İşte bizden önceki kuşaklar gelip geçtiler. Onlardan kimi gülerek, kimi de ağlayarak göçtü bu dünyadan. Şimdi imtihan sırası bizde. Ya zorda kalınca yılmadan, rahata erince de gevşemeden Allah’a iman ve güven içinde müslümanca yaşama mücadelesini sürdüreceğiz, ya da zelil ve hakir bir gidişe mahkûm olacağız.

Hayat bir daha geri dönüşü imkansız olan kaçınılmaz bir sona doğru akıp gitmekte ve hicri veya miladi yıl başları birbirini takip ederken, her gün takvimlerimizden bir yaprak daha yırtmaktayız.

Peki bu arada Kur’an’ın; ’Nereye gidiyorsunuz?’ diye ikaz mahiyetinde sorduğu soruyu hiç kendimize soruyor muyuz?

’Bu gidişat nereye veya yolculuğumuz hangi yöne doğru?’
Yolculuğumuz hiç şüphesiz oraya… Rabbimizin huzuruna…

Âlem’i ervahla başlayan âdemoğlunun yolculuğu dünya, berzah, mahşer ve sonrasında cennet veya cehennemle son noktaya gelinecektir.

Şu anda bizler âlemi ervahtan sonraki dönem olan dünya merhalesini yaşıyoruz. Dünya günlerinin Allah’ın rızası doğrultusunda veya aksi istikamette tüketilmesi irademize havale edilmiştir.

Zaman akıp giden bir su, hayat ise dönüşü olmayan bir yolculuktur. Hayatın yanlış yaşanmış kısımlarını yeniden, doğru bir şekilde yaşamak üzere, geriye döndürmek mümkün değildir. Olan olmuş, geçen geçmiştir. Bu yüzden geçmişteki hallerimize tevbe etmek ve gelecek için de hayır dualarda bulunmalıyız.

Tüm vakitlerimizi en değerli amellere sarfetmek lazımdır. Bazen aynı anda birden fazla yapılacak işlerle karşılaşabiliriz. Böyle durumlarda Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin yaptığı gibi ahirete yönelik olan işleri tercih edilmelidir ki, kaybedilmesi mümkün olmayan sermayemiz olsun elimizde. Aksi takdirde dünyada bir nevî kendini boş şeylerle oyalama batağına düşülecektir.

Hz. Fatıma annemiz bazı işlerini yetiştirebilmek için Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizden kendisine yardım etmesi için bir hizmetçi istediğinde, Efendmiz (s.a.s.), hizmetçi vermek yerine ona daha hayırlı olan kelimeler öğretme tavsiyesinde bulunmuştu.

Her halinde Efendimiz (s.a.s)’i takip eden annemiz de o kelimeleri öğrenmeyi kabul ederek; ’yatağa girdiğinde otuzüç defa sübhânellâh, otuzüç defa elhamdulillâh, otuzdört defa Allahü ekber’ tesbihatını kendisine vird edinir. İşte öğrenilen bu tesbihatlar da hem ruha bir gıda, hem zamanı ihyâ, hem de Allah rızasına vesiledir.

Unutmayalım ki; bu dünyanın cefâsından, sefâsına sıra gelmeyebilir. Bu yüzden vakitlerimizi Allah’a ve Rasûlüne itaatin haricinde lüzumsuz meşgûliyetlerle harcamayalım.

İslâmî takvime göre senenin ilk ayı olan, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu Muharrem ayındayız. Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin hürmet gösterip oruç tutarak ve ihsanlarda bulunarak ihya ettiği Aşure gününü de idrak etmiş bulunmaktayız.

Ayrıca hicretin 8. yılında Ocak ayında Cenâb-ı Hakk’ın Rasûlullah (s.a.s.)’e ve ashabına en büyük lütuflarından Mekke’nin fethiyle İslam tarihinin en önemli hadiselerinden birine şahit olunmuştur.

Dergimizin bu ayki sayısı başta Mekke’nin Fethi olmak üzere farklı konularda kaleme alınan yazılarla sizlerin takdirlerine sunulmaktadır.

Hicri 1431- Miladî 2010 senesinin tüm İslâm âleminde fütuhâta vesile olması dileğiyle…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 81.sayısı (aralık 2009) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Ömür Sermayesi

Ömür Sermayesi

’Zaman kılıç gibidir. Sen onu kesmezsen o seni keser. Nefsin, en büyük düşmanındır. Sen onu hayırla meşgul etmezsen o seni şer ile meşgul eder.’ [İmam Şafî (k.s.)]

Bir mümin, sabah namazını kıldıktan sonra ve güne başlamadan evvel, bir süre nefsi ile başbaşa kalıp, onunla bazı muâhedeler yapmalı ve birtakım şartlar üzerinde anlaşmalıdır. Nitekim bir tüccar da sermayesini ortağına teslim etmek mevkiindeyse onunla böyle muâhedeler yapar. Bu arada ona bazı ikazlarda bulunmayı da ihmal etmez. İnsan da nefsine şu îkâz ve telkînlerde bulunmalıdır: ’Benim sermâyem ömrümdür. Ömrüm gidince anaparam da gider ve artık kâr ve kazanç sona erer. Fakat bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allah Teâlâ bu gün de bana müsaade ederek ikramda bulundu. Eğer beni öldürseydi, elbette bir günlüğüne de olsa geri gönderilip burada devamlı salih ameller ve çeşitli hayırlarda bulunmayı temennî edecektim. Şimdi kabul et ki öldürüldün ve geri çevrildin. O halde bugün günah ve mâsıyete katiyyen yaklaşma ve sakın ola ki bu günün bir anını bile boşa geçirme. Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nimettir.’ [İmam Gazalî (k.s.) ]

İslâm’ı Rasûlullah (s.a.v.)’in getirdiği haliyle özümseyen âlimler ve salih insanlar nefsin hilelerine ve verilen ömür sermayesinin çok kısa oluşuna dikkat çekerek hem dünyada hem de ahirette karşılaşılabilecek tüm sıkıntılar için çıkış yolları göstermişlerdir. Zirâ nefs-i emmare, kötülüğü emretmesi sebebiyle insana sürekli tuzaklar kurmaktadır. Akıp giden zaman ise nefsin kurduğu tuzaklarla doludur. Bu yüzden müminin tasası hep son nefes ile alakalı olmalıdır ve tüm vakitlerini o anın gerektirdiği tavır, davranış ve amellerle karşılamanın gayretinde bulunmalıdır. Zaman konusundaki bu hassasiyet insanoğluna her nefeste son nefesi yaşama bilincini kazandırır.

Bir noktada sizleri uyarmak istiyorum! Zamanlarımızı nelerle dolduruyoruz? Televizyon ve bilgisayar karşısında dünya ahiret faydası olmayacak işlerle mi veya çarşılarda amaçsız gezip dolaşarak mı?

Dünyaya geldiğimizde Allah Teâlâ’nın bahşettiği tertemiz gönüllerimiz ve kafalarımız iman, zikir, ilim, amel gibi hayırlı işlerle doldurulmalıyız. Aksi halde orası asla boş kalmayacaktır. Nasıl bir mekân havasız kalmadığı gibi, her tarafı kapalı olsa bile sağdan, soldan hava gelip de orası yine havayla dolduğu gibi; siz eğer gönül ve zihin âleminizi güzel, hayırlı bir şeylerle doldurmazsanız, orayı başkaları kötü, çirkin, pis, günah olan çirkinliklerle dolduracaktır.

Dinlenen radyolar, izlenen televizyonlar, okunan kitap ve dergiler… Onların hepsini çok iyi seçmeniz lâzım! Çünkü sizin iç âleminize oralardan bir şeyler girecek. Aman, çirkin, pis şeyler girmesin. Aman gönülleriniz Allah’ın sevmediği işe yaramaz, ahirete hiç faydası olmayan boş bilgilerle dolmasın!..

Özlenen Rehber olarak bizler hem zamanlarınızın hem de gönüllerinizin Allah ve Rasûlullah (s.a.v.)’in rızasıyla meşgul olabilmesi için iki yeni eserle daha karşınızdayız. Böyle kıymetli iki eserin hazırlanmasında ve tercümesinin yapılmasında emeği geçen hocalarımıza şükranlarımızı sunuyoruz..

İmam Celaleddin Suyuti hazretlerinin İhyaü’l-Mevt bi Fadâili Ehli’l-Beyt (Ehlibeyt’in Faziletleriyle Yaşayan Ölülerin İhyası) isimli Ehlibeyt Hadis Kitabı ve Abdullah b. Esad Yâfiî’nin müellifi olduğu Hulâsatu’l-Mefâhir veya Hulâsatu’l-Mefâhir Fî Ahbâri’ş-Şeyh Abdulkadir isimleriyle meşhur Gavsu’l-Azam Abdulkadir Geylanî Hazretlerinin hayattayken gösterdiği ve etrafındaki müridlerinin de açıktan müşahede ettikleri terbiyeye ve irşada yönelik kerametlerinin derlenmesinden oluşan eserlerin her ikisinin de orjinalleri Arapça’dır. Bu eserler ilk kez Türkçe’ye tercüme edilerek okuyucuya sunulmaktadır.

Siz okuyucularımızdan istirhamımız; hiç bir maddi menfaat beklemeksizin hazırlanan bu eserlere zamanlarınızı ayırma fedakârlığında bulunmanızdır. Çünkü kitaba ve yazarına saygı, bize düşen bir vecibedir. Saygının en bariz tezahürü ise, dikkatle okumaktan ve onunla amel etmekten başka bir şey midir? Evet, en büyük saygı okumak ve istifade etmeye çalışmaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 84. sayısı (2010 Mart) için Editör yazısı olarak yazılmıştır.

Yaratılış, Tefekkür ve İman

Yaratılış, Tefekkür ve İman

İnsanoğlunu dünya ve ahiret hayatında saadete ulaştıracak tek ve mükemmel bilgi kaynağı İslâm’da mevcuttur. Zira bu ilim dünyayı, ahireti, canlı ve cansız her varlığı yaratan Allah Teâlâ’dan gelmektedir. Cenâb-ı Hak aklın kavrayabildiği veya kavrayamadığı hikmetlere bağlı olarak mahlûkata istediği şekli vererek onların hayatlarını belirlemiştir. Onlar üzerinde istediği gibi tasarruf sahibi olan da O’dur…

’Göklerin ve yerin yaratılmasında gece gündüzün değişmelerinde gemilerin insanlara fayda veren şeyleri taşıyıp denizde yüzmelerinde Allah’ın gökten su indirip onunla toprağı diriltmesinde türlü canlıları yere serpmesinde bulutu yerle gök arasında tutmasında akıl sahipleri için deliller vardır.’ (Kur’ân-ı Kerîm 2/164) ayeti gereğince Allah’ın kâinata serpiştirdiği delillerini ve buna bağlı olarak hakikatleri idrak edebilmek için inanan her insana mutlaka tefekkür etmelidir. En azından ’bu ayeti okuduğu halde söz konusu edilen şeylerde tefekkür etmeyen kimseye yazıklar olsun…’ buyuran Rasûlullah (s.a.v.)’in belirttiği zümreden olmamak için bunu yapmalıyız.

Unutmayalım ki; yaratılışımızdaki ve kâinattaki incelikleri bilmek, onları tefekkür etmek imanlarımızı kuvvetlendirir. Bu tefekkür beraberinde tevekkülü de getirir. Hayata bakış açımızı değiştirir. Bize, hayır gibi gözüken işlerde şer, şer gibi gözüken işlerde hakkımızda hayır gizlenmiş olabileceği düsturunu öğrenmemize vesile olur. Hikmetin nerede ve neyin içerisinde gizlendiğini bilmediğimizden dolayı olaylara karşı önyargılı davranmamız da doğru değildir. Zahiren şer gibi göründüğü halde sonuç itibariyle insanın hayrına olan pek çok hadiseye kendi hayatımızda da şahit olabiliriz. Konuyla alâkalı olarak bir menkıbeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Zira kıssalardan ders çıkarmak daha kolaydır:

Vakti zamanında bir kral yaşarmış. Bir gün yakın bir dostu ile ava çıkarlar. Av esnasında kralın kazara başparmağı kopar. Tevekkül ehli olan dostu, krala; ’üzülme bunda da bir hayır vardır’ diye onu teselli etmek ister. Parmağının acısından sağlıklı düşünemeyen kral, dostunun bu sözüne öfkelenir ve zindana konulmasını emreder. Bir zaman sonra kral yeniden ava çıkar. Kral ve arkadaşları ormanda yollarını kaybedip vahşi bir kabilenin eline düşerler. Yerliler, onları tanrılarına kurban etmeye başlarlar. Sıra krala geldiğinde kralın parmaklarından birisinin eksik olduğunu fark ederler. Azası eksik olan insan, tanrıya kurban edilmez diye kralı serbest bırakırlar. Kral saraya dönünce hemen dostunu zindandan çıkartır. Başından geçenleri anlatınca, dostu; ’bizim hapiste olmamızda da bir hayır varmış,’ diye cevap verir. Dostunun bu cevabı karşısında kafası karışan kral; ’nasıl hayır var?’ diye sorar.

Dostu da; ’şayet ben hapiste olmasaydım; büyük ihtimalle senle beraber o ava katılacaktım ve ben de kurban edilenlerin arasında olacaktım’ diye cevap verir.

Hikmet-i İlâhî’dir ki; kışın mevsimin çetin ve sert olması, yazın güzel geçeceğine işarettir. Sabah havanın sisli olması, gündüzün sıcak olacağı müjdesini verir. En güzel günler hep en karanlık gecelerden sonra gelir… bunları tefekkür edince insan, kendi hayatında karşısına çıkan zorluklara karşı daha metanetli durması kolaylaşacaktır. Darda kaldığımız anlarda şu İlâhî kelâm kalbimizi ferahlatmalıdır: ’Allah (c.c.) kullarına zulmetmez…’

Elbette kim kuvvetli imana sahip, kim zayıf imanlı; bunun anlaşılması için bir takım imtihanlara tabi tutulacağız. Hz. Mevlânâ bu durumu ne güzel özetlemiş: Bir buğday tanesi sen olabilmek için nerelere katlandı bir düşün! Onu toprağa attılar, üzerini örttüler. Kış geldi, karlar yağdı üstüne, üşüdü, çürüdü… Sonra bahar geldi, yağmurları içti ve ’bismillah’ diyerek kabuğunu çatlattı. Başını topraktan çıkarttı, boy verdi başak oldu. Yetmedi yaz geldi, güneşlerde yandı sapsarı kesildi rengi… Bu da yetmedi, tırpanlarla biçtiler, kabuklarından ayırdılar. Taşların arasında öğüterek un ufak ettiler… Yetmedi suyla yoğurdular hamur ederek ateşlerde pişirdiler, yetmedi sen aldın böldün, çiğnedin ve yuttun. Midenin asitli sularında benliğinden geçti kanına karıştı ve o buğday tanesi sen oldu…
Ve sen insanoğlu! Sen de Rabbine sadık bir kul olduğunu kanıtlamak için, imtihan dünyasında, yanacaksın, donacaksın, ezileceksin, üzüleceksin, saçın sakalın ağaracak, omuzların düşecek, belin bükülecek, kalbini kıracaklar, benliğinden geçeceksin ve yeri gelecek bu uğurda mübarek efendim Abdullah Farûkî el-Müceddidî (k.s.) gibi tüm hayatını vakfedeceksin.

Buğday tanesi hiç yılmadı, yüksünmedi, üzülmedi, bildi ki; bunun için yaratılmıştı ve bu uğurda çekeceği cefa mukaddesti. Bizler de bu dâr-ı faniden, dar-ı bekâya göç ederken, Rıza-i Bâriye kavuşmanın vereceği neşeyi düşünerek, nefsin ve şeytanın vesveselerine sabretmeliyiz.

Bu duygu ve düşüncelerle sizleri dergimizin yeni sayısıyla baş başa bırakarak, yeni sayılarda buluşmak dileğiyle…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 85. sayısı (Nisan 2010) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Sizden Gelenler

Sizden Gelenler

Tarihimizde Mayıs ayının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Zira Efendimiz (s.a.s.)’in övgüsüne mazhar olan ordu ve kumandanı ecdadımız arasından çıkarak İstanbul’un fethini gerçekleştirmiştir. Aslında böyle muazzam bir fethin oluşum ve gelişim sürecinde etkili olan pek çok amil rol oynamıştır. Onlardan en önemlisi olan; Akşemseddin Hazretlerinin(1) gözyaşı ve dua dolu yakarışlarını saymamak ve tasavvuf gerçeğinin Osmanlı Devleti üzerindeki etkilerini görmezden gelmek mümkün müdür acaba?

Tarihten günümüze tasavvufi düşüncenin veyahut halk arasındaki tabiriyle dergâh hayatının milletimiz üzerindeki tesiri çok büyüktür. Bilhassa Anadolu’nun İslâmlaşmasında en büyük amil tasavvufi düşünce olmuştur. Türklerin İslam’ı kabul edip Anadolu’yu yurt edinmeye başladığı XI. Yüzyıldan itibaren Orta Asya illerinden Anadolu’ya gelen ve ’Alperenler’ ismiyle anılan tasavvuf ehli dervişler o dönemde Anadolu insanı üzerinde gönül medeniyetinin kurulmasına öncülük etmişlerdir. Fetihlerin ilk yıllarında Anadolu’ya yönelen Ahmed Yesevî’nin talebeleri ordulardan önce halkın arasına katılmışlar, onların gönüllerini İslam’a ısındırmışlardır. Anadolu’da oluşan tekkeler ve dergâhlar Haçlı seferlerinden ve Bizans’ın baskısından bıkıp usanmış olan Diyar-ı Rum (Anadolu) halkının hem hızla müslüman olmalarına hem de fetihlerin daha rahat ve kolay yapılmasına sebep olmuştur.

İşte bu dervişlerin gönülleri fethetmesiyle Selçuklu devleti kurulmuş ve memleketin hemen her yanında tasavvufi düşüncenin müesseseleri görülmeye başlanmıştır. Hatta Selçuklu hükümdarlarından Osmanlı Sultanlarına kadar devletin başındakiler de zamanının mürşid-i kâmillerinin halka-i saadetlerine iştirak ederek onların gönüllerindeki Allah ve Rasûlullah sevgisinden istifade etmenin yollarını aramışlardır.

Evet, Tasavvuf ve Tarikat fetih demektir. Her fethin arkasında bir gönül eri vardır. Tıpkı Fatih Sultan Mehmed’in arkasında Şeyhi Akşemseddin’in, Sultan İzzettin Selçukî’nin arkasında Şeyh Necmettin Bağdadî’nin, I. Alaaddin Keykubat’ın arkasında Şeyh Şıhabüddin Sühreverdi’nin bulunması gibi… Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı Devleti hükümdarlarının büyük bir çoğunluğunun bir tarikata bağlı oldukları tarihi bir hakikattir. Osman Gazi’nin Âhi Şeyhi, Şeyh Edebali’nin müridi ve damadı olduğu, onun yanında savaşlara iştirak eden Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad, Şeyh Mahmud Gazi, Âhi Şemseddin, Âhi Hasan gibi pek çok isim aslında dönemin tanınan şeyhlerindendir.

Tarihimizde birçok güzel ve faydalı iş, tasavvuf ehli tarafından yapılmış ve devletin başındaki yöneticiler bu manevî ortamda yetiştirilerek makam, servet ve şehvet bataklığına düşmekten kurtarılmış ve hayırlı işlere yönlendirilmişlerdir. Tasavvufî terbiye sayesinde toplumlar ahlâk bakımından olgunlaştırılmış, ahilik gibi tasavvufî meslek kuruluşları kurularak toplumda kardeşlik, sevgi ve saygı, kalite ve dayanışma en üst seviyede gerçekleştirilmiştir. Vakıflar kurularak birçok fakir, muhtaç insana tasavvuf erbabı tarafından yardımlar yapılmıştır.

İşte her yönüyle ve her şeyiyle bizim olan bir kültürün yetiştirdiği binlerce büyükten bir kaçını isim olarak zikrettikten sonra onların açmış oldukları güzel çığırlardan devam etmeye çalışan bizler de; Özlenen Rehber Dergisi olarak yayıncılık hayatında 7. Yılımızı tamamlamış bulunmaktayız. Bizlere bu nimeti bahşeden Rabbimize şükrediyoruz. Kıymetli zamanlarını bize tahsis ederek dergimizin düzenli olarak yayınlanmasında emeği geçen başta Muzaffer Yalçın Hocaefendi’ye ve tüm kardeşlerimize teşekkür ediyoruz.

Rasûlullah (s.a.s.)’i dünyaya teşriflerine sevinme adına; ’Sevgi ve İtaat İstikametinde Yâd-ı Rasûl Gecelerinde Buluşalım’ sloganıyla Nisan ayında Kırıkkale ve Sungurlu’da gerçekleştirilen, Mayıs ayında da Çorum’da yapılacak olan programa tüm mümin kardeşlerimizi bekliyoruz. Ayrıca Kırıkkale’deki Kutlu Doğum Gecesi Programını kesintisiz olarak bir kaç kez ekrana getiren KonTV’ye teşekkür ediyor çalışmalarında başarılar diliyoruz.

(1) (Hacı Bayram-ı Veli’nin kurucusu olduğu Bayramiye tarikatına mensup idi)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 87. sayısı (2010 Haziran) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 27

Editör Yazısı – 27

’Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.’ (Kur’ân-ı Kerîm 3/103)

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın beyanı bu şekildedir. Peki müslümanların görüntüsü nasıldır acaba? Zira günümüzde İslamî fırkalar, meşrebler, mezhebler, ekoller ve düşünceler o kadar revaçta olmasına ve de İslâm adına birçok faaliyetlerde bulunmalarına rağmen bir türlü istenen neticeler elde edilememektedir. Bizler öyle parçalara ayrılmışız ki kimse kimseyi anlamadığı gibi anlamak için de çaba sarfetmiyor. Aslında herkes çok iyi bilmektedir ki; insanlar hayatlarında Kur’an’ı ikinci, üçüncü sıraya bırakmışlar veya hiç sıralamaya bile katmaksızın keyiflerince yaşamaktadırlar. Kur’an’ı okumaksızın, Rasûlullah (s.a.s) Efendimizin sünnetlerini hayata geçirmeksizin geleneklerden gelen çeşitli kuruntu ve zanlarla hareket eden müslümanlar bu halde yaşamaya devam ederlese 21. yüzyıl değil kaçıncı yüzyıl olursa olsun zillet ve meskenetlerden kurtulmaları mümkün değildir. Müslümanların bu hale düşmelerinde pek çok etken vardır. Ama burada sadece bir tanesine değinerek sizleri dergimizin yeni sayısıyla başbaşa bırakacağım.

Belki sizler de farkına varmışsınızdır; insan en çok diliyle günaha düşmektedir. Gıybet, yalan, iftira, dedikodu, nemmamcılık, küfür vs. hep ağız ile işlenen günahlardır. Yani dilin muhafazası hakikaten çok zordur. Bu yüzden Efendimiz (s.a.s.) ’iki dudağının arasını’ koruyana cennet vaat ediyor. Fakat insanımız mesnedsiz konuşmaya o kadar alışmış ki; susup da bilen insanları dinlemeye zaman kalmıyor. Her konuda fikirlerimizi ve engin görüşlerimizi serdediyoruz! Konuşacak konu olsun yeter ki, konuşmaya hazırız. Din, siyaset, ekonomi hiç fark etmez.

’Ben bu konuda bir şey bilmiyorum’ diyene hiç rastladınız mı? Kişi ne kadar cahilse o kadar çok konuşuyor. Susanlar ise genelde bilenler oluyor. Onlar susmak istemeseler bile susturuluyorlar. Zira cahillerin bağırtısı bilgiyi bastırıyor. Okumadan her konuda bilgi sahibi olan başka bir toplum var mıdır, bizim toplumumuz gibi. İstisnasız her konuda uzman bir kitle; ama hiçbir konuda kitabî bilgisi olmayan, her konuda sözden çok lakırdısı olan bir kitle…

Susanın yadırgandığı hatta ayıplandığı bir toplum. Ağzına geleni konuşmayı marifet sayan, düşünmeden konuşarak düşüncesizliğini ortaya koyan bir toplum… Böyle bir toplumda konuşan kim, dinleyen kim belli olur mu? Toplum olarak dinlemiyor, dinlenmiyoruz. Ağızlar asıl fonksiyonu olan Kur’ân ve Sünnet’i konuşmayı kaybedince kulaklar da kirlendi. Artık ağızdan çıkanların hangisi söz, hangisi lakırdı anlaşılmaz oldu.

Susmak tefekkürün ve zikrin anahtarıdır. ’Susan kurtulur’ buyurulmuş. İnsan beş dakikalık sessizliğini zikirle, tefekkürle değerlendirse kim bilir neler kazanır. Beş dakika da kaç ayet okur, kaç tesbih eder, kaç tevhid okur, kaç istiğfar eder? Bunlar da ancak susarak öğrenilir.
Üç ayların başlangıcı olan Receb ayının ilk günlerine kavuşacağımız bu günlerde boş konuşmalarımızın veya tembelliklerimizin yerini ibadetlerin almasını Rabbimizden niyaz ediyoruz. Kandiliniz mübarek olsun.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 83. sayısı (2010 Şubat) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 26

Editör Yazısı – 26

Dünya’yı kendi ekseni etrafında döndürerek geceyle gündüzü yaratan, Dünya’yı Güneş’in etrafında döndürerek mevsimleri yaratan Cenâb-ı Hakk her dakikayı her saati mukaddes kılmıştır. Yarattığı kullarına karşı da sonsuz merhamete sahip olan Allah’u Teâlâ, sene içinde o kulları için gönül dünyalarında adeta bir manevi hamle yapmaları adına bazı özel gün ve geceler yaratmıştır. Bu özel zaman dilimlerinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiret rüzgarları sanki bir meltem gibi esmektedir.

Efendimiz (s.a.s.): ’Recep, Allah Teâlâ’nın ayı, Şâban benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır’ buyurmuştur. Yıl içerisinde tüm ümmet tarafından ihya edilen beş mübarek geceden dördü bu aylardadır. Regâib Kandili, namazın farz olduğu Miraç Kandili, aklanma, arınma, affedilme manasına gelen Berat Kandili, bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi bu aylardadır. Unutulmamalıdır ki; günahlar ruhun üzerine yapışan kirlerdir. Nasıl ki beyaz elbiseye nokta nokta kirler yapışır, elbisenin rengini değiştirirlerse ruha yapışan günahlar da ruhu ve kalbi ifsat ederek karartır. Gönlü Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı İlâhisi olmaya namzet bir hale getirmek için de tövbe ve istiğfarla günah kirlerinden arınmak gereklidir. İşte Üç Aylar bunun için bulunmaz fırsattır.

Gelin ümmet olarak ferden ferdâ Cenab-ı Hakk’a yönelelim. Haramlardan aslandan kaçar gibi kaçalım. Zira Allah’a kulluk iddiasında olan nice insanlar var ki; yaptıkları güzel amellerin arkasından daha fazla hayırlara yönelmek yerine haramları ve kötülükleri terk etmediklerinden dolayı ’Size amel bakımından en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi? Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir’ âyetinin muhatabı olabileceklerdir. Yani onlar dünyadayken makbul, meşru’ olmayan yollarla boş ve bâtıl işler yapmışlardır. Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıklan halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir. Halbuki onlar, kendilerinin doğru yol üzere bulunduklarını, sevimli ve makbul kimseler olduklarını sanıyorlardı.

Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: ’Kıyamet günü büyük cüsseli ve şişmanca bir adam gelir, ama o Allah katında bir sinek kanadı kadar ağırlık çekmez.’ Sonra Efendimiz (s.a.s.) isterseniz; ’Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz’ âyetini okuyun buyurdu.
Bu yazıyı kaleme almadan önce Üç Aylar’la alakalı ulemanın neler yazdıklarına bir göz attım. Herkes, üç ayların ne kadar feyizli ve bereketli gün ve geceleri barındırdığından bahsetmekte olduğunu gördüm. Bundan dolayı bu rahmet ve mağfiret günlerinde müslümanların kalplerinde burkuntu yapacak veya onları ümitsizliğe düşürecek sözler konuşmaktan ve yazmaktan Allah’a sığınırım.

Yanılıyorsam Allah beni affetsin ancak sokaklar, çarşılar, caddelerdeki insanlar sanki Üç Aylar gelmemiş gibi hareket etmekteler. Cuma’dan Cuma’ya camiye gidenlerden bazıları bu aylara hürmeten namaza başlamaktalar veya bunların sayıları Ramazan’da biraz daha artmaktadır. Âyette ve hadiste bahsedildiği gibi herkes kendini iyi iş yapıyorum zannetmekte; ancak haramları terk etme, nefsânî istek ve arzularını Efendimizin (s.a.s.) arzularına uydurma, şeytanın adımlarına uymama gibi nefsin hoşuna gitmeyen ahlâkları terk edenlerin sayısı çok az. Hatta nefsin istek ve arzularına uymanın kalbi ve maneviyatı öldüren bir hastalık olduğunu farkında olanlar yok gibi. Tabi insanların ruh haleti böyle olunca yapılan ibadetlerin ardından kalben hiç bir sıkıntı duymaksızın haramlar yapılabilmektedir.

Bu yüzden aklımız başımıza alalım ve bu sayılı günlerde okumaya devam ettiğimiz Kur’an’ları okumayı artıralım. Efendimiz (s.a.s.)’e bol bol salât-ü selâmlar getirelim. Kaza veya nafile namazlar kılalım. Dünyaya gönderiliş amacımızı ve gidişatımızı düşünerek ölümü tefekkür edelim. İşlediğimiz günahlar için bu bereketli günlerin yüzü suyu hürmetine kalpten tevbe ve istiğfarda bulunalım. Geceleri teheccüd namazı kılarak değerlendirelim. Tutabildiğimiz kadar nafile oruç tutalım ve elimizdeki imkânlar nispetinde muhtaç olan insanlara maddi yardımlarda bulunarak onları sevindirelim.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 88. sayısı (2010 Temmuz) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 25

Editör Yazısı – 25

Kur’an, oruç, sabır, yardımlaşma, rahmet, bereket, af ve mağfiret ayı olan Ramazan’a kavuşturan Rabbimize hamd ediyoruz. Bu ayın ne gibi faziletlere sahip olduğunu en güzel anlatan ve yaşayan elbette Rasûlullah (s.a.s.)’dir. Bundan dolayı Ramazan ayını kendi sözlerimizle anlatmak yerine Efendimiz (s.a.s.)’in nasihatlerini dinleyip onlara itaat etmek hayatımızda vereceğimiz en isabetli karar olacaktır.

Efendimiz (s.a.s.), Şaban ayının son gününde insanları Ramazan’a karşı teyakkuzda olmalarını sağlamak için ümmetine şu sözlerle hitap etmiştir: ’Ey insanlar! Bereketli ve büyük bir ayın gölgesi üzerinize düşmüştür. Bu öyle bir ay ki, onda bin aydan daha hayırlı olan bir gece vardır. O öyle bir ay ki, Allah o ayda oruç tutmayı farz kılmış, gecelerini nafile ibadetle (teravih namazı) ile geçirmeyi teşvik etmiştir. Kim Ramazan ayında hayır işlerse, Ramazan ayı dışında farz bir ibadeti yapan kimse gibi sevap kazanır. Kim Ramazan ayında bir farzı eda ederse, Ramazan ayı dışında yetmiş farzı eda eden kimse gibi sevap kazanır. Ramazan ayı sabır ayıdır. Sabrın sevabı ise cennettir. Ramazan, yardım etme ve ihsanda bulunma ayıdır. Bu ayda müminin rızkı artar. Kim bu ayda oruç tutan bir mümine iftar yemeği verirse bu, günahlarının bağışlanması ve cehennem ateşinden azat olmasına vesile olur, iftar verdiği kimsenin oruç ile kazandığı kadar sevap kazanır, oruç tutanın sevabında da eksilme olmaz.’

Sahabe: ’Ey Allah’ın elçisi! Hepimiz iftar verecek güce sahip değiliz ki’ dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.): ’Allah, bu sevabı bir tek hurma veya bir bardak su veya bir içimlik süt ikramı ile de verir’ buyurdu ve konuşmasına şöyle devam etti: ’Ramazan, evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtulma ayıdır. Kim bu ayda işçisinin/hizmetçisinin işini hafifletirse, Allah onu bağışlar ve cehennem ateşinden azat eder. (Ey insanlar!) Ramazan ayında dört şeyi çok yapın. Bunlardan ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz. Diğer ikisine ise sizin ihtiyacınız var. Rabbinizi razı edeceğiniz şeyler; kelime-i şahadet ve tövbe-i istiğfardır. Sizin muhtaç olduğunuz iki şey ise, Allah’tan cenneti ister, cehennemden O’na sığınırsınız. Kim oruç tutan bir mümine su ikram ederse, Allah da onu benim (Kevser) havuzumdan içirir. Bu havuzdan içen cennete girinceye kadar bir daha susamaz.’ (İbn Huzeyme, Beyhakî, İbn Hibbân, bk. Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, II, 94-95.)
Bir daha ki Ramazan’a kavuşacağımızın garantisinin olmadığı dünya hayatında hiç olmazsa bu Ramazan’ın günlerini ve gecelerini Allah’ın rızasını kazanma adına fırsat bilelim ve ona göre değerlendirelim. Bu ayda hangi ibadetlere ağırlık verilmelidir veya neler yapılmalıdır diye sorulacak olursa; kısaca şu başlıklar ışığında ibadetlerimize yön verebiliriz. Bu ayda Kur’ân-ı Kerim ile olan bağlantımızı daha da artırarak onunla olan meşguliyetimizi artıralım. Allah’ın nimetlerine karşılık tefekkür ve tezekkür etmeyi unutmayalım. Rasûlullah (s.a.s.)’in hayatını okumadığımız başka kaynaklardan da okuyarak bu konudaki ilmimizi artıralım. Ramazan ayının her gününü, özellikle son on gününün her anını ibadet ve taatla değerlendirmenin yollarını araştıralım. İmkânımız varsa itikâf yapalım. Tutulan oruçlardan sadece açlık ve susuzluk kalmaması için haramlara karşı rikkat sahibi olalım. Mümkün mertebe cemaatten ayrılmamaya özen gösterelim. Yetimleri de unutulmamalı, onları sevindirmeliyiz. İftar vaktini dua için ganimet bilmeli rahmet kapılarının oruçlu kullar için açıldığı o dakikalarda dua edelim. Zekât vermeye malik olanlar vazifelerinde tembellik göstermemelidirler. Ayrıca Ramazan’da verilen iftar ve sadakaların değerlerinin bir sonsuz hazine mesabesinde olduğu akıldan çıkarılmamalı.

Unutulmaması gereken en önemli görevlerimizden birisi de, farz olan Ramazan orucumuzu tutabilmemizin şartı olan Ramazan Hilâli’ni takip ve tespittir. Yeryüzünün hangi coğrafyasında olursa olsun Müslümanlar, teknoloji hangi boyuta gelirse gelsin astronomi bilgisi ve hesaplarına dayanarak vakit tespiti ile yetinmemeli, Rasûl-i Zîşân (s.a.v.) Efendimizin ’çıplak gözle hilâli gözetleme emrini’ de bihakkın yerine getirebilmenin gayreti içinde bulunmalıdır. ’Aslolan Hilâl’in ru’yetidir.’ Ferdî gayretler elbette vardır; ancak, halkı Müslüman olan ülkelerin, kardeşlik ruhuyla birlikte yürüttükleri, zahirî ve bâtınî yönleriyle tatmin edici bir çalışmalarının da olmadığını bilmekteyiz. Rabbimizden, bu hususta müminlere rızasına uygun olacak isabetli amelleri lutfetmesini niyaz ediyoruz.
Bu vesile ile yeryüzünün farklı coğrafyalarına yayılan dergimizin tüm okurlarına, gönül dostlarımıza, imkânları nispetinde, ilmine uygun olarak Ramazan Hilâlini gözetleyip diğer ülkelerdeki okurlarımızı sahih bilgiler ile bilgilendirme görevlerini hatırlatırız. Rabbimizin (c.c.), cümlemizi Ramazan Hilâli’ni gözetleme sünnetini ihyâ eden salih kullarından kılması dualarımızla, Allah’a emanet olun.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dersinin 89. sayısı (2010 Ağustos) için yazılmıştır

Yad… Abdullah Faruki El-Müceddidi (k.s.)

Yad… Abdullah Faruki El-Müceddidi (k.s.)

1999 yılı Ramazan ayında ahirete yolcu ettiğimiz Efendimiz Abdullah Farukî el-Müceddidî (k.s.)’yi rahmetle ve hasretle anarken; Allah dostlarının hallerini ve makamlarını kendileri gibi o hallere kavuşan bahtiyar kullar idrak edecektir. Günümüzden on bir asır önce yaşamış olan ve tasavvufta söz sahibi sayılan Hâkim et-Tirmizî’nin Allah dostları hakkındaki sözleri rahmetli Efendimiz’in hallerine tercüman olacak türdendir. Umarım bu sözleri okuduğunuzda Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar şerefli ve kıymetli kullarıyla tanıştırdığını idrak ederiz.

’Ehlullâh’ın bir kısmı, en yüksek velâyet derecesine sahip olur. Bu kimse, Allah’u Teâlâ’nın kendisini özel dostluğuna seçtiği ve bu yolda kullandığı bir kuldur. O, devamlı Allah ile beraberdir, O’nun himayesinde hareket eder. Allah ile konuşur, Allah ile görür, Allah ile alır, Allah ile verir. Allah’u Teâlâ onunla kullarını terbiye eder. Onun nazarı ile ölü kalpleri diriltir, onu vesile ederek halkı kendi yoluna çevirir. Onunla ilâhî ahlâkı ve adaleti ayakta tutar. Bu kimse devamlı Yüce Rabbini sena ve yüceltmekle meşgul olur. Rasûlullah (s.a.s.) onunla Allah’ın huzurunda övünür, sevinir. Allah onu, nefsini görmekten ve kendisine güvenmekten korur. Bu haliyle onun sözü kalpleri Allah’a bağlar. Görülmesi nefislere şifa verir. Onun bir insana teveccühü ve yakınlığı kötü huyları temizler. O herkese fayda veren bir rahmet bulutudur. Hak ile bâtılın arasını ayırt eder. O sıddıktır, Hak adamıdır. Allah’ın has dostudur, ariftir. İlhama mazhardır.’

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 89. sayısı (2010 Ağustos) için yazılmıştır.

×