150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

Hz. Hüseyin (r.a)

Hz. Hüseyin (r.a)

Hicretin 4. senesinde Şaban ayının üçünde, başka bir rivayette beşinde Medîne’de doğmuştur. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Lakapları ise Râşid, Tayyib, Vefî, Zekî, Mübârek, Sıbt (torun), Seyyid ve Seyyidü’ş-Şühedâ’dır.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, sevgili torununun kulağına ezan okudu ve adını Hüseyin koydu. Yedinci günü Akîka kurbanı kestirdi. Aynı gün saçlarını traş ettirip kızı Fâtımâ’ya verdi ve:
’Ey Fâtımâ! Hüseyin’in saçları ağırlığınca sadaka ver.’ buyurdu. O da oğlunun saçları ağırlığınca gümüşü fakirlere dağıttı.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhümâ)’ya son derece düşkün olup onları çok severdi. Onlar hakkında;
’Allah’ım, ben, bunları seviyorum, sen de sev bunları!’(1),
’Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır.’(2),
’Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur.’ (3) buyurmuşlardır.
İki Cihan Güneşi Efendimiz, sokakta oynayan çocuklara da selâm verir, onlarla ilgilenirdi. Bir gün ashâbıyla bir yere giderken Hüseyin’in sokakta çocuklarla oynadığını gördü. Biraz hızlıca yürüyerek torununu yakalamak istedi. O da oraya buraya koşuyordu. Efendimiz de hem gülüyor hem de peşinden koşuyordu. Onu tutmağa çalışıyordu. Sonunda Hüseyin’i tuttu. Onun yüzünü mübarek iki eliyle sevdi ve yanaklarından öptü. Ashâbına döndü ve;
’Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah’ı seven Hüseyin’i sever. Hüseyin torunlardan bir torundur.’ buyurdu.
Hz. Hüseyin (r.a.)’in çocukluğu Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Rasûlullah’ın eğitiminde yetişip, îmanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin’in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûl’ünün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.
Hz. Hüseyin ile ilgili olarak Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:
’Ben bir ağaca benzerim. Fâtımâ bunun kökü, Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin meyvesidir.’ Zeyd b. Sâbit (r.a.)’den rivayet edilen ve birçok hadis kitabında yer alan bir hadîs-i şerîfe göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Müslümanların iki şeye özellikle önem vermesini istemiş ve bu iki emanetin mutlak kurtuluşa vesile olacağını belirtmiştir:
’Şüphesiz, ben sizin için yerime iki şey bırakıyorum. Allah’ın kitabı ki, gök ve yer arasında uzatılmış iptir. Ve âilem olan Ehl-i Beyt’im. Bu ikisi Kevser Havuzu’nun başına varıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.’(4)
Ehl-i Beyt terimi, ’ev halkı’ manasına gelmektedir. Cahiliye Devri Araplarında herhangi bir kabile içerisinde en fazla itibar edilen âileyi ifade etmek için kullanılan bu terim, daha sonraları Hz. Peygamberin âilesi ve soyunu ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Bilindiği üzere Peygamber Efendimizin nesli, kızı Hz. Fâtımâ (r.anhâ)’nın oğulları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla sonraki devirlere intikal etmiştir. Bu mübarek neslin devam etmesine vesile olan Hz. Hasan soyundan gelenlere ’Şerif’, Hz. Hüseyin soyundan gelenlere ise ’Seyyid’ denilmiştir.
Makbul hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) Ümmü Seleme’nin evinde iken, Ahzâb sûresinin 33. âyeti nâzil olmuştur:
’Ey Ehl-i Beyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak ister.’ Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Ali’yi, Fâtımâ’yı, Hasan ve Hüseyin’i (r.anhümâ) abasının altına alarak;
’Allah’ım! Benim Ehl-i Beyt’im bunlardır. Bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!’(5) diye dua etmiştir. Abanın altında Peygamber Efendimiz ile birlikte beş kişi olduğu için bu olay ’Pençe-i âl-i aba’, ’Hamse-i âl-i aba’ terimleriyle ifade edilmiştir.
Hz. Hüseyin (r.a.), babası şehid olunca Medîne`ye geldi. Hz. Muâviye’nin vefatından sonra da Yezid’e biat etmedi. Kûfelilerin mektuplar yazarak kendisini davet etmeleri üzerine Irak’a gitmek üzere yola çıktı. Yezid, Şam`dan bunu haber alınca, Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’a haber gönderip O`nu Kûfe’ye sokmamasını istedi. İbn-i Ömer (r.a.), Hz. Hüseyin (r.a.)’den geri dönmesini istedi; ama İmam, bunu kabul etmedi. 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680)’de yapılan savaşta Hz. Hüseyin ve yetmiş iki kişilik kafilenin hepsi şehid edildi. Hz. Hüseyin’in kesik başı ve esirler Dımeşk’e gönderilmiş; olay tarihe, ’kanlı Kerbelâ vak’ası’ olarak geçmiştir. Şehid düştüğünde elli yedi yaşında idi.
Mübarek oğlu Zeyne’l-Âbidîn küçük ve hasta olduğu için ona dokunulmadı. Hz. Hüseyin Efendimizin soyu, Ali Zeyne’l-Âbidîn vasıtasıyla devam etmiştir. Hüseyin Efendimizin neslinden gelenler ’Seyyid’ ünvanıyla anılmıştır.
Hz. Hüseyin’in soyundan gelip de Ehl-i Beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa el-Kâzım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b. Kasım, el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404).(6)
Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti’nden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde yaşamaktadırlar. Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyti’nin işleriyle meşgul olan görevlilere tarihte Nakîbü’l-Eşrâf denilmiştir. Nakîbü’l-Eşrâf, Peygamber hânedânı efrâdının umûmî bir vasîsi hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden ötürü en yüksek mansıblardan sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara hürmet ve ta’zimde bulunulmuştur.(7)
Hz. Hüseyin (r.a.), yaya olarak yirmi beş defa hacca gitmiştir. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi ve şöyle buyururdu:
’Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur.’
Ve O’nun dualarından birisi de şöyle idi:
’Ey Allah’ım! Beni âhirete rağbet etmekle rızıklandır. Ta ki âhiretin doğruluğunu kalbimle bileyim. Dünyada da zühde rağbet etmekle rızıklandır. Ey Allah’ım! Âhiret işinde beni basîret sahibi kıl. Ta ki iyilikleri isteyerek yapayım. Ey Rabbim! Kötülüklerden kaçmayı bana nasip eyle.’
Hz. Hüseyin Efendimiz ilim, irfan, edep, ahlâk ve takva bakımından bizler için örnek şahsiyetlerdendir. Şehitlerin Efendisi İmam Hüseyin (r.a.)’in tüm hayatı Allah’a ibadet ve itaatle geçmiştir. Hz. Hüseyin (r.a.) kerem, fazilet ve Muhammedî ahlâkın temsilcisi olup, bu güzel hasletler dedesi Rasûlullah (s.a.s.)’in kendisine bırakmış olduğu bir mirastır. O’nun, insanları irşad konusunda pek çok kıymetli sözleri mevcuttur. Onlardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:
Yanında gıybet eden bir adama şöyle demiştir: ’Gıybeti bırak, çünkü gıybet cehennem köpeklerinin azığıdır.’
’Doğruluk izzet, yalan acizlik, sır emanet, komşuluk yakınlık, yardım sadaka, iş yapmak tecrübe, güzel ahlâk ibadet, susmak ziynet, cimrilik fakirlik, cömertlik zenginlik, rıfk ise akıllılıktır.’
’Mümin olan kimse, Allah’a kavuşmaya rağbet eder. Bence, şehitlikten başka ölüm, değersizdir. Ben ancak şehitliği saadet olarak görüyorum.’
Enes b. Mâlik (r.a.) diyor ki: ’Hüseyin (r.a.) ile beraber çıktım. Hz. Hatice (r.anhâ)’nın kabrine uğradı ve ağladı. Daha sonra şöyle dedi:
’Ey Enes! Benden ayrıl.’ Ben de ondan gizlenmek istedim. Namazda duruşu uzayınca şöyle söylediğini işittim: ’Ey Rabbim! Sen dostum diyenin Rabbisin. Sana sığınmaya gelen kuluna merhamet et! Ey yüceler yücesi! İtimadım sanadır! Senin dostun olan kimse ne hoştur!’
Rabbim şefaatine nâil etsin. Âmîn!

Kaynakça:
1. Tirmîzî, Sünen, V, 661.
2. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
3. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
4. Tirmizi, Menâkıb 31; Müsned, c.III, s.14,17,26.
5. Tirmizi, Tefsir 4; Müsned, c.IV, s.107.
6. Mes’ûdî, Murûcü’z-Zeheb.
7. Ayrıca bk. ’Ehl-i Sünnet’

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 17. sayısı (2004 Ağustos) için yazılmıştır.

Hasan B. Ali B. Ebi Talib

Hasan B. Ali B. Ebi Talib

Mübarek ve yüce Ehl-i Beyt silsilesinin iki büyüğünden birincisi ve seyyidlerin ceddi olan Hz. Hasan’ın künyesi, Ebû Muhammed el-Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib el-Kureyşî el-Hâşimî şeklinde geçmektedir.

Hicretin 3. yılında Medine’de doğdu. Hz. Ali (r.a.), oğluna ’Harb’ ismini vermek istemişse de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) daha önceleri bilinmeyen ve cahiliye döneminde kullanılmayan ’Hasan’ ismini bizzat kendisi vermiş ve kulağına ezan okumuştur.(1) Yine, Ebû Muhammed künyesi de kendisi tarafından verilmiştir. Doğumunu takip eden yedinci günde Hz. Peygamber (s.a.v.) akîka kurbanı kestirmiş ve Hz. Fâtımâ (r.anhâ)’den saçının ağırlığınca fakirlere gümüş dağıtmasını istemiştir.(2)

Hz. Hasan (r.a.) Hz. Peygamber’in en çok sevdiği torunlarından ve O’nun ’Reyhânesi’, Hz. Ali’nin, Hz. Fâtımâ’dan doğan büyük oğlu. Hulefâ-i Râşidîn’in beşincisi kabul edilir. On iki İmam’ın ikincisidir.

Hz. Hasan, Hz. Peygamber’in terbiyesinde yetişti. Sahîh hadis kitapları dahil bir çok İslâmî literatürde, Hz. Peygamber’in torunu ile ne kadar ilgilendiğini ve onu ne kadar çok sevdiğini ifade eden rivayetler bu gerçeği göstermektedir. Onunla her an ilgilendiğini, hemen hemen yanından hiç ayırmadığını; bilhassa namazlarda bile torununun gelip omuzlarına çıktığından dolayı, Hz. Peygamber’in sırf onu incitmemek için secdesini uzattığını ifade eden hadisler, ilahî vahye mazhar dede ile, O’nun ’reyhanesi’ arasındaki sevgiyi anlatmaktadırlar.(3). Hatta Hz. Peygamber rükû’da iken torunu gelir, ayaklarını açar, bir yönden girer, öbür taraftan çıkar(4) ve Hz. Peygamber ses çıkarmazdı. Bazen secde ederken omuzlarına bindiğinde, onu yavaşça sırtından indirirdi. Hatta bir defasında Hz. Peygamber hutbe okurken Hz. Hasan ile kardeşi Hz. Hüseyin’in üzerlerindeki uzun ve kırmızı elbiseleri ile düşe kalka yürüdüklerini görünce, hutbesine ara verip, minberden inerek, torunlarını kucağına aldığı ve önüne oturttuğu, daha sonra da, ’Allah Teâlâ: ’Mallarınız ve evlatlarınız sizin için birer imtihan vesilesidir.’(et-Teğâbün, 64/15) derken doğru söylemiştir. Şu ikisini bu şekilde görünce sabredemedim.’ diyerek hutbesine devam ettiği kaynak hadis kitaplarında anlatılmaktadır. (5)

Öbür taraftan Hz. Peygamber torunlarını öper(6) ve her iki torununun cennet ehli gençlerinin efendileri olduğunu da söylerdi.(7) Hatta onları sevenleri Allah’ın sevmesini dilediği duaları da rivayetler arasında yer almıştır.(8)

Hz. Hasan fizik olarak dedesi Hz. Peygamber’e çok benzerdi.(9) Öyle ki, bir defasında Hz. Ebû Bekir, ikindi namazından çıktıktan sonra, Hz. Ali ile beraber yürürken, çocuklarla oynayan Hz. Hasan’ı görürler. Hz. Ebû Bekir onu omzuna alır ve; ’Nebî’ye benzeyen, Ali’ye benzemeyen, sana babam feda olsun!’ diye bir mısra söyler.(10) Hz. Ali bu hâdise ve sözler karşısında gülümser.

Hz. Hasan, Hz. Peygamber (s.a.v.) âhirete göçtüğü sıralarda sekiz yaşlarında idi. Henüz çok küçük olduğu için, Hz. Peygamber’den doğrudan doğruya rivayet ettiği hadislerin sayısı oldukça azdır. Bunlardan biri Ebu’l-Havrâ’nın rivayet ettiği şu hadistir: ’Hz. Hasan’a, ’Hz. Peygamber’den duyduğun hangi hadisi hatırlıyorsun?’ diye sordum. O da şunu anlattı: ’Şu hadiseyi hatırlıyorum: Zekat hurmalarından bir hurma alıp, ağzıma atmıştım. Hz. Peygamber o hurmayı ağzımdan salya ile çıkardı. Oradakiler ’Yâ Rasûlallah! Bu çocuğun ağzına attığı tek bir hurmayı, niçin geri çıkardın?’ dediler. O da: ’Biz Âl-i Muhammed’e sadaka (zekat) helâl değildir.’ buyurdu. Hatırladığım diğer bir hadis de: ’Seni ilgilendirmeyen şeyleri bırak, ilgilendiren şeylere bak…’ hadisidir. Yine dedem Hz. Peygamber bana şu duayı da öğretmişti: ’Ey Allah’ım! Beni hidayete erdirdiğin kimselerden eyle, âfiyet verdiğin kişilerden eyle, dost edindiğin kullarının arasına kat! Verdiğin şeyleri benim hakkımda mübarek kıl ve hüküm verdiğin (takdir ettiğin) şeyleri şerrinden de koru. Senin dost edindiğin bir kişi asla zelil olmaz.’(11)

Hz. Hasan’ın tarihî bir şahsiyet olarak ortaya çıkması, babası Hz. Ali’nin şehid edilmesini müteâkiben, Kûfelilerin kendisine biat ederek halife seçmeleriyle başladı (h. 40/m.660). Ve altı ay sonra yapılan bir antlaşma üzerine Hz. Muaviye Medâin’e geldi. Hz. Hasan’ı yanına alarak Kûfe’ye girdi. Hz. Hasan (r.a.), Hz. Muaviye ile antlaşma yaptı. Bu hareketi ile Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hadisine mazhar olup, Müslümanlar arasında kan dökülmesini önlemiş, barış ve huzurun sağlanmasına vesile olmuştu. Hz. Peygamber bir gün minberden Sahâbelere: ’Benim bu oğlum Hasan, efendidir. Allah onun vasıtasıyla iki büyük grubun arasını düzeltecektir.’ buyurmuşlardır.(12) Nitekim kırk yıl sonra İslâm’ın iki büyük ordusu karşı karşıya gelmiştir. Hz. Hasan (r.a.) Hz. Muaviye ile antlaşma yoluna gidip Peygamber Efendimizin (s.a.v.) mucizesini tasdik etmiştir.

Hz. Hasan bu feragati ile bir dünya saltanatı kaçırıp kan dökülmesini önledi. Fakat bunun yanında manevi bir saltanat kazanmış oldu. Risâle-i Nûr’da bu olayın içyüzü şöyle anlatılır: ’Hasan ve Hüseyin ve onların hânedanları ve nesilleri, mânevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile mânevî saltanatın cem’i gayet müşküldür. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi -tâ, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı mâneviyyeye tayin edildiler. Âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.’(13)

Peygamber Efendimizin (s.a.v.), soyunu devam ettiren iki torunundan biri olan Hz. Hasan’ı çok severdi. Bunu söz ve davranışlarıyla gösterirdi. Bediüzzaman Hazretleri, Peygamberimizin bu sevgisini: ’Hazret-i Hasan’dan (r.a.) teselsül eden nûrânî nesl-i mübarekinden, Gavs-ı Âzam olan Şâh-ı Geylânî gibi pek çok mehdî-misal verese-i nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye (s.a.v.) olan zatların hesabına?’ olduğunu ifade eder. Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını öpmesini, ’O zatların istikbalde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş. Ve takdir ve teşvike alâmet olarak, Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını öpmüş’(14) şeklinde değerlendirir. Hz. Hasan’ın soyundan gelen bu kişilere ’şerif’ denilmiştir.

Ayrıca Peygamberimiz bazı tavır ve sözleriyle Aba Ehli’ni (Hz. Ali, Hz. Fâtımâ, Hz. Hasan ve Hüseyin) tathîr etmiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) mübarek abasını üstlerine örterek Ahzâb sûresi 33. âyetle ’Ey Peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.’ şeklinde dua ederek otuz kırk yıl sonra Müslümanlar arasında çıkacak olan fitne ve kan dökmeleri nübüvvet nazarıyla görmüş, o dönemi yaşayacak olan Aba Ehli’nin masumiyetine dikkat çekmiştir. Bu hareketiyle, Hz. Ali’nin ’… Hazret-i Hasan’ı (r.a.), yaptığı musâlaha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i risâlet noktasında tebrik ediyor ve Hazret-i Fâtımâ’nın (r.anhâ) zürriyetinin nesl-i mübâreki, âlem-i İslâm’da Ehl-i Beyt unvanını alarak âli bir şeref kazanacaklarını… ilan ediyor.’(15)

Hz. Ali yoluyla gelen Ehl-i Beyt; Hz. Hasan, Hüseyin, Muhammed b. el-Hanefiyye, Abbâs ve Ömer (r.a.)’den yayılmıştır. Hz. Ali şehit edildikten sonra (661) yerine Hz. Hasan halife seçilmiş ve halifeliğinde suikasta uğramış, iyileştikten sonra hutbesinde şöyle demiştir: ’Ey Irak halkı! Bizim için Allah’tan korkun. Biz sizin emîrleriniz ve misafirleriniziz. Biz Ehl-i Beyt’iz. Çünkü Allah Teâlâ bizim hakkımızda: ’Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.’ diye bahsetmiştir.’

Hz. Hasan (r.a.)’ın ölüm sebebi olarak zehirlendiği söylenir. Zehirleyenin de kendi hanımı Ca’de binti el-Eş’as b. Kays olduğu rivayet edilir. Hz. Hasan kırk gün hasta yattı. Hasta yatarken kardeşi, kendisine kimin zehirlediğini sorduysa da, o buna cevap vermekten kaçındı. Hatta bu zehirlenmeden önce üç defa daha aynı girişimde bulunulduğunu, fakat onları atlatmayı başardığını söyler. Bu son içtiği zehirin başka olduğunu ve herhalde öleceğini ona açıklar.(16) 5 Rabîu’l-Evvel, 50 (2 Nisan, 670) günü vefat etti.(17) Bazıları bu tarihin hicrî 49, 50, 51. hatta 54. yılı olduğunu söylemişlerdir. (18) Hz. Hasan vefat ettiğinde 47 yaşında idi.(19) Hz. Hüseyin (r.a.), kardeşini bir çok Sahâbî’nin defnedildiği el-Bakî’ mezarlığına defnetti.

Hz. Hasan cömert ve kerîmdi. Fizik ve ahlâk olarak Hz. Peygambere çok benzerdi. Çok takva sahibi idi. Medine’den Mekke’ye yürüyerek 15 defa hac yaptığı meşhurdur. İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a.) şöyle anlatır: ’Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib insanların en âbidi, zâhidi ve en faziletlisidir. Kabir, haşr, mahşer ve sırat zikredildiği zaman ağlardı.’ Hz. Osman (r.a.) ise, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) hakkında: ’İlmi başkalarından kestiler kendileri için topladılar. Hikmet ve hayrı da bir arada topladılar.’ diyerek onların ilmî ve takva yönlerini sarîh bir şekilde ifade etmiştir.

Hz. Hasan (r.a.), hayır yapmayı çok severdi. Öyle ki, mallarının tamamını iki defa fakirlere dağıttı; üç defa da Allah (c.c.) ile ’Kasâme’ yaptı. Yani iki ayakkabısı varsa, birini tasadduk edip, birini kendisine bırakarak; herhangi bir yiyeceğinin bir avucunu dağıtıp, bir avucunu kendine ayıracak kadar adil davranarak, mallarını fakirlere dağıttığı kaynaklarda geçmektedir. Onun güzel ahlâkın ve başkalarına ikram etmenin faziletine dair bir çok vecizesi vardır. Meselâ; ona ’mekârim-i ahlâk’ın ne olduğu sorulunca, o bunu şöyle özetler: ’Doğru söz, isteyene vermek, güzel ahlâk, sıla-ı rahim, komşu hakkında utanmak, arkadaş hakkına riayet, misafire ikram ve nihayet bunların da başında hayâdır. (20)

Hz. Peygamberin soyu, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in çocukları vasıtasıyla devam etmiştir. Hz. Hüseyin’in soyundan gelenler halk arasında ’seyyid’ Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere de ’şerîf’ veya ’emîr’ diye adlandırılmıştır.

Rabbim şefaatlerine nâil etsin. Amin!

Kaynakça:
1. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 10; İbn-i Hacer el-Askalânî, Tehzîbü’t-Tehzîb, Haydarabad 1325, II, 296.
2. Ez-Zehebî, Siyer A’lâmi’n-Nübelâ, Beyrut 1406/1986, III, 246.
3. Ahmed b. Hanbel, III, 493, 494; Nesâî, Takbîl 82.
4. El-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1967, IX, 175; Tehzîbü’t-Tenzîb, II, 296.
5. Ahmed b. Hanbel, V, 254; Ebu Davud, Salât 233; Tirmizî, Menâkıb 31; İbn-i Mâce, Libas 20; Neseî, Salâtu’l-Îdeyn 27; Zehebî, a.g.e., III, 256.
6. Ahmed b. Hanbel, IV, 93; Taberânî, H. no: 2658.
7. Tirmizî, Menâkıtî, 31; Ahmed b. Hanbel, III, 3; el-Hatîb el-Bağdâdî, Târih-u Bağdâd, Beyrut (ty), I, 140.
8. Ahmed b. Hanbel, II, 249, 331; Tehzîbü’t-Tehzîb, II, 297 vd.
9. Tirmizî, Menâkıb, 31.
10. Buhârî, Fadâilü’l-Ashâb, 22.
11. Ahmed b. Hanbel, I, 200; Ebu Dâvûd, Salât, 340; Tirmizî, Ebvâbu’s-Salât, 341; Neseî, Kıyâmü’l-leyl, 50; Üsdü’l-Ğâbe, II, I1.
12. Buhârî, Fiten 20, Sulh 9; Ebu Dâvûd, Sünne 12.
13. Mektûbât s. 58, 59.
14. Lem’alar s. 26.
15. Lem’alar s. 97
16. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, II, 15
17. Sıfatü’s-Safve, I, 762
18. el-İsâbe, I, 330
19. Tehzîbü’t- Tehzîb, II, 301

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 16. sayısı (2004 Temmuz) için yazılmıştır.

Kur’an-ı Kerim ve Hayatımızdaki Yeri

Kur’an-ı Kerim ve Hayatımızdaki Yeri

Kur’ân insan hayatını düzenleyen, hayatın bütününü kuşatan, insana dünya ve âhiret mutluluğunu kazandırmayı hedefleyen Rahmânî bir rehberdir.

Şeytanına, hevâ ve heveslerine tâbi olunca her türlü kötülüğü sergileyen insana, doğru yolu gösterebilecek, zulüm, kin, ihtiras, haset, kibir vb. gibi hastalıkları tedavi edebilecek tek kitap Kur’ân-ı Kerîm’dir.

’Ey İnsanlar! (Kur’ân) Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet olarak gelmiştir.’(1) âyetinde buyrulduğu üzere, vermiş olduğu öğütlerle tüm insanları iyiliğe teşvik eder. Şifa olması hasebiyle de günahkar gönülleri tedavi eder. Hidayet’e, sırât-ı müstakîme bağlar. Rahmet de, bu yönelişin ve sâlih amelin karşılığı olarak dünyada mutluluk, âhirette cennet olarak lütfedilir.

Bu âyette; Kur’ân’ın insan hayatı için önemli olan dört hususiyetinden bahsediliyor. Bu ve benzeri âyetlerle Rabbimiz insanı bir fert olarak karanlıktan aydınlığa çıkmaya davet etmektedir.

Kur’ân’ın ayrıca sosyal bir yönü de vardır ki; burada da toplumu yönlendirmeyi hedefler. Öngördüğü sistemin, yönetimde bir zihniyet olarak benimsenmesini emreder. ’Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerdir…, fasıklardır…, zalimlerdir.’ (2) Peygamberimiz (s.a.v)’de: ’Allah-u Teâlâ, şu Kur’ân’la amel eden kavimleri yüceltir ve O’nun izinden gitmeyenleri de alçaltır.’ (3) buyurarak Kur’ân’ın toplum hayatındaki yerini ortaya koyuyor. Ayrıca Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, insanların Kur’ân’la olan ilişkilerine göre onları dört sınıfa ayırarak incelemiş ve şöyle buyurmuştur: ’Kur’ân okuyan mü’min kavun gibidir. Kokusu da lezzeti de hoştur. Kur’ân okumayan mü’min, hurma gibidir. Kokusu yok fakat lezzeti hoştur. Kur’ân okuyan münafık reyhana benzer. Kokusu hoş, tadı acıdır. Kur’ân okumayan münafık Ebû Cehil karpuzuna benzer. Kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.’ (4)

Kur’ân’ın kuru kuruya okunması fazla bir anlam ifade etmez. Hadiste ifadesini bulan okumayı, ’yaşayarak ve okunan âyetlerle amel ederek okumak’ olarak algılarsak, Kur’ân okuyan mü’minin hali daha net bir şekilde anlaşılır. Koku, dış görünüşümüzü ve insanlarla olan ilişkilerimizi etkiler. Lezzet ise iç huzurumuzu ve ortaya koyacağımız ameli, ürünü ve verimini etkiler. Bu etkileme, Kur’ân’ın hayatımızın her alanında yaşanmaya başlanmasıyla; mü’minlerin, münafık ve kafirlerden her bakımdan nasıl farklı bir ahlâk ve karakterde olduklarını çok daha net bir şekilde ortaya çıkaracaktır.

Millet olarak Kur’ân’a çok değer verdiğimiz doğrudur. Dünyada en fazla Kur’ân hafızı yetiştiren İslâm ülkelerinden birisi de Türkiye’dir. Ancak Kur’ân’ın cildine ve hafızlarına gösterilen bu saygıyı, O’nun anlaşılmasında ve hayata geçirilmesinde göremiyoruz. Zaten toplumsal pek çok sıkıntılarımızın ve iç huzursuzluğumuzun temelinde de bu ihmal yatmaktadır. Bir çok insan, Kur’ân’ı, anlaşılması çok zor, evde bulunduğu takdirde eve bereket getiren ve sadece Cuma geceleri okuyarak ölülere sevap gönderme vasıtası olarak gördüğü için gerçek manada istifade edilememektedir. Bunun için büyük şair Mehmet Akif bu anlayışı şöyle tenkit etmektedir:

’Ya açar bakarız nazm-ı celîlin yaprağına,
Ya üfler geçeriz, bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkı ile bilin,
Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için.’(5)
Bir Müslüman’ın Kur’ân’ı öğrenmemesinden, anlayamamasından, hiç değilse mealinden anlamını okumamasından daha büyük bir hata ve gaflet düşünülemez. Hidayete ermek ve hidayet üzere devam etmek, yani İslâm’dan sapmamak için Kur’ân’ı anlayarak okumak ve O’nunla amel etmek zorundayız.

Unutmayınız! Kur’ân’ı bildiğimiz ve güç yetirdiğimiz kadarı ile samimi olarak yaşamaya başladığımız gün, ümmet olarak kurtulduğumuz ve refaha kavuştuğumuz gün olacaktır inşallah.

Kaynakça:
1. Yûnus 10/57.
2. Mâide 5/44, 45, 47.
3. Müslim, Müsâfirîn 269.
4. Buhârî, Kitâb’u Fedâili’l-Kur’ân 66.
5. Mehmet Âkif ERSOY, Safâhat, Süleymâniye Kürsüsünden.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 15.sayısı (2004 Haziran) için yazılmıştır.

Yüzyılın Bela Hastalığı Gaflet

Yüzyılın Bela Hastalığı Gaflet

’İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar’1
İçinde yaşadığımız yüzyılda pek çok insan, yaratılış amacını düşünmeden, nefsinin arzularıyla oyalanıp boş ve yararsız işlerle uğraşarak, şuursuzca yaşamını sürdürmektedir. Gününü gün etme mantığıyla, sadece dünyadaki nimetlerin en iyisine ve en fazlasına sahip olmayı hedefler. Bu şekilde düşünen kimseler için önemli olan; ’dünyaya bir daha mı geleceğiz?’ düşüncesiyle kendine göre zamanını en iyi şekilde değerlendirmektir. Bu yüzden de yaşadığı zaman dilimine sadece, kendince en fazla zevki ve eğlenceyi sığdırmaya çalışır.
-Aslında gaflet hali kişinin, Allah’ın ve ahiretin varlığından habersiz olması ya da haberi olduğu halde bu bilginin gerektirdiği bilinç ve sorumluluğu, davranış şeklini göstermeyerek, kayıtsız ve umursamaz bir tutum içinde bulunmasıdır. Gaflet hali, kimi zaman iman eden bir kimse için kısa süreli, geçici bir unutkanlık ya da dalgınlık şeklinde olabildiği gibi, kimi zaman da tüm yaşamının büyük çoğunluğunu kaplayacak derecede derin olabilir.
Öncelikle kendi halimizi, sonrasında da çevremizdekilerin hayat anlayışlarını gözlemlediğimizde nasıl bir sonuca varacağımızı tek bir cümleyle ifade edecek olursak; oldukça boş ve yararsız, ahiret için hiç bir getirisi olmayan pek çok işle geçirdiğimiz uzun zamanları ’yoğunluk ve meşguliyet’ olarak nitelendiririz. Bu ’boş yoğunluklarımız’ nedeniyle de kendimizin her bakımdan yeterli olduğumuzu hissederiz. Oysa bu yoğunlukların pek çoğu, gaflet içindeki bir insanın şuursuzluğunu körükleyen boş bir oyalanmadan başka bir şey değildir. Unutmayalım ki insanoğlunun dünyaya gönderiliş amacı Allah’a kulluk etmek ve Rasûlullah Efendimiz’i tanıyıp, O’nun ahlak ve davranışlarını öğrenip hayatının her alanında bu güzel ahlakları gösterme gayreti içinde olmaktır. Ben, önce kendimden başlayarak benimle beraber aynı havayı teneffüs eden tüm kardeşlerimize sormak istiyorum:
– Zihinlerimiz ve gönüllerimiz ne ile meşgul!?
– Allah’a itaat ve Rasûlullah Efendimiz’in örnekliğinde bir hayat sürdürebilme kaygısı ile mi, yoksa Allah’ın ve ahiretin varlığını göz ardı eden, dünyada belli istek, beklenti ve tutkulara odaklanmış ve bunların peşinden adeta büyülenmişçesine koşan, kendince belirlediği makam, mevki, mal-mülk sahibi olmak gibi amaçlar doğrultusunda çaba sarf eden bir insan konumunda mıyız?
– Sürekli olarak, kazandığımız ya da kazanacağımız bu dünyalıklarla yapabileceğimiz şeyleri düşünerek, bunların hayallerini kurarak ve her fırsatta da bunlardan bahsederek mi geçiyor günlerimiz? Yoksa dünyalık ihtiraslarımız bizleri, müminin miracı, dinin direği diye hadislerle ifade olunan yani olmazsa olmaz diyebileceğimiz namazları kılmaktan veya onu vaktinde yerine getirmekten de alı koyacak hale mi getirdi?
– Allah’ın emir ve yasaklarını hayata geçirme ve Rasûlullah Efendimizin ahlaklarını yaşama konusunda ne durumdayız!..
– Dünyanın pek çok yerinde yurtlarından haksızlıkla çıkarılan veya öldürülen insanları televizyondan hem de onlarca defa kuzu kuzu izleyip ve son haberlerde de yeni felaket haberlerini dinledikten sonra uykuya yatma alışkanlığı edinmiş kimseler gibi miyiz?
– Yeryüzünde milyarlarca insan Allah’a imandan yoksun O’nun Rasûlünden habersiz heva ve hevesini kendine bir nevi ilah edinmiş vaziyette her şeyi inkar ederken, bizler Allah’a ve Rasûlüne iman etmiş ve bunun neticesinde de Allah’ın rızasını ve ebedi alemde cenneti uman kimseler olarak imansızlık batağına saplanmış, şeytanın esiri haline gelmiş bu zavallı insanlar için neler yapabildik?
– Bırakın yeryüzündekileri etrafımızdaki hatta aile, akraba ve yakın çevredeki komşularımız Kur’an ve Sünnet ahlakından uzak bir yaşantı içerisindeyse yani onların hayatlarının bir çok alanını gaflet kaplamışsa onlara karşı nasıl bir tutum sergilemekteyiz?
Müminler olarak bizler şunu çok iyi bilmekteyiz ki; ’Allah Rasûlü gece gündüz demeden Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ ederek insanları İslam’a yani hidayet yoluna davet etme uğruna tüm ömrünü tüketmiştir.’ O’nun yolunu takip eden Sahabe Efendilerimiz ve Allah’ın sâlih kulları da aynı yolda taviz vermeksizin ilerlemiş ve Allah’ın hoşnutluğuna kavuşmuşlardır. Onlar, hem Allah’a kulluk etmede hem de O’nun Rasûl’ünü de takip etmede, yaşadıkları dönemin ilim ve teknolojisini de en iyi şekilde kullanmışlardır. Çünkü hayatın her alanında fetihleri ve keşifleri İslam dünyasının yetiştirdiği ilim adamları gerçekleştirmiştir. (Asr-ı Saadet, Dört Halife dönemi ve Devlet-i Âliye-i Osmâniye en güzel örnektir).
-Aslında gaflet, Allah’ı ve ahiret gününü unutmuş insanları çepeçevre sarmış sinsi bir hastalık gibidir. Bu, insanın zihnini uyuşturan, aklını örten bir hastalıktır. Bu uyuşukluk ve şuursuzluk içinde insan kendisini kuşatan ve bekleyen gerçeklerin farkına varamaz. Bu nedenle gaflet halindeki insanlar görebilme, duyabilme gibi duyulara sahip olmalarına rağmen, gördüklerini ve duyduklarını değerlendirme, muhakeme etme yeteneğini kaybetmişlerdir. Çünkü kendilerini saran gaflet akıllarını örtmüştür. Gaflet içindeki insanlar tüm zamanlarını nefislerinin sınırsız isteklerini tatmin etmek için sarf ederler, başka bir şey düşünmezler. İstek ve tutkularını, tüm benliklerini adadıkları birer ilah edinmişlerdir. Onların durumu Kur’an’da şöyle bildirilir: ’Kendi istek ve hevâsını (tutkularını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; bilakis, onlar (yol bakımından daha şaşkın ve) hayvandan da daha aşağıdırlar.’2
-İnsanın içinde bulunduğu gaflet halinin en kötü noktalarından birisidir heva heveslerin ilah olmasıdır. Ancak bugün modern dünyada puta tapıcılık denince akla gelen düşünce eski putperestlerin yaptıkları gibi taştan veya herhangi bir maddeden yapılmış olan somut bir heykelin karşısına geçip tapınmak veya ondan medet ummak anlaşılmaktadır. Oysa değişen dünya şartlarıyla birlikte putperestlikte değişmiştir. Yani putperestlikte gitgide incelmiş ve zamanla bu anlamda somut olmaktan çıkıp daha karmaşık ve soyut biçimlere dönüşmüştür. Bunu şu şekilde bir misal vererek daha net bir şekilde ifade edebiliriz kanısındayım:
Yaşadığımız yüzyılda kendi aklından başka bir şeye itibar etmeyen, yalnız ondan medet uman, ona sığınan ve ondan yardım dileyen, vahiy tanımayan, peygamberin sünnetlerini kendince mantıksız bulan ve bu tarz bir düşünceyi de modernlik diye ifade eden bu adamların geçmiş dönemlerdeki putperestlerden farkı nedir hiç düşündünüz mü? Ama zihinlerde, puta tapıcılık denilince, sadece idol / put-figür-resim vs. karşısında tazim anlaşıldığından bu tarz bir fark gözden kaçabilmektedir. Asr-ı saadetteki puta tapıcıların başlıca kaygılarından biri de taptıkları putların, İslam dini tarafından rezil rüsva edilmesi noktasındaydı. Bir çok müşrikin Rasûlullah (s.a.v.)’den talebi şuydu: ’Bize karışma da ne yaparsan yap.’ Günümüzde de sinsi bir hastalık olan gaflet ve bunun sonucunda doğan bir çok manevî hastalıkta da durum böyle değil midir? Kimsenin zevkine, heva ve hevesleri peşinde ömrünü tüketmesine karışmayıp tepki göstermedikten sonra, hiç bir kimse de senin dînî hayatında neler yaptığına karışmamakta; ama ne zaman ki gaflette uyuyan bu kimseleri uyarıp Allah’a kulluğa davet ettin, tepkilerde başlamaktadır. Çünkü her kim bilerek veya bilmeyerek hayatında nelere kutsiyet kazandırmışsa, dinin emirlerini dinlediği takdirde bunların elinden çıkıp gideceği kaygısını taşımaktadır.
Müşriklerden biri putunu boynuna asarak Rasûlullah Efendimizin karşısına çıkar ve der ki: ’Sen bize, ’benim Rabbim bana şah damarımdan daha yakındır’ diyorsun. İşte benim Rabbim. Onu herkes görebiliyor. Senin Rabbin hani? Onu da görelim?’ Bu müşrikin mugalatası bugünkü modern putperestler diyebileceğimiz kimseler bakımından da geçerliliğini koruyor. İçinde bulunduğu gaflet halinin farkında olmadığı gibi üstelik, hayatında ma’bud haline dönüştürdüğü şeyler (ki bu gafil insanlar müteferrik anlamda ma’bud olarak; akl’ı, bilm’i, nefs-i emmâreyi, şehvet’i veya dünya hırsı’nı tercih etmişlerdir.) boynuna asılı olarak dinin emirlerine ve nehiylerine itiraz etmekte ve onlarla amel etmemek için çeşitli mazeretler altında kendilerini oyalamaktadırlar. İşin en tuhaf yanı ise hiç kimse kendi hayatında mabudu haline gelmiş olan şeylerin hesabını vermeye kalkışmıyor, herkes kendi putunu hesap sorulamaz olarak kabul ediyor ve üstelik kendisi de dinden hesap soruyor.
Eski dönemlerde bir insanın taptığı bir tahta parçasının put olduğunu ona gösterebilmek daha kolaydı. Günümüzdeyse otomobil, mobilya, makine haline dönüşmüş olan bu tahta ve metal parçalarının bilim ve teknoloji adları altında Allah ve Râsûlullah sevgisine engel olup kalbin gizli putu haline geldiğini ve gizli şirkin gönlün içerisinde yuvalandığını fark etmek daha da zor haldedir.
Tabi ki Müminlerin dünya hayatına bakışı böyle değildir, çünkü müminler; ’Öyle kimselerdir ki, ne ticaret ne alışveriş, onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan ve zekatı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.’3 Bu ayette bildirildiği gibi, müminler hiçbir zaman arzularını tutku haline getirip, hırsla onların peşinden koşmaz, Allah’ı anmaktan ve O’nun emirlerini yerine getirmekten yüz çevirmezler. Ne var ki, müminlerin aksine gaflet içindeki insanların kalpleri dünya malına sahip olma hırsıyla doludur. Bu hırsla, ne durumda olurlarsa olsunlar, hep daha fazlasını kazanmak ve daha iyi yaşamak için çalışırlar. Para ile güç ve kişilik kazanarak, mutlu olabileceklerini düşünürler. Önce kazanmaya çalışır, sonra da kazandıklarını yığıp-biriktirmeye başlarlar. Bu hırslarını meşru ve makul göstermek için de çeşitli bahaneler öne sürerler. Mal ve mülk hırsı nedeniyle, kendini bekleyen bu sondan gafil olan insanın zihnini, para kazanma ve harcama tutkusu sürekli meşgul eder. Para kazanıyorsa, parasıyla elde edebileceklerini düşünür, eğer kazanamıyorsa da gıpta edip imrendiği şeylere sahip olmanın yollarını arar. Bu düşüncelerinin sebep olduğu gaflet onu, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alı koyar. Oysa kalbi yalnızca Allah’ın rızasını kazanma arzusuyla dolu bir mümin kazandığı parayı, elde ettiği mal ve mülkü yalnızca Allah’ın verdiğini ve bütün bunları O’nun rızasını kazanmak için harcaması gerektiğini hiç unutmaz. Sadece Allah’ın rızasını ve rahmetini düşünerek, dine katkıda bulunmak amacıyla işine sarılır. Bu durumda müminin samimi bir çabanın dışında hırs ve tutkuya kapılması söz konusu değildir. Bu durumu ise, günün her saatinde Allah’ı anmasına, O’na yönelerek dua etmesine ve her şeyin Rabbimizden geldiğini bilerek, sahip olduklarının tümünü ancak bir şükür ve zikir vesilesi olarak görmesine sebep olur.
-İnsanın kendi ölüm anını bilmemesi onu gaflet içinde yaşamaya götüren sebeplerden biridir. Çünkü, ahretteki azabı bilen ve düşünen bir insan, ne zaman öleceğini bilse Allah’ın emirlerine karşı kayıtsız kalmaz, dünya hayatına dalarak ahireti ve hesap vereceğini unutmaz. Ölüm vaktinin bilinmemesi insanın dünyadaki imtihanının bir sırrıdır. Bunun bilincinde olan mümin her an ölecekmiş gibi ahiret yurdu için hazırlık yapar. Allah’ın tüm emir ve yasaklarını samimi bir şekilde hayatının her anında yerine getirir. İman etmeyen bir insan ise, Allah rızasının değil, nefsinin istekleri doğrultusunda yaşar. Öleceğini bilir ancak ölümün ahirette ya sonsuz cehennem ya da sonsuz cennet yurdunda bir uyanış olduğunu kavrayamaz. Ölüm gaflet içindeki insanın zihninde sadece her şeyinden ve tüm sevdiklerinden uzaklaşarak, ebediyen onlardan ayrılmak düşüncesinden ibarettir. Bu nedenle de sevdiklerine tutkuyla bağlanır. Ölümün konusunun geçmesinden bile rahatsız olur. Ölüm aklına geldiğinde ise başka şeyler düşünerek unutmaya çalışır. Ölümü biraz düşünse bunalıma gireceği ve hayatının değişeceği endişesine kapılır. Ancak, her an hayatının sona ereceğini düşünmediği, ölüm üstünde tefekkür etmediği için, Allah’ın emir ve yasaklarını göz ardı eder ya da erteler. İbadet etmek için daha vakti olduğunu, yaşı ilerleyince yapacağını düşünür. Oysa ne kadar ömrü kaldığı konusunda hiçbir fikri yoktur. Ölümün her an gelebileceğini düşünmeden sürdürdüğü bu gaflet hali içinde Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmeye zaman bulamadan, ölüm ansızın gelip çatar.
-İnsanın gaflete düştüğü konulardan bir diğeri de, ahirette Allah’ın huzurunda yalnız hesaba çekileceğini unutmasıdır. Bir insanın ölümü ne kadar kalabalık bir ortamda olursa olsun, ölüm meleği ruhunu alırken dünya ile ve o anda yanında olan diğer kişilerle ilişiği kesilir. Ahirette diriltilip hesap vermeye koşarken mahşer kalabalığı içinde de yalnızdır. Çünkü, orada kimse kimseyle ilgilenecek durumda değildir. Bu yalnızlık dünyadakine de benzemez. Hesaba çekilme anı, dünyada gafil yaşamış bir insan için yaratılışından itibaren o zamana kadar içine düştüğü en zor andır. O anda hissettiği yalnızlık, yaptığı her şeyin tek tek hesabını vereceği, bu anda hiç kimsenin olmadığını ve Allah’ın huzurunda son derece aciz olduğunu anlamanın verdiği bir yalnızlıktır. Bütün gücünden, malından, unvânından, mevkiinden, şöhretinden, değer verdiği, yakınlık duyduğu bütün insanlardan uzaklaşmış bir şekilde maddî ve manevî olarak yalın haldedir. İnsanlara Allah’ın huzurunda yalnız olacakları Kur’an’da şöyle haber verilmektedir:
’Ve onların hepsi, kıyamet günü O’na, ’yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir’4
Dünyada yaptıklarının karşılığını hemen görmeyen, kendisine süre verilen gaflet içindeki insanlar ahirette de böyle olacağını zannederler. Bu düşünceleri sebebiyle Allah’ın rızasına uygun olmayan bir davranışı yaparken de yanlarına yandaşlar ararlar. Hatta dostlarına ’dünyaya bir kere gelinir’, ’boş ver’, ’günahın boynuma’ gibi sözler söyleyerek, onları da Allah’ın emir ve yasaklarını göz ardı etmeye ya da ertelemeye teşvik ederler. Bu tür, şuursuzca söylenen sözlerin gaflet halinin bir sonucu olduğu açıktır. Çünkü bir insan dünyaya nasıl bir kez geliyorsa, cehenneme de bir kez gidecektir ve sonsuz bir azapla karşılaşacaktır. İşte bu insanlar Allah’ın Kur’an’da bildirdiği bu gerçekten gafildirler. Cehennemde sonsuza kadar kalma ihtimalini hiç düşünmemektedirler. Söz konusu insanların, Allah’ın azabını hafife alarak başkalarının günahını üstlenmeleri ise Allah’ın üstün ilim ve kudretini kavramaktan ne kadar uzak olduklarının bir göstergesidir.
Rabbimiz bizleri böyle bir gaflet haline düşmekten muhafaza buyursun ve İslam’ın emir ve yasaklarını yaşama hususunda yardımını üzerimizden eksik etmesin. AMİN.
Kaynakça:
1. Enbiyâ Sûresi, 21/1-2.
2. Furkan Sûresi, 25/43-44.
3. Nûr Sûresi, 24/37.
4. Meryem Sûresi, 19/95.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 13.sayısı (Nisan 2004) için yazılmıştır.

Davud-u Tai (k.s.)

Davud-u Tai (k.s.)

İsmi, Dâvûd bin Nâsır-ı Kûfî, künyesi Ebû Süleymân’dır. Aslen Horasanlıdır. Habîb-i Acemî ve İmâm-ı A’zam’ın talebelerinden olup evliyânın önde gelenlerindendir. Doğum tarihi kesin olarak belli olmayıp, 781 (H. 165)’de Bağdat’ta vefat etmiştir
Gençliğinde gösterişli bir hayat yaşayan Dâvûd-u Tâî, bir şarkıcıdan, ’Hangi güzel yüz ki toprak olmadı, hangi güzel göz ki yere akmadı. beytini dinleyince yaptıklarına pişman olup, tövbe etti. Derdine çare bulabilmek için İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin kapısına gelip hâlini bildirdi. Yüce İmam, ona, ’İlmi bırakmamasını, fazla konuşmamasını, dünyaya düşkün olmamasını, dinin emirlerine tam uyup yasaklarından kaçınmasını tavsiye etti. İmâm-ı A’zam’ın bildirdiklerine uyan Dâvûd-u Tâî evine çekilip ibâdet ve tâatle meşgul oldu. Sonra İmâm-ı A’zam’ın talebeleri arasında İmam Muhammed, İmam Ebû Yûsuf, İmam Züfer gibi zirvelerle birlikte fıkıh mütalaa etti ve yirmi sene onun derslerine devâm ederek fen ve din ilimlerinde yükseldi. Bu sırada Habîb-i Acemî Hazretleriyle görüşüp, onun sohbetlerinde bulundu ve tasavvuf yolunda ilerledi.
Zamanının büyüklerinden İbrahim Ethem, Habib-i Acemî, Fudayl bin İyad, İbn-i Semmak ve Habib-i Rai ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. İnzivaya (yalnızlığa) çekilerek insanların arasına karışmadan yaşamaya karar verdi. İnsanlardan alâkasını kesti. Dedesinden kalma bir miktar arazisini dört yüz dirheme satarak ömrünün sonuna kadar bu parayla yaşadı. Dâvûd-u Tâî birçok hocanın önünde diz çöker; ama özlediklerine On İki İmam’ın büyüklerinden Cafer-i Sadık Hazretleri’nin huzurunda kavuşur. Bu mübarek, Silsile-i Âliyye denilen veliler zincirinin nadide bir halkasıdır.
İşte kendini aciz ve zavallı hissettiği günlerden birinde gönlünün gamını dağıtmak, teselli ve dua almak için Cafer-i Sadık Hazretlerine gider:
Ey Efendimiz’in mübarek torunu, n’olur bu günahkâra nasihat edin!
Ya Dâvûd! Bu zavallı senin gibi bir zahide ne desin?
Aman Efendim. Siz yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Muhammed Aleyhisselâmın torunusunuz. Elbette bizden üstünsünüz. Eğer elimizden tutmazsanız hâlimiz nice olur?
Ya benim elimden kim tutsun? Kıyamet günü Efendimiz’in yakama yapışıp: ’Din-i İslâm’a niye lâyıkı ile hizmet etmedin diye azarlamasından öyle korkuyorum ki…
Bu görüşme Dâvûd-u Tâî’ye çok tesir eder. Öyle ya, eğer Peygamber Efendimizin şu güzide torunu bile hesap gününün dehşeti ile titriyorsa…
İlim ve fazilette yüksek bir zât olan Dâvûd-u Tâî, İslâmiyet’in emirlerini yapar, yasaklarından şiddetle kaçınırdı. Haramlardan kaçındığı gibi, şüphelilerden ve mubahların fazlasından da sakınırdı. İnsanlardan ayrı yaşar, Allah Teâlâya çok ibadet ve taatte bulunurdu. Dünyadan ve dünya ehlinden çok uzaktı. Bir gün kendisiyle görüşüp, nasîhat almak üzere kapısına gelen Hâlife Hârun Reşîd ile: ’Benim dünyâ ehli ile ne işim vardır deyip görüşmek istemedi.
Dâvûd-u Tâî, Abdülmelik bin Ömer, Muhammed bin Abdullah bin Ebî Leylâ gibi âlimlerden hadîs-i şerîf rivâyet etti. İsmail bin Ali, Mus’ab bin Mikdad, Ebû Naîm, El-Fadl bin Vekî’ gibi zâtlar da ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.
Bu büyük velî kelimelerin bile hesabından çekinir. Ekmeğini suya doğrayıp yumuşatır ve çabucak yutar. Çiğnemekle kaybedeceği vakitleri zikir ve tefekkür ile ziynetlendirir. Ağza lezzet veren lokmalardan ve tene yakışan elbiselerden uykuyu gözlerimden gider diye yalvarır.
Davud-u Tâî Hazretleri muhteşem servetini gözünü kırpmadan dağıtır. Sadece küçük bir miktarını çalıştırması için vekilharcına bırakır. Kimseye muhtaç olmaz; ama zaman zaman harçlıksız kalır. Hatta bir keresinde taze hurma almaya niyetlenir; ama parası çıkışmaz. Ne borç teklif eden olur, ne de: ’Önemli değil, sonra getirirsin diyen çıkar. Mübarek buna çok sevinir, zira şu fani dünyada üç kuruşluk itibarı yoktur. Mübarek, mescitten ayrılınca hemen evine koşar.
Hayrola, acelen ne? Diye soranlara kabir taşlarını gösterir:’Askercikleri bekletmeyelim der, ’Gidip ruhlarına okuyalım.
Peki, insanlardan niye kaçıyorsunuz?
Kusurlarımı söyleyen birini gösterin birlikte olayım. Onlar beni yüzüme karşı methediyor ve yanlışlarımı bile fazilet sanıyorlar. Kaçmayıp da ne yapayım.
Dâvûd-u Tâî, Allah ve Rasûl’ünün sevgisi ile dolu olan gençlere kapısını ve gönlünü açar. Onlarla evladı gibi ilgilenir ki bunlar içinde Ahmed el-Antâkî, Sa’dûn-ı Mecnûn ve Mâruf-i Kerhi gibi zirveler vardır.
Mübareğin evi sade, kapısı kırık, duvarları çatlaktır. Yatağı hurma lifi, yastığı kerpiçtir. Ölüm hastalığına tutulduğunda, ziyaretine gelenlere: ’Beni şu duvarın ardına gömün gitsin der, ’Bırakın kimse bilmesin. O, münzevi yaşar ve yaşadığı gibi ölmek ister. O, gece sabahlara kadar ibadet eder. Annesi: ’Bu secde niye bu kadar uzadı diye dokununca oğlunun can verdiğini fark eder.
Vefat ettiği gece: ’Ey insanlar! Dâvûd, Allah’ü Teâlâ’nın rahmetine kavuşmuştur. Allah’u Teâlâ, ondan razı olmuştur! sesi duyuldu. Vefat haberi, Bağdat’ta çabuk duyuldu. Cenazesinde bulunmak için binlerce insan toplandı. Kabrinin başında İbn-i Semmâk Hazretleri: ’Ey Dâvûd! Kendini kabir zindanına konmadan önce dünyada hapsettin. Hesap günün gelmeden önce sen kendini hesaba çektin. Bugün Allah’u Teâlâ’nın rahmetine ve Rıdvanına kavuşursun dedi. Orada defnedildi.
Bir gün İbn-i Semmak, Davud-u Tâî’ye gelerek: ’Bana nasihat et.’ dedi. O da: ’Öyle gayret et ki, Allah-u Teâlâ seni yasak ettiği yerde görmesin, emrettiği yerden de ayrılmış bulmasın. Cenâb-ı Hakk’tan hayâ et ki, senin O’na yakın olduğunu ve senin üzerindeki kudretini göz önüne getiresin. Oruçlu ol ki, iftarın ölüm olsun. İnsanlardan, aslandan kaçar gibi kaç; fakat cemaatleri terk etme ve sünnetten ayrılma.’ dedi.
Dâvûd-u Tâî (k.s.) buyurdular ki:
’Herkes, dünyadan susuz olarak gidecektir; ancak Allah’u Teâlâ’yı zikreden kullar bundan müstesnadır.’
’Dünya için, dünyada ne kadar kalacaksan, o kadar çalış; ahiret için de, ahirette ne kadar kalacaksan o kadar çalış.’
’Senin ayıplarını araştıran, kötü insanlarla arkadaş olma.’
’Hayatımda, gece ibadet edenlerden başka hiç kimseye imrenmedim.’
’Selâmet istersen dünyaya kıymet verme, keramet istersen, sonsuz olanı yüce tut.’
’Ölülerimiz bizi bekliyorlar ve ecelin acelesi var.’
’Dünyaya düşkün olanlar, ahireti hatırlayamazlar.’
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Tezkiretü’l Evliya, sh. 85.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 154?158.
Nefahatü’l-Üns, sh.163.
Hilyetü’l-Evliya, c.7, sh.535.
Risale-i Kuşeyrî, sh.74?75.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 31. sayısı (2005 Ekim) için yazılmıştır

Ma’ruf-i Kerhi (k.s.)

Ma’ruf-i Kerhi (k.s.)

Evliyanın büyüklerindendir. Adı Ma’ruf bin Firuz olup künyesi Ebu Mahfuz’dur. Doğum tarihi kesin bilinmemektedir. 200 (M. 815) yılında Bağdat’ta vefat etti. Bağdat’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş olup, Ma’ruf-i Kerhî olarak tanınmış, sûfiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hakk Teâlâ’ya giden yolun rehberi, zamanındaki âşıkların efendisi idi.
İran’lı Hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, Hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Rahibin (hâşâ) Rabbin üç (baba, oğul, ruh’ül kudüs) demesine itiraz edince, rahibin onu dövmesiyle okuldan kaçar ve Kûfe’de bir mescidde Muhammed İbni Semmâk’ın sohbetini dinler, daha sonra İmam Ali Rıza’ya götürürler. O’nun yanında İslâm’ı kabul eder. İslâmî ilimleri öğrendikten sonra İmam Ali Rıza (r.a), O’nun için: ’Ma’ruf huy ve muhabbet bakımından Ehl-i Beyt’tendir; fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Selmân-ı Farisî’nin ceddimize ilhak edilip Ehl-i Beyt’ten sayıldığı gibi, o da bize dâhil edilmiştir.? demiştir.
Hadis ve diğer bilimlerde de üstün olan Ma’ruf-i Kerhî’ye fıkhî konuda; ’sehiv secdesi hakkında ne dersin?’ diye sorulunca: ’Kalbin namazdan gafil olup, namazdan başka bir şeyle meşgul olmasından dolayı bir cezadır’ deyince Ahmed bin Hanbel (r.a): ’Bu ne güzel ve ne manalı bir cevaptır.’ buyurdu.
Kerâmet ve menkıbeleri yanında, cömertlik ve kerem sahibi olmakla da ün yapmıştır.
Maruf-i Kerhî Hazretleri ne cennet arzusundan ne de cehennem korkusundan dolayı ibâdet etti. O, yalnızca Allah’u Teâlâ’ya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibadet etti. Allah’u Teâlâ da onu en yüksek makamlara yükseltti, aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak Teâla’nın hem de halkın sevgilisi oldu. İmam Ali Rıza (k.s)’dan sonra cehri zikir yolu olarak da adlandırılan seyyidlerle devam eden ’velayet’ yolunun halifeliğini yaptı.
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, bir gün talebeleriyle hurmalıkta oturuyordu. Bu esnada Dicle nehrinden bir kayık geliyordu. Kayıktaki birkaç genç, içip içip naralar atıyorlardı. Bu hoş olmayan manzara karşısında talebeleri dediler ki:
– Efendim, duâ edin de Allah’u Teâlâ bu kendini bilmezleri nehrinde boğsun, insanlar da böyle zararlı kimselerden kurtulsunlar.
Bunun üzerine kayıktakilere şöyle dua etti:
– Yâ Rabbî! Sen bu kullarını dünyada neşelendirdiğin gibi âhirette de neşelendir.
Talebeler bu duaya bir mana veremediler. Kendisine sordular:
– Efendim, böyle duâ etmenizin hikmetini anlayamadık. İzâh eder misiniz?
– Bekleyiniz! Söylediklerimin sırrı şimdi ortaya çıkar.
Talebeler dikkatle kayıktakileri takip etmeye başladılar. Kayıktakiler, kıyıya çıkınca, Ma’rûf-i Kerhî Hazretlerini gördüler. Birden ne yapacaklarını şaşırdılar. Daha o, kendilerine bir şey söylemeden, ellerindeki sazı kırdılar, içkileri attılar. Huzuruna gelip tevbe ettiler.
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri talebelerine dönüp buyurdu ki:
– Gördüğünüz gibi, herkesin istediği oldu. Ne onlar boğuldu, ne de kimse onlardan rahatsız oldu.
Ma’rûf-i Kerhî’ye; ’Dünya sevgisi kalpten nasıl çıkar?’ diye sorulduğu zaman, buyurdu ki: ’Allah’a karşı halis bir sevgi, tam bir muhabbet ve hüsn-ü muamele yani Allah’ın razı olduğu işleri yapmak ve men ettiklerinden sakınmakla.? cevabını verdi.
Sırr-ı Sekâtî (k.s.) anlatıyor: ’Bir bayram günü Ma’rûf-i Kerhî Hazretlerini, hurma toplarken gördüm ve sordum, ’Bunları ne yapacaksın?’ ’Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana, yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiselere ve oyuncaklara sahip olduklarını, fakat kendisinin hiç bir şeyi olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ona yeni elbiseler ve oyuncaklar alacağım’ dedi. Bunun üzerine, ’bu işi bana bırak.’ deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni elbiseler ve oynaması için oyuncaklar aldım. Çocuk o zaman çok memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nur geldi ve gönül halim bambaşka oldu.?
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, nafile oruç tutarken Bağdat çarşısından geçiyordu. İkindi vakti bir sebil su dağıtıcısı, ’benim suyumdan içene Allah’u Teâlâ rahmet etsin,’ diye bağırıyordu. Ma’rûf-i Kerhî, sucunun elindeki bardağı alıp içti. Talebeleri dedi ki: ’Efendim siz oruçlu değil miydiniz?’ ’Evet, oruçlu idim; fakat bu su dağıtıcısının duası üzerine nafile orucu bozdum.’
Ma’rûf-i Kerhî vefat edince, kendisini rüyada gördüler, dediler ki: ’Allah’u Teâlâ sana ne muamele eyledi?’ ’O su dağıtıcısının duası ile daha fazla ihsana kavuştum.’ dedi.
Buyurdular ki:
’Kim, mü’min kardeşinin bir ayıbını örterse, Allah’u Teâlâ onun bu işinden dolayı bir melek yaratır. Onun elinden tutar ve melekle beraber Cennete girer.’
’Her kim günde üç kere ’Allah’ım Muhammed (s.a.v) ümmetini ıslah et’ diye dua ederse âbidlerden sayılır.’
’Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlûkatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır. Eşyanın hakikatine bakıp, halkın bildiğini terk etmektir.’
’Kim öldükten sonra unutulmak istemezse; salih ameller işlesin ve isyan etmesin.?
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin

Yararlanılan Eserler
Hilyetü’l-Evliyâ, c.8, sh. 360.
Tezkiretü’l Evliya, sh, 107.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 296-298.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 60-61.
Nefahatü’l-Üns, sh.161.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 32. sayısı (2005 Kasım) için yazılmıştır.

Hidayet’ e Açılan Kapı ve Mürşid-i Kamiller

Her şeyi yerli yerince yaratan ve lâyık oldukları yerlere koyan yüce hikmet sahibi Rabbimize sonsuz hamd ve senâ olsun. O, ezelî ilmiyle yaratmış olduğu insanın kendi kendine yeterli olmadığını bildiği için, insanlık tarihine ışık tutucu, hedef belirleyici, yol gösterici ilâhî mesajlar indirmiştir. Eğer bu mesajlar olmasaydı, düze çıkamaz, sapıklık içinde kalırdık. Akıllarımız, eşyanın güzel ya da çirkin olduğunu kavrayabilirdi; ama bunun için elinde başvuracağı kıstasların olması gerekirdi. Kıstasları, değer ölçülerini koyabilecek kemalden yoksun olan akıl, illâ ki vahyin irşadına muhtaçtır. Aksi takdirde bütün akılların ortak bir noktada birleşmesine imkân yoktur.
Peygamberler, insanlarla Allah Teâlâ arasında irtibatı sağlayan ve ilâhî mesajın zaman ve mekâna göre yorumunu yapan, o mesajları tatbike koyarak insanlığın kurtuluşa ve ebedî saadete kavuşmasına çalışan görevlilerdir. İşte bu sürecin din olarak adı İslâm’dır. İslâm, ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem’den başlayarak, Efendimiz (a.s.)’a kadar devam eden tevhid sürecidir. İnsanlık tarihinin geçirmiş olduğu bu süreç içerisinde tevhidin özünde hiçbir değişiklik yoktur; değişiklikler sadece zaman ve mekân farkından kaynaklanan, ulusal ihtiyaçlara cevap vermeyi amaçlayan ayrıntılarda olmuştur.
Geçmiş ümmetlerde özellikle Kur’an’da bahsedilen İsrailoğulları örneğinde olduğu gibi peygamberler gelir ve o dönemin insanı ne gibi bir manevî ve maddî irşada ihtiyacı varsa ona göre Allah’ın mesajını insanlara tebliğ ederlerdi. Peki, içinde yaşadığımız yüzyılda bizlerin ihtiyaçları yok mu? Onları kim karşılayacak? Rasûlullah (a.s.)’la beraber vahiy dönemi de son bulduğuna göre bizler ne yapacağız? Aslında bu soruların cevabı pek de zor değildir. Çünkü Efendimiz (a.s.)’in yaşayan mucizelerinden biri de O’nun ümmeti içerisinde yetişen, bilgi, fazilet ve insanlara müspet tesirleri ile elde ettikleri yüce makamlar sayesinde yıldızlaşan âlimler ve mürşitlerdir. İşte bu kıymetli insanlar, Kur’an ve Sünnet’i zamanın gerektirdiği biçimde yorumlayarak yani İslâm’ın içtihat kurumu çalıştırılarak devam ettirilecektir.
Rabbimize hamd ve şükranlarımızı sunarak şunu belirtmeliyim ki; Cenâb-ı Hak, bizlere şeriatın kıstaslarını bilen, hadislerin sırlarına vakıf ve o kaynağa gönlü açık (ledün ilmi ile şereflendirilmiş) olan bir mürşid nasip etmiştir.
Efendi Hz.lerinin hayatında en çok üzerinde durduğu ve gerçekleştirdiği önemli faaliyetlerinden birisi de, Efendimiz (a.s.)’in sünnetlerini ve hadislerini etrafındaki sevenlerine öğretmesi ve bu sevgiyi aşılamasıdır. Hadis ilmine özel bir önem vermiş ve gitmiş olduğu her mecliste hadis (sünnet) sevgisini anlatmış, yanındaki talebelerine hadisler okutturarak o meclislerin hadis ile de ihya olmasını sağlamıştır.
Efendi Hz.lerinin hadise ayrı bir önem vermesinin bazı temel etkenleri vardır. Birincisi hadisin onun nazarındaki yeridir. O’na göre hadis, bütün yakînî ilimlerin esası ve başıdır, dînî ilimlerin temeli olması bakımından da en az Kur’an kadar önemlidir. Efendimiz (a.s.)’in sünneti, karanlıkları aydınlatan ışıklar, hidayete götüren yolun işaretleridir; her yeri aydınlatan dolunay mesabesindedir. Allah’ın Rasûl’ü, yerine göre yasaklamış, emretmiş; korkutmuş, müjdelemiş, temsiller getirmiş, öğütler vermiş, hatırlatmıştır. İkinci olarak ise; inançta, amelde, ahlâkta Kitap ve Sünneti kıstas olarak alınmadıkça kişinin hayatında kemâl hâlinin gerçekleşmeyeceğini yaşantısıyla bizlere örnek olarak göstermiştir. Çünkü itidal hâli, ancak sünnet vasıtasıyla korunabilir. Eğer sünnet ve hadisler yaşanmazsa yani Peygamberî yönlendirmelere sırt çevrilirse, ümmet ifrat ya da tefrite düşer ve denge bozulur. ’Andolsun ki, Rasûlullah’ta sizin için en mükemmel örnek vardır.?(1) ’Şüphesiz ki Sen çok yüce bir ahlâk üzeresin.?(2) Bu ve buna benzer pek çok ayetleri sohbetlerinde insanlara aktararak; iman edenler için Rasûlullah Efendimizin fiilî örnekliğinin terk veya ihmal edilmesinin dînî hükümlerin yaşanmasını ve anlaşılmasını imkansız olacağının önemle üzerinde durmuştur. Çünkü bidat ve hurafelere, cahiliye dönemi âdetlerine karşı mücadele etmek, gerçek dine, saf İslâm’a davette bulunmak durumunda olan herkes için, hadis en temel esastır ve bu tebliğ vazifesini sünnet ve hadislerden kopuk bir şekilde yapmak mümkün değildir. Ayrıca Efendimiz (a.s.)’in sünnetleri ve hadis ilmi; şer’î hükümlerden, onların gerekçelerinden, amellere has olan özelliklerden ve içerdikleri sırlardan bahseder.
Kur’an ve Sünnet’in üzerinde hassasiyetle duran Efendi Hz.leri, tasavvuf ilminin güzelliklerinden istifade etmenin tek yolunun; Rasûlullah (a.s)’ın rehberliğinde olan Allah’a kulluğun neticesinde kalbine; edeb, bilgi, sırlar ve hakikat güneşlerinin parladığı gönüllerde yer edeceğine işaret ederdi. Özellikle ahlâkla ilgili hadisleri temel alarak kötü ahlâk ile sâlih amellerin veya amellerde ihlâslı olabilmenin oldukça güç olduğuna dikkat çekerek; ’Sirkenin balı bozduğu gibi, kötü ahlâkın da amelleri ifsat edeceğini? belirtirdi. Yani tasavvuf; Kur’an ve Sünnet’e uymak, saadet asrını hâl ve kâl olarak tam yaşamak, böylece gerçek müminler arasına girmekle olacaktır.
Bize düşen husus Cenâb-ı Allah’ın bütün elçileri ve en büyük elçisi olan Efendiler Efendisi’ne, Sahabelerine ve Ehl-i Beyt’ine karşı her zaman tazim, hürmet ve saygı hisleriyle meşbû’ bulunmak, peygamberlik mefhumuna toz konduracak, ona halel getirebilecek her türlü düşünce ve ifadeden sakınmak; bu düşünceyi ve sünnet sevgisini elimizden geldiğince başkalarına da anlatmaya çalışmaktır. Unutmayalım ki, Efendimiz (a.s.)’a saygı ve hürmet O’nu gönderene saygı ve hürmet olduğu gibi, aksi de yine gönderene raci olacaktır.
Efendi Hz.lerinin, hayatında Peygamberimiz hakkında kullandığı medh ü sena yüklü ifadelere ve sünnetleri yaşama konusundaki hassasiyete bakıldığında da görülecektir ki, aslında sadece o söz cevherleri (okumuş olduğu salât u selâmlar) bile Efendi Hz.lerindeki, Rasûlullah (a.s)’a saygı, hürmet ve aşkının çok aşkın olduğunu göstermeye fazlasıyla kâfidir.
En başta şunu söyleyebiliriz ki, Efendimiz (a.s.)’in ve güzide ashabının, içinde yaşadığımız zaman diliminde gönüllerde hak ettikleri yere taht kurmalarında Efendi Hz.lerinin ?Allah’ın izni ve inayetiyle? inkâr edilemez büyük bir tesiri vardır. İrşat vazifesine başladığı gençlik yıllarından itibaren Efendi Hz.leri vaazları, sohbetleri, tertiplediği zikir halkaları ve kaleme aldığı makaleleriyle bu sevginin sinelerde yerleşmesine hâdim olmuş, âdeta hayatını bütünüyle bu ümmete başta Peygamberimiz ve güzide ashabını, Ehl-i Beyt’ini sonra da selef-i sâlihîni ve Allah dostlarını sevdirme meselesine vakfetmiştir.
Efendi Hz.leri, uzun yıllar süren tebliğ ve irşat hayatında daima Rabbimizin ve Rasûlullah’ın (a.s.) sevgisinden bahsetmiş ve bu sevgileri muhtaç gönüllere anlatmaya ayırmış, kendisinin hayatında yer etmiş sünnet ve edepleri derleyerek kitap haline getirmiş ve ’Zahirî Batınî Edepler? ve ’Fıkhî Risaleler? isimli mükemmel, mükemmel olduğu kadar da emsallerinden oldukça farklı bir üslûba sahip orijinal bir eser ortaya çıkmıştır. Hadd-i zatında O, Allah’ın izniyle bizler için elinden geleni fazlasıyla yapmıştır. Evet, O (k.s.), Allah Rasûlü ve Ehl-i Beyt’in bir karasevdalısıdır. Biz de buradan hareketle, Efendimiz (a.s)’a, sahabesine ve Ehl-i Beyt’ine karşı saygılı olma, onların izlerini takip etmede ve başkalarının da gereken hürmeti göstermesi hususunda, aynı hassasiyete sahip olmasına vesile olmanın bizim en önemli vazifelerimiz cümlesinden olduğunu anlamamız gerekir.
Efendi Hz.lerinden öğrenmiş olduğum şu husus da bilinmelidir ki, kâmil mürşid; âlim, ârif ve salihtir. Allah’ın dostu, Peygamberimiz (a.s.)’in vârisidir. Terbiyemizle uğraşan manevî bir babadır. O bütün vasıflarıyla hürmet ve saygıya layıktır. İçeri girince ayağa kalkmak, ziyaret ederken elini öpmek, huzurda edeb ile sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak hürmetin zahirî şeklidir. Zaten kâmil mürşidin müridinden, üstadın talebesinden, imamın cemaatinden istediği edeb, kendi adına ve nefsi hesabına değildir. Kâmil mürşid ve rabbanî âlimler, talebelerini ilâhî edeble edeblendirmek ve onları Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda kabul görecek şerefli bir kul haline getirmek için uğraşırlar. İmam Şa’ranî (k.s.) der ki: ’Mürid, mürşidi tarafına ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, en küçük edebsizliği basit görmemeli, huzurunda ve gıyabında edebe dikkat etmelidir. Bu edebi elde eden mürid, nihayet Allah’u Teâlâ’ya karşı edebli olma hâline yükselir. Çünkü mürşid, mürid için manen yükselme sebebi, marifet ve edeb mektebidir.?(3)
Onları ölçüsüz yüceltmeye dair söylenebilecek sözlerin önünü Rasûlullah (a.s..) Efendimiz’in şu uyarısı kesmektedir: ’Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit ve boş şeylere sevk etmesin. Ben, Abdullah’ın oğlu Muhammed ve Allah’ın Rasûl’üyüm. Vallahi, sizin beni Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem.?(4) Bu uyarı, ümmetin önünde bulunan bütün imam ve mürşidlerin, cemaat ve müridlerin temel anlayışı olmalıdır. Herhangi bir mürid, önündeki mürşidi övme ve yüceltme adına esasen anlamadığı, bizatihi tecrübe ve müşahede etmediği hâl ve makamları, yetki ve tasarrufları ona ait göstermekle uğraşmamalıdır. Buna gerek olmadığı gibi, bu tip yakıştırmaları ispat etme imkânı da yoktur. Bir şeyhin, Allah’u Teâlâ gibi her şeyi bildiğini söylemek küfürdür. Onun bütün âlemi elinde tuttuğunu iddia etmek haramdır. Mürşidi adına keşif ve kerametler uydurmak, böyle hikâyelerle onu insanların nazarında yücelteceğini sanmak, koyu bir cehalettir. İlmi, edebi, takvayı, taati, hizmet ve cihadı hafife alıp, gördüğü rüyalar ve hülyalar ile şeyhini tanıtmaya, tasavvufu anlatmaya çalışmak; mürşid adına bir cinayet, temiz tasavvuf yoluna ihanettir. Görünen hallerden ve yaşanan fiillerden bir şey anlamayıp rüyalarda hikmetler aramak, feraset değil gaflettir. Asıl hürmet ve edeb mürşidin huzurunda değil, onun bulunmadığı yerlerde muhafaza edilmelidir. Şu örneği iyi düşünelim: Rasûlullah Efendimiz (a.s.) abdest aldığında, Ashab-ı Kiram Rasûlullah’ın abdest suyunu kapıp, yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Rasûlullah (a.s.): ’Niçin böyle yapıyorsunuz?? diye sordu. Dediler ki: ’Bereketlenmek ve sevap kazanmak için!? Bunun üzerine Efendimiz: ’Kim Allah ve Rasûl’ünün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yerine), konuştuğunda doğru söylesin, emanete ihanet etmesin ve komşusuna eziyet etmesin.? buyurdu.(5) Demek ki müridin mürşidine olan saygı ve sevgisi, sırf şekilde kalan hareketlerle, el öpüp yerlere serilmelerle değil; kalpteki samimiyet, haldeki istikamet ve insanlara Allah için hizmetle ispat edilebilir.

—————
1. el-Ahzab, 33/21.
2. el-Kalem, 67/4.
3. el-Envaru’l-Kudsiyye.
4. Ahmed, İbnu Kesir.
5. Heysemî, Kurtubî

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 33.sayısı (2005 Aralık) için yazılmıştır.

Sırrı Sakati (k.s.)

Sırrı Sakati (k.s.)

Evliyanın büyüklerinden ve meşhurlarındandır. Ramazan ayında H. 253 (M.867) yılında Bağdat’ta vefat etti. Ma’ruf-i Kerhî hazretlerinden feyiz aldı. Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin hocası ve dayısıdır. Tasavvufta, verâ ve takvada asrının bir tanesi idi. Hâris Muhâsibi ve Bişr-i Hafî’nin akranıdır.

Cüneyd-i Bağdadî (k.s) anlatır: ’Sırrı Sakatî hazretlerinden ziyade ibadet ehli kimse görmedim. Daima edepli bir hâlde otururdu. Allah’u Teâlâ’dan hiçbir zaman gafil olmamıştır. Yetmiş yıl hiç kimse onun, ayaklarını uzatıp yattığını, edebe uymayan bir hareketini görmemiştir. Gece-gündüz Allah’u Teâlâ’nın huzurunda olduğunu düşünür ve her zaman edepli bir şekilde otururdu; ancak ölüm hastalığında yatağa uzanabildi.?

Doğduğu şehir olan Bağdat’ta ticaretle uğraşırdı. Bir gün çarşı yandı ve kendi işyerine bir zarar gelmediğini haber alınca ’elhamdülillah’ dedi. Bu hadiseden pişmanlık duyarak bütün mallarını dağıttı; ama yine de kendi mallarının zarar görmeyişine sevinip elhamdülillah dediği için vefat edinceye kadar acı duydu.

Şöyle anlatılmıştır: ’Bir gün Sırrı Sakatî’ye sabrın ne olduğu soruldu. O da sabır konusunu anlatmaya başladı. Bu esnada bir akrep dolaşmaya başladı. İğnesini defalarca soktuğu halde, Sırrı Sakatî hazretleri hiç bir şey yokmuş gibi, sükûnetle konuşmasına devam etti. ’Neden akrebi fırlatıp atmıyorsunuz?’ diye soranlara, Sırrı Sakatî şöyle cevap verdi: ’Sabır konusunda konuşurken, sabretmemek hususunda Hak Teâlâ’dan hayâ ederim.?

Sırrı Sakatî hazretleri, bir bayram günü meşhur bir zâtla karşılaşmış ve ona güler yüzlü olmayarak selâm vermişti. ’Neden böyle yaptın?’ diye sorduklarında Sırrı Sakatî (k.s): ’Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz bir hadislerinde: ’İki mü’min karşılaştıkları zaman, yüz rahmet aralarında taksim edilir. Bunlardan doksan rahmet, daha güler yüzlü olana verilir.’ buyurmuştur. İstedim ki o, benden daha çok sevap alsın.? diye cevap verdi.

Sırrı Sakatî hazretlerinde, Allah korkusu, kendini küçük ve aşağı görme hâli o derece fazla idi ki, ’Bağdat’ta ölmek istemem. Çünkü bu insanlar benim hakkımda iyi zan sahibidirler. Korkarım ki toprak beni kabul etmezse herkese rezil olmuş olurum. Kabahatlerimden dolayı yüzümün kararacağından korkarak her gün bir kaç defa aynaya bakarım ve keşke bütün insanların kalplerindeki sıkıntı ve üzüntüler bende olsa ve insanların hepsi rahat olsalar.? buyururlardı.

Bu büyük velînin nasihatlerinden birkaçı şöyledir:
’Şu üç şey Allah’u Teâlâ’yı çok üzer: Vakti boşa geçirmek, insanlarla alay etmek ve gıybet etmek.?
’Kul dört şeyle yükselir. Bunlar: İlim, edeb, emânet ve iffettir.?
’Allah’u Teâlâ’yı görmekten mahrum kalmak, en şiddetli cehennem ateşinden daha çok azap verir.?
’Farzları yapmak, haramlardan kaçmak, çok istiğfar etmek, alçak gönüllü olmak ve çok sadaka vermek, Allah’u Teâlâ’nın kendilerini çok sevdiği evliyasının ahlâkından olup, O’nun rızasına kavuşturur.?
’Sünnete uygun olarak yapılan az bir ibadetin sevabı, bid’at işlenerek yapılan çok amelden kat kat daha fazladır.?
’Bir kimsenin ahmak olduğuna alâmet, kendi ayıbını bırakıp başkasının ayıbıyla meşgul olmasıdır.?
’Kendi nefsini terbiye edemeyen, başkasının nefsini hiç terbiye edemez.?
’Tasavvuf üç manayı içine alan bir isimdir:
1. Marifetin nûru verânın nûrunu söndürmez.
2. Kitab ve sünnetin zâhirine muhalif olacak şekilde ilm-i bâtından bir söz ile konuşmaz.
3. Kerametleri kendisini, Allah’ın mahrem olan sırlarını açıklamaya sevk etmez.
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin


İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, sh. 302-304.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 64.
Hilyetü’l-Evliya, c.10, sh.116.
Tabakâtu’s-Sûfiyye, sh. 48.
Nefahatü’l-Üns, sh.180.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 34. sayısı (Ocak 2006) için yazılmıştır.

Ebu Bekir Şibli (k.s.)

Ebu Bekir Şibli (k.s.)

Adı Ca’fer b. Yunus olup künyesi Ebû Bekir’dir. M. 247 (H. 861) yılında Samarra’da doğdu. Bağdat’a yerleşti ve Cüneyd-i Bağdadî’nin talebesi oldu. Aynı zamanda Mâlikî mezhebinin fıkıh âlimlerinden olup, İmam Mâlik’in Muvatta’sını ezbere bilirdi. Zamanının bir tanesi olan Ebû Bekir Şiblî H. 334 (M. 945) senesinin Zilhicce ayında vefat etti.
Tasavvufa intisab etmesine sebep olan hâdise ise şöyle anlatılır:
Ebûbekir Şiblî namlı şanlı, bir beydir. Emrinde binlerle süvarisi vardır ve kâtipler önünde eğilir. Devamend havalisi ve ahalisi ondan sorulur. Henüz gençtir, gayretlidir ve çok beceriklidir. Görünen o ki daha çok yükselecektir. Hatta sultan kendisini Bağdat’a davet eder, kendi eli ile hil’atlar giydirir. Makam meraklıları “artık tamam, bundan böyle onu kimse tutamaz” diyedursunlar, bu hilat bir dönüm noktası olur. Nasıl mı? Şöyle: Bir gün valilerin, nazırların bulunduğu bir cemiyette aksıracağı tutar ve gayri ihtiyari hil’ata kapanır. Kaftanın yenleri belli belirsiz ıslanır. Fitneciler yemez, içmez, laf yetiştirirler. Sultana gider, “Şu Ebûbekir Şiblî’nin yaptığına bakın” derler, “sizin hil’atınızı mendile çevirdi, milletin gözü önünde burnunu sildi.” Eh cüretin böylesi affedilemez ve acele azledilmesini gerektir. Ebubekir Şibli rüya gibi gelen ve biranda giden emirliğin ardından silkinir. Yaşayışına çeki düzen verir. “Dünyanın makâmı da kendisi gibi yalan” der, “var sen Allah’a kulluk yap. Manevi mertebelerde yükselmeye bak. İş ki Mevlâm’ın verdiği hil’atlerin kıymetini bilsem gerek.” O arada akl-ı selim sahipleri Halife’ye gelir “Hâşâ sultanım” derler, “Ebûbekir Şiblî’nin size karşı tavır filan gösterdiği yok. Beyimiz sadece aksırdı o kadar. Ne olur onu bizden ayırmayın. Davamend’in ona ihtiyacı var.” Halife pişman olur, ona yetkilerini fazlasıyla iade eder; ama kabul eden nerede?
Ebûbekir Şiblî önce Hayrünnessac Hazretleri’nin dergâhına gider. Büyük veli “Senin nasibin bu kapıda değil evlâdım” der, “Beni dinlersen Cüneyd-i Bağdâdi’ye koş, eteğine yapış.” Cüneyd-i Bağdadi bu eski valiyi sıradan biri gibi karşılar ve onu bedeviler gibi çıra satmaya yollar. Sırtında küfe, tozlu sokaklar, alay eden çocuklar, istihza ile bakan kadınlar… Onu ancak bir yıl sonra dergâhın kapısından sokar; ancak yine de halkaya almaz. Ebûbekir Şiblî şadırvanı temizler, bulaşıkları yıkar, bahçeyi sular. Ta ki kendini diğer insanlardan farksız görmeye başlayana kadar. Sonra buyur edilir ve çok hızlı yükselir. Bu nasıl aşktır bilinmez, kısa bir süre sonra yüce veliye vekil olur. Cüneyd-i Bağdadi diğer talebelerini kenara çeker “Sakın ha!” der, “Sakın ona birbirinize baktığınız gözle bakmayın. O müstesna bir kimsedir. Her kavmin bir tâcı vardır, bizim tâcımız Şiblî’dir.”
Ebûbekir Şiblî Mâliki mezhebinin sayılı âlimlerinden biridir ve Muvatta satır satır ezberindedir. Tam 400 hocadan ders alır ve binlerle hadis bilir; ancak bir tanesini kendine rehber edinir. “Dünya için dünyada kalacağın kadar, ahiret için ahirette kalacağın kadar çalış. Allah u Teâlâ’ya muhtaç olduğun kadar ibadet et, cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle.”
Bir gün fukaranın biri Şiblî Hazretleri’ne gelir, uzun uzun konuşur, parasının azlığından, hayat pahalılığından filan dem vurur. Nihayet “Aman efendim” der “Nafakası üzerime düşen evladım çoktur. Onların ihtiyaçlarını göremiyorum. Ne olur bana bir çare!” Bunun üzerine İmam Şiblî: ‘Şimdi hemen evine git. Kimin rızkı sana bağlıysa tut kolundan dışarı at. Rızkına Cenâb-ı Hakk’ın kefil olduklarını bırak evde kalsınlar.’
Bir gün bir ceviz için kavga eden çocukların arasına girer. “Durun ben ikinize de pay edeyim” der. Cevizi kırar içi boş çıkar. Mübarek çocuklara döner “Biliyor musunuz” der, “Uğruna dövüştüğümüz dünya bu işte!”
Adamın biri sorar: “5 devenin zekâtı nedir?” Mübarek parmağı ile kendisini gösterir. “Bu Ebubekir’e sorarsan bir koyun vermen yeterli; ama O, Hz. Ebubekir’e (r.a) uymak istersen neyin varsa ver, evine Allah ve Rasûl’ünü bırak.”
• Şükür, nimeti değil, nimeti vereni bilmektir.
• Zühd, kalbi mal yerine, malı Yaratan’a döndürmektir.
• “Bir şahıs ne zaman mürid olabilir?” sorusuna şu cevabı verdi: “Seferde ve hazarda hâli hep aynı olan kimsedir. Yalnız olduğu zaman da başkalarının yanında olduğu zaman da aynı davranış içinde olandır.”
• Tasavvuf, beş duyuyu da günahlardan korumak ve her nefes veriş ve alışında günah işlememeye dikkat etmektir.
• Muhabbet iddiasında bulunup da başkasıyla meşgul olan, dost ile alay etmiş olur. Muhabbet makamında iş oraya varır ki, o kimse kendinden bile habersiz olur ve Hakk ile bekaya kavuşur. Zira O’ndan başkasının muhabbeti kalpte olursa, tevhid ve muhabbet sırrı gönül tahtasına yazılmaz.
• Ashâb-ı Kirâma hürmet etmeyen kimse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e îmân etmiş olmaz.
• Cehennemlik olmanın alâmeti açıktır. Allah rızası için bir parça ekmek veremez ama nefsin isteklerini tatmin etmek için, bir ziyafete kese kese altın harcamaktır. Cennetlik olmanın alâmeti ise bunun tersidir.’
Talebelerinden biri şöyle anlatır: “Ebûbekir Şiblî hazretleri, talebesinden biriyle Dicle nehrinin kıyısında sohbet ederken, bu talebe yüksek sesle ‘Allah’ diye bağırdı. Şiblî hazretleri onu kolundan tutup nehre atarak buyurdu ki: ‘Eğer bağırması ihlâs ile ise, Hak Teâlâ onu Hz. Musa’yı kurtardığı gibi onu da kurtarır. Yok, bunu riya için yaptıysa, Firavun’un boğulduğu gibi boğulur gider.’ Sohbete devam ettiler, bir müddet sonra o talebe nehirden çıkıp geldi, yanımıza oturdu. Baktık ki, elbiseleri bile ıslanmamıştı.”
Ebûbekir Şiblî hazretleri, güneş batarken güneşin sararmasına, şöyle bir benzetme yapardı: ‘Tıpkı mü’min de böyledir. Dünyadan göçeceği zaman, varacağı makam sahibinden çekindiği için, nasıl karşılanacağını bilmeyip, böyle sararır.’ Sonra da ilave edip ‘Gün doğarken de, çok aydın olarak doğar. Bu da bir mü’minin öldükten sonra kabrinden kalkışına benzer. Bir mü’min kabrinden kalktığında, yüzü güneşin doğduğu gibi parlar.’
Vefatından sonra kendisini rüyada gördüler. ‘Münker ve Nekir’in sualine karşı ne yaptın?’ diye sordular. Şöyle cevap verdi: ‘Geldiler, Rabbin kimdir?’ dediler. Ben de: ‘Benim Rabbim O’dur ki, size ve bütün meleklere Âdem (a.s)’a secde edin diye emir verdi. Ben o zaman Hz. Âdem’in arkasında idim. Size bakıyordum’ dedim. Bu cevap, bütün Âdemoğullarını kurtarır, deyip gittiler.
Rabbim şefaatlerine nail eylesin.

Kaynaklar:
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c. 4, sh. 35–38.
Risale-i Kuşeyrî, sh.148.
Hilyetü’l-Evliya, c.10, sh. 366.
Tabakâtu’s-sûfiyye, sh. 337.
Nefahatü’l-Üns, sh.325–328.
Bağdâdî, Tarih’u Bağdat, c.14, sh. 389.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 36. sayısı (Mart 2006) için yazılmıştır.

Cüneyd-i Bağdadi

Cüneyd-i Bağdadi

İsmi Ebu’l-Kasım, el-Cüneyd b. Muhammed b. el-Cüneyd el-Bağdâdî el-Hazzâz’dır. Ailesi Nihavend asıllıdır; ancak kendisi Bağdat’ta doğmuş ve orada vefat etmiştir. Doğum tarihi kesin bilinmemekle beraber, H. 220’den sonraki yıllar olarak kaydedilmektedir.(1) Dedeleri ticaretle meşgul olan Cüneyd-i Bağdâdî ’hazzâz’ yani ipek tüccarı, babası ’kavârîrî’ yani cam tüccarı, dayısı Serî de ’sakatî’ yani baharat ve tuz tüccarı idi.(2) H. 297, (M. 910) senesinde vefat etmiş, cenazesine altmış bin kişi katılmış ve Bağdat’ta meşhur zâtların mezarlığı olarak tanınan Şunîziye’ye dayısı Serî b. Mugallis es-Sakatî’nin (251/865) yanına defnedilmiştir.(3)
Cüneyd-i Bağdâdî, Bağdat’ta sûfîlerin tevhid anlayışını ilk ortaya koyan kimse olarak tanınır. Onun hakkında İbnü’l-Esir (630/1233) şöyle der:
’O, zamanının imamıydı. Ulema onu tasavvuf yolunun şeyhi saymıştır. Çünkü o, yolunu Kitap ve Sünnet kaideleri ile sağlamlaştırmış, zemmedilen akidelerden sakınmış, gulâtın (orta yolu bırakıp aşırıya gidenlerin) şüphelerinden uzak kalmış, şeriatın itiraz edeceği her hâlden salim olmuştur.’(4)
Yaşadığı dönemde Bağdat’ta o kadar tanınmıştır ki sadece sûfîler değil, her kesimin ilgisine mazhar olmuştur. Onun meclisine, ediplerin sözlerindeki belâgat için, mütekellimlerin de konuşmalarındaki derin mânâlar için katıldıkları nakledilmektedir. Onun şöhreti kendi devri ve Bağdat’la da sınırlı kalmamış, ulema tarafından o, günümüze kadar yaşamış olan bütün sûfîlerin önde gelen imamlarından sayılmıştır.(5)
Tasavvufun esası, zâhiren şeriat âdâbına riâyet, bâtınen de o âdâba vukufiyet olmasına rağmen; tasavvuf yolunu tutmuş (kendisini sûfî zanneden) bazı nakıslar; fıkıh, hadis gibi ilimlerle meşgul olanları küçümseyebilmişlerdir; ancak kâmil mutasavvıflar bu hataya düşmemişlerdir. İşte Cüneyd-i Bağdâdî bunlardan birisidir.
Kendini sûfî sayan ama hakikatte bu güzellikten uzak olan bazı kişiler zâhir ilimlerine karşı olumsuz tavırlarına mukabil Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.), bu ilimlere çok ehemmiyet vermiştir. Onun bu hususiyetini kendisine izafe edilen sözlerinde müşahede etmekteyiz:
’Ebû Ubeyd (224/838) ve Ebû Sevr’den (240/854) hadis öğrendim, Haris el-Muhasibî (243/857) ve Serî b. Mugallis’in (251/865) sohbetlerinde bulundum. Bizim ilmimiz Kitap ve Sünnet’le mazbuttur. Kim tasavvuftaki seyr-i sülûkundan önce Kur’ân, hadis ve fıkıh öğrenmezse ona uyulamaz.’(6)
Görüldüğü gibi Cüneyd-i Bağdâdî, yeterli ilime sahip olmayanların tasavvufa girmesini hoş karşılamamaktadır. Bu konuda dayısı Serî de onu uyarmış; “Allah (c.c) seni sûfî muhaddis değil, muhaddis sûfî yapsın.” demiştir. Bununla, tasavvufta derinleşmeden önce şer’î ilimlerin öğrenilmesi gerektiğini ve ilimsiz tasavvufa dalmanın tehlikeli olduğuna dikkat çekmişti. Bu nasihatleri de dikkate alan Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, tasavvufa sülûkundan önce ilim tahsilini ikmal etmiştir. Fıkıh ilmini İmam Şafiî’nin talebesi Ebû Sevr’den almıştır. Henüz genç yaşında fıkıhta o dereceye ulaşmıştır ki Ebû Sevr’in meclisinde yirmi yaşında fetva vermeye başlamıştır. Hattâ Ebû Sevr’in huzurunda bile fetva verdiği rivayet edilir.(7)
“Cenâb-ı Hak yarattığı bütün ilimlerde bana bir pay ayırmıştır.” diyen Cüneyd-i Bağdâdî Hazretlerine sahip olduğu ilmi nereden aldığı sorulunca; “Otuz sene şurada Allah’ın huzurunda oturmaktan…” diyerek evindeki merdivenin altını göstermiştir. Talebesi el-Huldî onun hakkında: “Hocalarımız arasında Cüneyd-i Bağdâdî Hazretlerinden başka kendinde hem ilmin hem de hâlin birleştiği bir kimse görmedik. Onların çoğunun ilmi oluyor ama ameli olmuyor; bazısının da ameli çok olmasına rağmen ilmi az oluyordu. Hz. Cüneyd’in ise hem ilmi hem de yaşayışı mükemmeldi. Onun ilmini görsen hâline tercih ederdin, hâlini görsen ilmine tercih ederdin.’ der.
Onun ilme verdiği ehemmiyeti, bir şahsa nasihat ederken söylediği şu sözlerde de görebiliriz: “Delikanlı, başına ne gelirse gelsin ilimle bağını koparma. Gençken, ihtiyarken, hastayken, sıhhatliyken ilim hep senin dostun olsun.”(9)
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, şer’î ilimlere vakıf olunca tasavvufa yöneldi. Serî es-Sakatî, Hasan b. Arafe, Muhasibî, Ebû Hamza el-Bağdâdî’den tasavvuf dersleri aldı. Ondan da Cafer el-Huldî, Ebû Muhammed el-Cerirî, Ebû Bekir eş-Şiblî (334/945), Muhammed b. Ali b. Hubeyş, Abdulvahid b. Alvan ve pek çok kimseler ders aldılar.
Cüneyd-i Bağdâdî’nin mensub olduğu Bağdat Tasavvuf Okulu’nun iki kurucusu Serî ve Muhasibî’dir. Bu okulun ilgilendiği ana konu “tevhid” idi. Bu okul mensupları tevhid ile ilgili bilgilerini çok ileri bir seviyeye çıkarmışlar, doktrinlerini geliştirip sistemlerini kurmuşlar ve bunu gizli gizli öğretmişlerdir. “Sûfîye, bir evin ehlidir, onların içine başkası giremez.” sözünde onun, tasavvufunun mahremiyetini vurguladığını görüyoruz. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretlerinin meşhur tevhid tarifi şu şekildedir:
“Sûfîlere mahsus tevhid; kıdemi hadesten ayırmak, vatanlardan çıkmak, sevdiklerinden kaçmak, bilinen ve bilinmeyen her şeyi terk etmek ve hepsinin yerini Allah’ın almasıdır.”(10)
Tevhid açısından kullar çeşitli mertebelere ayrılır. Cüneyd-i Bağdadî de muvahhidleri derecelere ayırır. Ona göre avamın tevhidi (birinci mertebe), ilm-i zahirin hakikatine ermiş kimselerin tevhidi (ikinci mertebe) ve ehl-i mârifetten olan havassın tevhidi (üç ve dördüncü mertebe) olmak üzere tevhid ehli dört mertebedir. Yine ona göre tevhid, mücerred bir fikir değil, bir yaşama hâlidir ve herkes yaşamasına göre bu mertebelerden birisine girer.(11)
“Bizim tasavvuf ilmimiz, Rasûlullah’ın hadisine bağlıdır.” diyen Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, tasavvuf anlayışını şer’î ilimlerle temellendirir. Aynı zamanda onun tasavvufu, tamamen tecrübeye dayanır. Bu hususu kendisi şu şekilde ifade etmektedir: “Biz tasavvufu kîl-ü kâlden almadık; açlıktan, dünyayı terk etmekten ve alışılan şeyleri bırakmaktan aldık.” Bir keresinde kendisine bir sual sorulduğunda müsaade istemiş, sonra onu kendisinde tecrübe edip öyle cevap vermiştir.
Bir gün elinde tesbih gördüklerinde “Sen o kadar yüksek mertebelere erişmene rağmen hâlâ elinde tesbih mi taşıyorsun?” diye sorarlar, o da cevaben “Evet, şayet biz, bahsettiğiniz bu mertebelere (ulaştıysak) işte bununla ulaştık, asla onu terk etmeyiz.” der. Bu misalde onun hem amele çok ehemmiyet verdiğini hem de belli bir seviyeden sonra ibadetler hususunda gevşemekten sakındığını görüyoruz. Hakikaten, ibahiliğe kayan (ulaşılan bazı makamlarda mükellefiyetlerin düşeceğini iddia eden) mutasavvıflar olmuştur. Cüneyd-i Bağdâdî’nin ise bu hususta hiç müsamahası yoktur. Nitekim bir adam ona mârifetten bahseder ve der ki: “Allah’ı bilenler O’na taat ifade eden hareketleri terk ederler.” O şöyle cevap verir: “Bu, amelleri ortadan kaldırmak isteyenin sözüdür, bu da hırsızlıktan ve zinadan daha büyük bir günahtır. Allah’ı bilenler, amelleri Allah’tan almışlar ve amellerde O’na dönmüşlerdir. Eğer bin sene yaşamış olsam amellerde zerrece eksiklik göstermem.”
Yine bir keresinde Ebu’l-Hüseyn en-Nurî’nin yedi gün sekir içinde döndüğünü duyunca ilk olarak namazlarını sormuş, kıldığını öğrenince de Allah’a hamd etmiştir.(12) İşte onun bu derece dinin emirlerine bağlılığı kendinden sonra gelenlerin takdirine mazhar olmuş ve mutasavvıf olsun olmasın herkes onu örnek bir insan kabul etmiştir.
O, tasavvufun sekiz temel üzerine kurulduğunu söyler ve her birinin yorumunu peygamberlerle yapardı:
1. Cûd (cömertlik): Hazreti İbrahim cömertti.
2. Rıza: İshak Peygamber’in en belirgin özelliğiydi.
3. Sabır: Eyyûb Peygamber sabır kahramanıydı.
4. Gurbet (inziva): Yahya Peygamber’in alâmetiydi.
5. Sûf (yün): Musa Peygamber yün giyerdi.
6. Seyahat (yolculuk): İsa Peygamber’in nişanesiydi.
7. İşare (alâmet, giz): Zekeriya Peygamber’e özgüydü.
8. Fakr (yoksulluk): Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz’in övündüğü bir hâldi.(13)
“Her ümmetin bir özü vardır, bu ümmetin özü de sûfîlerdir.” Biri ona sûfîlerin konuşmaları hakkında sormuş o da “Sûfîler konuşmaya mâlik değillerdir.” demiştir. Bununla sûfîlerin konuşmalarının ilham eseri olduğunu kastetmiştir. Nitekim önceden söylediği sözlerini tekrar etmesi istendiğinde “Bunları içime atan ve ağzıma söyleten Allah’tır. Bu sözler kesbî malûmat ürünü değildir. Allah bunları bana ilham ediyor ve söyletiyor.” demiştir.(14)
Cüneyd-i Bağdâdî’nin, sûfîlerin cemiyetin içine girmesini öngören görüşleri de çok önemlidir. Böylece ruhen yüksek mertebelere ulaşmış kişiler, bir köşede uzlet hayatı yaşamak suretiyle âtıl kalmayıp, cemiyet içinde aktif olarak topluma faydalı olmaya çalışacaktır. Bu davranış da mutasavvıfı cemiyetten yitirme değil, cemiyete kazandırma ve dolayısıyla medeniyete müsbet yönden tesir etme davranışıdır. Bunun felsefe, sanat, edebiyat ve hattâ siyaset sahasında yaptığı müspet tesirler pek derin olmuştur. Cüneyd-i Bağdâdî, bu görüşleri neticesinde kendisini cemiyete hizmete adamış; pek çok talebeye ders vermiş; bazı sûfîlerin geçimlerini temin için hiç çalışmamasına mukabil o, ticaretle meşgul olmuştur. İslâm’ın ve İslâm medeniyetinin bu ilk çağlardan asırlara uzanıp yayılmasında sûfîlerin oynadığı rol, bu düşüncenin bir neticesidir ve bunun öncüsü de Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleridir.
O’nun hayatından ve tasavvuf anlayışından dersler çıkarabileceğimiz pek çok menkıbeler mevcuttur. İşte onlardan birkaçı:
Temkini esas alan Hazreti Cüneyd, cezbe ve vecd hâllerine lüzumundan fazla ehemmiyet vermezdi. Nitekim cezbeye kapılıp semâa duran bir topluluğa rast geldiğinde, ona “Sen neden sakin duruyorsun, vecd içinde hareketler etmiyorsun?” diye sorulunca: “Dağları görürsün de sen onları hareketsiz sanırsın, hâlbuki onlar bulutlar gibi seyretmektedir.”* âyetini okudu.
“Bazıları su üstünde yürüyorlar; ama ibadet içinde susuzluktan ölmek, su üstünde yürümekten daha hayırlıdır.” diyen Hazret’e göre esas olan, Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in yaşadığı gibi yaşamaktır: “Allah’a giden yol ancak Rasûlullah’ın yaşadığı gibi yaşayan, O’nun sünnetlerini diri tutanlara açıktır.”(15)
Talebeleri ile otururlarken bir kimse geldi ve önüne beş yüz dirhem bırakıp bunu ihtiyacı olanlara dağıtırsınız dedi. Hz. Cüneyd (k.s) “Bundan başka paran var mı?” dedi. O kimse “Evet bunlardan başka çok param var” dedi. Cüneyd (k.s) “Peki, sahip olduğun paralardan başka daha çok paran olsun ister misin?” dedi. O kimse, “evet isterim” deyince, Cüneyd (k.s): “Bu bıraktığın beşyüz dirhemi geri al. Çünkü o paralara bizden çok senin ihtiyacın var. Zîrâ biz, paramız olsun istemiyoruz” buyurdu.
Bir kimse Cüneyd-i Bağdadiye gelerek: “Bu zaman da hakiki kardeşlikler azaldı. Nerede o Allah için yapılan kardeşlikler?” deyince. Cüneyd (k.s) “Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan, bu zamanda öyle bir kardeşi (arkadaşı) bulamazsın; ama kendisine Allah için yardım edeceğin, sıkıntılarına Allah rızası için katlanacağın bir kardeşler istiyorsan böyleleri çoktur” buyurdu.
Birisi ona gelir sorar: “İhlâsı kimden öğrendiniz?” “Mekke-i Mükerreme’de harçlıksız kalmıştım. Basra’dan para bekliyordum; ama gelmemişti. Saçım sakalım çok uzamıştı. Bir berbere girdim “Peşin peşin söyleyeyim param yok” dedim, “Allah rızası için saçlarımı düzeltebilir misin?” Berber o anda mevki sahibi birini tıraş etmekteydi. Onu bırakıp bana başladı. Adam itiraz etti. Berber “Kusura bakmayınız efendim” dedi, “sizi ücreti mukabilinde tıraş ediyorum; ama bu genç Allah rızası için istedi.” Berber dahasını da yaptı, bana harçlık verdi. Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm. “Asla alamam” dedi, “İnan Allah’ın rızası, daha değerli.”(16)
Cüneyd-i Bağdadi’nin talebelerinden biri şeytanın vesveselerine kapılıp kemâle geldiğini zanneder. Birbirinden cazip rüyalar görmeye başlar ve bunları arkadaşlarına da nakleder. Cüneydi Bağdadi Hazretleri onun durumuna çok üzülür. Talebesinin ayağına kadar gider ve “Eğer rüyanda seni cennete götürürlerse üç defa ‘La havle ve lâ kuvvete illâ billah…’ oku” diye tenbih eder. Hakikaten o gece rüyasında onu alıp cennete götürürler. Aklına hocasının sözü gelir. “La havle…” okuduğu anda kendini çöplükler, pislikler içinde bulur. İçine düştüğü durumu anlar ve tevbe eder. Mübârek, “Herkese bir Mürşid-i Kâmil lâzımdır” der, aksi halde mel’ûn şeytan musallat olur ve oyuncak eder.”
Hz. Cüneyd’e biri sorar: “Ey Müslümanların aziz mürşidi! Belânın büyüğü nedir, söyler misin?” Şöyle cevap verir: “Belânın büyüğü, belâ vereni bilmemektir. Bu da gafletten ileri gelir.”(17)
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin.

……………..
1. Zehebî, Siyer’u A’lâmi’n-Nübelâ, 14/66.
2. Bağdâdî, Tarih’u Bağdat, 7/241; Zirikli, El-A’lâm, 2/141.
3. Bağdâdî, a.g.e, 7/248; İbn Mülakkin, Tabakatü’l-Evliya, s. 134; Zirikli, a.g.e., 2/141.
4. Nebhânî, Cami’u Kerâmâti’l-Evliya, 2/12.
5. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri–1, Menşei İtibarıyla Tasavvuf.
6. Süleyman Ateş, Cüneyd-i Bağdâdî Hayatı Eserleri ve Mektupları, s.9 (Ebû Talib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb’den naklen).
7. Bağdâdî, a.g.e., 7/242; İbn Cevzî, Sıfatü’s-Saffe, 1/478.
8. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, 10/257.
9. Kuşeyrî, er-Risale, s. 248.
10. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri–2, Tevhid.
11. Bağdâdî, a.g.e., 7/246; Ebû Nuaym, a.g.e., 10/278; Sübkî, Tabakatü’ş-Şâfiiyye, 2/266.
12. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ (Çev.: Sait Aykut, Enver Günenç, Yahya Atak, Abdulhamit Birışık, Fuat Aydın.
13. Sahabeden Günümüze Allah Dostları), 3/267.
14. İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 11/121.
15. Ebû Nuaym, a.g.e., 10/271; İbn Hallikan, a.g.e., 1/373.
16. Nefahat’ül-Üns, sh.209–213.
17. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, sh.121–127.
* en-Neml, 27/88.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 35. sayısı (2006 Şubat) için yazılmıştır.

×