150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 2. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 2. Bölüm

Yusuf Hemedânî’deki Şemâili Abdulhalık Gucdevanî, Makâmât-ı Yusuf Hemedânî unvanlı risalesinde Şeyh’in hayat ve tabiâtını en samimi bir surette gösteren pek çok bilgi vermektedir. Yusuf Hemedânî (k.s.) uzun boylu, çiçek bozuğu, uzun kumral sakallı, zayıf bir kimseydi; yünden ve dâima yamalı elbise giyer, dünya işlerine ehemmiyet vermez, padişahların ve büyüklerin evlerine gitmezdi; eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey kabul etmezdi. Türkçe bilmezdi. Yetmişbeş sene mücerred bulunduktan sonra, nihayet evlenmiş ve zevcesi kendisinden kırk gün önce vefat etmiştir. Herkese karşı çok iltifat eder, halim ve merhametli davranır, misafirlere kendi vilâyetlerindeki dervişlerin ahvâlini sorardı. Dâima Kur’ân-ı Kerîm okumakla meşguldü; ’Gârter’ mahallât-ı müştemilâtından Hoş-dûd denilen yerden camiye kadar bir hatim indirir, mescid kapısından Hoca Hasan Andaki ve Hoca Ahmed Yesevî hanesine varıncaya kadar Bakara sûresini okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân sûresini hatmederdi. Kendi mescidinden dervişler hücresine gelirken, bu yediyüz ’ayak’dan ibaret olan bu mesafede bir cüz’ Kur’ân okurdu. Arada yüzünü Hemedan’a çevirir ve çok ağlardı. Her ay başında Semerkand mollalarını çağırarak onlarla şeriat sohbeti yapardı. Göz ağrısı ve yaralar için ilaç ve merhem yapar, vücud ateşi için şifa ayetlerini yazar herkesin derdine yetişmeğe çalışırdı. Türk ve Tacik bütün köylülere dinin farzlarını öğretmekten üşenmez, dâima hocalıkla meşgul olurdu. İslâm’ın bütün esas akidelerini te’vilsiz kabul eder, dâima riyazet ve mücâhede hâlinde bulunurdu. Rasûlullah (s.a.v.)’in ve Ashabının yollarından gitmeyi müridlerine tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkat için derin bir muhabbetle dolu idi: Hıristiyanların, âteşperestlerin evlerine giderek onlara İslâm’ın hak din olduğunu anlatır, her şeye sabır ve tahammül gösterir, herkese karşı hürmet ve muhabbet eder, ağzından hiçbir fena söz çıkmazdı. Ehl-i kıble’den kimseyi tekfir ettiği görülmemişti. Fakre meyilli idi; altın ve gümüş eşya kullanmaz, fakirlere zenginlerden daha fazla itibâr eder, odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden başka bir şey bulundurmazdı. Müridlerine dâima Çehâr-yâr’ın menkıbe ve faziletlerinden bahseder, onlara namaz, oruç, zikir, riyazet ve mücâhede tavsiye ederdi. Kendisine: “İslâm âlimleri ve kıymetli mürşidler azalıp yok olmaya yüz tuttuğu vakit ne yapmak lâzım?” diye bir soru tevdi edildiğinde buyurdu ki: “O zaman, her gün o büyüklerin yazdığı kitaplardan bir miktar okuyunuz.”

Menkıbeleri

Yusuf Hemedânî hazretleri sayısız kerâmet ve fazîletlerin kendisinde toplandığı kâmil bir veli idi. Selmân-ı Fârisî (r.a.)’ın âsâsı ile sarığı kendisinde idi. Ayda bir defa Semerkand âlimlerini çağırır ve onlarla sohbet ederdi. Yanına gelen herkesle ilgilenir, onların maddî ve mânevî sıkıntılarına deva bulmaya çalışırdı. Bundan hiç bıkmaz usanmaz, bilakis zevk alırdı.

***Hemedan’dan bir kadın ağlayarak huzuruna geldi ve: ’Oğlumu Bizanslılar esir etmişler’ dedi. Kadına: “Sabredin” buyurdu. Kadın: “Sabredecek hâlim kalmadı” dedi. Bunun üzerine Yusuf Hemedanî (k.s.): ’Ya Rabbi! Esirini kurtar, üzüntüsünü neşeye çevir’ diye dua edip, o kadına: ’Evine dön, oğlunu evde bulursun’ buyurdu. Kadın eve gelince, bir de ne görsün, oğlu evde oturur. Şaşakaldı. ’Anlat evladım!’ dedi. Oğlu: ’Biraz evvel Konstantiniyye’de (İstanbul) idim. Ayaklarım bağlı, başımda muhafız vardı. Aniden bir zât geldi. Beni kaptığı gibi bir anda buraya getirdi.’***

Cemaatinden biri, Hemedanî hazretlerinden ayrılıp, onda bulunmayan kötü bir işle Hace’yi kötülemeğe başladı. Onun hakkında: ’Bu adam öldürülür’ buyurdu. Gerçekten öldürüldü.

***Muhyiddin ibni Arabî (k.s.) bir eserinde, Yusuf Hemedânî hazretlerinden şöyle bahseder. ‘‘Şeyh Evhadüddin Hamid Kirmani, Konya’da evimde bulunduğu zaman bana şöyle demişti: Bizim diyarda Hoca Yusuf Hemedani isminde biri vardı, altmış yıldan fazla bir müddet şeyhlik ve irşad seccadesinde oturmuştu. Yusuf Hemedânî (k.s.) bir keresinde, tekkedeyken, birden gönlüne dışarı çıkmak arzusu düştü. Hâlbuki Cuma gününden başka bir günde dışarı çıkmak âdeti değildi. Bu arzu ağır bastı ve dışarı çıktı. Merkebine bindi ve yularını serbest bırakıp “Mevlâ Teâlâ nereyi dilerse oraya götürsün” dedi. Merkep şehrin dışına çıktı, çöl tarafına giderek orada bulunan yıkık bir mescidin önünde durdu. Şeyh merkebinden inip mescide girdi. Baktı ki, orada bir genç başı önde murakabeye dalmış oturuyor. Onu rahatsız etmeden oturdu. Şeyh Efendinin müridlerinden biri olan bu genç, bir saat kadar sonra başını kaldırdı ve dedi ki: – Efendim, çözemediğim bir mesele ile karşılaştım, çok daraldım, gelmeniz ne iyi oldu. Ve sıkıntısını detaylıca anlattı. Yusuf Hemedânî (k.s.) onun derdini dinleyip çözüme kavuşturduktan sonra dedi ki:- Ey oğul! Her ne vakit bir müşkülün olursa şehre gel ve orada sor. Beni buraya kadar yorma! Bunun üzerine o genç şöyle dedi:- Efendim! Benim bir müşkülüm olunca o zaman dağların ve kırların her taşı biiznillâh Yusuf Hemadânî oluyor. Her baktığım şeyde âdetâ sizi görüyorum. Hâl böyle iken artık zâhiren size zahmet vermem. Muhiddin Arabî (k.s.) bu hadiseyi anlattıktan sonra buyuruyor ki: “İşte ben bu hadiseden anladım ki, özünde ve sözünde doğru olan bir müridin bu sadakati, teslimiyeti ve ihlâsı ile, şeyhini kendi tarafına celbetmeye gücü yeter.”***

İbn-i Hacer Mekkî hazretleri, “el-Fetâvâ-i Hadîsiyye” isimli kitabında şöyle bir olay anlatıyor: Ebû Saîd, İbnu’s-Sakkâ ve Abdulkadir Geylânî hazretleri ilim tahsili için Bağdat’a gelmişlerdi. Abdulkadir Geylânî (k.s.) henüz çok gençti. O sıralarda Yusuf Hemedânî hazretleri Nizâmiyye Medresesinde vaaz ediyordu. Sohbet meclisi hınca hınç dolan, herkesin övgüyle söz ettiği bu zâtı ziyaret etmeye karar verdiler. Tabi hepsinin niyeti farklıydı. İbnu’s-Sakkâ: “Ona öyle bir soru soracağım ki, asla cevabını veremeyecek” dedi. Ebû Said: “Ben de bir soru soracağım. Bakalım nasıl cevap verecek?” dedi. O sıralarda henüz yaşı küçük olan Abdulkadir Geylâni hazretleri ise: “Onu denemek kastıyla soru sormaktan Allah Tealâ’ya sığınırım. Benim niyetim, Onun meclisinde bulunup bereketinden istifade etmektir” dedi. Yusuf Hemedânî hazretlerinin bulunduğu yere vardıklarında, Hazret o anda orada yoktu, beklediler. Takriben bir saat sonra geldi. Oraya girer girmez İbnu’s-Sakkâ’ya hiddetle baktı ve ona ismiyle hitap ederek: “Ey İbnu’s-Sakkâ! Yazıklar olsun sana! Demek bana bir soru soracaksın, ben de cevap veremeyeceğim öyle mi? Senin soracağın soru şudur, cevabı da budur” dedi ve: “Sende küfür ateşinin parladığını görüyorum” dedi. Sonra Ebû Said’e dönerek: “Ey Abdullah! Sen de sual sorup, nasıl cevaplayacağıma bakacaksın öyle mi? Senin soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat edebe riâyet etmediğin için, kulak memelerine kadar dünya malına boğulacaksın ve ömrün parayla pulla uğraşmakla geçecek” buyurdu. Sonra Abdulkadir Geylânî hazretlerine dönüp, ona ikramda bulundu ve: “Ey Abdulkadir! Sen edebinin güzelliğiyle Allah’ı ve Rasûlü’nü (s.a.v.) hoşnut ettin. Ben şu anda, senin Bağdat’ta bir kürsü üzerinde büyük bir topluluğa hitap ettiğini ve: ‘Ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir’ dediğini, bunun üzerine cümle evliyanın boyunlarını sana doğru saygıyla uzattığını, sanki görüyor gibiyim” buyurdu. Sonra birden gözden kayboldu .Aradan uzun yıllar geçmiş ve üçünün durumu da Yusuf Hemadânî hazretlerinin buyurduğu gibi olmuştu. Abdulkadir Geylânî hazretlerinde Allah Teâlâ’ya yakınlık alâmetleri belirmeye başladı. Zamanındaki evliyânın pîri, âriflerin baş tâcı oldu. Meclis kurup vaaz etmeye başladı. Bir Cuma günü büyük bir cemaate kürsüden vaaz ediyordu. Birden Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.) Seyyid Abdulkadir Geylâni (k.s.)’nun kalbine tecelli edip: “Ey Abdulkadir! Benim ayağım bütün velilerin boynu üstündedir, diye söyle!” buyurdular. Hazreti Şeyh, bunu orada bulunanlara söyledi. Orada bulunan bütün cemaat: “Evet senin ayağın başımız ve boynumuz üzerinedir” dediler. Hatta Şeyh Ali b. Hitî yerinden fırladı ve Hazreti Pîr’in ayaklarını alıp boynuna koydu.Hayat b. Kays hazretleri bu konuyla âlâkalı olarak der ki: “Seyyid Abdulkadir Geylânî hazretleri bu sözü söyledikten sonra bütün velilerin kalplerindeki nur artmış, ilimlerine bereket, hallerinde güzelleşmeler görülmüştü. Ve o esnada hepsi boyunlarını Abdulkadir Geylânî hazretlerinin ayağına doğru uzatmıştı.” İbnu’s-Sakkâ ise, şer’î ilimlerle meşgul oldu. İlminde derinlik kazandı ve münazaralar yaparak çok kimseye de üstünlük kazandı ve bu haliyle meşhur oldu. Konuşma üslûbu ve hitâbeti çok güzeldi. Şöhreti zamanın Halifesine ulaşınca, Halife onu yanına aldı ve elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna ilgi gösterdiler. Özellikle Bizans İmparatoru ona çok ikram ve lütufta bulundu. Kral onun değişik ilimlere sahip olduğunu ve üstün konuşma kabiliyetini görünce, tüm keşiş ve papazları toplayıp İbnu’s-Sakkâ ile münazara ettirdi. Tabi İbnu’s-Sakkâ onların hepsini susturdu. Böylece şöhreti de arttı, fitnesi de… Kendisine gösterilen aşırı ilgi sebebiyle İbnu’s-Sakkâ da onlara karşı bir sevgi duymaya başladı. Onlarla oturup onlarla kalkar oldu. Bir gün İmparatorun kızını gördü ve âşık oldu. Onunla evlenmek istediğinde, İmparator: “Şayet Hıristiyanlığı kabul ederse kızını ona verebileceğini” söyledi. O da Hıristiyan olup kızı aldı ve o din üzere can verdi. O hastalanıp ölüm döşeğine yattığında sordular: “Sen Kur’ân’ın hepsini hıfzetmiştin, şu anda ezberinde olan her hangi bir âyet var mı?” Şöyle dedi: “İnkâr edenler zaman zaman keşke bizde Müslüman olsaydık diye arzu ederler” (Hicr: 2) âyetinden başka ezberimde âyet yok. O, başına gelen bu durumun nerden geldiğini çok iyi bilir ve “Başıma gelenler o Gavsın yüzündendir” derdi.Ona, bu soruyu soran tanıdığı diyor ki: “O can vermek üzereyken, ben onun yüzünü kıbleye doğru çevirdim, ama o başka cihete döndü. Ben tekrar kıbleye döndürdüm. O tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü.” Ebû Saîd’e gelince, o da diyor ki: “Ben Şam’a geldim. O zamanın sultanı beni yanına alıp vakıf işlerini zorla bana verdi. Vakıf işleriyle, parayla, malla uğraşa uğraşa, hakikaten kulak memelerime kadar dünyalık beni sardı. Netice itibarıyla, Yusuf Hemedânî hazretlerinin, seneler önce her üçümüz hakkında söyledikleri sözler, aynıyla vâki oldu. ”Bu olaydan ibret alınmalıdır. Allâh Tealâ’nın dostlarını inkâr etmeye, küçük düşürmeye cüret edenler, neûzü billâh İbnu’s-Sakkâ’nın durumuna düşmekten korkmalıdırlar. Zira ilminin ve amelinin çok olmasına, dini konularda karşısında münâzara edecek kimse bulunmamasına rağmen, İbnu’s-Sakkâ’nın ahir ömründe, küfür gibi büyük bir felâkete düşmesinin sebebi, Allah dostlarına karşı edepsizlik yapması ve onları küçük düşürmeye teşebbüs etmesidir.

***Necibüddin Şirazî isimli bir zat anlatır: Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, aksakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile Âyete’l-kürsî baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyete’l-kürsî yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut” buyurdu. Abdest aldıktan sonra; “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim?” buyurdu. “Hangisini verirseniz iyi olur?” dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedanî’yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 77.sayısı (2009 Ağustos) için yazılmııştır

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 1. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 1. Bölüm

Ebû Yakûb Yusuf b. Eyyûb b. Yusuf b. El-Hasan b. Vahre, Hemedan bölgesinde Bûzencird kasabasında h. 440/441 (m.1049/1050) tarihinde doğmuştur.

Şemaili

Uzuna yakın orta boylu, zayıfça bedenli, çiçek bozuğu kumral saçlı ve buğday benizliydi. Bir ayağı kısa idi. Yüzlerinde çiçek hastalığından kalma leke ve izler vardı. Kış mevsiminde saçlarını nadiren traş ederdi. Güler yüzlüydü. Sakalına pek az ak düşmüştü. Çok yolculuk yaparlardı. Kimi görseler “Hâce” (efendi) diye hitâb ederlerdi. Yedikleri arpa ekmeği, darı ekmeği ve çekirdek yağı idi. Yemeğini kendi pişirir, elbisesini kendi yıkar ve eğer elbisesi yırtılırsa kendisi yamardı. Pazarda pişen yiyeceklerden yemezdi. Elbisesinin kolu geniş ve kısa idi. Helâl yiyen ve helâl işte çalışanları dost edinirdi. Kırk günde bir defa tavuk eti yerlerdi. Bazen deve ve koyun eti yedikleri de olurdu. Yemeği sağ elle yer, başı açık olarak namaz kılmaz ve yemek yemezdi. Çizme imalatı ve çiftçilikle uğraşırlardı. Hak Teâlâ ona ne verdiyse, onu fakirlere, yetimlere, gariplere ve âilesi kalabalık olan yoksullara verirlerdi. İyi ok atar, mal mülk satın almaz, Mushaf, seccade, tarak, misvak ve havlusunu yanında taşırdı. Kendi ev işini kendisi yapar, değirmene kendisi giderdi. Bahar gelince çok gezerdi .Halkın yemeğini yemez, avam halk ile sohbet etmekten kaçınırdı. Siyah çizme giyer, sarığını âlimler gibi büyük sarar ve sarığın sarkan ucunu iki omuzu arasına bırakırdı. Kazmayı iyi vururdu. İşsiz, bedâvacı (başkalarının sırtından geçinen) ve yeyip şişmanlayan insanları dost edinmezdi. Namazı uzatmazdı. Sabah, işrak, evvâbîn, teheccüd ve istihâre namazlarını terk etmezdi. Daima Allah’a güvenir, dünyayı imar için uğraşmaz ama uğraşanlara da engel olmazdı. Sûret ve sîreti kadar zühd ve takvâsı da mezhebinin imamı İmam-ı Âzam Ebû Hanife’ye benzerdi. Kâl ve hâl sahibi, ilim ve irfan ehliydi. Sırtında daima yamalı yün elbise bulunurdu. Hilim ve merhamet âbidesiydi. Himmeti kuvvetli idi. Teveccüh ettiği zaman bulunduğu yeri feyz-i ilâhî ile doldururdu. Allah’ın izniyle Hemedanî hazretlerinin ruhâniyeti rüyada bile irşadda bulunurdu. Nefesi tutarak kalp zikri yaptıkları için uzuvları daima terli olurdu. Hakk’a şükreder, aslâ O’ndan şikâyet etmezdi. Hakk’ın taksimine râzı olurdu. Her zaman ölüme hazırlıklı idi. Herkese karşı şefkatli, pîrlere hürmetli, vuslata erememiş insanlara merhametli idi. Müslüman cemâatıyla tartışmazdı. İyi ve kötü herkesin ardında namaz kılardı. Ehli kıbleden hiçbirine kâfir demezdi. Küçük ve büyük herkesin cenâze namazını kılardı. “Hayır ve şer tüm kader Allah’tandır” derdi. Tüm mahlûkâttan râzı idi. Hiç kimseye hased etmez, zenginlikten korkardı. Bazen şöyle buyururdu: “Bu azametli pâdişahlar ve gâfil câhiller, dervişlerin duyduğu hazdan gâfildirler.” Şâhzâde Kusem b. Abbâs’ın kabrini ziyârete giderdi. Dostlarından birinin Çete, Tokmak ve Urus ordusuyla savaş ederken şehid düştüğünü duyarsa cenâze namazını kılardı. Hiçbir şeye ve hiç kimseye lânet ve bedduâ etmezdi.

İlim tahsili

Çocukluk yıllarını Hemedan’da geçirip, on sekiz yaşına geldiğinde, ilmin merkezi olan Bağdat’a gitti. Orada Ebû İshak Şirâzî’nin meclisine devam etti. Fıkıh, ilm-i kelâm ve usûl gibi din ilimlerinde ilerledi. Nazarî ilimlerde akranlarını geçti. Yaşı küçük olmasına rağmen, hocasının takdir dolu övgülerine mazhar oldu. Ayrıca Bağdat’ta, İsfehan’da ve Semerkand’da Kadı Ebû’l-Huseyn Muhammed, Ebû’l-Ganâim Abdussamed, Ebû Cafer Muhammed gibi muhaddislerden hadis ilmini öğrendi. Dinlediği hadislerin çoğunu yazdı. Abdullah-i Cüveynî, Hasan Simnânî gibi birçok büyük zât ile görüşüp, sohbet etti. Fıkıh ilminde âdetâ bir umman olan Yusuf Hemedânî hazretleri, aynı zamanda Hanefî mezhebinin fıkıh âlimlerindendi. Tefsir, hadis, fıkıh, usûl, furû ve kelâma dâir 700 kitabı ezberlemişti. Daha sonra zühd ve tasavvuf yoluna yönelerek riyazet ve mücâhede yolunu tuttu. 213 meşâyıh ile tanışmıştı. Bu arada İmam Gazali’nin de mürşidi, şeyhler şeyhi olarak bilinen Ebû Ali Farmedî (k.s.)’yu tanıyıp genç yaşına rağmen, şeyhine hizmetle himmetine mazhar oldu. Onun sohbetinde yetişerek kemâle erdi. 1084 yılında şeyhi Ebû Ali Farmedî’nin vefatından sonra Güney Türkistan’ın Herat, Merv ve Rey şehirleri arasında irşad faaliyetlerine başladı. Bağdat’ta vaaz kürsüsü oluşturarak nasihat meclisi kurdu. Yusuf Hemedânî hazretlerine olan aşırı muhabbetleri sebebiyle, bölge ahalisi onu paylaşamaz olmuştu. Pek çok müridi vardı. Gittiği şehirlerin her birinde zikir ve sohbet halkaları kurardı. Bu meclisler emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşar, pek çok âlim ve şeyh onun feyiz ve bereketli sohbetlerine katılırdı. Özellikle Rey şehrindeki tekkesi, emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşardı. Yaptığı bu sohbetlerin bereketiyle, binlerce insanın hidâyetine vesile oldu. 8000 putperest onun vesilesiyle Müslüman olmuştur. Tevbe ettirip yola getirdiği kişilerin ise sayısını kimse bilmez. Yusuf Hemedânî (k.s.) hilm ve merhamet âbidesiydi. İnsanların mânevî hastalıklarına şifâ olduğu gibi, maddî hastalıklarına da ilaç yaparak, dertlerine deva bulmaya çalışırdı. Kur’ân okumaya çok düşkündü. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Çoğu günler oruçlu olurdu. Ömürlerinde bir kez bile ayaklarını uzatmamışlardı. Hak Teâlâ’nın korkusu ile ağlarlardı. Açlıktan ve riyâzattan dolayı beli bükülmüştü. Hızır (a.s.) ile çok kereler sohbet ettiği rivâyet olunur. Bir rivayette yaya olarak 38 defa hacca gitmiş ve Kur’ân-ı Kerim’i 10 bin defa yüzünden, 10 bin defa da ezbere hatmetmiştir. Şeyhinin şeyhi olan Ebu’l-Hasan Harakânî’yi (ö.425/1034) görmüşlerdi. Çoğunlukla yaya yürürlerdi. Perşembe ve Cuma geceleri ile bayram akşamları büyük zâtları ziyaret ederlerdi. Bir şehirden gelen misâfire, hangi şehirden geldiğini, orada dervişlerden kimler olduğunu ve orada medfûn bulunan sûfîlerin adlarını sorarlardı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 75.sayısı (2009 Haziran) için yazılmıştır.

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 2. Bölüm

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 2. Bölüm

Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin vefat ettikten sonra da kerameti zuhur etmiştir. Hicrî 918 yılında Ashab-ı Kirâm düşmanı Safevîler yüz bin kişilik talimli asker ile Ceyhun Nehrini geçerek Mâverâünehirdeki şehir ve kasabalara hücûm ettiler. Çok kan döküp büyük tahrîbât yaptılar. Oradan Buhârâ’ya yöneldiler. Pek çok kaleyi zapt ettiler. Girdikleri yerlerde Ehl-i Sünnet âlimlerinin kabirlerini ve türbelerini yıkıp hakaret ediyorlardı. Nihâyet Goncdüvân kalesini de abluka altına aldılar. Niyetleri burada bulunan ve Ehl-i Sünnet müslümanlarının ziyâretgâhı olan Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerinin kabrini yakmak idi. Ancak şehre karşı hücuma geçtikleri sırada kaleden çıkan beş bin Özbek askerinin etrafında bulunup kendilerine saldıran beyaz atlı beyaz elbiseli ve yeşil sarıklı askerleri gördüler. Başlarında heybetli ve nûrânî, mübârek bir zât elinde iki ağızlı kılıç ile Safevîleri işaret edip hücuma geçtiklerinde ekin tarlasına giren orakçılar gibi düşmanları biçmeye başladılar. Ehl-i Sünnet düşmanları kısa sürede bozguna uğrayıp geri dönmemek üzere kaçtılar.
Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin vefatından evvel söylediği:

Dosta mübârekim ve düşmana musîbetim
Cenkte demir gibi ve sulhta mum gibiyim
Nûr çeşmesinin başı Goncdüvân, menzilimizdir
Rum kapısına kadar iki ağızlı kılıç vururum.

şeklindeki sözleri de onun 332 yıl sonra ortaya çıkan kerametiydi.
Bir gün huzûruna gelen bir kimse: ’Eğer Allah Teâlâ beni Cennet ile Cehennem arasında muhayyer kılsa, ben Cehennemi seçerim. Zîrâ bütün ömrümde nefsimin arzusu üzerine amel etmedim. O halde Cennet nefsin murâdıdır. Cehennem ise Allah’ın murâdıdır’ dedi.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri onun bu sözü reddederek: ’Kulun seçme hakkı yoktur. Her nereye git derlerse oraya gideriz. Nerede kalın derlerse orada kalırız. Kulluk budur. Senin dediğin kulluk değildir!’ buyurdu.
O şahıs sözü değiştirerek başka bir soru sordu: ’Efendim! Tasavvuf yolunda bulunan kimseye şeytan yaklaşabilir mi?’
’Tasavvuf yoluna yeni gelmiş bir talebe, nefsini emmâre olmaktan kurtaramamış ise, bir şeye öfkelendiği zaman şeytan ona yaklaşabilir. Şayet nefsi mutmainne derecesine çıkmış ise, o kimsede öfkelenmek yerine, gayret hâsıl olur. Her ne zaman gayret etse, şeytan ondan kaçar. Bu kadar sıfat o kimseye kâfidir. Yeter ki, Hakk’a yönelsin. Allah Teâlâ’nın Kitâb’ına ve Rasûlü’nün sünnetine sarılsın. Bu iki nûr arasında tasavvuf yolunda yürüsün’ buyurdu.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri, Allah Teâlâ katında duası makbûl kimselerden idi. İnsanlar, onun duasını alabilmek için uzak yerlerden gelirlerdi. Bir gün Abdülhâlik Gucdüvânî’nin huzuruna uzak yerden bir misafir, az sonra da güzel sûretli, temiz giyimli bir genç geldi. Bu genç Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerinden dua isteyip hemen ayrıldı. Misafir: ’Efendim! Bu gelen genç kimdi acaba? Gelmesi ile gitmesi bir oldu’ dedi.
O da: ’Bizi ziyarete gelip dua isteyen bir melek idi’ buyurdu.
Misafir hayret ederek: ’Efendim! Son nefeste iman selâmeti ile gidebilmemiz için bize de dua buyurur musunuz?’ diye niyazda bulundu.
Bunun üzerine Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri: ’Her kim farzları eda ettikten sonra dua ederse, duası kabul olur. Sen, farz ibadetleri ifa ettikten sonra dua ederken bizi hatırlarsan, biz de seni hatırlarız. Bu durum hem senin, hem de bizim için duanın kabul olmasına vesîle olur’ buyurdu.

Nasihatleri
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerinin manevî oğlu Şeyh Evliyâ Kebir’e yaptığı nasîhatı her müslüman için kıymetli düsturlardır:
Evladım! Sana ilim tahsili ile edeb öğrenmeyi tavsiye ederim. Her zaman Allah Teâlâ’nın huzurunda olduğunu bil ve dikkat et. Geçtiğimiz asırlardaki büyük âlimlerin izini bırakma. Rasûlullah Efendimizin sünnetine uygun davran. O sünnetin hakîkî uygulayıcısı olan Ashabın davranışını da gözünden ırak etme. Fıkıh ve hadîs öğren. Câhil sofilerden sakın. Şöhret peşinde koşma, şöhret âfettir, tehlikelidir. Her hâlinle insanlardan biri gibi yaşa. Namazını her zaman cemaatle kılmaya gayret et. Bid’at sahibi sapıklar ve dünyaya düşkün kimselerle arkadaşlık etme. Kadılık ve müftülük gibi övülen bir makam da olsa herhangi bir makama meyletme. Devlet idarecileri ve onların adamları ile dostluk kurma. Din dışı hareketleri ile meşhur, sözünü bilmeyen bayağı kimselerle de arkadaşlık etme. Az konuş, az ye, az uyu. Oturmak için daha çok ıssız yerleri tercih et. Helâl yemeye çok gayret eyle. Şüpheli şeyleri terk et. Çok kere dünyalık isteği sana ağır basar. Ağır basan bu talep için yola düşersen, dinin elden gider. Çok gülme. Kahkaha ile gülmek kalbi öldürür. Kimseyi hakîr görme. Kimse ile münakaşa etme. Kimseden bir şey isteme. Hiç kimseye sana hizmet etmesi için emir verme. Tasavvuf büyüklerine dil uzatma. Onları inkâr eden felâkete düşer. Gözlerin yaşlı, amelin temiz olsun. Yenisinin gereği olmadığı zamanlarda eski elbise giy. Sermayen fıkıh ve din bilgisi, evin mescid olsun.

Abdülhâlık Gucdüvânî hazretleri 1180 (h.575) yılında Goncdüvân’da vefât etti. kendisine bağlı talebelerinin terbiyesini Ahmed Sıddık, Evliyâ Kebir, Şeyh Süleymân Germinî ve Ârif-i Rivegerî adlarındaki dört büyük halîfesine bıraktı.

Kaynakça
Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.50
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5, s.343
Nefehâtü’l-Üns; s.377
Makâmât-ı Nakşibendiyye; s.22,43
Kâmûsü’l-A’lâm; c.4, s.3066

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 84. sayısı (2010 Mart) için yazılmıştır.

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 1. Bölüm

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 1. Bölüm

ABDÜLHÂLİK GUCDÜVÂNÎ (K.S.)
1. bölüm

Abdüllhâlik Gucdüvânî (k.s.) Nakşibendiyye Halidî kolunda dokuzuncu sırada yer almaktadır. Kendisi uzun boylu, beyaz tenli, güzel yüzlü olup, kaşları gür ve çatıktı. Göğsü enli ve genişti. Babası Abdülcemîl Efendi aslen Malatya’dan ve İmâm-ı Mâlik hazretlerinin neslinden olup âlim ve ârif zâttı. Kendisi hem zâhirî ve hem de bâtınî ilimlere vakıftı. Hâce Abdülhâlık hazretlerinin annesi ise sultan kızlarından olup, soylu ve asil bir sülâledendir.
Zaman zaman Hızır (a.s.) ile görüşüp sohbet etme şerefine nail olan Abdülcemil Efendi’ye bir gün: “Ey Abdülcemîl! Senin sâlih bir erkek evlâdın olacak. İsmini Abdülhâlik koyarsın” buyurdular.
Bu konuşmadan kısa bir zaman sonra Buhârâ’ya göçen Abdülcemil Efendi, Buhara yakınlarında Gucdüvân kasabasına yerleşti. Aradan uzun zaman geçmeden Hızır (a.s.)’ın kendisine söylediği gibi bir erkek evlâd sahibi oldu. İsmini Abdülhâlik koydu. Çocukluğunun tamamını Gucdüvân’da geçiren Abdülhâlik beş yaşına geldiğinde ilim öğrenmesi için Buhârâ’ya gönderildi. Dönemin tanınmış âlimlerinden Hâce Sadreddîn hazretlerinden Kur’ân-ı Kerîm ve tefsîr dersleri almaya başladı.
O derslerin birisinde A’râf sûresinden; ’Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez’ meâlindeki âyet-i kerîmeye gelince Abdülhâlik hocasına:
’Efendim! Bu ’gizli’den murâd edilen nedir? Kalb ile yapılan zikrin aslı nedir? Eğer zikir ve dua; âşikâr ve sesli bir şekilde dil ile olursa riyâdan korkulur. Araya riyâ girerse, lâyık-ı vechile zikredilmemiş olur. Şayet kalb ile zikretsem; ’Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır’ hâdis-i şerîfi gereğince, şeytan bu zikri duyar. Ne yapacağımı bilemiyorum, bu müşkülümü halletmenizi istirhâm ederim” diye halini üstadına arz etti.
Hâce Sadreddîn hazretleri, bu yaştaki bir çocuğun kendisinin bile anlayamadığı böyle bir soru sormasına hayran kaldı ve cevap olarak: ’Evlâdım! Bu mesele, kalb ilimlerinin bir konusudur. Allah Teâlâ nasib ederse, sana bu ilimleri öğretebilecek bir üstâda kavuşturur. Kalb ile zikri ondan öğrenirsin, böylece bu müşkülün halledilmiş olur’ buyurdu.
Bir zaman sonra Hızır (a.s.) gelerek Abdülhâlik Gucdüvânî’ye Allah Teâlâ’yı gizli ve açık zikretmenin yollarını öğretti ve onu manevî evlatlığa kabul ederek; ’Kalbinden Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah kelime-i tayyibesini şöyle şöyle zikredersin!’ diye ’Nefy ü İspat’ tarîkıyla zikretmeyi ona talim etti. Buna da nefes hapsi ile, başı havuza daldırmak suretiyle kalpten ’Lâ ilâhe illallah’ kelime-i tayyibbeyi zikrederek başladı. Bu zikri kendisi için ders kabul etti ve bu hâl mânevî makamlarda yükselmesine sebep oldu.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri Nakşibendîliğin prensipleri diye bilinen on bir temel düstûr ortaya koymuştur. Bu düstûrların esası ise kalbe gelip onu meşgul eden her şeyi oradan çıkarıp atmak ve onu daima Allah Teâlâ ile meşgûl hale getirmektir.
O günlerde Yûsuf Hemedânî hazretleri de Buhârâ’ya gelmişti. Abdülhâlık Gucdüvânî bir süre onun hizmetinde bulundu. Bu hususu kendisi şöyle anlatmaktadır: ’On iki yaşında idim. Hızır (a.s.) bana Yûsuf Hemedânî hazretlerinden ilim öğrenmem tavsiyesinde bulundu. Bu sırada onun Buhârâ’ya geldiğini işiterek derhal yanına gittim. Onun vesilesiyle pek çok manevi güzelliklere vakıf oldum. Böylece Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin sohbetteki üstâdı Yûsuf-i Hemedânî, zikri tâlimdeki hocası da Hızır (a.s.) oldu.
Abdülhâlık Gucdüvânî hem Hızır (a.s.) hem de dönemin tanınmış âlimlerinden aldığı ilimlerle zamanının bir tanesi oldu. İnsanlar dünyanın dört bir yanından ondan istifade etmek için gelmeye başladılar.
Abdülhâlık Gucdüvânî hazretleri manevi hallerini genellikle insanlardan gizli kalmasına özen gösterirdi. Nefsinin isteklerine uymaz onun istemediği şeyleri yapmakta ise kendisini ağır imtihanlara tâbi tutar fakat hiç kimseye bir şey sezdirmezdi. Onun sohbet halkasında bulunanlar Rasûlullah (s.a.v.)’in sünnet ve ahlaklarını yaşama hususunda pek çok güzelliklere şahit olmuşlardır. Ayrıca tasavvuf yolunun manevî hazlarına da kavuşma imkânı bulmuşlardır.
Abdülhâlık Gucdüvânî bir Aşûre günü talebelerine derste velîlik hallerini anlatıyordu. Müslüman kıyafetli bir genç içeri girip, talebelerin arasına oturdu. Bir müddet sohbeti dinledikten sonra söz isteyerek:
’Efendim! Rasûlullah (s.a.v.); ’Mü’minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allah’ın nûru ile bakar’ buyuruyor. ’Bu hadîs-i şerîfin sırrı nedir?’ diye sordu.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri gence heybetle nazar ettikten sonra: ’Öyleyse belindeki zünnârı (Hıristiyanların bellerine bağladıkları haç asılı parmak kalınlığındaki yuvarlak ip) kes de imana gel’ dedi. Onun bu sözleri meclisteki herkes üzerinde şok etkisi yaptı. Bunun üzerine genç telaşla; ’Hâşâ! Yemîn ederim bende böyle bir şey yok’ diye söylendi.
O zaman Abdülhâlik Gucdüvânî talebelerinden birine gencin hırkasını çıkarmasını işaret etti. Talebe o gencin üzerindeki hırkasını çıkarınca, belinde düğüm düğüm zünnâr bağlı olduğu görüldü. Bu hâdise karşısında genç, çok mahcup oldu. Ne yapacağını şaşırdı. O anda kalbinde İslam’a karşı bir sevgi meydana geldi. Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerine kalben muhabbet duymaya başladı. Böylece, Allah Teâlâ’nın nûruyla bakmanın ne demek olduğunu anladı ve kelime-i şehâdet getirip müslüman olmakla şereflendi. O meclise devam eden sâdık talebelerden oldu.
Büyük mürşid bundan sonra etrafındakilere dönerek: ’Ey dostlar! Gelin biz de ahde vefa gösterelim, zünnârımızı keselim. İman edelim. Şöyle ki, bu genç maddî zünnârını kesti, biz de kalbe ait zünnârları keselim. Onların en başı da kibir ve gururdur. Bu genç, af dileyenlerden oldu; biz de affa kavuşanlardan olalım’ buyurdu. Abdülhâlik Gucdüvânî’nin bu nasihatleri talebelerinin gönüllerindeki yaralarına sunulan şifâ şerbetini içtiler, tevbelerini yenilediler.

Kaynakça
Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.50
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5, s.343
Nefehâtü’l-Üns; s. 377
Makâmât-ı Nakşibendiyye; s.22,43
Kâmûsü’l-A’lâm; c.4, s.3066

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 81.sayısı (aralık 2009) için yazılmıştır.

Dumura Uğrayan Din Kardeşlerişmiz

Dumura Uğrayan Din Kardeşlerişmiz

’İki nimet vardır ki insanlar bunların kadrini kıymetini bilmezler. Boş zaman ve sıhhat’ buyuran Rasûlullah (s.a.s.)’in bir nevi uyarı ifade eden bu nasihatını dikkate alan ve hayatını ona göre değerlendiren kaç tane insan vardır hiç düşündünüz mü? Bu sözün mahiyetinde gizli olan mana şu ana kadar aklımıza bile gelmemişse kendi hayatımızdan başlayarak bir düşünelim; bize verilen 24 saatte neler yaptığımızı ve sağlımızı nelerin uğrunda bozduğumuzu…
Kendisine dünyayı ve nimetlerini hedef edinen kimselere söylenecek çok fazla söz bulamıyorum. Fakat kendilerini dindar veya mutaassıp addeden birtakım Müslümanların zamanlarını boş işler uğrunda tükettiklerine şaşmamak elde değil. Meselenin daha iyi anlaşılması için bir misalle konuyu açmak istiyorum.
Bildiğiniz gibi okulların tatil olacağı ve yaz tatilinin başlayacağı günlerdeyiz. Peki, yaz aylarını İslâm’ın ahkâmına, Allah Teâlâ’nın rızasına uygun geçiren kaç şuurlu müslüman var? Son zamanlarda özellikle tatil kültürü anlayışında müslümanların hayatlarında çok ciddi kırılmalar yaşanmaktadır. Bırakınız yaz tatillerini, haftasonu tatillerinde bile müslümanları rahatsız etmeye gelmiyor artık. Vay iş yerimde çok yoğundum, bu hafta sonunu eşimle çocuklarımla geçirmem lazım, onların yüzlerini dahi göremiyoruz, zaman ayıramıyorum… Burada şunu da belirtmeliyiz: Bu tarz düşünen insanlar büyük ihtimalle evinde de çocuklarıyla ve ailesiyle vakit geçirmiyordur, ya bilgisayar başında, ya televizyon kanallarını geziniyordur yahut da uykunun en tatlı yerindedir…
Para kazanma hususunda hiçbir ideoloji tanımayan kapitalist sistemde muhafazakâr ailelerin ilkeleri hiçbir yerde olmadığı kadar, tatil kültürü kapsamında dikkate alınıyormuş gibi görünüyor: Mahremiyete ilişkin hassasiyetleri gözeterek haremlik-selâmlık uygulandığı iddiasındaki oteller; özel havuzlarla, plajlarla, sözde kapalı mayolarla hizmet veriyorlar! Hatta bazı beş yıldızlı oteller, müşterilerine ’cenneti’ sunmayı vaat edecek kadar abartıyor bu alandaki istismarı. Aslında bu sistemde müslümanların hangi anlayışta olduklarına ve bayanların başörtülerinin geleneksel ya da modern olmasıyla ilgilenilmemektedir. İnsanların sadece ceplerindeki parayla ilgilenilmektedir.
Ülkemizde genel olarak millet yaz günlerinde öyle tembelleşir, pelteleşir ki sonbaharda bile zor toparlanır. Mesela okulların üç aylık yaz tatiline girmesiyle çocuk öğrendiği derslerini çalışmayı ve öğrenci olduğunu unutur; iş hayatı gevşer, verim düşer, patron gün boyu dükkanı bir an evvel kapayıp yazlığına kapağı atmayı düşünmekle geçirir; memurlar yıllık iznini alır. Tüm sene biriktirdiği paralarla bilmem hangi sahil kentine veya dairesinin deniz kenarı kampına dinlenmeye gider, şehirler boşalır, plajlar karınca düğümü gibi kalabalıklaşır; edepsizler şehvet esiri, kadınlar teşhir, erkekler seyir hastası, çocuklar haylaz; dini duygular unutulmuş, ahiret ve hesap korkusu kalkmış, ahlâk değerleri sıfırın altına düşmüş bir keyif ve zevk, içkiler, kumarlar, daha bilmem ne günahlar… sonra yorgun, argın, mahmur, avare, isteksiz isteksiz geri dönülür. İnsanlar maddeten ve ma’nen yanmış, yüzler kararmış, kalpler katılaşmış, kafalar boş, yığınla hasret, nedamet, gaflet ve dalalet yürekler acısı bir mevsim sonu!..
İslâm’da bu mânâda bir tatil anlayışı var mı? Hâyır, asla yok. İki günü müsavî olan bile ziyandadır şeklinde bir ikazda bulunan bir Peygamber’in ümmetine yakışan bir haslet midir tüm bu yapılanlar? Müslüman zamanın kıymetini en iyi bilen, onu en verimli şekilde geçiren şuurlu ve dinamik kişidir.
Belki sizlerin de dikkatinizi çekmiştir; insanlar çalışsalar da çalışmasalar da, üretseler de üretmeseler de, kitleler halinde yaz mevsiminde dinlenmeye veya bir yerlere gitmeye şartlandırılıyorlar gibi geliyor bana. Fakat şuurlu bir Müslüman, bu fani dünya hayatında gücünün yettiği derecede hizmet etmekle vazifelidir. Zira İslam medeniyetinde, günümüz Batı toplumlarında olduğu gibi tatil kavramı yoktur. Müslümanların anlayışına göre Cuma ezanı okununca hür ve mukim erkekler dünya işlerini bırakırlar, ticaretle meşgul olmazlar, camilere gidip ibadet ederler. Namazdan sonra da yeryüzüne yeniden dağılarak Allah’ın kendilerine taksim ettiği rızkı kazanmaya çalışırlar.
Unutulmamalıdır ki, bir toplum ne kadar çok tatil yapar, aylak gezer, zevk ve sefasına bakar, yan gelip yatarsa o derecede bozulur. Resmi daireler, okullar, üniversiteler, fabrikalar, atölyeler elbette hafta tatili yapacaklardır. Müminler bu gibi izin ve tatil günlerini, evvelce uğraşmağa imkân bulamadığı güzel işleri yapmağa fırsat sayar; ilim öğrenmek ve öğretmek, Kur’an’la, Sünnet’le, emr-i mâruf, neyh-i münker yapmakla, malıyla, canıyla her türlü bilgi, beceri ve müktesebatıyla dinine hizmet etmekle, muhtaç müslüman kardeşlerine yardımcı olmakla geçirir. Sıla-i rahim yapar, dost ve arkadaşlarını, hastaları ziyaret eder ve bu vesileyle sevap kazanır.
Aksi halde müslümanların gaflet ve tembellikle veya tatil köylerinde keyfince su gibi vakit ve nakit israfına hakkı yoktur. Allah emaneti, ecdad yadigârı İslâm toprakları elden gitmekte, müslümanlar hunharca katledilmekte ve dünyanın pek çok yerinde kardeşlerimiz aç, hor, hakir, fakir, mağdur ve mazlum bir şekilde çaresiz yardım beklemektedirler. Onlara yardım elini uzatmak öncelikle bizlerin vazifesidir. Elimizden bir şey gelmiyorsa bile en azından dua ederek kalben onların duygularını paylaşmamız gerekir. Vicdanı olan hiç bir müslüman dünyaya bir defa geldik keyfimize bakalım edasıyla dünyaya uymuş, nefis putuna hizmet ederek; tatilde, keyfinde, zevkinde, mest ve mahmur bir şekilde vaktini zayi edemez. Tabi bu söylediklerimizi, ’Müslümanın tatil hakkı yoktur, dinlenmesi yanlıştır, dünyanın helal olan nimetlerinden istifade etme hakkı yoktur’ gibi yanlış bir anlayışla değerlendirmemek gerekir. Dikkat edilmesi gereken ’ölçüler’dir. ’Helal ise ne kadar, nereye kadar helal? Hangi şartlar var iken helal?’ sorularına önce doğru, sahih bir cevap bulmalıdır; sonra da müslümanın hayatında neyi, hangi ihtiyacını, hangi görevlerini öncelemesi gerekir? Hakkı olduğu halde kendisi için daha hayırlı olan için fedakârlıkta bulunmanın üstünlüğü, güzelliği nedir? İşte bütün bunları İslâm ahlâkının, İslâm inancının ölçüleri ile daima hak çizgide tutanlardır dosdoğru yol üzere olanlar.
Rabbim! Biz nâçar, günahlara bulanmış kullarına affınla rahmet eyle. Alıp verdiğimiz her bir nefesimizi dahi razı olduğun hal üzere tebdil eyle. Zât’ın (c.c.) için, Sevgili Habîb’in (s.a.v.) için nefsini arzularından feragat edip taatine koşan bahtiyar kullarından eyle…Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 83. sayısı (2010 Şubat) için yazılmıştır.

Beyt-i Makdis de Yakılması Gereken Kandiller

Beyt-i Makdis de Yakılması Gereken Kandiller

Müminlerin annesi Hz. Meymune (r.anhâ) bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’e: ’Ya Rasûlallah! Beyt-i Makdis’e gidip gitmeme hakkında ne buyurursunuz?’ şeklinde bir soru yöneltir.
Efendimiz (s.a.s.) de: ’Orası mahşer ve menşer yeridir, oraya gidin ve içinde namaz kılın, çünkü orada kılınan bir namaz başka yerdeki bin namaza bedeldir’ buyurur.
Hz. Meymune (r.aanhâ): ’Peki oraya girmeye gücümüz yetmezse ne yapalım ya Rasûlallah’ dediğinde, ’Kandillerini yakmak için zeytinyağı (yakıt) hediye gönderin. Kim bunu yaparsa oraya gitmiş ve namaz kılmış gibi olur’ cevabını alır Rasûlullah (s.a.s.)’den. (Ebu Dâvûd, Salât 14, no: 457)
Rasûlullah (s.a.s.) bu sözleri söylerken Beyt-i Makdis henüz Müslümanların himayesinde değildi. Ancak Hz. Ömer zamanında fethedilmişti. O günden sonra yüzyıllar boyunca kandilleri sönmemişti Beyt-i Makdis’in; ta ki 1099 I. Haçlı Seferleri’ne kadar. Bu döneme gelinceye kadar Kudüs Emevîler, Abbasiler, Tolunoğulları ve Fatimîlerin hakimiyetinde kalmış, yönetim ve idareciler farklı da olsa kandilleri hep ışık saçmıştı Kudüs’ün. Ta ki günümüze kadar kandiller bazen kesintiye uğrasa bile hep yanmaya devam etmiştir.
31 Mayıs Pazartesi günü Akdeniz’den kaçırılarak İsrail limanına götürülen Mavi Marmara gemisinden, elleri kelepçeli, iki yanında İsrail askerleri olduğu halde, limanda toplanan İsraillilerin arasından teker teker geçirilen Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere diğer ülkelerin vatandaşlarını televizyon ekranlarında görünce neler hissettiniz?
Şahsen ben acı duydum. Öfke duydum. Çok fazla bir şey yapamamanın burukluğu içerisinde en azından kalben buğzettim. Eminim; kendini bu ülkeye ait hisseden herkes aynı şeyleri hissetmiştir.
Dünyanın pek çok bölgesinde işgal ve soykırımın yaşandığı bir dönemdeyiz. Özellikle Ortadoğu’da kan, gözyaşı ve ızdırap bitmek bilmiyor. Son yıllarda Gazze bölgesi Yahudiler tarafından tamamen abluka alınmış vaziyette ve insanlar üzerine bomba yağdırılmaktadır.
İsrail, kimseye hesap vermeyeceği veya kimsenin de onlardan hesap sormaya cesaret gösteremeyeceği bilincinde olduğundan keyiflerine (Siyonist planlarına) göre planlarını uygulamaya devam ettirmektedirler. Bunun son faturasını da suçsuz dokuz insanımızı kaybedip yüzlercesini de gözaltına alınarak ülkemiz tatmıştır. Mavi Marmara gemisinde yaşanan hadiselerin ardından daha öncekiler gibi artık klasik haline gelen kınama mesajları yayınlanarak ülkelerarası olabilecek bazı krizlerin önüne geçildi.
İsrail bölgede sürdürdüğü keyfi tutumunu değiştirecek mi? Ben değiştireceğini düşünmüyorum. Onlar kafalarındaki planlarını uygulamaya bir şekilde devam edeceklerdir. Bundan önce yaptıkları gibi (İsrail planlarını gerçekleştirme konusunda o kadar tavizsiz hareket etmektedir ki; buna örnek olarak 2003 yılında Amerikalı barış gönüllüsü Aliene Rachel Corrie’nin ölümü zikredilebilir. Corrie, Gazze Şeridi’nde Filistinlilerin evlerini yıkmak üzere harekete geçen bir İsrail buldozerinin önüne çıkmış ve bu buldozer tarafından ezilerek öldürülmüştür.)
Filistin’de yaşanan insanlık dramına seyirci kalmayıp sorumluları teşhis etmek, kınamak, hasta ve yaralılara yardım elini uzatmak hem insanî hem de İslâmî bir görevdir. Bölgede yaşanan olaylar karşısında, başta İslâm âlimleri olmak üzere bütün Müslümanlar büyük bir sınavla karşı karşıyadır ve bu tür olaylardan dersler çıkartılması gerekmektedir. İslâm dünyasındaki bütün kurumlar ve sorumlular, Müslümanları ’böl, parçala, yut!’ taktiğiyle birbirinden ayıran, kavgaya sürükleyen her türlü gerilim üreten odakları iyi tanımalıdırlar. Bu noktada İslâm âlemi, birlik ve beraberliğe her zamankiden daha fazla muhtaçtır. Aynı coğrafyada yaşayan insanların birbirini koruyup-kollamaya, maddî ve manevî olarak destek olmaya ihtiyacı vardır. Bunun için, insaf, iz’an, vicdan ve iman sahibi herkes, bu vahim gelişmeler karşısında duyarlı olmalı, gücü nispetinde yardımcı olmalıdır.
Filistin ve Gazze’de yaşanan katliamlar savaş olmaktan çıkmış, bütün Müslümanlara karşı kirli bir güç gösterisine ve çirkin bir meydan okumaya dönüşmüştür. Oysa şiddet, karşı şiddeti, nefreti ve intikam duygularını beslemekten başka hiçbir işe yaramamaktadır. Her acı yeni acıyı doğurmakta, her gözyaşı yeni gözyaşlarına yol açmaktadır. Ve maalesef acılar içinde kıvranan mazlum bölge insanı, yaşadıkları karşısında sadece kendisine saldıranlara değil, belki de bütün insanlığa karşı kin, nefret, öfke ve intikam içerisinde yetişmektedir.
Acilen yapılması gereken şey, semavî dinlerin ortak öğretisine, insanlık değerlerine, uluslararası hukuka ve sivillerin hedef alınmasını suç sayan bütün anlaşmalara aykırı olan bu elim tradejinin derhâl sona erdirilmesidir.

Son olarak; İmam Buharî, ’et-Tarihu’l-Kebir’ eserinde sahabeden Bişr b. Akrabe el-Filistinî hakkında bilgi verirken Abdullah b. Avf el-Kârî’den şu rivayeti naklediyor. Bişr b. Akrabe’yi şöyle derken işittim:
’Babam, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte katıldığı bir savaşta şehit düşmüştü. Birgün Rasûlullah (s.a.s.) yanıma uğradı. Ben ağlıyordum. (Ey sevimli çocuk!) diye seslenerek benden ağlamayıp susmamı istedi ve bana yasımı unutturacak şu teklifte bulundu:
’Benim, senin baban; Âişe’nin de annen olmasını istemez misin?’
Bu teklifi duyar duymaz ben:
’Anam babam sana feda olsun, elbette isterim yâ Rasûlallah’ dedim.

Şayet bizler de bugün Efendimiz (s.a.s.)’in tavsiyesine uyarak onun yaptığını kendimize örnek almak istiyorsak, Filistinli, Gazzeli öksüz ve yetim Bişr’lerin buruk kalplerine bir nebze de olsa sevinç, mutluluk ve ümit tohumları ekmek istiyorsak… dahası tüm dünyaya insanlığın tükenmediğini haykırmak istiyorsak… İşte Filistin, işte Gazze, işte sönen kandiller, işte yetim Bişr’ler işte bizlerin ışığını bekleyen, uzatacağımız elleri gözleyen, hiç olmazsa gönülden dualarımızı özleyen mazlum, mahzun belde. İşte o beldede çektikleri acı ve sıkıntılarla bir anda büyüyen kocaman yürekli büyük adamlar misali minik yetim Bişr’ler… Bişr’lere uzanan her müşfik el, Beyt-i Makdis’in kandillerine gönderilen yağdır, yakıttır. Kandillere gönderilen her yakıt damlası ise Filistinli Bişr’lerin ocağını aydınlatan ve umutlarını yeşerten birer çıngıdır, kıvılcımdır…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 88.sayısı (2010 Temmuz) için yazılmıştır.

Güncel; Toplumsal Bir Hastalık, Batı’yı Taklit…

Güncel; Toplumsal Bir Hastalık, Batı’yı Taklit…

Müslüman, hayatının her alanında Allah’ın emirlerini, Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnet ve ahlaklarını kendisine rehber edinendir. Bu yüzden onların ibadetleri, ahlakları, tepkileri, üslupları ve tavırları da bu ölçüye göredir. Allah’ın rızasına talip olan bir insan hangi dönemde veya hangi koşullar altında yaşarsa yaşasın, Allah’ın Hz. Âdem (a.s.)’dan bu yana insanlara emrettiği ve bildirdiği hâl üzeredir. Teknolojinin ilerlemesi, çağın değişmesi, imkanların artması ya da azalması onun bu ahlakını değiştirmez. Müslüman nerede olursa olsun akılcı, itidalli, dengeli, mülayim, sevecen, şefkatli, merhametli, vefalı, sadık, kolaylaştırıcı ve güzelleştirici insandır. Eğer bir insan ’devir artık değişti’ diyerek, ’Kur’an ve Sünnet’e uyarsam toplum tarafından kabul görmem, ezilirim, dışlanırım’ endişesiyle bu üstün ahlaklardan taviz veriyorsa, o kişi Kur’an’a ve Sünnet’e değil, bambaşka bir yola uymuş demektir.
Mümin işyerinde, sokakta, okulda, cafede gördüğü, televizyondan veya internetten izlediklerini körü körüne taklit etmez. Onların yaşantısına, üsluplarına özenmez. Onlar gibi olmaya çalışmaz. Onlara kendini kabul ettirmek için biraz onlar gibi biraz Müslüman gibi hareket etmez. Onların çirkin esprilerini, mimiklerini, tepkilerini modernlik zannederek üzerine almaz. Müslüman kendine Efendimiz (s.a.s.)’in hayâsını, edebini, şefkatini, sevgisini, asaletini, nezaketini örnek alır. Kullukları ve ahlaklarından ötürü Allah’ın övdüğü peygamberleri örnek alır. Onlar gibi vakarlı ve takva dairesi içinde olmaya gayret eder. Gayet iyi bilir ki, ihlâslı olarak Kur’ân’a uyan, Efendimiz (s.a.s.)’in yolunu izleyen bir insan olabilecek en modern, kaliteli, en güzel yaşantıya sahip insandır.
Maalesef günümüz Müslüman toplumları ekonomik, politik, kültürel ve sosyal bakımdan pek çok problemlerle karşı karşıyadır. Bu içinde bulunduğu sıkıntıların en önemli nedenlerinden birisi de Yahudi, Hıristiyan ve Batı toplumunun kendi adetlerine özenmeleri ve onları taklit etmeleridir. ’Sizden öncekilerin yoluna karış karış, kulaç kulaç uyarsınız. Onlar kertenkele deliğine girse, siz de peşlerinden girersiniz’, ’Ey Allah Rasûlü! Onlar, Yahudi ve Hıristiyanlar mı?’ dedik. O da: ’Ya kim?’ diye cevap verdi’ (Buhari, Müslim). İşte Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) bizleri asırlar öncesinde bu tehlikenin varlığına dikkat çekerek uyarmaktadır. Ama ümmet olarak bizler O’nun bu nasihatinden payımıza düşenin ne kadarını almışız! Bunun değerlendirmesini, her birimiz, vicdanlarımıza danışarak muhasebesini yapalım.
İsterseniz bunu toplumuzun genel durumundan örnekler vererek biraz daha açıklığa kavuşturalım. Mesela entel olmaya özenen, kıyafetiyle, tepkileriyle, üslubuyla küfür özentisi içinde olan, bir tür aşağılık kompleksi içinde yaşayan; vefa, sadakat, büyüğe hürmet, saygı gibi güzel ahlakları modernleşmek adına bir kenara koyan insanların sayısı her geçen gün artmakta ve bundan da toplumsal olarak rahatsızlık duyulmamaktadır. Kendince modernleştiği için dini ifadeler hakkında espriler yapan, Allah’a itaatı, Efendimiz (s.a.s.)’in Sünnet ve ahlaklarına karşı duyarsız olan, büyüğünü korumayı, ona saygı göstermeyi geri kafalılık zanneden, ne kadar küfre benzerse o kadar kaliteli olduğunu düşünen, mazlum ve zavallı konumundaki insanları ezmeye yeltenen, haksız olmalarına rağmen güçlü olandan yana tavır alan kimseler toplumda prim yapmaktadır.
Ne yazık ki, toplumların çoğu bencillik, kibir, kendini beğenme ve ücub gibi pek çok nefsî ahlakların bataklığında boğulmaktadırlar. Bu durumlarının farkında bile değillerdir. Bunlar, ’Elhamdülillah Müslümanım’ demekten öteye din adına hiçbir şey bilmezler. Fakat her şeyi bildiklerini zannederler. Bir diğer ifadeyle bilmezler, bilmediklerini de bilmezler. Bu insanlara Allah’a ve Rasûlü’ne itaat adına veya aşığı oldukları Batı toplumlarının ahlak ve davranışlarının taklit etmenin tehlikeleri nasıl anlatılır bilemiyorum. Efendimiz (s.a.s.)’in getirdiği İslamî çizgiyi muhafaza edemeyerek, yaşadıkları gibi inanma gafletine düşen insanımız; İslam ile ’güncel hayatın gerçekleri’ dedikleri şeyler arasında sentez bir din anlayışı geliştirerek bunu, ’çağdaş İslam’ ismiyle, süslü poşetler içerisinde insanların önüne koymaktadırlar. ’Siz o gün çok olursunuz ancak sellerin önüne kapılan çerçöp gibi’ diyen hadis-i şerifin muhatabı olmaktan Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammedi muhaza etsin. Ama gelin görün ki, Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetini bırakıp başka başka yollara tabi olan insanların sayıları hiç de az değildir.
Efendimiz (s.a.s.); ’Düşmanın zarar veremeyeceği, hak üzere sebatkâr bir fırka kıyamete dek var olacaktır’ buyurmaktadır. Bu müjdeye muhatap olan salih insanların en önemli vasıfları da kafirlere benzemekten en çok sakınan kimselerden olmalarıdır. Onlar kafirlerin yaşantılarını asla taklit etmez, bu takdirde Allah katındaki şereflerini kaybedeceklerini bilirler. Ancak, kafirlerin bizim yaşantımızı taklit etmeleri, onlar için büyük bir şereftir. İzzet, ancak Allah’ın (c.c.), Rasûlü (s.a.s.)’in ve tüm müminlerindir.
O halde müslümanlar, Peygamberimiz (s.a.s.)’i ve O’nu dost edinenleri bırakıp şeytan ve de Allah düşmanlarını dost edinmenin ahirette getireceği sorumluluğu düşünerek bu ve benzeri çirkin taklitleri bırakmalıdır: ’Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun: babaları, oğulları, kardeşleri, ya da akrabaları da olsa Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin…’ (Mücâdele sûresi, 22)
Allah’u Teâlâ, bizlere sevdiklerini sevmeyi, düşman olduklarına da düşman olmayı nasip etsin. O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin . 94 sayısı (2011 Ocak) için yazılmıştır.

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Aralık 2010’da zulme karşı başlatılan direniş ve başkaldırı Tunus’tan sonra Mısır’da da etkisini gösterdi ve halklarını dikta rejimiyle yöneten Ben Ali ve Hüsnü Mübarek’i koltuklarından etti. Peki Tunus’ta başlayan ve arkası gelen hadiseleri bu aşamaya getiren kıvılcım neydi? Buna kısaca değinmekte fayda var. Zira şu an Tunus, Mısır, Yemen, Cezayir gibi pek çok Arap ülkesindeki halklar benzer sıkıntı ve problemlerle her gün karşı karşıya gelmekten hayattan bezmiş durumdalar.
İşte o hadise!
Muhammed Bouzazizi adlı Tunus’lu genç, milyonlarca üniversite mezunu işsiz gençlerden biriydi. 17 Aralık 2010’da ekmek parasını zar-zor çıkarttığı meyve tezgahına zabıtalar el koydular. Artık canına tak etmişti, o da, eline bir bidon benzin aldı, başından aşağı döktü ve kendini yaktı!..
Muhammed Bouazizi’nin ölümü, aslında çok iyi eğitim gördükleri halde işsiz kalmış orta sınıf insanların feryadı niteliğindeydi. Daha 26 yaşındaki bir gencin bu şekilde kendini yakarak hayatına son vermesi Tunus’u sarstı, insanlar artık yaşamak için sokağa inmeleri gerektiğine inandılar… Bouazizi kendini kurban etti ve belki de ülkesini kurtardı. (’Belki’ diyoruz çünkü bu ülkede siyasetin ne yöne savrulacağını henüz bilmiyoruz.)
Tunus ve Mısır’da yaşananlardan sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın diğer ülkelerinde de gençler otoriter rejimlere karşı sokaklara dökülüyor. Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih bir daha aday olmayacağını açıklamak zorunda kalırken, Ürdün’de hükümet değişti. Suriye’de de hükümet karşıtı gösterilerin planlanması üzerine Beşar Esad halka reform sözü verdi. Benzer gelişmeler Lübnan ve Cezayir’de de yaşanıyor. Dalga dalga yayılan gösteriler Filistin’de de yankı buluyor. Zira Filistinliler otuz yıldır Mübarek’in İsrail rejiminden yana tavır aldığı görüşünde ve bu nedenle Mısır’da Mübarek rejiminin sona ermesinden yanalar.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Hamas’ın denetimindeki Gazze Şeridi’nde ortak bir görüş öne çıkıyor. Ramallahlı Karem Romana: ’Mısır’da yaşananlar onlarca yıl önce yaşanmalıydı. Biz Mısır halkını destekliyoruz ve değişimin kötü değil iyi yönde gerçekleşeceğini umuyoruz’ diyor. Bir diğer Filistinli Adnan Akeed’in tepkisi ise daha sert. Akeed, “Mübarek ve diğer Arap liderlerin yok olmasını diliyorum. Bizim yok oluşumuzdan ve ulusal meselemizde geride kalmamızdan onlar sorumludur’ şeklinde tepkisini dile getirmektedir.
Filistinlilerin böyle düşünmesine rağmen ne Hamas ne de El-Fetih açıkça Mübarek’i karşısına almaya pek yanaşmamışlardır. Filistinli siyasiler bu konuda açıklama yapmaktan kaçınan bir tavır sergilemişlerdir. Çünkü Abbas liderliğindeki El-Fetih açısından Mısır, İsrail ile müzakerelerde en önemli müttefik. Hamas açısından da Mısır, Gazze’de varlığını sürdürebilmek açısından kilit öneme sahip. Zira benzin ve gıda gibi hayati gereksinimlerin büyük bölümü, Mısır ile Gazze arasındaki tünellerden geçiyor.
Gazzeli Adbel Kader Ebu Şaban da aynı görüşte ve tepkisini: ’Yeter artık. 30, 31 yıl… Avrupa ve diğer ülkelerde birkaç yılda bir seçim yapılıyor, iktidarların babadan oğula devri yok ve gerçek siyasi yönetim böyle olmalı’ sözleriyle dile getiriyor.
Tunus’tan Mısır’a, Yemen’den Ürdün’e tüm Arap dünyasını sallayan, ne getireceği kestirilemeyen, bölgedeki yüz yıllık statükonun değişmesi tarihi bir kırılma dönemidir. İnsanlar “Ortadoğu tipi rejimler”i gömüp demokratik, özgürlükçü ve bölgenin dinamiklerini kullanmanın yollarını araştırmaktalar. Büyük umutlar ve büyük korkular arasında durduğu yer tam olarak belirlenemeyen bu dönem, savaşlara kapı aralayacak bir ’barış’ anlamına da gelebilir mi acaba? Bunu zaman gösterecek.
Tabi ki bu geçiş döneminde müslümanların beklentileri ne kadar yüksekse korku ve endişeleri de o kadar yüksek. Totaliter yönetimlerin, monarşilerin, siyasi gücü ve kaynakları tekelinde tutan çevrelerin hüküm sürdüğü, kirli ilişkilerin belirlediği, kaynak verip iktidar satın alındığı dönemin bitmesi umudu herkesi heyecanlandırmakta. Özgürlük alanlarının genişlemesi, refahın yükselmesi, kaynakların dengeli biçimde dağıtılması, iktidarlarla kitleler arasındaki güvensizliğin ortadan kaldırılması, bu ülkelerin garnizon ülke olmanın ötesinde bir varlık inşa etmesi, tek yanlı kayıtsız şartsız bağımlılık döneminin sona ermesi yönündeki beklentilerin tarihi onlarca yılı bulacağı da bir gerçektir.
Arap dünyasında yaşanan bu gelişmelerden en çok rahatsız olacak bir ülke varsa o da İsrail’dir. Şu ana kadar İsrail’in ne gibi bir tavır sergileyeceği ve pozisyonunun ne olacağı belli değildir. En son İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkenazi’nin yaptığı açıklama, bu “yeni durum”un ciddiyetini ortaya koyacak cinstendi: “İsrail’in birkaç cephede birden savaşmaya hazırlanması gerektiğini, farklı oyuncular arasındaki ilişkilerin kendilerini buna zorladığını, komşularından gelen tehdidin büyüdüğünü” söylerken, asıl konvansiyonel savaşa hazırlanmalıyız, konvansiyonel olmayana (nükleer) hazırlanırken hazırlıksız yakalanabiliriz mealindeki sözleri yeterince açıktır.
Eşkenazi’nin sözlerinin siyasi açıklaması ise, Benjamin Netanyahu’dan geldi. Mısır’la imzalanan barış anlaşmasının sonunun gelebileceğine ilişkin bu açıklamanın İsrail’le yakın ilişki içinde olan bütün ülkeler için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Bölgesel açıdan düşünüldüğünde Eşkenazi ve Netanyahu’nun sözleri gerçeği yansıtmaktadır. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague bile ayaklanmaların Ortadoğu barış sürecini tehlikeye atabileceğini ifade etmiştir. Her ne kadar o İsrail-Filistin barış sürecini kastetse de, içinde İsrail olan bütün süreçler bundan etkilenecektir. Süveyş Kanalı’nda çalışan binlerce işçi bugünlerde greve başladı. Avrupa ekonomisinin can damarı Suveyş’teki kriz bile tek başına çok etkili olacaktır ve hemen bütün ülkeler bir şekilde krize müdahil olacaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 95.sayısı (2011 Şubat) için yazılmıştır.

Habib-i Acemi (k.s.)

Habib-i Acemi (k.s.)

Evliyanın büyüklerinden, Hasan Basrî’nin talebesi, müridi ve Davûd-u Tâî’nin mürşididir. Künyesi Ebu Muhammed’dir. Kendisi Hz. Hasan-ı Basrî, İbni Sirin, Abdullah el-Müzenî, Ebî Temime el-Huceymî gibi büyüklerden hadis rivayet etmiştir. Hz. Süleyman el-Teymî, Hammad b. Seleme, Mutemir b. Süleyman, Osman b. Heysem gibi kimseler de kendisinden hadis rivayetinde bulundular.

O devir Basra’sı ciddi bir ticaret merkezidir. Uzak illerden, Hindistan’dan, Yemen’den, Türkistan’dan kervanlar gelir, gider. Gün boyu develerden yükler iner. Tacirler tahıl, baharat, silah, mücevher pazarlarlar.

Ama Habib başkadır. O, ne kumaştan ne de bakliyattan anlar. Eli belinde dolaşır, hırslı tüccarlara ve sıkışan borçlulara para satar. Hesabına sıkıdır. Vadesi geldi mi dakika geçirmez, imzalattığı senedi son kuruşuna kadar tahsil eder. Diyelim ki ödeyemedi. Onun için hiç fark etmez, ayak kirasını da ilâve eder ki meblağı katladı demektir.

Bir gün tahsilât için gittiği evde aradığı adamı bulamaz. Evin hanımı:’Sana verecek bir şeyimiz yok. Bir kuzu kellesi var istiyorsan onu al.’ Habib: ’Kısa günün kârı.’ der kelleyi kapar. Eve getirir, hanımı yıkar, paklar, baharatlar ve haşlar. Tam et kokusu iştah kamçılamaya başlamıştır ki kapı çalınır. Mahallenin gedikli dilencisi eşikte biter. Habib bu davetsiz misafirden hoşlanmaz: ’Sana verdiklerimi saklasaydın şimdiye kadar zengin olmuştun.’ diye azarlar. Dilenci gün boyu terslenmeye alışıktır; ama bu kez mahzun olacağı tutar. Habib söylene söylene sofrasına döner. Ne görse beğenirsiniz. Biraz evvel iştah kabartan yemek kan kesilmiştir. Habib tutulur kalır. Gözlerini kısar, elini çenesine dayar: ’Ben ne yapıyorum ya!’ der, ’Hem bu gidişin sonu nereye?’ Bir an başı döner, kulakları uğuldar. Evde duramaz, dışarı çıkar. Neden öyle yaptığını kendisi de bilemez; ama Hasan-ı Basrî Hazretlerinin dergâhına koşar. Onu gören yolunu değiştirir, çocuklar bile çil yavrusu gibi dağılır, kuytulara saklanırlar. Habib, büyük velinin huzurunda tövbe eder. Sonra samimiyetle sorar:

– Şimdi ne yapmalıyım?
– Üzerindeki kul haklarından kurtulmaya bak.
Bir tövbe ile insanın siması değişir mi? Samimiyseniz değişir, vallahi değişir. Zira aynı yoldan dönerken çocukların kendine gülümsediğini hisseder. İçine ılık ılık bir şeyler akar, kalbi insan sevgisiyle dolar.

Habib hemen bir tellâl tutar ve kimden ne aldıysa geri vereceğini ilân eder. Malı mülkü bir anda erir. Bırakın muhteşem evini, küheylan atını, silahlarını, tenceresi tavası bile elinden gider. Hatta son gelen alacaklıya gömleğini vermek zorunda kalır. Verdikçe yıkanır, helalleştikçe arınır.

Habib sermayeyi sıfırlamış, elde avuçta bir şey bırakmamıştır; ama bakmak zorunda olduğu çocukları vardır. Hanımı bir sabreder iki sabreder, nitekim bir gün yiyecekleri kalmadığını söyler. Habib seccadesini Fırat kıyılarına serer, akşamlara kadar ibadet eder. Eve geldiğinde hanımı iş bulup bulmadığını sorar. Habib: ’Çok iyi bir iş buldum.’ der, ’Eğer bugüne kadar bu işte çalışsaydım neler kazanmazdım.’

Habib sonraki günler evden daha erken çıkar, daha geç döner, kendinden geçercesine ibadet eder. Üç beş gün sonra hanımı yine sıkıştırır. Evde hiç bir şey kalmadığını hatırlatır. Habib: ’Öyle cömert birinin hizmetinde çalışıyorum ki………..’ der ’Kereminden bir şey istemeye utanıyorum.’

– Artık istesen iyi olacak ama.
– Tamam.
– Tamam, tamam diyorsun ama isteyemiyorsun. Bak bu gün son olsun. Akşama bekliyorum.
Habib yine seccadesini serer, zikreder. Evde bir şey olmadığını hatırladığında hava çoktan kararmıştır. Hanımını nasıl geçiştireceğini düşüne düşüne evine yaklaşır. İçeriden ekmek, yemek kokuları gelmekte, çocukların neşeli çığlıkları dışarılara taşmaktadır. Hanımı onu kapıda karşılar: ’Efendin gerçekten kerem sahibi imiş.’ der. ’Sen henüz çıkmıştın ki dört beyaz elbiseli adam geldi. Birisi un çuvalını, birisi yüzülmüş koyunu, birisi de içinde yağ, bal, baharat bulunan zenbilleri bıraktı. En sondaki nur yüzlü eşiğe içinde 300 dirhem olan bir kese koydu ve dedi ki: ’Habib’e söyle, daha fazla çalışsın ücretini artıralım!

Bir zaman sonra hanımı Umrete Hatun da sırra vakıf olur. Artık birlikte çalışırlar, gecenin bereketli vakitlerini asla kaçırmazlar. Hatta saliha kadın: ’Aman efendi!’ der, ’Gece geçiyor, âbitler kafilesi gitti, selâmete ulaştı, kalk geri kalmayalım.’

Umrete Hatun bir gün hamur yoğururken bir fakir kapısını çalar. Kadıncağız onu boş çevirmemek için teknesindeki hamuru verir. Dakika geçmeden meçhul biri kapıyı çalar ve bir kucak ekmek bırakır ki henüz buharı tütmektedir. Çocuklar bir hamurun gittiğini, bir ekmeğin geldiğini görür çok şaşırırlar.

Habib-i Acemî adım adım tasavvuf basamaklarını tırmanır. Gün gelir Hasan-ı Basrî Hazretleri bile sözü ona bırakır. Bazıları: ’Siz varken ona söz düşer mi?’ derler. Büyük veli başını mânâlı mânâlı sallayıp gülümser: ’Habib kalbinden konuşur.’ der, ’Ve söylediklerini kalplere nakşeder.’

Habib-i Acemî Kur’ân-ı Kerim okumaktan tarifsiz bir tat alır ve Arapçayı iyi bilenlerin bile vakıf olamadığı sırları kavrar. Hasan-ı Basrî: ’Evet o acemdir (İranlıdır) ve Arapçası acemicedir; ama unutmayın adı gibidir, Habîbdir. (sevgilidir)’ der. Habib-i Acemî aşk ile başlayınca az zamanda çok mesafe alır. Gün gelir Araplara, Arapça dersi verir ve hadis âlimleri arasında parmakla gösterilir.

Horasanlının biri Basra’ya gelir. Önce hacca gidecek, dönüşte Basra’da bir ev alacak ve yerleşecektir. Arkadaşları: ’Paranı yanında taşıma!’ derler, ’Güvenilir birine emanet et, uygun bir ev çıkarsa, senin adına satın alsın.’ Adam da öyle yapar, tutar Habib-i Acemî’ye on bin dirhem bırakır: ’Münasip bir ev bulursanız alın.’ der, ’Bulamazsanız sizde kalsın, dönüşte alırım.’

İşte tam o günlerde Basra’da görülmemiş bir kıtlık olur. Fukaranın feryadı göğe yükselince Habib-i Acemî dayanamaz emanet paraları muhtaçlara dağıtır. ’Eğer razı olmazsa, borcum borç.’ der, ’Nasıl olsa Rabb’im bana yardım eder, öderim.’ Birkaç ay sonra Horasanlı hacdan döner. Habib-i Acemî: ’Sana cennetten öyle bir köşk aldım ki, altından ırmaklar akıyor.’ der. Horasanlı, bu Allah dostunu kırmaz. Büyük bir teslimiyetle: ’Tamam kabul.’ der, ’Ancak senet yazarsan!’

Mübarek eline kalemi alır ve başlar yazmaya: ’Habib-i Acemî’nin Azîz ve Celîl olan Rabb’inden şu Horasanlı için satın aldığı köşkün senedidir. Allah’u Teâlâ vasıfları yukarıda belirtilen köşkü Horasanlı’ya verecek ve Habib’i on bin dirhem borçtan kurtaracaktır.’ Senedin altına mühür basar, imzalar. Bakın şu işe, Horasanlı o günlerde vefat eder. Vasiyeti üzerine senedi de onunla beraber gömerler. Ertesi sabah kabrin üzerinde nurla yazılmış bir mektup bulunur ki özetle şöyle demektedir: ’Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ bahsi geçen köşkü Horasanlı’ya verdi. Herkes bilsin ki Habib borçtan kurtulmuştur!’

Habib Hazretleri bu yazıyı alıp okuyunca, levhayı öperek ve ağlayarak dostlarının yanına koşar: ’Bu Rabb’imin bana olan beratıdır!’ diye sevincini ifade etti.

Nefsi ve duygularının esiri olan insan şerde mesafe kat ederken, kabiliyet ve duygularını hayra yönlendirdiğinde o yolda mesafe almaya başlar. Bir tövbe bunun başlangıcı olabilir.

Bunun güzel örneklerinden biri Habib-i Acemî’dir. Günahkâr bir kul iken tam bir tövbe ile hak yoluna girmiş, servetini göz kırpmadan hak yolunda sarf etmekte tereddüt etmemişti. Fakirlere dört defa tam kırk bin dinar dağıtmıştı.

Duaları makbul, fakir fukaraya hayır yapmaktan zevk alan Habib, borçlularının borçlarını bağışlamaktan haz duyardı. Bir gün bir adam gelmiş, altından kalkamayacağı kadar borçlandığını belirtmişti. O da istediği kadar borç alabileceğini, kefil olduğunu belirtti ve taahhüdünde durdu.

Kıtlık günlerinde tüccarlardan buğday ve un alıp dağıtan, ihtiyacını arz edeni geri çevirmeyen bu Allah dostu, Allah sevgisiyle de dopdoluydu. Allah için: ’Seni düşünüp gözleri aydınlanmayan kördür. Senin verdiğin sevinçle sevinemeyen gerçek huzuru bulamaz.’ derdi.

Bir gün meclisinde bulunanları hayır yapmaya teşvik etmiş, bundan büyük bir haz duyduğunu belirtmiş ve Rabb’ine şöyle niyazda bulunmuştu: ’Allah’ım! Seni tenzih ederim. Yarattın ve şekil verdin. Doğru yola eriştirdin, zengin kıldın. Sağlık ve afiyet verdin, günahları bağışladın. Sana sonsuz hamd olsun. Sen en büyük cömertsin. Sen vermeyi seversin. Sen İbrahim’in dostusun. Senin isteyenin eksik olmaz. Nimetlerin eksilmez. Kimse Seni hakkıyla övemez. Yüzümü Sana çevirip secde ediyorum.’ Habib-i Acemî Hazretleri bu duayı yaptıktan sonra da beraberindekilerle birlikte secdeye kapanmışlardır.

Bu büyük Allah dostu Hakk’ın rahmetine 739’da kavuşmuştur.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Kaynaklar:
Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ (Beyrut, 1997), 6/162.
Tarih-u Medînet-i Dimaşk, 12/54-55.
Tezkiretü’l Evliya, sh, 35.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 186-188.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 379, 687, 720.

Hasan-ı Basri (k.s.)

Hasan-ı Basri (k.s.)

Tâbiînin büyüklerindendir. Zâhid, muhaddis, fakîh ve müfessirdir.

Adı, Ebû Sâid el-Hasan b. Ebi’l-Hasan Yesâr el-Basrîdir. Basrî nisbetiyle şöhret bulmuştur. Babası, Ashâb-ı Kirâm’dan Zeyd bin Sâbit el-Ensârî’nin kölesi, annesi ise, sevgili Peygamber’imizin temiz zevcelerinden, Ümmü Seleme’nin câriyesiydi. 641 (H.21) senesinde Medîne-i Münevvere’de doğdu. Doğduğunda teberrüken ad koymak üzere Hz. Ömer’e götürdüler. Hz. Ömer (r.a.), onun güzel yüzünü görünce: ’Adı Hasan (güzel) olsun.’ buyurdu. Böylece Hasan adı verildi.

Hz. Ömer’in halifeliği zamanında dünyaya gelen Hasan Basrî’nin annesi ve babası, oğulları doğunca âzâd edildiler. Annesi hizmetini görmeye gittiğinde, Ümmü Seleme validemiz, onu kucağına alarak bağrına basıp, dua etti. Bu arada, Ümmü Seleme’nin Hasan’ı emzirdiği ve ondaki hikmet ve belagatin bundan dolayı olduğu söylenir. Ayrıca, Ümmü Seleme annemiz, kendisini Hz. Ömer’e götürdüğü ve onun için şöyle dua ettiği de rivayetler arasındadır: ’Ya Rabb’i! Onu dinde fakîh kıl ve insanlara sevdir.’

Çocukluğu Medîne-i Münevvere’de geçen Hasan Basrî, Arap lisânını iyice öğrendi. On iki, on üç yaşlarında Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi. Ashâb-ı Kirâm’ın büyüklerinden Hz. Osman, Hz. Ali, Abdullah bin Abbas ve daha birçok Sahâbî (r.a.) ile görüştü. En son vefat edenleriyle birlikte üç yüz sahabe ile görüştüğü rivayet edilir.

Ebû Tâlib Mekkî, Hasan-ı Basrî’nin tasavvuf yolunda imamları olduğunu söylemiştir. Enes b. Mâlik, kendisine bir mesele sorulduğunda, onun Hasan-ı Basrî’ye de sorulmasını, onun derin ilim sahibi olduğunu söylerdi.

On beş yaşından sonra Medîne’den ayrılarak, önemli ilim merkezlerinden biri olan Basra’ya gitti. Orada; Abdullah bin Abbas, Enes bin Mâlik, Abdurrahmân bin Semüre, Semüre bin Cündeb, Ma’kel bin Yesâr ve el-Esved bin Serî gibi büyüklerin derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Abdurrahman bin Semüre, komutasındaki orduyla beraber Sicistan’a gitti. Yine İbn-i Ziyâd Horasan’a vali olunca, birlikte gitti. Bu zaman zarfında birçok Sahabî ile görüşüp hadîs-i şerîf rivâyet etti ve onlardan ilim tahsil etti.

Daha sonra tekrar Basra’ya dönüp, oradaki Sahâbîlerden ve Tabiînin büyüklerinden ders almaya devam etti. Böylece, Ashâb-ı Kirâm’ın, Peygamber’imizden naklen bildirdikleri; itikat, îman, zâhir ve bâtın ilimlerini öğrenip ilimde pek yüksek dereceye ulaştı ve en çok başvurulan âlimlerden oldu. İlim aldığı kaynağın sağlamlığı ile büyük bir şöhrete kavuştu. Fetva vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. İlimdeki şöhreti, güzel ahlâkı ve ilim öğretmedeki üstünlüğü her taraftan duyulup derslerine, vaazlarına ve sohbetlerine gelenler çoğaldı. Evi, sohbetinden istifade etmek için gelenlerle dolup taştı. Zamanının devlet adamlarının da ilminden istifade ettiği Hasan Basrî, bir müddet Basra kadılığı yaptı. Pek çok büyük âlim onun tedris halkasında yetişti. Katâde, Hişâm bin Hasan, hadis ilminde hüccet derecesine ulaşan Yûnus bin Ubeyd ve Eyyûb bin Ebî Temîme gibi büyük âlimler onun başlıca talebelerindendir.

Ashâb-ı Kirâm’ın, Peygamber Efendimizden bildirdiği din bilgilerini ve doğru inanış olan Ehl-i sünnet itikadını naklederek insanların hidayete kavuşmasına hizmet eden Hasan Basrî; ilmi, vakarı, sükûneti ve görünüşü itibarîyle Rasûlullah (s.a.s.)’e benzerdi. Hayatını ilim öğrenmeye ve öğretmeye vakfeden Hasan Basrî: ’Bu ilmi kimden aldın?’ diye soranlara; ’Ashâb-ı Kirâm’dan olan Huzeyfetü’l-Yemânî’den.’ diye cevap verdi. ’O kimden aldı?’ diye tekrar sorulunca: ’Hz. Huzeyfe bana dedi ki: ’Bu ilim, Rasûlullah Efendimizin bana bir ikramıdır. Çünkü herkes Rasûlullah’a hayırdan sorarlar, ben ise şerden sorardım. Çünkü kötülükleri yapmaya korkar ve kötü şeylerden sakınırsam, iyilikleri yapabileceğimi düşünürdüm.’ diye cevap vermişti.’

Ömrünün son yılları hastalık ile geçen Hasan Basrî, ölüm döşeğindeyken devamlı: ’Biz Allah’ın kuluyuz. (Öldükten sonra) yine ona döneceğiz derler.’ mealindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Vefat etmeden önce de: ’İnsanoğlu sıhhatli ve hasta olduğu günlerde faydalı şeyleri yapsa ne iyi olur.’ diyerek şu vasiyeti yazdırdı: ’Hasan bin Ebi’l Hasan şehâdet eder ki, Allah’ü Teâlâ’dan başka ilâh yoktur. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem O’nun Rasûlü’dür’ dedikten sonra, Muâz bin Cebel’in rivayet ettiği: ’Bir kimse ölüm anında sıdk ile Kelime-i Şahadet getirerek ölürse, Cennet’e girer.’ hadîs-i şerîfini okudu. Vefat etmeden az önce bir müddet kendinden geçip, tekrar kendine gelince: ’Beni Cennetlerden, pınarlardan ve güzel konaklardan uyandırdınız.’ buyurdu. 728 (H. 110) yılında 88 yaşındayken, bir Cuma günü Basra’da vefât etti.

Hasan Basrî Hazretlerinin güzel sözleri ve nasihatleri meşhur olup pek tesirlidir. Bu sözlerinden bir kısmı şunlardır:
’Sonsuz olan Cennet, dünyada yapılan birkaç günlük amelin değil, halis bir niyetle yapılanların karşılığıdır.’

’Dışın içe, kalbin dile uygun olması lâzımdır. Böyle olmamak nifaktandır.’

’İnsan dünyadan üç şeye hasretle gider: Topladığına doymaz. Umduğuna kavuşamaz. Önündeki âhiret yolculuğu için, iyi azık temin etmez.’

’Dünyanın senden sonra nasıl olduğunu görmek istersen, senden evvel ölenlerden sonra ne olduğuna bak!’

’Başkalarından sana söz getiren, senden de ona götürür. Onunla sohbet edilmez, arkadaşlık yapılmaz.’

’Âlimler, asırların ve devirlerin ışıklarıdır. Her âlim, zamanının insanlarını aydınlatan bir kandildir. Âlimler olmasa, insanlar karanlıkta kalır ve insanlığını kaybederler.’

’Kul bütün ilimleri elde etse, kuru ağaç gibi oluncaya kadar ibadette bulunsa, fakat midesine giren şeyin haram olup olmadığına dikkat etmese, Allah Teâlâ onun hiçbir ibadetini kabul etmez. Dünyanın fâniliğini, nimetlerinin geçiciliğini ve ölümün mutlaka geleceğini unutmak, mümine yakışmaz.’

’Dünya üç gün gibidir. Geçen gün, geçip gitmiştir artık. Geri döndüremezsin. Ondan ümit kesilmiştir. İkinci gün, içinde bulunduğun gündür. Bunu ganimet ve fırsat bil. Üçüncüsü ise, gelecek olan gün ki, sen ona ulaşır mısın belli değil. Belki de gelecek olan güne kavuşamadan ölürsün.’

’Kalbin fesada uğraması, bozulması altı şeyden olur: Tövbe etmek ümidiyle günah işlemek, ilim öğrenip onunla amel etmemek, amel ettiklerinde de ihlâsı gözetmemek, Allah Teâlâ’nın verdiği nimetlere şükretmemek, Allah Teâlâ’nın taksim ettiği rızka razı olmamak, Ölüleri defnedip ibret almamak, öleceğini düşünmemek ve âhiret için azık hazırlamamak.’

’Ey insan! İnsanların çokluğuna bakıp da aldanma! Çünkü sen yalnızsın, yalnız öleceksin, kabre yalnız gireceksin, yalnız kabirden kalkacaksın ve kendi hesabını vereceksin.’

Bir gün Hasan Basrî’ye birisi gelip: ’Filan kimse, seni çekiştirdi, gıybet etti.’ dedi. Buyurdu ki: ’Sen o zâtın evine niçin gitmiştin.’ Adam: ’Misafir olarak davet etmişti.’ dedi. ’Sana ne ikram etti?’ deyince: ’Çeşitli yemekler ve meşrubat..’ diye cevap verdi. Hasan Basrî Hazretleri: ’Bu kadar yemekleri, içinde sakladın da, bir çift sözü saklayamayıp bana mı getirdin!’ buyurdu. Daha sonra kendisinin aleyhinde konuşan kimseye, bir tabak taze hurma ile birlikte, özür dileyerek, şöyle haber gönderdi: ’Duyduğuma göre sevaplarını, benim amel defterime geçirmişsin! İsterdim ki, karşılık vereyim! Kusura bakmayın! Bizim hediyemiz sizinki kadar çok olmadı.’

’Mü’min, daima nefsinin hâkimidir. Onu Allah için inceler. Dünyada nefsini murakabe edenlerin hesabı, âhirette kolay olacaktır. Kendilerini murakabe ve muhasebe etmeyenlerin hesabı da zor olacaktır.’ dediği bilinmektedir.

Hasan-ı Basrî, hüzünlü olmayı kendine şiar edinen bir sûfi olarak temayüz etmiştir. Dünyadan kaçış, zâhidâne bir hayat, nefsinden hiçbir zaman emin olmama, işte bunların hepsi, onda hükmün kaynağını teşkil etmektedir.

Hasan-ı Basrî’de Allah aşkı (muhabbettullah) zirvededir. O’na göre Allah aşkı manevî hayatın en yüksek noktasıdır. Çünkü bu aşk, Allah’a doğru yükselişin meyvesidir.

Cennette Allah’ın zâtının ihatasız olarak görülebileceğini kabul eder. İyiliği emir kötülüğü nehyetmek kuralı, O’nun hareket noktasını oluşturmaktadır.

Hasan-ı Basrî Hazretleri tasavvuf yoluna girmeden önce inci ticareti ile meşgul oldu. Bu yüzden Hasan-ı Lü’lûî diye anıldı.

Basra Hâkimi olan Muhsin Ali’den ders alarak tasavvuf yoluna yöneldi. Tasavvuf yolunda kısa zamanda ilerleyip manevî derecelere yükseldi. Hiçbir zaman halktan bir şey kabul etmedi. Ancak hocası Muhsin Ali’nin izni ile vâz edip, talebelerini yetiştirdi.

Hazret-i Ali, halifeliği sırasında şehir şehir dolaşıp, halkını bizzat ziyaret edip dertlerini dinlemeyi kendisine âdet edinmişti. Nerede bir şeyh veya vaiz görse veya duysa, giderek onu dinler, doğru yoldan ayrılanları edeplendirir, doğru olanları takdir ederdi. Bu şekilde gezerken yolu Basra’ya düştü. Devesinden inip orada üç gün kaldı. Şehri baştanbaşa gezerken bir mecliste Hasan-ı Basrî’nin vaaz ettiğini gördü. Hemen meclisine dâhil olup vaazını dinledi ve beğendi. Sonra ona: ’Ey Hasan! Zamanın hâdiselerini anlatan biri misin? Yoksa hakikî gerçeği öğretmek isteyen bir kişi misin?’ diye sordu. Hasan-ı Basrî: ’Rasûl-i Ekrem’den bize ne ilim geldi ise onu yaymaya çalışıyoruz. Haberini doğru bulduğum ilmi halka söylemekten çekinmiyorum.’ dedi. Hz. Ali tebessüm ederek ona yöneldi ve tebrik etti. Daha sonra meclisten dışarı çıktı. Hasan-ı Basrî Hazretleri onun Hz. Ali olduğunu anlayıp hemen kürsüden indi, eteğinden tutup mübarek ayaklarına yüzünü gözünü sürüp öptü. Sonra Hz. Ali’den zikir telkini istedi. Bâbü’t-Taşt denilen yerde bulunuyorlardı. Hz. Ali tasavvuf ile ilgili gizli sırları Hasan-ı Basrî’ye burada anlattı.

Sonra Hasan-ı Basrî ona biat etti. Hz. Ali ona icazet vererek zikir telkiniyle ve insanlara İslâmiyet’in emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirdi. Sonra tarikattaki ilk Hilâfetnâme’yi yazıp Hasan-ı Basrî’ye verdi. Tarikat ehli arasında usul olan ’İzinname, icazetname’ denilen yazılı kâğıt verme usulü Hz. Ali (r.a.)’den kaldı.

Hasan-ı Basrî Hazretleri kavuştuğu bu manevî iltifat ve derecelerin verdiği zevkle kırk gün bir şey yiyip içmedi. Sonra irşâd seccadesine oturup, insanlara İslâmiyet’in emir ve yasaklarını anlatmaya devam etti.

İlimde, rivayetlerine en çok başvurulan âlimlerden ve fazilet sahibi yüksek velîlerden oldu. İlim aldığı kaynağın sağlamlığı ve Asr-ı Saadet’e yakınlığı sebebiyle ilimde çok yüksek seviyeye ulaştıktan sonra fetva vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. İlimdeki şöhreti, ahlâkı, ders vermekteki üstünlüğü her tarafa yayıldı. Derslerine ve vaazlarına pek çok insan toplanırdı. Hatta evi, sohbetinden istifade etmek için gelenlerle dolup taşardı.

İlim ve faziletlerinden istifade ettiği Ashâb-ı Kirâm ile kendi içinde bulunduğu nesli kıyas ederek: ’Siz onları görseydiniz mecnûn (deli) zannederdiniz. Onlar sizin iyilerinizi görseler: ’Bunlar iyilik ve hayırdan nasipsiz kimselerdir.’ kötülerinizi görseler: ’Bunlar da Müslüman mı?’ derlerdi.’ buyurdu.

Dünyaya düşkün kimse, muradına kavuşamaz. Bir gün olsun rahat nefes alamaz. Her gün, ayrı bir düşünce, keder getirir. Derken dünyaya o kadar dalar, ömür biter de ecel bir gün onu yakalayıverir. Sonunda, azıksız âhiret yolculuğuna çıkmak zorunda kalır. İşte böyle duruma düşmekten sakın.

Basra’da Hasan-ı Basrî Hazretlerinin sohbetlerini dinleyen ve ondan istifade eden tasavvuf ehli arasında Râbiatü’l-Adviyye, Mâlik bin Dînâr, Habîb-i Acemî gibi zâtlar da vardır. Tasavvuf hakkında söylediği sözler, diğer evliyadan işitilmezdi.

Pek çok âlim ve velî yetiştirmiş olan Hasan-ı Basrî Hazretlerinin tasavvuftaki yolunu dört halîfesi devam ettirdi. Bu halifeleri, Mâlik bin Dînâr, Utbe-i Gulâm, Ebû Hâşim-i Mekkî ve yerine vekil bırakmış olduğu Habîb-i Acemî’dir. Hasan-ı Basrî’nin, Hz. Ali’den aldığı tasavvuftaki yoluna daha sonra Edhemiyye ve Çeşdiyye adları verilmiştir.

Hayatı ilim öğrenmek ve öğretmekle geçen Hasan-ı Basrî’nin yazdığı kıymetli eserleri şunlardır:
1. Tefsîru’l-Haseni’l-Basrî: Bu kitabı, bir bütün olarak zamanımıza kadar ulaşmamış, kaynak tefsir kitaplarında rivayetler hâlinde zikredilmiştir.
2. Kitâbü’l-Hasen İbn-i Ebi’l-Hasen fi’l-Aded: Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinin adedi ile ilgilidir.
3. Risale fî Fadli Haremi Mekketi’l-Mükerremeti: Mekke’nin faziletine dairdir.
4. Risale Abdi’l-Melik ibni Mervan ilâ Hasen-i Basrî ve Cevâbihî aleyhâ: Halife Abdü’l-Melik’e yazılmış bir risaledir.
5. Risale Erbe’a ve Hamsîn Farîda: Elli dört farzı anlatan bir kitaptır.
6. Îmanda aranılacak elli fazîlet hakkında da bir risâlesi vardır.
7. İstiğfârâtü’l-Munkıze Mine’n-Nâr: Bu kitabın bir adı da Evrâd-ı Hıfziyye’dir. İstigfâr yani tövbe hakkındadır. Bunlardan başka eserlerinin de olduğu, kaynak kitaplarda bildirilmektedir.
Rabb’imiz şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Eserler
1. İbn Sa’d, Tabakât, VII/I, 114.
2. Altıntaş, Hayrani, Tasavvuf Tarihi, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1986, s.61-65.
3. Feridüddin Attar, Tezkiretü’l Evliya, s. 29-32.
4. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 29. sayısı (2005 Ağustos) için yazılmıştır

×