150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

Ramazan ve Sonrasında Değişen Kulluk Anlayışı

Ramazan ve Sonrasında Değişen Kulluk Anlayışı

Receb ve şâban aylarından sonra ramazan gibi, rahmet kapılarının açıldığı kıymetli günlere kavuştuk. Rabbim nasip ederse yakında Mü’minlere bir hediye olarak bahşedilen bayrama da kavuşacağız. Cenâb-ı Hakk yaptığımız ibadetleri, sâlih amelleri ve teberruları en güzel şekilde kabul buyursun! Mutluluk ve huzur içinde bu günlerin tekrarını nasip etsin! İslâm ümmetini gerçek bayramların yaşanacağı günlere kavuştursun!

Bu günlerin ardından gelecek olan diğer zamanlar için unutmamamız gereken birkaç hususu bu bölümde sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ramazan ayı boyunca kendimizi alıştırdığımız bazı ibadetlere bu ay bittikten sonra da devam etmemizin gerekliliğini unutmamalıyız. Çünkü İslâm mevsimlik yaşanan bir din değildir. İslâm’ın bazı mevsimlik veya dönemlik emirleri vardır; ama ’Müslüman’ kimliğimizi bir ömür boyu taşımalıyız. Dolayısıyla bu kimliğin bizden ne istediğine bakmamız ve hayatımızı ona göre şekillendirmemiz gerekir. Farz olan oruç dönemliktir. Senede bir ay, yani sadece ramazanda tutulması zorunludur. Diğer zamanlarda kazaya kalan oruçlarımız varsa onları ve sevaplarımızı artırma amacıyla nafile oruçları tutarız; ancak namaz günde beş vakit ve bir ömür boyu kılınması gerekir. Ramazan ayına özel değildir. Hele ramazan ayında kılınan teravih namazlarıyla bir yıllık namaz borcunun yerine getirilmiş olduğunu düşünenler büyük bir yanılgı ve gaflettedirler.

Bir başka husus ise, bu toplumun fertleri olarak her birimiz, öncelikle kendimiz için bir şeyler yapmalıyız. Herkes kendisi için bir şeyler yaparsa memleket için, din için, devlet için, ekonomi için, kısacası insanlık için aslında çok şey yapmış olacaktır. Hz. Ömer (r.a.) efendimize atfedilen bir söz vardır: “Bugün Allah için ne yaptın?” Üzerinde düşünüldüğünde gerçekten bu cümle ciddi bir mana içermektedir. Günümüzde ise bu sözün yanında şunu da söylemek lazım: “Kendin için ne yaptın?” Yani sen “yapan” bir adam mısın, yoksa haramlara göz yumarak sadece seyreden, ahkâm kesen, cahilâne fetvalar veren, kendini beğenen ve olur olmadık her şeyi eleştiren, doğru düzgün bir ameli olmadığı halde söz kalabalığı yapan bir kimse misin?

İnsan kendisi için bir şeyler yapamıyorsa, Allah’ın rızası uğruna işler yapması olanaksızdır. Yani, kendisi için bir şey yapmaktan aciz birinin başkası için bir şey yapabilmesine ihtimal var mıdır? Boğulmuş biri, boğulmakta olan başka birini kurtarabilir mi? Kişinin öncelikli vazifesi kendine yeterliliğidir. Etrafına yardım ise bir sonraki adımdır. Yük olmamak esastır. Biz nedense millet olarak genellikle, kendimiz ayakta duramadığımız halde başkalarını ayağa kaldırmaya çalışmak gibi abes gayretler içinde oluruz. Bunu biraz açacak olursak; mesela kendin için beş vakit namazı vaktinde kılabildin mi? İslâm’ın koyduğu şartlara riayet ederek, ticaretine yalan, hile, sahtekârlık karıştırmadan helal kazanç peşinde koştun mu? Kendin için kazancı çok daha fazla olan âhiret için ne kadar yatırım yaptın? Gönlünü nefsin emmâre sıfatlarından arındıracak hangi gayret ve çabaları gösterdin? Kendini geliştirecek bir okuma, düşünme, anlama, yorumlama faaliyetinde bulundun mu? Allah’a kulluk yönünden “düne göre bugün daha ilerdeyim!” diyebiliyor musun? Kendin için; “bugün öldüğümde arkamda kalacak” diyebileceğin hayırlı bir iz bırakabildin mi? Çevrendeki insanlara bugün daha güzel davrandın mı? Kötü alışkanlıklarından birini daha terk ettin mi? Kur’ân’ın öğretilerinden, Allah Rasûlü’nün ahlâklarından neler öğrendin ve O’na yakınlıkta ne kadar mesafe kat ettin? Tabi bu ve buna benzer soruların sayılarını herkes kendini düşünerek çoğaltabilmesi mümkün…

Şayet bizler bunun gibi bir iç muhasebe bile yapmıyor isek, bizler hiç kimsenin ve hiçbir şeyin işine yaramıyoruz demektir. Sadece nefsin arzularını tatmine çalışan, dünyanın geçiciliğine yenik düşen zavallılarızdır. Merhum Akif’in vasfettiği gibi, “elleri böğründe yatan miskin adam”ın yerinden kalkıp da insanlığa birkaç ölçek ziya halk etmezden evvel kendisi için bir şeyler yapmayı öğrenmesinin gerekli olduğu kanaatindeyim.

Ayrıca Müslümanların kendileri için güzel ameller yapabilmeleri için iç dünyalarında halletmeleri gereken pek sorun var. Bu sorunlar, Müslümanların ferdî yaşantılarından ziyade, sosyal hayatlarının şekillenmesinde de menfi sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Maalesef bu nefsî problemler, hayatın İslâmîleşmesine de ket vurmaktadır. Bunun için ‘‘Hayatım İslâm’dır’ demenin yeterli olmadığı bir gerçektir. ‘‘Hayatım İslâm’dır’ demek için öncelikle kalbin bu söylenene inanması, kabullenmesi gerekmektedir. Kalbin vereceği cevapla, diğer azalar tetikleneceği için, azaların da söylenenle uyum içerisinde olması gerekecektir. Bunun için Allah (c.c.); ‘‘Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?”(1) sorusunu inananlara sormaktadır. Bu öyle bir sorudur ki, kalple birlikte, tüm azalara ‘‘kendine gel’ ihtarını yapmaktadır. Yapılmayacak bir şeyin söylenmesi, kişinin kendini avutmasıdır; ama hâşâ Allah’ı avutmak mümkün müdür? Unutmayalım ki, Allah (c.c.) gizli veya açık her şeyden haberdardır.(2) Acaba bizler söylediklerimizi yapabiliyor muyuz? Söylediklerimizle yaptıklarımız ne kadar uyumlu? O kadar çok konuşuyoruz ki! Ama konuştuklarımız, sadece ağzımızı yormakla kalıyor, bazen azalarımızı bile şaşırtıyoruz, “Az önce sahibim, benimle şu işi yapacağını söylemedi mi?” diye. Şahitlik edeceği kıyamet gününde kendisine söz verilen azalar dile geldiğinde ne hale geleceğiz, bunu hiç düşünmüyoruz. Diller konuşuyor, azalar susuyor. Ne oldu, verdiğin söz, yapacağım dediğin fiil? Bu bir hastalık değildir de nedir? Ânı kurtarmak hastalığı, kendini avutma hastalığı. Farz edelim ki o ânı kurtardın, ya öldükten sonrasındaki durumun?

Kur’ân’ın emrettiği üzere Rabbimize kullukta ihlâslı(3) olalım. Çünkü Allah’a kullukta ihlâsı yakalamış kullara şeytanın da bir tesirinin olamayacağını Kur’an’dan öğrenmekteyiz.(4) Unutmayalım ki, İslâm’ı yaşayışımızdaki her samimiyetsiz davranış ve ahlâklar şeytanın yanımızdan ayrılmamasına sebebiyet vermektedir. Bizdeki ihlâssızlık şeytanın musallatını kolaylaştırmaktadır. Mesela, namaza üşenerek kalkıyorsak, bu bir riyakârlıktır. Orucu “tutuyor desinler” diye tutuyorsak, hacca “gitti desinler” diye gidiyorsak, zekâtı “veriyor desinler” diye veriyorsak, daveti “ikram ediyor” desinler diye veriyorsak, bizim Allah’a verdiğimiz söz nerde kaldı? Hani söz vermiştik, “ibadeti yalnızca Sen’in rızan için yapacağız, Sen’den yardım isteyeceğiz” diye? Sözlerimiz, amel olmadan sadece bir sözden ibaret ise, bizim Müslümanlığımız nerde kaldı o zaman!

Kıyamet gününde gece boyu Kur’an okurdum, gündüzleri oruç tutardım, hayır hasenat yapardım, namaz kılardım, ağlardım dediğimizde, Allah (c.c.) ve melekler; ‘‘Yalan söylüyorsun! Sen Kur’an okuyor desinler diye okudun, namaz kılıyor desinler diye namaz kıldın, zekât veriyor desinler diye zekât verdin, ağlıyor desinler diye ağladın.’(5) derse şayet, ne yapacağız? Hüzün kuyusuna atılırsak halimiz nice olur. Efendimiz (s.a.v.) hüzün kuyusunun Cehennem’de bir vadi olduğunu, Cehennem’in o vadiden her gün yüz kere Allah’a sığındığını, bu kuyuya amellerinde riya yapanların gireceğini(6) ifade etmiştir. Öte dünyada yaptıklarımızın riya olduğunu görüp, ateşte bağırsakları dışarıda perişan vaziyette dolaşırken, bizi görenlerin ‘‘Yahu sen iyiliği emreder, kötülüğü yasaklardın. Senin bu halin de ne?’ dediklerinde, ‘‘Emrederdim; ama yapmazdım, nehyederdim; ama kendim yapardım.’(7) demekten Rabbim hepimizi muhafaza etsin!

Yapılmayacak şeylerin söylenmesi ve amellerdeki ihlâssızlık gibi Müslümanlarda olmaması gereken ahlâklar, her Müslüman tarafından bir an evvel farkına varılarak yok edilmesi gereken manevî hastalıklardandır. Zaten bu ve buna benzer hastalıklardan kurtulmadığı veya kurtulmak için bir gayret sarf edilmediği için ibadetlerde bir neşve yok, huzur yok. Şeytan bizi oyuncağı haline getiriyor. Nefsimiz bizi kendine esir ediyor. Namaz kılıyoruz, namaz bizi kötülüklerden alıkoymuyor. Oruç tutuyoruz, şeytanımız hapsolmuyor. Hacca gidiyoruz, hacdan sonra aynı hatalar ve günahlar devam ediyor. Zekât veriyoruz, yoksul doymuyor. Tevbe ediyoruz, günahta ısrar devam ediyor. Sohbet ediyoruz, sohbet, amel olmayınca tesir etmiyor. Zikrediyoruz, zikir amele yansımıyor.

Aslında insanlar samimiyetsizliğe ve boş konuşmaya, Allah’ın dinine kâmil manada gönül vermedikleri için tevessül ederler. Çünkü İslâm boş konuşmayı ve ikiyüzlülüğü yasaklar, başkası hoş görsün diye yapılan ameli boşuna yapılmış olarak kabul eder. Gerçek manada iman öyle bir haldir ki; Allah’ın varlığını her an gündemde tutmaktır. Allah’ın varlığını kalp ve azalara fark ettirmektir. Zaten bunun farkında olan kalp Allah’tan gayrisini düşünmez, fark eden dil olmayacak şeyi söyleyemez.

Rabbim bizleri kendisine gerçek manada kul olabilen sâlih insanlar arasına ilhak etsin! Âmin!

Kaynakça:
1. es-Saff, 61/2.
2. en-Nahl, 16/19.
3. el-A’râf, 7/29.
4. el-Hicr, 15/39-40.
5. Müslim, İmâret 152.
6. Tirmizî, Zühd 48.
7. Buhârî, Fiten 17.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 44. sayısı (Kasım 2006) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Fıtır Sadakası (fitre)

Fıtır Sadakası (fitre)

Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından başka nisap miktarı malı veya onun değerinde parası olan Müslüman’ın fıtır sadakası vermesi vaciptir. Buna kısaca ’Fitre’ denir. Fıtır sadakasının vacip olması için, zekâtta olduğu gibi malın üzerinden bir yıl geçmesi ve artıcı nitelikte olması şart değildir. Fitre, Ramazan ayında fakirlere verilen bir sadakadır. (Nisap; 96 gr altın veya bu değerde para, ticaret malı demektir. Hayvanlarda nisap değişiktir. Mesela koyunda 40, sığırda 30’dur.)

Bir defa daha ifade edelim ki fitre, yaşayan her insan için verilen bir yaratılış şükrü ve baş göz sadakasıdır. Bu sebeple aile reisi, sorumluluğunu yüklendiği ailenin yaratılmış her ferdi adına birer şükür sadakası olan fitresini vermekle mükellef tutulmuştur.

Hatta bayram gecesi sabaha karşı dünyaya gelen bebeğin dahi fitresini bayram günü vermek gerekir. Çünkü bebek de nihayet yaratılma nimetine kavuşmuştur. Onun için de şükür gerekmektedir.

Sadaka-i fıtr, Ramazan-ı şerifte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek caiz ise de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevaptır. Şafiî fıkhında, Ramazandan önce verilmez. Bayramdan sonraya da bırakılmaz. Hastalık gibi herhangi bir özürden dolayı oruç tutamayan kimsenin de, zengin ise fitre vermesi gerekir.

İbn Abbâs (r.a) Allâh Rasûlü (s.a.s)’in şöyle buyurduğunu bildirir: ’Kim namazdan (bayram namazından) önce verirse kabul olunan bir sadakadır. Kim de namazdan sonra verirse, bu herhangi sadakadan bir sadakadır. ’Hicretin ikinci senesinden itibaren verilmeye başlanan fitrenin son veriliş vakti, bayramın ikindisine kadardır. Bundan sonraya bırakılması haramdır; ama bırakılırsa yine de verilmeli, borçlu kalınmamalıdır. Bu sebeple Ramazan’ın başından itibaren münasip yerler aranır, bulunduğu her vakitte hemen verilerek bayram sevincini ortak yaşamaya gönüller hazırlanmış olunur.

Dinî ölçülere göre zengin olan kimsenin, hem kendisinin hem de erginlik çağına gelmemiş olan çocuklarının fitrelerini vermesi vaciptir.

Şafiî, Maliki ve Hanbeli’de, bir günlük yiyeceği olanın fitre vermesi farzdır. Hanefiler de ise vaciptir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Sadaka-i fıtr-ı, küçük büyük, erkek kadın, zengin fakir herkesin vermesi gerekir.)

Fakir olan çocuğun babası ölmüş veya fakir ise babasının babası, torununun fitresini verir.

Bir kimse karısının ve büyük çocuklarının fitresini vermekle mükellef değildir. Bunlar zengin iseler fitrelerini kendileri de verebilirler.

Fitre Şu Dört Cins Yiyecek Maddesinden Aşağıdaki Miktarlarda Verilir:

1. Buğday 1460 Gram (520 dirhem)

2. Arpa 2920 Gram (1040 dirhem)

3. Kuru Üzüm 2920 Gram (1040 dirhem)

4. Hurma 2920 Gram (1040 dirhem)

Bu gıda maddelerinin kendileri verilebileceği gibi, para olarak değerleri de verilir. Hangisi fakirin yararına ise onu vermek daha uygundur. Bir fitre yalnız bir fakire verilir, ikiye bölünmez. Bir fakire birden fazla fitre verilebilir. Fitre niyet edilerek verilir; ancak bunun fitre olduğunu fakire söylemek gerekmez. İçinden niyet etmesi yeterlidir.

Fitrenin miktarını tespite gelince: Ailenin her ferdi adına verilmesi Şafii’ye göre farz, Hanefi’ye göre; vacip olan fitrenin miktarını tespitte şöyle bir mukayeseyle konuyu açıklığa kavuşturmak daha kolay olacaktır:

Her sene müftülükler bulundukları semt sakinlerinin iki öğün yemek parasını, verilecek fitrenin miktarı olarak ilan ederler. Diyelim ki, bu sene alt sınır olarak ilan edilen (beş milyon) ile insan, bulunduğu yerde sabah akşam olmak üzere iki öğün yemek yiyerek karnını doyurabiliyorsa, işte bu miktar o kimsenin fitre miktarını ifade etmiş olur. En alt sınır olarak tabii. Öyle ise fitre verecek insan önce bir nefs muhasebesi yapmalı, kendisi iki öğünde ne kadar parayla karnını doyuracaksa o miktarı, vereceği şükür sadakası fitresi olarak tespit etmeli, o miktardan, ya da daha yukarısından vermelidir. Herkesin rahatça yapacağı bir tespittir bu.

Zekât hangi fakirlere verilirse fitre de onlara verilir. Bir özürden dolayı Ramazanda oruç tutmayanlar da, nisap miktarı mal veya paraya sahip iseler fitrelerini vermekle yükümlüdürler.

Aile İçinde Zekatla Fitrenin Farkı:

Zekatta, servet kiminse zekat borcu da onundur. Ailenin (şahsına ait malı bulunmayan) diğer fertlerine zekat verme borcu yüklenilmez. Ancak fitrede öyle değildir. Fitre, zekat verecek kimsenin aile fertlerinin her biri adına da vermesi gereken bireysel borçtur. Her fert adına birer fitre ayırıp ihtiyaç sahibine sunmak, aile reisinin üzerine yüklenmiş mükellefiyettir.

Ayrıca zekat ve fitre verirken alanı mahcup edecek bir konuşma da yapılmamalıdır. Verenin kalbindeki niyeti kafidir. Alana açıklama gereği yoktur. ‘Şunu bayram harçlığı yapın’ gibi rahatsızlık vermeyecek bir cümleyle konuyu kapatmalıdır. Uzakta olan çocukların fitrelerini ya bizzat aile reisi vermeli, yahut da haberleşerek herkes kendi fitrelerini vermeye alıştırılmalıdır.

Fitre vermek, orucun kabul edilmesine, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtulmaya vesile olur.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 8. sayısı (2003 Kasım) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Teravih Namazı

Teravih Namazı

Ramazan ayında yatsı namazından sonra kılınan namaz… Teravih kelimesi Arapça, ’Terviha’nın çoğuludur ve ’oturmak, istirahat etmek’ anlamına gelmektedir. Teravih namazı her dört rekatın sonunda oturulup biraz dinlenildiği için, bu adı almıştır.(1)

Teravih namazı, kadın erkek her müslüman için sünnet-i müekkededir. Teravih, orucun sünneti değil, vaktin sünnetidir. Bir mazereti dolayısıyla oruç tutamayanlar da teravih namazı kılarlar.

Ramazan gecelerini ihya etmek için kılınan teravih namazı, Kur’an’da zikredilmemektedir; fakat hakkında çok sayıda hadis rivâyet edilmiltir. Ebû Hureyre’nin naklettiği bir hadise göre Rasûlullah (s.a.s), Ramazan gecelerini ihya etmeyi teşvik etmiş; fakat bunu kesin olarak emretmemiştir. Bu konuda; ’Her kim inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan’ı ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır.’(2) buyurmuştur. Hadis alimlerinden en-Nevevî, Hz. Muhammed (s.a.s)’in ashabına Ramazanı ihya etmeyi vacip kılmadığını, fakat mendup olarak emredip teşvik ettiğini, İslâm alimlerinin de bunun mendup olduğunda ittifak ettiklerini kaydetmektedir.

En-Nevevî, ’Ramazanı ihya etmenin, teravih namazını kılmakla hasıl olduğunu’ da zikretmektedir. Bu açıdan Hz. Muhammed (s.a.s)’in; ’her kim Ramazan’ı ihya ederse’ sözü, ’her kim geceleri namaz kılarak Ramazan’ı ihya ederse’ şeklinde anlaşılmalıdır.(3) Nitekim Abdurrahman b. Avf’ın naklettiği bir hadiste Hz. Muhammed (s.a.s): Şüphesiz Allah Ramazan orucunu farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerini ihya etmeyi sünnet kıldım. Her kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazan’ı oruçla, gecelerini namazla ihya ederse, anasından doğduğu gün gibi günahlarından temizlenmiş olur’ buyurmaktadır.(4)

’Ebû Zer (r.a)’dan nakledildiğine göre, Rasûlullah (s.a.s) Ramazan ayının sonuna doğru bazı gecelerde ashabına, gecenin üçte birini geçinceye kadar teravih namazını kıldırmıştır.(5)

Ebû Hureyre (r.a)’nın naklettiği bir başka hadiste de Rasûlullah (s.a.s)’in Ramazan ayında, ashabtan bir grubu, Ubey b. Kab (r.a)’ın arkasında cemaatle namaz kılarken gördü ve ’Doğru yapıyorlar, yaptıkları şey ne güzeldir’ diyerek tasvip ettikleri haber verilmiştir.(6)

Rasûlullah (s.a.s) Ramazanda mescitte gece bir namaz kıldı. Sahabenin çoğu da onunla birlikte o namazı kıldı. İkinci gece yine aynı namazı kıldı. Bu kez O’na tabi olarak aynı namazı kılan cemaat daha fazla oldu. Bu derin alakayı gören şefkat ve merhamet menbaı, bizim hissetmediğimiz endişeyi ümmeti hesabına hisseder ve; Bu alakadan dolayı Rabbim bu namazı farz kılarsa, ümmetimin hali nice olur? Kılamadıkları takdirde farzı terk etmiş olurlar! diye düşünür.

Bu endişeden dolayıdır ki, sonraki gecelerde cemaate teravih kıldırmayan Efendimiz (s.a.s), onları kendi hallerine bırakır. Herkes tek tek (Efendimiz (s.a.s)’in evinde kıldığı gibi) kılmaya başlar.

Durum Hz. Ebu Bekir (r.a) zamanında da aynı şekilde devam eder. Hz. Ömer (r.a)’in halifeliğinin ilk senelerinde de aynı şekilde sürer.

Bir gün, sünnetleri yerli yerine oturtmasıyla bilinen Hz. Ömer, müsteşarlarına sorar:

– “Bu cemaat, teravihi neden hâlâ tek tek kılıyor da Rasûlullah’ın ilk gecelerde kıldırdığı gibi cemaatle kılmıyor?’

Müzakere uzar ve sonunda karar çıkar:
– “Büyük alim Übey bin Kâb, bu akşamdan itibaren teravihi Rasûlullah’ın kıldırdığı gibi tekrar camide kıldıracaktır. “Cemaatin haberi olsun… Artık teravihin farz olma ihtimali yoktur. Sünnet olarak ibadet hayatımızda yerini ilk kılındığı gibi almalıdır…denir. ”

O gece Mescid-i Saadet’te Rasûlullah’ın kıldırdığı ilk teravih gibi teravih cemaatle kılınır. Bunu görenler halifeye dua ederler:

– “Allah, Ömer’in kabrini nurlandırsın. Mescidimizi nurlandırdığı gibi. Bölük pörçük cemaatleri toplayıp birlikte ibadet etmemizi sağladı. Tıpkı Rasûlullah (s.a.s)’in kıldırdığı gibi…”

Hanefilere göre, teravih namazının rek’ât sayısı Hz. Ömer (r.a)’in uygulamasına dayanır. Hz. Ömer Mescid-i Nebevî’de halifeliğinin son zamanlarında teravih namazını yirmi rekât olarak kıldırdı. Dört halife devrinden sonra da kimse teravihin yirmi rekat olarak cemaatle kılınmasına karşı çıkmadı. Alimler bu hususta Hz. Muhammed (s.a.v)’in şu hadisine göre hareket etmişlerdir:

’Benden sonra benim sünnetimden ve Râşit halifelerin sünnetinden ayrılmayın.’(7) Diğer yandan Abdullah b. Abbas (r.a)’in Ramazan ayında teravih namazını yirmi rekat olarak kıldığı ve arkasından da üç rekat vitir namazını kıldığı rivâyet edilmiştir. İmam Ebû Hanife’ye Hz. Ömer (r.a)’in bu hususta yaptığı uygulama sorulunca, şöyle demiştir: “Teravih namazı hiç şüphesiz müekked bir sünnettir. Hz. Ömer, bu namazın cemaatle ve yirmi rekat kılınmasını şahsî bir ictihâdı ile yapmadığı gibi, bir bid’at olarak da emretmemiştir. O, kendisinin bildiüi şer’î bir esasa ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in bir vasiyetine dayanarak böyle yapmıştır.(8)

Nakledilen bütün bu rivâyetlere göre teravih namazının sekiz rekatının müekked sünnet olduğunda şüphe yoktur. İbnu’l-Humam gibi bazı alimler, sekiz rekattan fazlasının müstahap olduğunu söylemişlerdir. Bu durum, yatsı namazından sonra dört rekat nafile namaz kılmanın müstahap oluğuna benzer ki, bunun ilk iki rekatı müekked sünnet olur.(9)

Teravih namazı, Ramazan ayına mahsustur; vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Vitir namazı teravih namazından sonra kılınır; ancak teravih namazından önce kılınmasında da herhangi bir sakınca yoktur; fakat teravih namazı yatsı namazından önce kılınmaz. Kılındığı takdirde, iâdesi gerekir. Bu namazın gece yarısından veya gecenin üçte birinden sonraya tehir edilmesi müstehaptır.

En sağlam görüşe göre, teravihte cemaat olmak sünnet-i kifâyedir. Yani bir mescitte hiç kimse teravihi cemaatle kılmazsa, hepsi günahkâr olur. Teravih namazı tek başına kılınabilir; fakat cemaatle kılınması daha faziletlidir. Teravih namazına, yarısında yetişen kimse, önce yatsı namazının farzını kılar ve daha sonra teravih namazını kılmak için imama uyar. Eksik kalan teravih rekatlarını, daha sonra kendisi tamamlar. Hatim ile teravih namazını kılmak sünnettir.

Teravih namazının kazası yoktur. Bilindiği gibi farz ve vacip namazlar kaza edilirler. Teravih namazını, her iki rekatta bir selâm vererek on selâm ile bitirmek daha faziletlidir. Dört rekatta bir selam vermek de caizdir. Teravih namazını kılarken, iki rekatta bir selâm verilse, normal olarak sabah namazının iki rekat sünneti gibi ve dört rekatta bir selâm verilse, yatsı namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Başlarken ve her iki rekatın başında ’Sübhâneke’, ’Eûzü besmele’ ve her oturuşta ’et-Tahiyyat’ ile ’Salli-barik’ duaları okunur. Cemaatle kılınınca, cemaat hem teravihe, hem de imama uymaya niyet eder. İmam teravih namazını sesli olarak kıldırır.(10)

Teravih namazı, diğer namazlara nispetle biraz seri kılınır; ama bu, harflerin mahreci anlaşılmayacak şekilde bozuk bir telaffuzla kılınabilir anlamına gelmez. Bu bakımdan teravih namazının normalin dışındaki bir şekilde acele kılınması mekruhtur. Namazın rükünlerini yerine getirirken de acele edilmez. Kelimeleri tane tane okumak, mahreçlere dikkat etmek ve rükünleri gerektiği gibi yerine getirmek gerekir. Kısacası normal zamanlarda vakit namazlarını kıldığımız tempo ile kılmak en doğru olandır. Eğer gücümüz kafi gelmiyorsa illaki yirmi rekatı kılacağız diyerek namazın sıhhatini bozmamamız gerekir.

Ne kadarına güç yetirirsek onunla iktifa etmeli ve bu kıldıklarımızı da erkana uyarak kılmalıyız. Bununla beraber, teravih namazının ancak yılda bir defa geldiğini ve bir daha ki ramazana ulaşamayabileceğimizi de düşünerek, tembellik etmemeli ve mutlaka Hz. Ömer Efendimiz gibi çıtayı en yüksekte tutup, yirmi rek’at kılmaya çalışmalıyız.

Teravih namazı hatimle kılınmayan camilerde, herhangi bir yanlışlığa meydan vermemek ve cemaatin da kısa sureleri iyice ezberlemelerini sağlamak için, ’Fil sûresi’nden sonraki sureleri okumakta yarar vardır. Bu durumda imam, rekat sayılarında da tereddüde düşmekten korunmuş olur.(11)

KAYNAKÇA:
1. el-Meydânî, el-Lubab, İstanbul, (t.y) I, 123.
2. Buhârî, Îman, 25, 27; Müslim, Musafi’in, 173, 176; İbn Mâce, İkametu’s-Salâ, 173; Tirmizî, Savm, 83.
3. en-Nevevî, el-Minhâc, 1924, VI, 39, vd.
4. İbn Mâce, İkametu’s-Salâ, 173; İbn Hanbel, I, 191, 195.
5. İbn Mâce, İkametu’s-Salâ, 173.
6. Ebû Dâvud, İkâmetu’s-Salâ, 190.
7. Tirmizî, İlim, 16; İbn Hanbel, IV, 126.
8. et-Tahtavî, Ha?iye, 334.
9. İbnu’l-Humâm, Fethü’l-Kadîr, Mısır, 1315, I, 333 vd.
10. el-Kasânî, Bedai’us-Sanâyi’, Beyrut, 1974, I, 288; Tahtavî, Ha?iye, 335 vd.
11. İbn Abidîn, Reddu’l-Muhtar, II, 44; vd., Vehbi ez-Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, Dima?k, 1989, II, 72.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 8. sayısı (2003 Kasım) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Sevgi ve Muhabbete Dair

Sevgi ve Muhabbete Dair

Rabbimiz Teâlâ buyururlar ki

’Rasûlüm! De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün! Çünkü Allah çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir.’ (Âl-i İmrân, 3/31)

Müminlerin Allah’ı sevmesi; O’nun emrine itaat etmeleri ve sadece O’nun rızasını gözetmeleri ve bunları yaparken de Rasûlullah (s.a.v)’i kendisine rehber edinerek amellerde bulunması olup, Cenâb-ı Hakk’ın müminleri sevmesi ise; onları affetmesi, mükâfatlandırması, rahmeti ve tevfîkiyle onlara ikramlarda bulunmasıdır.

Anlatılır ki:

Peygamberimiz’in güzel ahlâkı ile ahlâklanmayan birisi bir gün rüyasında Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i görür. Allah’ın Rasûlü (s.a.v), o adama hiç ilgi göstermez. Adam der ki:

– “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana kırgın mısınız?” Hz. Peygamber (s.a.v):

– “Hayır!” Adam:

– “O halde bana niçin bakmıyorsunuz?” Hz. Peygamber (s.a.v):

– “Çünkü seni tanımıyorum.” Adam:

– “Nasıl tanımazsınız. Ben senin ümmetinden birisiyim. Hâlbuki âlimler, ümmetinden birisini, ananın evladını teşhis ettiğinden daha iyi teşhis ettiğinizi söylemişlerdi.” Hz. Peygamber (s.a.v):

– “Doğru söylemişler. Fakat ben senin üzerinde benim güzel ahlâkımdan bir şey görmüyorum ve senin bana hiç salât-u selâmın gelmedi. Benim, ümmetimden birini tanıyabilmem, o kimsede benim ahlâkımın bulunması nispetindedir.”

Adam uyanınca bunları düşündü ve hemen Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in güzel huyları nelerse onları yaşayışına tatbik etmeye karar verdi. Bir müddet sonra tekrar Allah Rasûlü’nü rüyada gördü. Efendimiz (s.a.v) hemen:

– “Şimdi seni tanıyorum ve senin için şefaat edeceğim!” buyurdular.*

Kim dört şeyi yapmadan dört şeyi iddia ederse o, yalancıdır:

1- Cennet’i sevdiğini söyler; fakat Allah’a itaat etmezse,

2- Hz. Peygamber’i sevdiğini söyler; fakat O’nun güzel ahlâkına tabi olmaz, âlimleri ve fakirleri sevmezse,

3- Cehennem’den korktuğunu söyler; fakat günah işlemekten çekinmezse,

4- Allah’ı sevdiğini söyler; fakat maruz kaldığı musibetlerden dolayı sızlanırsa, o kimse yalancıdır.

Sevginin alâmeti sevdiğine uymak ve sevdiğinin hoşuna gitmeyen hareketlerden kaçınmaktır.

Hazreti Ali (r.a.) der ki:

’Cennet’e iştiyakı olan, hayır işlemeğe koşar. Cehennem’den korkan, nefsini kötü hareketlerden meneder. Ölümü muhakkak bilen, zevkini hakir görür.’

*İmam-ı Gazalî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 45. sayısı (2006 Aralık) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Rasûlullah’daki (s.a.v) Diyalog Anlayışı ve Günümüze Yansıyanlar

Rasûlullah’daki (s.a.v) Diyalog Anlayışı ve Günümüze Yansıyanlar

Müslüman, içine kapalı bir tip değildir. Kur’ân-ı Kerim’de “en hayırlı ümmet” olduğumuz haber verilirken, bunun gerekçesi de “doğruyu ve güzeli başkalarına anlatmamız, insanları yanlışlardan ve yasaklardan men etmemiz” (Âl-i İmrân, 3/110) şeklinde ortaya konulmuştur. Bütün Peygamberlerin ortak yolu Allah’ın kullarını irşat etmek, onları küfürden, şirkten ve Allah’a isyandan kurtarmaya çalışmaktır. Bundan dolayı Kur’ân’da ırkı, kültürü ve dini farklı olan insanlarla diyalog kurma yasaklanmamakta, bilakis Allah’ın kabul edeceği bir ortak paydada buluşma tavsiye edilmektedir. “De ki: ‘Ey Ehl-i Kitap! Geliniz aramızda müşterek olan şu kelime üzerinde karar kılalım: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah yanında Rabb edinmesin.’ Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: ‘Şahit olun ki biz müslümanlarız!’ deyiniz.” (Âl-i İmrân, 3/64.) Diyalog ve hoşgörü açısından Kur’ân ve Sünnet’e bakıldığında, konuyla alâkalı birçok âyet ve hadis bulmak mümkündür. İşte bu husus da, İslâm dininin herkesi kucaklayıcı bir yanını, yani onun evrenselliğini göstermektedir. İslâmî müsamahanın çerçevesi Ehl-i Kitab’a, hatta bir manada kim olursa olsun bütün dünya insanlarına kadar uzanmaktadır.

Rasûlullah (s.a.v), Hicaz bölgesindeki farklı kültür ve inançlara mensup insanlarla bir araya gelip konuşma gayretlerinin yanında komşu ülkelerdeki diğer din mensuplarıyla diyaloga önem vermekteydi. Efendimiz (s.a.v), müşrikler baskıyı artırdıklarında bi’setin beşinci yılında Müslümanları kafileler hâlinde Necaşî’nin ülkesi olan Habeşistan’a göndermiş, bu arada Necaşî’yi de İslâm’a davet eden bir mektup yazmıştı. (Muhammed İbn İshâk, Siyer, Yay. Haz. Muhammed Hamidullah, Çev. Kurul, İstanbul, 1991, s. 290; Beyhakî, Ahmed b. Hüseyin, Delâili’n-Nübüvve, Tah. Abdulmu’tî Kalacı, Beyrut, 1985, 2/308.)

Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, Necaşî’nin huzurunda ülkesine geliş gayelerini anlatıp İslâm hakkında bilgi verdiklerinde, o da Müslüman olmuştur. (İbn-i Hişam, 1/248-250.) Ayrıca Efendimiz (s.a.v) ile Necaşî arasındaki diyalogun bu hadise ile sınırlı kalmadığını, Necaşî’nin, Hz. Peygamber’e (s.a.v) bir takım meseleleri sorup öğrenmek üzere elçiler gönderdiğini ve yedi rahip beş keşişten oluşan bu heyetin aldıkları cevaplar karşısında gözleri yaşararak ve İslâm’ı kabul ettiklerini de müşahede ediyoruz. (İbn İshak, 280.) Necaşî vefat ettiğinde ise, Rasûlullah (s.a.s) bir vefa örneği olarak İslâm ile şereflenmiş olan bu insanı hayırla yâd etmiş ve gıyabında cenaze namazını kıldırmıştır. Ayrıca Rum kralı Kayser, Fars kralı Kisra, İskenderiye kralı Mukavkıs, Umman’ın kralları Ceyfer ve İyaz, Yemâme kralları Hanefî Sümâme b. Üsâl-Hevze b. Ali, Bahreyn kralı Münzir b. Sava el-Abdî ve Şam bölgesinin kralı Haris b. Ebî Şimr el-Gassânî, Efendimiz’in (s.a.v) diyalog kurmak için elçi gönderdiği devlet adamları arasındadır. (et-Taberî, Muhammed b. Cerîr, Tarihü’l Ümem ve’l Mülûk, Daru’l-Fikr, 1987, 3/237; İbn Sa’d, 1/258)


Diğer din mensuplarıyla nasıl bir ilişki içerisinde olabileceğimize dair vermiş olduğum bu örneklerin yeterli olacağı kanaatindeyim. Efendimiz (s.a.v) onlarla diyalog kurabilmek adına hiçbir zaman hak ve hakikati söylemekten veya onlara mektuplar yazıp, elçiler göndererek bildirmekten geri durmamıştır. Yani o kimseleri her fırsatta Allah’ı ve kendisinin de Allah’ın Peygamberi olduğuna îmana davet etmiştir. Bu yüzden onlarla diyalog halinde olmuştur. Aksi takdirde kendisine gelen ne Necranlı Hrıstiyanlara, ne de Medine’de yaşayan Yahudilere; “Sizin yolunuz da haktır veya bizim ve sizin de inandığınız aynı Allah’tır, bu şekilde devam edin” diye bir kelime dahi söylememiştir. Hatta Efendimiz (s.a.v) Yahudilerin Medine’deki ilim ve adliye merkezi konumundaki Beyt-ul Midras’larına bizzat gitmiş, onlara “Ey Yahudi topluluğu, İslâm olun, selâmet bulursunuz” (Buhârî, İ’tisam 18) tebliğinde bulunmuştur. Onun İslâm’a davetini bazıları kabul ederek ebedi saadete kavuşmuş, bazıları da kabul etmeyerek îmandan yoksun bir şekilde âhiret hayatının saadetinden mahrum kalmışlardır.

İşte diyalog bu şekilde olan bir karşılıklı konuşmayı ve görüşmeyi içerir; ama günümüzde dinler arası diyalog adına yapılan girişimlere ve yıllardır sürdürülen çabalara karşın Hristiyanların İslâm’a ve Müslümanlara bakışında hiçbir değişiklik olmamıştır. Ayrıca bu diyalog toplantılarında (şayet dile getirilebiliyorsa) İslâm’ın hak ve hakikati adına veya onları İslâm’a davet adına neler söyleniyor merak ediyorum. Nitekim Papa’nın, Eylül 2006’da Cihan Güneşi Efendimiz’e (s.a.v) hakaret içeren konuşması bunun en açık örneğidir. Dolayısıyla diyalog yalnızca Müslümanlar açısından “Hristiyanlık sempatisi” gibi bir işleve bürünmekte ve Müslüman halkların dirençlerini kırmaktadır. Bu durum diyalog girişiminin Hristiyanlar açısından misyonerliğin yeni bir versiyonu olduğu görüşünü de haklı çıkarmaktadır.
Hem bir müslümanın, teslis inancını (trinity) kabul eden ve “Allah, İsa, Ruhü’l-Kudüs” diyen Hristiyanlarla aynı Allah’a inanıyoruz diyebilmesi mümkün müdür? Şayet böyle söyleyen bir kimse bu ifadesiyle işlemiş olduğu vahim hatayı nasıl açıklayabilir? Çünkü Kur’ân’da “Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19) ve “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/85) buyrularak insanlığın kurtuluşu için tek yolun İslâm’ı kabul etmekle olacağı açıkça vurgulanmaktadır.


İçinde bulunduğumuz şu günlerde farklı dinler arasındaki diyalogu bir kenara bırakın, aynı dinin farklı mezhepleri arasındaki diyalogun gelişmesine bile karşı çıkan ve hatta üzülerek ifade etmeliyim ki, bu insanları kanlı bıçaklı hale getirmeyi başaran zihniyetlerin var olduğu dünyada bu adamların ’dinler arası diyalog’dan yana olduklarını söylemek mümkün müdür? Tüm dünyanın gözü önünde, sırf İslâm’ın farklı mezheplerinden geldikleri için birbirlerini kesen Iraklıların durumuna bakınca insanın haykırası geliyor: Dinler arası diyalog elbette iyi ve güzel bir şeydir; fakat önce dinlerin kendi içlerindeki diyalogu, anlayışı ve barışı sağlamaları gerekmez mi? Öncelikle İslâm Dünyası’nın kendi içerisinde bir iç diyalog sağlaması lazımdır. İçimizde sağlayacağımız birlik ve beraberlik, bizi diğer din mensuplarıyla olan diyalogumuz konusunda da en isabetli kararı vermeğe götürecektir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 46. sayısı (2007 Ocak) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Kutlu Doğum

Kutlu Doğum

Mü’minler için önemli olan bereketli ve feyiz dolu günler vardır. Bunlardan bazıları da mü’minlerin bayramı sayılır. Her hafta Cuma günü yaşanan bu bayram sevincini daha büyük çapta Kurban ve Ramazan Bayramları’nda da yaşarız. Fakat bir bayram daha vardır ki, aslında o, sadece Müslümanların değil, bütün varlık âleminin bayramı sayılır ki; o da Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz’in dünyaya teşrif buyurarak bizi şereflendirdiği gündür, Velâdet-i Ahmediye’dir. Bu bağlamda kullanılan ’Mevlid’ kelimesi de ’doğum’ anlamına gelir. Efendimiz’in (s.a.s) dünyayı şereflendirdiği Rebiü’l-evvel ayının on birinci gününü on ikinci güne bağlayan geceye de ’Mevlid Kandili’ denmektedir. Milâdî olarak ise takvimler o gün 20 Nisan 571’i gösteriyordu.

Efendimiz (s.a.s) dünyaya teşrifini bir müjde olarak şu şekilde dile getirmiştir:
’Ben, atam Hz. İbrahim’in duası, kardeşim Hz. İsa’nın müjdesi, annem Âmine’nin rüyasıyım. Annem bana hamile olduğu sırada bir rüya görmüştü: İçinden bir nur çıkmış ve bu nur Suriye’deki sarayları aydınlatmıştı.? (Şiblî, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, Şevval 1330, c.2, s.1643)

Rasûlullah (s.a.s)’in aziz hatırasını yâd etmek, mübarek doğumunu anmak üzere özellikle Türk-İslâm dünyasında, çok sayıda manzum ve mensur eserler meydana getirilmiş, bir mevlid edebiyatı oluşmuş, bu maksatla merasimler tertip edilmiştir. Nitekim İslâm âleminde, Efendimiz’in (s.a.s) doğumu için yapılan ilk büyük resmî mevlid şenlik ve törenlerini başlatan Müslüman Türkler olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s)’in doğum yıldönümünde şenlik yapıp, yaptığı şenliğe pek çok kişiyi davet eden, misafirlerini rengârenk çadırlarda, ikramlarla karşılayan ve bu törenlerde mevlid okutan ilk Türk emiri, Erbil Atabey’i Muzafferuddin Gökbörî (1190-1233) olmuştur. (Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, I, 48; ’Tarihte İlk Resmî Mevlid Merasimleri’, Uludağ Ü. İlahiyat Fak. Der., II/2, 1987, s.73-76)

Melik Gökbörî’nin resmî bir organizasyonla başlattığı bu mevlid merasimi geleneği, daha sonraki yüzyıllarda resmî ya da hususî olarak devam etmiş ve Osmanlılar döneminde farklı bir heyecana bürünmüştür. Günümüzde ise bu gelenek Kutlu Doğum adı altında Nisan ayında kutlanmaktadır.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (s.a.s) bu güzel gecede hakkıyla anılır ve doğumundan dolayı duyulan sevinç, kalben ve lisânen dile getirilir. İmam Abdi’l-Melik Kettânî’nin dediği gibi;

’Mevlid günü ve gecesi, mübecceldir, mukaddestir, mükerremdir. Şerefi, kıymeti çoktur. Rasûlullah (s.a.s)’in varlığı, vefatından sonra, ona tâbi olanlar için, kurtuluş vesilesidir. Onun mevlidi için sevinmek, Cehennem azabının azalmasına sebep olur. Bu geceye hürmet etmek, sevinmek, bütün senenin bereketli olmasına sebep olur. Mevlid gününün fazileti, Cuma günü gibidir.?

Rasûlullah (s.a.s)’ı sevmek kişinin iman bakımından kemalâtına işarettir. İşte Kur’an bu manada ne güzel bir mesajdır biz mü’minlere;

’Andolsun, Allah’ın Rasûlü’nde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah’ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır.?(el-Ahzâb, 33/ 21) İnsanlığın her zaman ve mekânda Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği ilâhî mesaja ve bu mesajın hayata geçirilmiş şekli olan onun sünnetine ihtiyacı vardır. Onu örnek almak, Kur’ân’a uymaktır. Çünkü Hz. Âişe (r.anhâ)’nın ifâdesiyle; O’nun ahlâkı Kur’ân’dı. (Müslim, Misâfirîn 139)

Yaşadığımız yüzyılda mü’minler olarak bizler veya etrafımızdaki insanlar, uğruna kâinatın yaratıldığı Peygamber’ini (s.a.s) ne kadar tanıyor? Böyle bir soruya müspet bir cevap verebilir miyiz? Toplumun yaşantı şekli, Efendimiz’in (s.a.s) ahlâklarından ne kadar uzakta olduğumuzu görmemize yetecektir. Kitapçı vitrinlerinde yüzlerce siyer kitabı olmasına rağmen bunları alıp okuyan ve üzerinde düşünen insanların sayısı ne kadar da azdır. Yarınlarımızın teminatı olan çocuklarımız, günlerini, hayal mahsulü (Harry Potter gibi) maceraları okumakla geçiriyor. Çeşitli dizilerde gördükleri karakterleri, mafya dizilerindeki çetecileri kendilerine model olarak alan ve haksız kazancı meşrulaştıran bir nesil, Efendimiz’in (s.a.s) mesajlarına ne kadar da muhtaçtır. Bu mesajlar onların yitik hazineleridir. Fakat zihinlerimiz öyle bir uyuşturulmuş ve bulandırılmış ki bunları kaybettiğimizden de haberdar değiliz. Kaybettiğinden haberdar olmayanın yitik hazineleri bulmaya koyulmasını ve onlardan istifade etmesini bekleyemezsiniz.

Kutlu doğum, bu münasebetle düzenlenen merasimlerden olan mevlitler, dağıtılan birkaç paket şeker ve tatlı çeşitleri, bununla birlikte birkaç ses sanatkârı veya ilâhîciyle, ilmî çevrelerde ise bazı sempozyumlar düzenlenerek kutlanmakta ve Efendimiz’le (s.a.s) irtibatımız ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Onu anma adına yapılan tüm bu faaliyetler sadece Nisan ayında yapılan bir şenlikten ve mevlit törenlerinden ibaret olmamalıdır. Efendimiz’in (s.a.s) sünnet ve ahlâkları yaşanmaksızın Allah’ın rızasının kazanılamayacağı hakikatinin gönüllere işlenmesi gerekir. Çünkü onun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman onun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz. Rabbimiz’in bu kadar yücelttiği bu mübarek varlığı her şeyimizden çok sevmeliyiz. Bu sevgi, kuru bir ifadeden öteye gitmelidir. Efendimiz’e (s.a.s) sadece belli gün ve gecelerde değil her daim salât ü selâm getirmeliyiz. Onun şefaatine sığınmalıyız.

’Dünya neye mâlikse O’nun vergisidir hep,

Medyûn ona cemiyeti, medyûn ona ferdi;

Medyûndur o masuma bütün bir beşeriyet,

Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!’

M. Akif Ersoy

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 49. sayısı (2007 Nisan) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Kulluk ve Şükür. Umre Sadece Turistlik Bir Gezi Midir ?

Kulluk ve Şükür. Umre Sadece Turistlik Bir Gezi Midir ?

Yaz tatiline yaklaştığımız şu günlerde, yine bir umre heyecanı sardı kardeşlerimizi. Rabbim bu mukaddes yolculuğa nail olacak kardeşlerimizin ibadetini şimdiden kabul buyurarak Efendimizin (s.a.s.) hayattayken sevgi ve hoşnutlukla ‘kardeşlerim’ diye yâd ettiği salih kimseler arasına ilhak eylesin. Tabi ki, o mukaddes beldeleri görebilme şerefine nail olma çok güzel bir duygudur. Bu duygu atmosferini hemen hemen her kardeşimizde görmek mümkündür. Gönülde duyulan bu heyecanla karışık sevinç ve neşe daha oralara gitmeden başlamaktadır. Ama duyulan tüm bu hissiyat hususunda gözden kaçırmamamız gereken bazı noktalar vardır ki, bunlar da çok önemlidir. Söyleyeceklerime katılmayacak kardeşlerim de olabilir; ancak maksadım mü’minler olarak özeleştirimizi vermek ve Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizle kopan bağlarımızın idrakiyle eksikliklerimizi ikmal etmektir. Yoksa yapılan amellerimizi küçümsemek değil.

Diğer ülkeleri bilmiyorum ama son zamanlarda Türkiye’den umreye rağbet edenlerin sayısında dikkate değer artış görülmektedir. Daha önceleri tatillerini sahillerde ve tatil köylerinde değerlendiren magazin dünyasının ünlülerinden alın Türkiye’nin sosyete ve zenginlerine kadar herkesi orda görmek mümkün. Tabiî ki toplumun her kesiminden insanların bu mukaddes beldeleri ziyaretleri çok sevindiricidir. Ancak ziyaret edilen yer bir antik kasaba veya müze olmadığı için ziyaret edenlerinde maddeten olduğu gibi ruhen de bir hazırlık içerisinde olmaları gerekmez mi? Öncelikle bizler, daha oraya gitmezden ‘nereye gidiyoruz ve ne amaçla oralardayız?’ bu gibi soruların cevaplarını gerçek manada verecek ruh haletine sahip olmalıyız. Zira ruhen bir hazırlığı olmayan insan o mübarek beldelere vardığında ilk olarak isteyeceği şey geride bıraktığı ülkesindeki rahat ve konfor olacaktır. Havanın sıcaklığı, otobüslerin konforu, kalacağı otelin soğutucusunun iyi çalışıp çalışmadığı, odasındaki televizyondan kaç kanal izlediği, şayet Türk televizyonlarından gösteren kanal yoksa neden göstermediği, yemeklerin hep kendi arzularına uygun olup olmadığı gibi pek çok önemsiz konular gittiği günden itibaren nefsini ve kalbini sararak meşgul edecektir. Hâlbuki kendimize ‘biz bunun için mi buradayız yani buraya tatil yapmaya mı geldik’ diye bir soru yöneltse gerçekler güneş gibi ortaya çıkacaktır.

Şimdiye kadar olan bu mukaddes yolculuklarda öncelikle Medine’yi ziyaret, daha sonra da Mekke’de umre yapıp ve Kâbe’yi tavaf ederek ibadetlerimizi eda etmiştik. İman beldesi Medine’de daima hatırımızda tutacağımız bir husus vardır ki, ’Kabrimi ziyaret eden şefaatimi hak eder’, ’Beni vefatımdan sonra ziyaret eden sağlığımda ziyaret etmiş gibidir’ buyuran Rasûlullah (s.a.s)’in beldesinde bulunma güzelliğidir. İnsan bu atmosfere manen hazır değilse oradaki rahmetten nasıl istifade edebilecek? Hâlbuki İmam-ı Azam, Efendimizi (s.a.s) ziyarete gittiğinde çadırını Mescid-i Nebevî’nin dış tarafına kurar ve Efendimiz (s.a.s)’den kendisinin manen de davet edileceği zamanı beklerdi. Yine İmam Mâlik, Medine’nin tozu gözüne kaçan bir adam; ‘o tozun gözüne rahatsızlık verdiğini’ söyleyince o adama 30 sopa vurdurtur. Çünkü İmam Mâlik Medine’nin tozu toprağı insana şifadır, berekettir, demekte ve Medine’de bulunduğu dönemlerde ihtiyarlığında bile bineğine binmez. Çünkü ona göre bu yerlerde Allah’ın Rasûlü (s.a.s) ayak basmıştır ve kendisi Medine’de daima yaya olarak dolaşmayı tercih eder. Rasûlullah (s.a.s) sevdalılarının gözünde Medine’nin tozu toprağı bile bu kadar kıymetlidir. Peki, günümüz insanı yani avam seviyesindeki kimselerin durumları nasıl? Mescid-i Nebî’de namazlardan sonra mescidin içerisinde, Türkiye’deki siyasi meselelerden, dünyalık işlerinden, bağlı bulunduğu cemaatin ne kadar mübarek olduğundan kendilerinin dışındakilerin yanlış olduğu gibi gıybet, nemime, bühtan, iftira içeren konuları Efendimizin (s.a.s) huzurunda konuşmaktan hiç hayâ etmeyenlerin oluşturduğu grupları görmek mümkün. Ben çok merak ediyorum; ‘Acaba bu insanlar kimin huzurundalar ve onlar bu denî sözleri müslüman kardeşleri hakkında söylerlerken onları kim dinlemekte?’ Hâlbuki Kur’an, Efendimize saygıyla alâkalı onun huzurunda sesimizi yükseltmekten bile men etmişken acaba bu çeşit konuşmalardan Rasûlullah (s.a.s)’ı ne kadar incittiklerinin farkındalar mı?

Mekke’de de durum bu anlatılanlardan farklı değil, nasıl mı? Birkaç örnekle izah edelim. Kâbe Müslümanlar için en kutsal mekândır. Yapılan bir iyiliğin sevap hanesinde en az yüz bin olarak kıymet bulduğu bir yerdir. Orası rahmetin merkezi olması hasebiyle Kâbe’ye bakmak bile gözün nurunu artırır. Sürekli rahmetin indiği bir mekâna saygı hususunda hangi konumdayız? Hz. Aişe annemizin azadlısı ve İmam-ı Azam’ın hocalarından olan Mesrûk Kâbe’de kaldığı zamanlarda şayet uykusu gelmişse ayaklarını uzatıp da yatmak yerine oraya saygısından secdeye kapanır o şekilde dinlendiği anlatılır. Günümüz insanından zaten böyle bir hal bekleyen yok ama en azından Kâbe’yi tavaf ederken bari şehrin caddelerinde dolaşıyor gibi veya parkta gezinti yapıyor gibi bir ruh haletinde olmasınlar yeter. Çünkü orası eline zemzem alıp diğer eliyle de eşinin elinden veya belinden tutarak aheste aheste yürüme parkuru değildir. Orada kılınan iki rekât namaz ve yapılan iyilikler nasıl ki çok daha fazla misliyle değer buluyorsa oranın saygınlığını yok eden ahlâklarda insanı o derece günahkâr yapar ve sevap işliyoruz diye günah kazanıp da memlekete dönülür.

Bu mukaddes beldelerin çarşı ve pazaryerleri de rengârenk vitrinleriyle insanın nefsini okşayan ayrı güzelliklerle süslenmiştir. Bizler, çok kısa bir zaman diliminde orada bulunacağız ve buna göre zamanlarımızı alışveriş yerine Kur’an okuyarak, ibadetle, tefekkürle, salâvatla ve zikirle doldurmalıyız. Şayet nefsanî ahlâklarımızın fısıltılarına engel olamıyorsak bizleri, o mukaddes beldelere beraberinde götürme nezaketinde bulunan büyüklerimizi örnek alalım. Bu bize yeterli olacaktır. Çünkü onlar, bir anını bile boş geçirmemekte, oralara saygının nasıl olacağını canlı bir şekilde bizlere göstermektedir. Aksi halde kendi keyfimize göre yapacağımız ziyaret, ibadet, alışveriş ve gezip dolaşma Efendimizi de sıkıntıya sokacaktır.

Aklımıza şöyle bir fikir gelebilir; ‘benim param var ve o miktarı yatırdığım için de gitme hakkına sahip oldum.’ Gönülde böyle bir inanışın var olması zaten gitmeden kaybettiğinin bir alâmetidir. Kendi karanlık dünyalarımızla Rasûlullah (s.a.s) sevdalısı kimselerin gönül dünyalarına da rahatsızlık vermeyelim. Çünkü onların orada bulunma gayeleri Allah’ın rızasını kazanma ve Rasûlullah (s.a.s.)’a vefa ve teslimiyetlerini ifade içindir. Ya senin bulunma gayen…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 51. sayısı (Haziran 2007) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Çölleşen Kim! Dünyamız Mı ? İnsanlık Mı?

Çölleşen Kim! Dünyamız Mı ? İnsanlık Mı?

Milyarlarca yıldan bu yana, muazzam bir denge içerisindeki yeryüzü ekosistemi, insanoğlunun sınır tanımaz ve açgözlü davranışları ile büyük değişmelere uğramakta ve bozulmaktadır. Özellikle 150-200 yıldan bu yana yapılan yanlış ve ölçüsüz uygulamalar ile yeryüzünün atmosferi ve su kaynakları çoğu yerde kirletilmiş, ormanların büyük kısmı tahrip edilmiş ve milyonlarca yıldır varlıklarını sürdüren çeşitli bitki ve hayvanın nesli tükenmiştir. Son yıllarda karşılaştığımız en önemli problemlerden birisi de küresel ısınmadan kaynaklanan iklim değişikliği olmuştur.


Yeryüzünde harpler, fakirlik, açlık ve çevre problemlerinde olduğu gibi, iklim değişikliğinin de aslında tek bir sebebi vardır. İnsanoğlunun, üze-rinde yaşadığı yeryüzünün gerçek değerini ve kendisinin de bu mekândaki varlık gayesini idrak edemeyişi veya anlamak istememesidir. Görünen odur ki; açgözlülük, bencillik, vurdumduymazlık ve hepsinden önemlisi de inanç ve ahlâk zayıflığı devam ettiği sürece, insanoğlunun dünyada çekeceği sıkıntılar artarak devam edecektir.


Evet, insanoğlu kendi eliyle kendi felaketini hazırlamaktadır. Bazıları bunu ’küresel ısınma’ kavramıyla açıklamaya çalışsalar da ve özellikle Pozitivistler konunun asıl boyutunu dikkatlerden uzak tutmaya çalışsalar da bu problemin temelinde; ’İnsanların kendi işledikleri sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Onların (hakka) dönmeleri için Allah (c.c.), yaptıklarının bazı sonuçlarını dünyada onlara tattıracaktır? (Rûm suresi, 30/41) âyetiyle tanımı yapılan ’insanlar’ vardır.


Âyette kastedilen insanlar olarak her birimiz bu âyeti derin derin tefekkür edelim bakalım. Hangi sonuca vardınız? İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden, karalar ve denizler fesada uğradı. Çevre kirliliği ne demektir? Toprakta, suda meydana gelen bozulmalardır. Bu bozulmaların sebebi nedir? İnsanın kendi eliyle işlediği yanlışlıklardır. Yani, bu âyetin çok açık bir biçimde işaret ettiği hakikatlerden biri de çevre kirliliğidir. İşaret etmekle kalmıyor. Yanlıştan dönmeleri için, Allah (c.c.) insana, çevre kirliliğinin bazı sonuçlarını tattıracaktır. Yani, insanoğlu bu bozulmalardan dolayı zarar görecektir. Bu zararı sizler kuraklık, çölleşme, küresel ısınma şeklinde de özetleyebilirsiniz. Kısacası, genel mânâda çevre kirlilikleri özel mânâda ise küresel ısınma dedikleri Kur’an’daki bu âyetin açık bir tezahürü değil mi? Bu arada ’çevre kirlili-ği’ denince sadece sokaklarımızın temiz tutulmasını kast etmediğimiz açıktır.


Unutmayalım ki, Efendimiz de (s.a.s.) suya çok değer vermiş, nehrin kenarında abdest alırken bile gerekenden fazla su kullanılmasını israf olarak görmüştür. Efendimizin (s.a.s.) israf ve savurganlığı bu şekilde yasaklamasının elbette ki sebepleri vardır. Şöyle düşünelim: Bugün dünyamızda 6 milyar kadar insan yaşamaktadır. Her biri, el yıkarken, diş fırçalarken, abdest alırken veya banyo yaparken fazladan günde 1 litre su harcasa, bu miktar günde 6 milyar litre su israfı demektir. Ama bizler dünyada israf edilen şeylere bakıyoruz ve kendi yaptıklarımızın onların yaptıklarının yanında sinek vızıltısı kadar bile problem teşkil etmediği kanaatine varıyoruz.


İşte içerisinde bulunduğumuz şu topraklara günlerdir, aylardır yağmur yağmamakta ve susuzluğumuza tedbirler ve çareler aramaktayız. Acaba kaç kişi bunların kendi gafletimizden ve yeryüzünü ne kadar tahrifata uğrattığımızdan dolayı başımıza geldiğini düşünmektedir? Küresel ısınmadan dolayı dünyada iklimlerin değişeceği her yerde tartışılırken ve buna karşı neler yapılmalı çareler aranırken; sadece kendi mutluluğunu arayan bazı gafiller bir felaketin yaklaştığını bilseler bile, işler çığırından çıktığında kendilerinin nasılsa ölmüş olacaklarını tasavvur ederek avunmaktadırlar. Böylelerine göre Dünyamız yok mu oluyor? Olsun. Dünya sular altında kaldığında ya da ıssız bir çöl haline geldiğinde ben bu dünyadan çoktaaaan göçüp gitmiş olacağım demekteler.


Bizler, bir başkasından beklemeden içinde yaşadığımız dünyamıza sahip çıkmalıyız. ’Bir ağaç daha kessek ne olur?? diyerek bizden sonraki nesillerin geleceğini tükettiğimizi unutmamalıyız. Eskimeden değiştirdiğimiz divanlar, doldurmadan attığımız defterler, kalemler vs. için her yıl kaç ağaç kesildiğinin farkında olmalıyız. Allah’a kulluğumuzun bir gereği olarak; bu Kâinatın Sahibi’ni tanımalı, dünyayı bizimle paylaşan milyarlarca canlının olduğunun idrakinde olarak onların hukukunu çiğnememeliyiz. Tüm benliğimizle sebeplerin yegâne yaratıcısı olan Rabbimize dönerek gafletimize ve dünyaya olan bu düşkünlüğümüze tevbe ve istiğfar ederek yeryüzünden rahmet ve bereketini kesmemesi için duada bulunalım. Çünkü yeryüzünde helak olmayı hak etmeyen pek çok Hakk’ın dostları, çocuklar ve canlılar var. Tıpkı Hz. Musa (a.s.)’ın yakarışta bulunduğu gibi; ’İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir; onunla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin.? (A’râf suresi, 7/155)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 54. sayısı (Eylül 2007) için Muhammed Masum Mahlası ile yazılmıştır.

Büyük Ortadoğu Projesi ve İrak

Büyük Ortadoğu Projesi ve İrak

Tarihten Günümüze Irak

En eski şark medeniyetlerinin doğduğu Mezopotamya, 633-642 yılları arasında İslâm toprakları arasına girdi. Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde, en parlak devrini yaşadı. O zamanlar Bağdat dünyanın en önemli kültür ve ticaret merkeziydi. Irak, 637 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra Hz. Ali döneminde İslâm’ın merkezi haline getirilmiş ve İslâm’ın başkenti Kûfe’ye taşınmıştır. Hz. Ali ile Emeviler arasındaki Sıffîn savaşı da Irak sınırları içinde olmuştur. Bu savaşın ardından Irak günümüze kadar süren farklı mezhep ve etnik grupların mücadelelerine sahne olmuştur. Emeviler döneminden sonra Abbasiler bu bölgeye hâkim olmuş ardından 1055 yılından itibaren Selçukluların hâkimiyetine girmiştir. 1258 yılından itibaren ise Moğol istilasına uğramış ve iki asır onların kontrolünde kalmıştır. 1444-1467 yılları arasında Akkoyunluların hâkimiyetinde kalan Irak, 1499-1508 yılları arasında Safevilerin istilasına uğramıştır. Bu bölgedeki Şiilik ve Sünnilik arasındaki fark Safavi devleti döneminde özellikle ortaya atılarak abartılmıştır. Safaviler kendi iktidarlarını bu mezhep farklılığına dayandırarak oluşturmuşlardır. Tarih boyunca Irak, Sünni Anadolu Türkleri ile Şii İran Türkleri arasındaki hâkimiyet mücadelesine sahne olmuştur. Bu mücadele 1534’te Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı Devletinin hâkimiyetine girerek 1917’ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Abbasi dönemi 750?1258 hariç, 1920’ye kadar süren 2000 yıl boyunca Irak ya başka bir yerde merkezi olan bir imparatorluğa tabi olmuştur (Umaydiler, Moğollar, İlhanlılar ve Osmanlılar) ya da Doğu Akdeniz ülkeleri ile İran arasındaki sınır bölgesini oluşturmuştur.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı Devletinin Ortadoğu’dan çekilmesine neden olan pek çok yerel isyanlar yapılmıştır. Bu isyanlarda İngilizlerin kışkırtmalarıyla Mekke Emiri Şerif Hüseyin de kullanılmıştır. Bu dönemde İngilizler, Şerif Hüseyin ve oğullarına Osmanlı’nın yıkılmasından sonra kurulacak olan Büyük Arap Devletinin Krallığı vaadlerinde bulunur. Fakat gerçekler onların söyledikleri gibi olmamıştır. Ortadoğu farklı bir paylaşıma sahne olur. Britanya, Fransa ile yapılan Sykes-Picot Antlaşması uyarınca Musul’u, Fransızların Verimli Hilal’in (Mısır’da Nil nehrinin suladığı alanı, Levant’ı -İsrail’in bulunduğu orta bölüm- ve Fırat’la Dicle nehirlerinin suladıkları alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler Cemiyeti’nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya’ya bir hak olarak tanımasıyla Britanya Nil’den İndüs’e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük sağlamıştır. (Mim Kemal Öke, Musul-Kürdistan Sorunu 1918-1926, İz yay., İstanbul, 1995.)

16 Mayıs 1916 yılında Fransız ve İngilizler arasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması özellikle Ortadoğu’nun bugünkü haline gelmesine sebep olması açısından önemlidir. İngiliz Subay Mark Sykes ile Fransız subay Georges Picot Kahire’de bir araya gelerek masa başında Ortadoğu’yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Bu anlaşmaya göre yeni yapay devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin koşullarında Dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’ya bakış açılarını yansıtmaktadır. 1918 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılmış ve 1920 yılında yapılan San Remo Konferansı’nda Milletler Cemiyeti’nin de tanıdığı bir hakla İngiliz manda yönetimine verilmiştir. Fransız ve İngiliz subaylar bölgenin etnik ve dinsel yapısını göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda harita üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da parçaladılar. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak, Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız bölgesi oldu. (Oral Sander, Siyasi Tarih İlk Çağlardan 1918’e, İmge yay., Ankara, 1999, s. 339.) İngiltere’nin 1971’de Orta Doğu’dan tamamen çekilmesinden sonra bu bölge üzerinde Amerika en önemli güç olmaya başlamıştır. Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu’da etkisini artıran Amerika’nın Irak’a özel bir politik ilgisi vardır. Bundan dolayı yakın dönem Irak tarihinin Amerika tarafından şekillendirildiğini söylemek mümkündür.

Irak, Musul, Bağdat ve Basra başta olmak üzere 18 ayrı şehirden meydana gelmektedir. Yaklaşık 23 milyon nüfusa sahip olan Irak’ın %97’si Müslüman (%51 Şii, %41 Sünni), %4’ü ise Hıristiyan’dır. Etnik dağılım olarak ise %70-75 Arap, %15-20 Kürt ,%4 Türkmen, %4 Yezidiler, %1 Arami (Süryani) ve diğer etnik unsurlardır. (Şule Şahin, 11 Eylül Sonrasında Amerika Birleşik Devletler’inin Ortadoğu Politikası, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2006.)

Şiiler Güney Irak’ta yaşarken, Bağdat civarında Sünni Araplar, Kuzey Irak’ta ise Kürt ve Türkmen nüfus yaşamaktadır. Irak’ta çok önemli petrol yatakları mevcuttur. Bugün Irak, Orta Doğu’da yer alan stratejik mevkisiyle ve Suudi Arabistan’dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol rezervine sahip ülkesi olmasından dolayı Körfez’in önemli ülkelerinden biridir.

Büyük Ortadoğu Projesi

20. yüzyılın ilk yarısı Osmanlı’nın da ortadan kaldırılmasıyla birlikte dünyanın geleceğinde İslâm Medeniyetinin söz sahibi olma gücü kalmadı. Müslümanlar her coğrafyada bir ölüm kalım mücadelesi verdiler. Neredeyse yok oluş felaketi ile karşı karşıya kaldılar. Ancak yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte bu karabasan dönemi yavaş yavaş sona erdi ve hatta Müslüman toplumlar yeniden tarihin yapımında kurucu aktörler olarak kilit rolü oynama azmi, çabası ve iradesi göstererek yeni bir sıçrama döneminin eşiğine geldiler. Yüzyılın ilk yarısında hedeflenen müslüman toplumları pasifleştirerek yok etme projelerinin iflas ettiği görüldü. Bu durum emperyalist güçlerin Sovyetlerin dağılma süreci ile birlikte Müslüman coğrafyaya özellikle Ortadoğu’ya tekrar yönelerek aynı amaçlar doğrultusunda yeni plan ve projeler geliştirme ihtiyaçlarının ortaya çıkmasına yol açtı.

Soğuk savaş döneminin 1990’lı yıllarla birlikte sona ermesi ile birlikte gücü elinde bulunduran ülkelerden Amerika ve yandaşları insanlığın önüne önce Yeni Dünya Düzeni (YDD) projesini sundular. Bu düzen şimdi Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile hayata geçirilmek isteniyor. Bölge halkları çok iyi biliyor ki bu aslında Siyonistlerin binlerce yıllık hedefi olan Büyük İsrail Projesinden (BİP) başka bir şey değildir.

Bu amaçların gerçekleştirilmesi için Bush’un güvenlik danışmanı Rice’nin de söylediği gibi bölgedeki 22 ülkenin sınırlarının değişmesi gerekmektedir. Bunun ilk adımları da Afganistan ve Irak’ın işgalleri ile atılmıştır. İkinci hedef enerji kaynaklarının ele geçirilmesidir. Daha şimdiden bölge petrollerinin %40’ı olan Irak petrolleri, Afganistan’daki zengin uranyum kaynakları fiilen olmak üzere el değiştirdi. Bu durum dünya bor tuzlarının %75 ine sahip bulunan ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir.

Üçüncü olarak yüksek ve ileri teknolojinin bölge ülkelerinin eline geçmesi de engelleniyor. Bizim ülkemizde değişik zamanlarda yapılmaya çalışılan nükleer santrallerin çeşitli ’tesadüfler’(!) sonucunda sürekli ertelenmesi veya bölge ülkelerinin (Tabi ki İsrail hariç) elinde bulunabilecek nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların küresel tehdit olarak dünyaya gösterilmesi bu amaca hizmet etmektedir.

Bir başka hedef ise küresel sömürü aracı olan doların mevcut hegemonyasının sürdürülmesidir. Bölgedeki enerji kaynakları da kullanılarak bu ülkelerin ekonomik olarak felç edilme durumunun sürdürülmesi amaçlanmaktadır. Öyle ki her imkâna sahip olan bir ülke bile doları yoksa hiçbir şey yapamaz haldedir. Dolar bulmak için ise ya borçlanması ya da mevcut imkânlarını başka birilerinin bastığı kâğıt parçaları ile değişmesi gerekmektedir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 55. sayısı (2007 Ekim) için yazılmıştır.

Ortadoğu’daki Gelişmeler ve Türkiye’ye Yansıyanlar

Ortadoğu’daki Gelişmeler ve Türkiye’ye Yansıyanlar

Yazının kaleme alındığı şu günlerde medya ve kamuoyunda meclisten onay alan tezkere ve muhtemel bir sınır ötesi harekât, belki de onlarca yıl devam edecek olan çatışmalar ve intikamlar üzerine inşa edilecek bir gelecek tartışılmaktadır. Böyle bir atmosferde karşı tarafa duyulan öfke her iki tarafın da aklını ve basiretini yok etmektedir. Toplumun fertleri ise dost olması gerekenlerin düşman, düşman olması gerekenlerin dost olduğu talihsiz bir dönemi yaşamaya mahkûm edilmektedir.
Meclisten geçen bu tezkereyle birlikte hem Türkiye hem de Kuzey Irak’ta sonunu kimsenin tahmin edemeyeceği bir sürece girildi. Belki bu tezkere hiç kullanılmayacak, belki sınırlı biçimde kullanılacak. Belki de topyekun bir hesaplaşmanın ilk adımı olacak.
Bana göre Türkiye, Irak ve Ortadoğu ülkeleri halklarının üzerinde oynanan oyunları daha net görebilmek için Washington, Londra ve aslında baş aktör olan İsrail tarafından bakılmalıdır diye düşünüyorum. Çünkü Ankara’dan, Irak’tan, Filistin’den veya diğer Arap ülkelerinin yetkililerinin yapmış olduğu açıklamalar ve yükselen sesler hadiselere çözüm üretecek ve kimseyi tatmin eder halde değildir. Bölge halkının kaderini Batı’nın uygulamalarıyla tahmin etmek daha kolaydır. Bu hadiselerin gelişimine siz de öyle bakın. Öyle bakarsanız geleceği göreceksiniz. Öyle bakarsanız, tankların sınıra neden yığıldığını, 20 yaşındaki gencecik insanları Anadolu topraklarını neden yasa boğduğunu, Kürt köylerindeki suskunluğun ve umutsuzluğun sebeplerini anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’nin Güneydoğusu dâhil tüm Ortadoğu coğrafyası adeta yangın içinde. Bu geniş coğrafya üzerinde egemenliğini pekiştirmeye çalışan uluslararası emperyalist güçler ve bölge devletleri, bölge halklarını birbirlerine karşı kışkırtıcı ve tahrik edici gerici politikalar uyguluyorlar, halklar arası kardeşlik yerine düşmanlık tohumlarını geliştiriyorlar.
İşte Irak bunun en canlı örneği, Amerika bu ülkeye gireli dört yıla aşkın bir zaman oldu ve bu süre içerisinde ölen ve öldürülen insan sayısını hiç düşündünüz mü bilmiyorum. Bu adamlar Irak’ta dört buçuk yılda bir milyon yüz binden daha fazla (http://antiwar.com/updates/) insan öldürmeyi başardılar! Dile kolay, yüz binlerce sivil. Yüz binlerce ana, baba, delikanlı, genç kız, çocuk, bebek, öğretmen, öğrenci. İşgalin, etnik çatışmanın, iç savaşın, mezhep kavgasının maliyeti bu. Tabi tüm bunlara kaybolan binlerce insanı da ekleyelim. Bu ölümleri hangi kavramla ifade edeceğiz? Bir ülkenin camileri ve okulları bombalandığında, masum insanları kurşuna dizildiğinde, yüzlerce öğretim üyesinin kafasına kurşun sıkıldığında, işgalin acısını en korkunç biçimde yaşayan bir ülkede her aileden en az bir kişi öldürüldüğünde neler yaşanır ve neler hissedilir ancak oradaki insanlar bu acıyı bilebilir?
Hatırlayacak olursanız 1994’teki Raunda soykırımında 800 bin insan öldürülmüştü. Bu olay uluslararası hukukta ’soykırım? olarak tanımlandı, bunun için mahkemeler kuruldu. Irak’taki ölümler Ruanda’yı da geçti. Darfur’daki ölümler de, (http://www.cnn.com/2007/TECH/04/10/google.genocide/index.html) Amerikan yönetimi tarafından resmen ’soykırım? olarak tanımlanarak dünya harekete geçirilmişti. Peki, bir milyon yüz bin kişiyi öldüren (ve bu sayı her geçen gün artmakta), vahşetin her türlüsünü deneyen ülke soykırımdan başka ne yapıyor!
Ayrıca Amerika, Irak’ta inşa ettiği bu kaosu devam ettirebilmesi için bu ülkedeki piyonlarını, müttefiklerini kullanmakta ve kendisi Irak’ın güvenliğini güvensizleştirerek, ’ben olmadan hiçbir güvenlik sağlanamaz? anlayışıyla hem dünyaya hem de bölgeye bu mesajı dayatmaktadır. Bu vesileyle Irak üzerinden bölgeye yönelik strateji ve taktik üzerine plan ve projeler geliştirmeye çalışmaktadır. Irak’ın ’yeniden yapılandırılacağını!? iddia eden Amerika ve müttefikleri bırakın bu ülkeyi yapılandırmayı, bugüne kadar gelmiş geçmiş hiçbir yayılmacı devlet ve imparatorluk bu ülkeyi Amerika ve müttefik işgalci güçler kadar tarumar etmemişlerdir.
Irak’ta bu vahim hadiseler yaşanırken diğer ülkeler üzerindeki tehditler de her geçen gün artarak devam etmektedir. Bu süreçte İsrail uçakları Türkiye topraklarından Suriye’yi bombaladı. Fransa Dışişleri Bakanı dünyayı İran’la büyük savaşa hazır olmaya çağırdı. Amerika ve İsrail, İran’a saldırı için hazırlıkları açıktan yürütür hale gelmiştir. Bush, Ortadoğu’da nükleer soykırımdan söz eder olmuştur. Yarın bir milyon insan Suriye’de, birkaç milyon da İran’da öldürülürse bizler ne yapacağız, acaba susmaya devam mı edeceğiz? Şimdi yaptığımız gibi. Hiç olmazsa bu kötülük karşısında elimizle, olmazsa dilimizle, buna da gücümüz yoksa kalbimizle buğzederek bir tepkimiz olmalı değil mi? Çünkü Irak, Filistin, Lübnan, Afganistan, Pakistan ve dünyanın pek çok yerinde haksız yere öldürülenler Müslüman olmaktan öte öncelikle insandır. İslâm, inanan ve inanmayan ayrımı yapmaksızın haksız yere insan öldürmeyi şiddetle kınamakta ve yasaklamaktadır. Dünya bu katliamlara sessiz ve tepkisiz, bunun nedenini biliyor musunuz? Öldüren Amerika da ondan! Eğer bunu başka bir ülke yapsaydı, kıyameti koparırlardı! Ama o ülke Amerika olunca herkesi bir sessizlik kaplıyor.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 56. sayısı (2007 kasım) için yazılmıştır.

×