150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

Nereye Gidiyorsunuz ?

Nereye Gidiyorsunuz ?

Sıcak bir yaz gününde şeyh efendi, talebeleriyle şehirde dolaşırken, bir buz satıcısına rastlarlar.

Satıcı: ’Sermayesi eriyip giden şu adama acıyın, merhamet edin…’ diye bağırıyordu.
Satıcının bu sözlerini işiten şeyh efendi aniden fenalaşarak bayıldı.
Yanındakiler, kendisini gölgelik bir yere taşıdılar ve saatler sonra kendisine geldiğinde üstadlarına bayılma sebebini sordular.

Aslında şeyh efendi, satıcının eriyip giden buzlarında kendi hayatını görmüştü. Tüm sermayesi buzdan ibaret olan satıcı malının ziyan olmaması için çırpınıp durmaktaydı.
Karşılığı hiç bir seyle ölçüleyemeyecek kadar kıymetli ve ahirette ebedi saadete vesile olabilecek ömür sermayesinin eriyip gidişine nasıl kayıtsız kalındığını düşündürmüştü ona…

Doğduğu andan itibaren ölüme doğru yol alan insanoğlu öleceğini bilir. Fakat ölümden sonrasını idrak etmesi herkeste aynı derecede değildir. İşte bizden önceki kuşaklar gelip geçtiler. Onlardan kimi gülerek, kimi de ağlayarak göçtü bu dünyadan. Şimdi imtihan sırası bizde. Ya zorda kalınca yılmadan, rahata erince de gevşemeden Allah’a iman ve güven içinde müslümanca yaşama mücadelesini sürdüreceğiz, ya da zelil ve hakir bir gidişe mahkûm olacağız.

Hayat bir daha geri dönüşü imkansız olan kaçınılmaz bir sona doğru akıp gitmekte ve hicri veya miladi yıl başları birbirini takip ederken, her gün takvimlerimizden bir yaprak daha yırtmaktayız.

Peki bu arada Kur’an’ın; ’Nereye gidiyorsunuz?’ diye ikaz mahiyetinde sorduğu soruyu hiç kendimize soruyor muyuz?

’Bu gidişat nereye veya yolculuğumuz hangi yöne doğru?’
Yolculuğumuz hiç şüphesiz oraya… Rabbimizin huzuruna…

Âlem’i ervahla başlayan âdemoğlunun yolculuğu dünya, berzah, mahşer ve sonrasında cennet veya cehennemle son noktaya gelinecektir.

Şu anda bizler âlemi ervahtan sonraki dönem olan dünya merhalesini yaşıyoruz. Dünya günlerinin Allah’ın rızası doğrultusunda veya aksi istikamette tüketilmesi irademize havale edilmiştir.

Zaman akıp giden bir su, hayat ise dönüşü olmayan bir yolculuktur. Hayatın yanlış yaşanmış kısımlarını yeniden, doğru bir şekilde yaşamak üzere, geriye döndürmek mümkün değildir. Olan olmuş, geçen geçmiştir. Bu yüzden geçmişteki hallerimize tevbe etmek ve gelecek için de hayır dualarda bulunmalıyız.

Tüm vakitlerimizi en değerli amellere sarfetmek lazımdır. Bazen aynı anda birden fazla yapılacak işlerle karşılaşabiliriz. Böyle durumlarda Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin yaptığı gibi ahirete yönelik olan işleri tercih edilmelidir ki, kaybedilmesi mümkün olmayan sermayemiz olsun elimizde. Aksi takdirde dünyada bir nevî kendini boş şeylerle oyalama batağına düşülecektir.

Hz. Fatıma annemiz bazı işlerini yetiştirebilmek için Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizden kendisine yardım etmesi için bir hizmetçi istediğinde, Efendmiz (s.a.s.), hizmetçi vermek yerine ona daha hayırlı olan kelimeler öğretme tavsiyesinde bulunmuştu.

Her halinde Efendimiz (s.a.s)’i takip eden annemiz de o kelimeleri öğrenmeyi kabul ederek; ’yatağa girdiğinde otuzüç defa sübhânellâh, otuzüç defa elhamdulillâh, otuzdört defa Allahü ekber’ tesbihatını kendisine vird edinir. İşte öğrenilen bu tesbihatlar da hem ruha bir gıda, hem zamanı ihyâ, hem de Allah rızasına vesiledir.

Unutmayalım ki; bu dünyanın cefâsından, sefâsına sıra gelmeyebilir. Bu yüzden vakitlerimizi Allah’a ve Rasûlüne itaatin haricinde lüzumsuz meşgûliyetlerle harcamayalım.

İslâmî takvime göre senenin ilk ayı olan, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu Muharrem ayındayız. Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin hürmet gösterip oruç tutarak ve ihsanlarda bulunarak ihya ettiği Aşure gününü de idrak etmiş bulunmaktayız.

Ayrıca hicretin 8. yılında Ocak ayında Cenâb-ı Hakk’ın Rasûlullah (s.a.s.)’e ve ashabına en büyük lütuflarından Mekke’nin fethiyle İslam tarihinin en önemli hadiselerinden birine şahit olunmuştur.

Dergimizin bu ayki sayısı başta Mekke’nin Fethi olmak üzere farklı konularda kaleme alınan yazılarla sizlerin takdirlerine sunulmaktadır.

Hicri 1431- Miladî 2010 senesinin tüm İslâm âleminde fütuhâta vesile olması dileğiyle…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 81.sayısı (aralık 2009) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Ömür Sermayesi

Ömür Sermayesi

’Zaman kılıç gibidir. Sen onu kesmezsen o seni keser. Nefsin, en büyük düşmanındır. Sen onu hayırla meşgul etmezsen o seni şer ile meşgul eder.’ [İmam Şafî (k.s.)]

Bir mümin, sabah namazını kıldıktan sonra ve güne başlamadan evvel, bir süre nefsi ile başbaşa kalıp, onunla bazı muâhedeler yapmalı ve birtakım şartlar üzerinde anlaşmalıdır. Nitekim bir tüccar da sermayesini ortağına teslim etmek mevkiindeyse onunla böyle muâhedeler yapar. Bu arada ona bazı ikazlarda bulunmayı da ihmal etmez. İnsan da nefsine şu îkâz ve telkînlerde bulunmalıdır: ’Benim sermâyem ömrümdür. Ömrüm gidince anaparam da gider ve artık kâr ve kazanç sona erer. Fakat bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allah Teâlâ bu gün de bana müsaade ederek ikramda bulundu. Eğer beni öldürseydi, elbette bir günlüğüne de olsa geri gönderilip burada devamlı salih ameller ve çeşitli hayırlarda bulunmayı temennî edecektim. Şimdi kabul et ki öldürüldün ve geri çevrildin. O halde bugün günah ve mâsıyete katiyyen yaklaşma ve sakın ola ki bu günün bir anını bile boşa geçirme. Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nimettir.’ [İmam Gazalî (k.s.) ]

İslâm’ı Rasûlullah (s.a.v.)’in getirdiği haliyle özümseyen âlimler ve salih insanlar nefsin hilelerine ve verilen ömür sermayesinin çok kısa oluşuna dikkat çekerek hem dünyada hem de ahirette karşılaşılabilecek tüm sıkıntılar için çıkış yolları göstermişlerdir. Zirâ nefs-i emmare, kötülüğü emretmesi sebebiyle insana sürekli tuzaklar kurmaktadır. Akıp giden zaman ise nefsin kurduğu tuzaklarla doludur. Bu yüzden müminin tasası hep son nefes ile alakalı olmalıdır ve tüm vakitlerini o anın gerektirdiği tavır, davranış ve amellerle karşılamanın gayretinde bulunmalıdır. Zaman konusundaki bu hassasiyet insanoğluna her nefeste son nefesi yaşama bilincini kazandırır.

Bir noktada sizleri uyarmak istiyorum! Zamanlarımızı nelerle dolduruyoruz? Televizyon ve bilgisayar karşısında dünya ahiret faydası olmayacak işlerle mi veya çarşılarda amaçsız gezip dolaşarak mı?

Dünyaya geldiğimizde Allah Teâlâ’nın bahşettiği tertemiz gönüllerimiz ve kafalarımız iman, zikir, ilim, amel gibi hayırlı işlerle doldurulmalıyız. Aksi halde orası asla boş kalmayacaktır. Nasıl bir mekân havasız kalmadığı gibi, her tarafı kapalı olsa bile sağdan, soldan hava gelip de orası yine havayla dolduğu gibi; siz eğer gönül ve zihin âleminizi güzel, hayırlı bir şeylerle doldurmazsanız, orayı başkaları kötü, çirkin, pis, günah olan çirkinliklerle dolduracaktır.

Dinlenen radyolar, izlenen televizyonlar, okunan kitap ve dergiler… Onların hepsini çok iyi seçmeniz lâzım! Çünkü sizin iç âleminize oralardan bir şeyler girecek. Aman, çirkin, pis şeyler girmesin. Aman gönülleriniz Allah’ın sevmediği işe yaramaz, ahirete hiç faydası olmayan boş bilgilerle dolmasın!..

Özlenen Rehber olarak bizler hem zamanlarınızın hem de gönüllerinizin Allah ve Rasûlullah (s.a.v.)’in rızasıyla meşgul olabilmesi için iki yeni eserle daha karşınızdayız. Böyle kıymetli iki eserin hazırlanmasında ve tercümesinin yapılmasında emeği geçen hocalarımıza şükranlarımızı sunuyoruz..

İmam Celaleddin Suyuti hazretlerinin İhyaü’l-Mevt bi Fadâili Ehli’l-Beyt (Ehlibeyt’in Faziletleriyle Yaşayan Ölülerin İhyası) isimli Ehlibeyt Hadis Kitabı ve Abdullah b. Esad Yâfiî’nin müellifi olduğu Hulâsatu’l-Mefâhir veya Hulâsatu’l-Mefâhir Fî Ahbâri’ş-Şeyh Abdulkadir isimleriyle meşhur Gavsu’l-Azam Abdulkadir Geylanî Hazretlerinin hayattayken gösterdiği ve etrafındaki müridlerinin de açıktan müşahede ettikleri terbiyeye ve irşada yönelik kerametlerinin derlenmesinden oluşan eserlerin her ikisinin de orjinalleri Arapça’dır. Bu eserler ilk kez Türkçe’ye tercüme edilerek okuyucuya sunulmaktadır.

Siz okuyucularımızdan istirhamımız; hiç bir maddi menfaat beklemeksizin hazırlanan bu eserlere zamanlarınızı ayırma fedakârlığında bulunmanızdır. Çünkü kitaba ve yazarına saygı, bize düşen bir vecibedir. Saygının en bariz tezahürü ise, dikkatle okumaktan ve onunla amel etmekten başka bir şey midir? Evet, en büyük saygı okumak ve istifade etmeye çalışmaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 84. sayısı (2010 Mart) için Editör yazısı olarak yazılmıştır.

Yaratılış, Tefekkür ve İman

Yaratılış, Tefekkür ve İman

İnsanoğlunu dünya ve ahiret hayatında saadete ulaştıracak tek ve mükemmel bilgi kaynağı İslâm’da mevcuttur. Zira bu ilim dünyayı, ahireti, canlı ve cansız her varlığı yaratan Allah Teâlâ’dan gelmektedir. Cenâb-ı Hak aklın kavrayabildiği veya kavrayamadığı hikmetlere bağlı olarak mahlûkata istediği şekli vererek onların hayatlarını belirlemiştir. Onlar üzerinde istediği gibi tasarruf sahibi olan da O’dur…

’Göklerin ve yerin yaratılmasında gece gündüzün değişmelerinde gemilerin insanlara fayda veren şeyleri taşıyıp denizde yüzmelerinde Allah’ın gökten su indirip onunla toprağı diriltmesinde türlü canlıları yere serpmesinde bulutu yerle gök arasında tutmasında akıl sahipleri için deliller vardır.’ (Kur’ân-ı Kerîm 2/164) ayeti gereğince Allah’ın kâinata serpiştirdiği delillerini ve buna bağlı olarak hakikatleri idrak edebilmek için inanan her insana mutlaka tefekkür etmelidir. En azından ’bu ayeti okuduğu halde söz konusu edilen şeylerde tefekkür etmeyen kimseye yazıklar olsun…’ buyuran Rasûlullah (s.a.v.)’in belirttiği zümreden olmamak için bunu yapmalıyız.

Unutmayalım ki; yaratılışımızdaki ve kâinattaki incelikleri bilmek, onları tefekkür etmek imanlarımızı kuvvetlendirir. Bu tefekkür beraberinde tevekkülü de getirir. Hayata bakış açımızı değiştirir. Bize, hayır gibi gözüken işlerde şer, şer gibi gözüken işlerde hakkımızda hayır gizlenmiş olabileceği düsturunu öğrenmemize vesile olur. Hikmetin nerede ve neyin içerisinde gizlendiğini bilmediğimizden dolayı olaylara karşı önyargılı davranmamız da doğru değildir. Zahiren şer gibi göründüğü halde sonuç itibariyle insanın hayrına olan pek çok hadiseye kendi hayatımızda da şahit olabiliriz. Konuyla alâkalı olarak bir menkıbeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Zira kıssalardan ders çıkarmak daha kolaydır:

Vakti zamanında bir kral yaşarmış. Bir gün yakın bir dostu ile ava çıkarlar. Av esnasında kralın kazara başparmağı kopar. Tevekkül ehli olan dostu, krala; ’üzülme bunda da bir hayır vardır’ diye onu teselli etmek ister. Parmağının acısından sağlıklı düşünemeyen kral, dostunun bu sözüne öfkelenir ve zindana konulmasını emreder. Bir zaman sonra kral yeniden ava çıkar. Kral ve arkadaşları ormanda yollarını kaybedip vahşi bir kabilenin eline düşerler. Yerliler, onları tanrılarına kurban etmeye başlarlar. Sıra krala geldiğinde kralın parmaklarından birisinin eksik olduğunu fark ederler. Azası eksik olan insan, tanrıya kurban edilmez diye kralı serbest bırakırlar. Kral saraya dönünce hemen dostunu zindandan çıkartır. Başından geçenleri anlatınca, dostu; ’bizim hapiste olmamızda da bir hayır varmış,’ diye cevap verir. Dostunun bu cevabı karşısında kafası karışan kral; ’nasıl hayır var?’ diye sorar.

Dostu da; ’şayet ben hapiste olmasaydım; büyük ihtimalle senle beraber o ava katılacaktım ve ben de kurban edilenlerin arasında olacaktım’ diye cevap verir.

Hikmet-i İlâhî’dir ki; kışın mevsimin çetin ve sert olması, yazın güzel geçeceğine işarettir. Sabah havanın sisli olması, gündüzün sıcak olacağı müjdesini verir. En güzel günler hep en karanlık gecelerden sonra gelir… bunları tefekkür edince insan, kendi hayatında karşısına çıkan zorluklara karşı daha metanetli durması kolaylaşacaktır. Darda kaldığımız anlarda şu İlâhî kelâm kalbimizi ferahlatmalıdır: ’Allah (c.c.) kullarına zulmetmez…’

Elbette kim kuvvetli imana sahip, kim zayıf imanlı; bunun anlaşılması için bir takım imtihanlara tabi tutulacağız. Hz. Mevlânâ bu durumu ne güzel özetlemiş: Bir buğday tanesi sen olabilmek için nerelere katlandı bir düşün! Onu toprağa attılar, üzerini örttüler. Kış geldi, karlar yağdı üstüne, üşüdü, çürüdü… Sonra bahar geldi, yağmurları içti ve ’bismillah’ diyerek kabuğunu çatlattı. Başını topraktan çıkarttı, boy verdi başak oldu. Yetmedi yaz geldi, güneşlerde yandı sapsarı kesildi rengi… Bu da yetmedi, tırpanlarla biçtiler, kabuklarından ayırdılar. Taşların arasında öğüterek un ufak ettiler… Yetmedi suyla yoğurdular hamur ederek ateşlerde pişirdiler, yetmedi sen aldın böldün, çiğnedin ve yuttun. Midenin asitli sularında benliğinden geçti kanına karıştı ve o buğday tanesi sen oldu…
Ve sen insanoğlu! Sen de Rabbine sadık bir kul olduğunu kanıtlamak için, imtihan dünyasında, yanacaksın, donacaksın, ezileceksin, üzüleceksin, saçın sakalın ağaracak, omuzların düşecek, belin bükülecek, kalbini kıracaklar, benliğinden geçeceksin ve yeri gelecek bu uğurda mübarek efendim Abdullah Farûkî el-Müceddidî (k.s.) gibi tüm hayatını vakfedeceksin.

Buğday tanesi hiç yılmadı, yüksünmedi, üzülmedi, bildi ki; bunun için yaratılmıştı ve bu uğurda çekeceği cefa mukaddesti. Bizler de bu dâr-ı faniden, dar-ı bekâya göç ederken, Rıza-i Bâriye kavuşmanın vereceği neşeyi düşünerek, nefsin ve şeytanın vesveselerine sabretmeliyiz.

Bu duygu ve düşüncelerle sizleri dergimizin yeni sayısıyla baş başa bırakarak, yeni sayılarda buluşmak dileğiyle…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 85. sayısı (Nisan 2010) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Sizden Gelenler

Sizden Gelenler

Tarihimizde Mayıs ayının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Zira Efendimiz (s.a.s.)’in övgüsüne mazhar olan ordu ve kumandanı ecdadımız arasından çıkarak İstanbul’un fethini gerçekleştirmiştir. Aslında böyle muazzam bir fethin oluşum ve gelişim sürecinde etkili olan pek çok amil rol oynamıştır. Onlardan en önemlisi olan; Akşemseddin Hazretlerinin(1) gözyaşı ve dua dolu yakarışlarını saymamak ve tasavvuf gerçeğinin Osmanlı Devleti üzerindeki etkilerini görmezden gelmek mümkün müdür acaba?

Tarihten günümüze tasavvufi düşüncenin veyahut halk arasındaki tabiriyle dergâh hayatının milletimiz üzerindeki tesiri çok büyüktür. Bilhassa Anadolu’nun İslâmlaşmasında en büyük amil tasavvufi düşünce olmuştur. Türklerin İslam’ı kabul edip Anadolu’yu yurt edinmeye başladığı XI. Yüzyıldan itibaren Orta Asya illerinden Anadolu’ya gelen ve ’Alperenler’ ismiyle anılan tasavvuf ehli dervişler o dönemde Anadolu insanı üzerinde gönül medeniyetinin kurulmasına öncülük etmişlerdir. Fetihlerin ilk yıllarında Anadolu’ya yönelen Ahmed Yesevî’nin talebeleri ordulardan önce halkın arasına katılmışlar, onların gönüllerini İslam’a ısındırmışlardır. Anadolu’da oluşan tekkeler ve dergâhlar Haçlı seferlerinden ve Bizans’ın baskısından bıkıp usanmış olan Diyar-ı Rum (Anadolu) halkının hem hızla müslüman olmalarına hem de fetihlerin daha rahat ve kolay yapılmasına sebep olmuştur.

İşte bu dervişlerin gönülleri fethetmesiyle Selçuklu devleti kurulmuş ve memleketin hemen her yanında tasavvufi düşüncenin müesseseleri görülmeye başlanmıştır. Hatta Selçuklu hükümdarlarından Osmanlı Sultanlarına kadar devletin başındakiler de zamanının mürşid-i kâmillerinin halka-i saadetlerine iştirak ederek onların gönüllerindeki Allah ve Rasûlullah sevgisinden istifade etmenin yollarını aramışlardır.

Evet, Tasavvuf ve Tarikat fetih demektir. Her fethin arkasında bir gönül eri vardır. Tıpkı Fatih Sultan Mehmed’in arkasında Şeyhi Akşemseddin’in, Sultan İzzettin Selçukî’nin arkasında Şeyh Necmettin Bağdadî’nin, I. Alaaddin Keykubat’ın arkasında Şeyh Şıhabüddin Sühreverdi’nin bulunması gibi… Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı Devleti hükümdarlarının büyük bir çoğunluğunun bir tarikata bağlı oldukları tarihi bir hakikattir. Osman Gazi’nin Âhi Şeyhi, Şeyh Edebali’nin müridi ve damadı olduğu, onun yanında savaşlara iştirak eden Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad, Şeyh Mahmud Gazi, Âhi Şemseddin, Âhi Hasan gibi pek çok isim aslında dönemin tanınan şeyhlerindendir.

Tarihimizde birçok güzel ve faydalı iş, tasavvuf ehli tarafından yapılmış ve devletin başındaki yöneticiler bu manevî ortamda yetiştirilerek makam, servet ve şehvet bataklığına düşmekten kurtarılmış ve hayırlı işlere yönlendirilmişlerdir. Tasavvufî terbiye sayesinde toplumlar ahlâk bakımından olgunlaştırılmış, ahilik gibi tasavvufî meslek kuruluşları kurularak toplumda kardeşlik, sevgi ve saygı, kalite ve dayanışma en üst seviyede gerçekleştirilmiştir. Vakıflar kurularak birçok fakir, muhtaç insana tasavvuf erbabı tarafından yardımlar yapılmıştır.

İşte her yönüyle ve her şeyiyle bizim olan bir kültürün yetiştirdiği binlerce büyükten bir kaçını isim olarak zikrettikten sonra onların açmış oldukları güzel çığırlardan devam etmeye çalışan bizler de; Özlenen Rehber Dergisi olarak yayıncılık hayatında 7. Yılımızı tamamlamış bulunmaktayız. Bizlere bu nimeti bahşeden Rabbimize şükrediyoruz. Kıymetli zamanlarını bize tahsis ederek dergimizin düzenli olarak yayınlanmasında emeği geçen başta Muzaffer Yalçın Hocaefendi’ye ve tüm kardeşlerimize teşekkür ediyoruz.

Rasûlullah (s.a.s.)’i dünyaya teşriflerine sevinme adına; ’Sevgi ve İtaat İstikametinde Yâd-ı Rasûl Gecelerinde Buluşalım’ sloganıyla Nisan ayında Kırıkkale ve Sungurlu’da gerçekleştirilen, Mayıs ayında da Çorum’da yapılacak olan programa tüm mümin kardeşlerimizi bekliyoruz. Ayrıca Kırıkkale’deki Kutlu Doğum Gecesi Programını kesintisiz olarak bir kaç kez ekrana getiren KonTV’ye teşekkür ediyor çalışmalarında başarılar diliyoruz.

(1) (Hacı Bayram-ı Veli’nin kurucusu olduğu Bayramiye tarikatına mensup idi)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 87. sayısı (2010 Haziran) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 27

Editör Yazısı – 27

’Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.’ (Kur’ân-ı Kerîm 3/103)

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın beyanı bu şekildedir. Peki müslümanların görüntüsü nasıldır acaba? Zira günümüzde İslamî fırkalar, meşrebler, mezhebler, ekoller ve düşünceler o kadar revaçta olmasına ve de İslâm adına birçok faaliyetlerde bulunmalarına rağmen bir türlü istenen neticeler elde edilememektedir. Bizler öyle parçalara ayrılmışız ki kimse kimseyi anlamadığı gibi anlamak için de çaba sarfetmiyor. Aslında herkes çok iyi bilmektedir ki; insanlar hayatlarında Kur’an’ı ikinci, üçüncü sıraya bırakmışlar veya hiç sıralamaya bile katmaksızın keyiflerince yaşamaktadırlar. Kur’an’ı okumaksızın, Rasûlullah (s.a.s) Efendimizin sünnetlerini hayata geçirmeksizin geleneklerden gelen çeşitli kuruntu ve zanlarla hareket eden müslümanlar bu halde yaşamaya devam ederlese 21. yüzyıl değil kaçıncı yüzyıl olursa olsun zillet ve meskenetlerden kurtulmaları mümkün değildir. Müslümanların bu hale düşmelerinde pek çok etken vardır. Ama burada sadece bir tanesine değinerek sizleri dergimizin yeni sayısıyla başbaşa bırakacağım.

Belki sizler de farkına varmışsınızdır; insan en çok diliyle günaha düşmektedir. Gıybet, yalan, iftira, dedikodu, nemmamcılık, küfür vs. hep ağız ile işlenen günahlardır. Yani dilin muhafazası hakikaten çok zordur. Bu yüzden Efendimiz (s.a.s.) ’iki dudağının arasını’ koruyana cennet vaat ediyor. Fakat insanımız mesnedsiz konuşmaya o kadar alışmış ki; susup da bilen insanları dinlemeye zaman kalmıyor. Her konuda fikirlerimizi ve engin görüşlerimizi serdediyoruz! Konuşacak konu olsun yeter ki, konuşmaya hazırız. Din, siyaset, ekonomi hiç fark etmez.

’Ben bu konuda bir şey bilmiyorum’ diyene hiç rastladınız mı? Kişi ne kadar cahilse o kadar çok konuşuyor. Susanlar ise genelde bilenler oluyor. Onlar susmak istemeseler bile susturuluyorlar. Zira cahillerin bağırtısı bilgiyi bastırıyor. Okumadan her konuda bilgi sahibi olan başka bir toplum var mıdır, bizim toplumumuz gibi. İstisnasız her konuda uzman bir kitle; ama hiçbir konuda kitabî bilgisi olmayan, her konuda sözden çok lakırdısı olan bir kitle…

Susanın yadırgandığı hatta ayıplandığı bir toplum. Ağzına geleni konuşmayı marifet sayan, düşünmeden konuşarak düşüncesizliğini ortaya koyan bir toplum… Böyle bir toplumda konuşan kim, dinleyen kim belli olur mu? Toplum olarak dinlemiyor, dinlenmiyoruz. Ağızlar asıl fonksiyonu olan Kur’ân ve Sünnet’i konuşmayı kaybedince kulaklar da kirlendi. Artık ağızdan çıkanların hangisi söz, hangisi lakırdı anlaşılmaz oldu.

Susmak tefekkürün ve zikrin anahtarıdır. ’Susan kurtulur’ buyurulmuş. İnsan beş dakikalık sessizliğini zikirle, tefekkürle değerlendirse kim bilir neler kazanır. Beş dakika da kaç ayet okur, kaç tesbih eder, kaç tevhid okur, kaç istiğfar eder? Bunlar da ancak susarak öğrenilir.
Üç ayların başlangıcı olan Receb ayının ilk günlerine kavuşacağımız bu günlerde boş konuşmalarımızın veya tembelliklerimizin yerini ibadetlerin almasını Rabbimizden niyaz ediyoruz. Kandiliniz mübarek olsun.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 83. sayısı (2010 Şubat) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 26

Editör Yazısı – 26

Dünya’yı kendi ekseni etrafında döndürerek geceyle gündüzü yaratan, Dünya’yı Güneş’in etrafında döndürerek mevsimleri yaratan Cenâb-ı Hakk her dakikayı her saati mukaddes kılmıştır. Yarattığı kullarına karşı da sonsuz merhamete sahip olan Allah’u Teâlâ, sene içinde o kulları için gönül dünyalarında adeta bir manevi hamle yapmaları adına bazı özel gün ve geceler yaratmıştır. Bu özel zaman dilimlerinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiret rüzgarları sanki bir meltem gibi esmektedir.

Efendimiz (s.a.s.): ’Recep, Allah Teâlâ’nın ayı, Şâban benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır’ buyurmuştur. Yıl içerisinde tüm ümmet tarafından ihya edilen beş mübarek geceden dördü bu aylardadır. Regâib Kandili, namazın farz olduğu Miraç Kandili, aklanma, arınma, affedilme manasına gelen Berat Kandili, bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi bu aylardadır. Unutulmamalıdır ki; günahlar ruhun üzerine yapışan kirlerdir. Nasıl ki beyaz elbiseye nokta nokta kirler yapışır, elbisenin rengini değiştirirlerse ruha yapışan günahlar da ruhu ve kalbi ifsat ederek karartır. Gönlü Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı İlâhisi olmaya namzet bir hale getirmek için de tövbe ve istiğfarla günah kirlerinden arınmak gereklidir. İşte Üç Aylar bunun için bulunmaz fırsattır.

Gelin ümmet olarak ferden ferdâ Cenab-ı Hakk’a yönelelim. Haramlardan aslandan kaçar gibi kaçalım. Zira Allah’a kulluk iddiasında olan nice insanlar var ki; yaptıkları güzel amellerin arkasından daha fazla hayırlara yönelmek yerine haramları ve kötülükleri terk etmediklerinden dolayı ’Size amel bakımından en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi? Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir’ âyetinin muhatabı olabileceklerdir. Yani onlar dünyadayken makbul, meşru’ olmayan yollarla boş ve bâtıl işler yapmışlardır. Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıklan halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir. Halbuki onlar, kendilerinin doğru yol üzere bulunduklarını, sevimli ve makbul kimseler olduklarını sanıyorlardı.

Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: ’Kıyamet günü büyük cüsseli ve şişmanca bir adam gelir, ama o Allah katında bir sinek kanadı kadar ağırlık çekmez.’ Sonra Efendimiz (s.a.s.) isterseniz; ’Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz’ âyetini okuyun buyurdu.
Bu yazıyı kaleme almadan önce Üç Aylar’la alakalı ulemanın neler yazdıklarına bir göz attım. Herkes, üç ayların ne kadar feyizli ve bereketli gün ve geceleri barındırdığından bahsetmekte olduğunu gördüm. Bundan dolayı bu rahmet ve mağfiret günlerinde müslümanların kalplerinde burkuntu yapacak veya onları ümitsizliğe düşürecek sözler konuşmaktan ve yazmaktan Allah’a sığınırım.

Yanılıyorsam Allah beni affetsin ancak sokaklar, çarşılar, caddelerdeki insanlar sanki Üç Aylar gelmemiş gibi hareket etmekteler. Cuma’dan Cuma’ya camiye gidenlerden bazıları bu aylara hürmeten namaza başlamaktalar veya bunların sayıları Ramazan’da biraz daha artmaktadır. Âyette ve hadiste bahsedildiği gibi herkes kendini iyi iş yapıyorum zannetmekte; ancak haramları terk etme, nefsânî istek ve arzularını Efendimizin (s.a.s.) arzularına uydurma, şeytanın adımlarına uymama gibi nefsin hoşuna gitmeyen ahlâkları terk edenlerin sayısı çok az. Hatta nefsin istek ve arzularına uymanın kalbi ve maneviyatı öldüren bir hastalık olduğunu farkında olanlar yok gibi. Tabi insanların ruh haleti böyle olunca yapılan ibadetlerin ardından kalben hiç bir sıkıntı duymaksızın haramlar yapılabilmektedir.

Bu yüzden aklımız başımıza alalım ve bu sayılı günlerde okumaya devam ettiğimiz Kur’an’ları okumayı artıralım. Efendimiz (s.a.s.)’e bol bol salât-ü selâmlar getirelim. Kaza veya nafile namazlar kılalım. Dünyaya gönderiliş amacımızı ve gidişatımızı düşünerek ölümü tefekkür edelim. İşlediğimiz günahlar için bu bereketli günlerin yüzü suyu hürmetine kalpten tevbe ve istiğfarda bulunalım. Geceleri teheccüd namazı kılarak değerlendirelim. Tutabildiğimiz kadar nafile oruç tutalım ve elimizdeki imkânlar nispetinde muhtaç olan insanlara maddi yardımlarda bulunarak onları sevindirelim.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 88. sayısı (2010 Temmuz) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 25

Editör Yazısı – 25

Kur’an, oruç, sabır, yardımlaşma, rahmet, bereket, af ve mağfiret ayı olan Ramazan’a kavuşturan Rabbimize hamd ediyoruz. Bu ayın ne gibi faziletlere sahip olduğunu en güzel anlatan ve yaşayan elbette Rasûlullah (s.a.s.)’dir. Bundan dolayı Ramazan ayını kendi sözlerimizle anlatmak yerine Efendimiz (s.a.s.)’in nasihatlerini dinleyip onlara itaat etmek hayatımızda vereceğimiz en isabetli karar olacaktır.

Efendimiz (s.a.s.), Şaban ayının son gününde insanları Ramazan’a karşı teyakkuzda olmalarını sağlamak için ümmetine şu sözlerle hitap etmiştir: ’Ey insanlar! Bereketli ve büyük bir ayın gölgesi üzerinize düşmüştür. Bu öyle bir ay ki, onda bin aydan daha hayırlı olan bir gece vardır. O öyle bir ay ki, Allah o ayda oruç tutmayı farz kılmış, gecelerini nafile ibadetle (teravih namazı) ile geçirmeyi teşvik etmiştir. Kim Ramazan ayında hayır işlerse, Ramazan ayı dışında farz bir ibadeti yapan kimse gibi sevap kazanır. Kim Ramazan ayında bir farzı eda ederse, Ramazan ayı dışında yetmiş farzı eda eden kimse gibi sevap kazanır. Ramazan ayı sabır ayıdır. Sabrın sevabı ise cennettir. Ramazan, yardım etme ve ihsanda bulunma ayıdır. Bu ayda müminin rızkı artar. Kim bu ayda oruç tutan bir mümine iftar yemeği verirse bu, günahlarının bağışlanması ve cehennem ateşinden azat olmasına vesile olur, iftar verdiği kimsenin oruç ile kazandığı kadar sevap kazanır, oruç tutanın sevabında da eksilme olmaz.’

Sahabe: ’Ey Allah’ın elçisi! Hepimiz iftar verecek güce sahip değiliz ki’ dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.): ’Allah, bu sevabı bir tek hurma veya bir bardak su veya bir içimlik süt ikramı ile de verir’ buyurdu ve konuşmasına şöyle devam etti: ’Ramazan, evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtulma ayıdır. Kim bu ayda işçisinin/hizmetçisinin işini hafifletirse, Allah onu bağışlar ve cehennem ateşinden azat eder. (Ey insanlar!) Ramazan ayında dört şeyi çok yapın. Bunlardan ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz. Diğer ikisine ise sizin ihtiyacınız var. Rabbinizi razı edeceğiniz şeyler; kelime-i şahadet ve tövbe-i istiğfardır. Sizin muhtaç olduğunuz iki şey ise, Allah’tan cenneti ister, cehennemden O’na sığınırsınız. Kim oruç tutan bir mümine su ikram ederse, Allah da onu benim (Kevser) havuzumdan içirir. Bu havuzdan içen cennete girinceye kadar bir daha susamaz.’ (İbn Huzeyme, Beyhakî, İbn Hibbân, bk. Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, II, 94-95.)
Bir daha ki Ramazan’a kavuşacağımızın garantisinin olmadığı dünya hayatında hiç olmazsa bu Ramazan’ın günlerini ve gecelerini Allah’ın rızasını kazanma adına fırsat bilelim ve ona göre değerlendirelim. Bu ayda hangi ibadetlere ağırlık verilmelidir veya neler yapılmalıdır diye sorulacak olursa; kısaca şu başlıklar ışığında ibadetlerimize yön verebiliriz. Bu ayda Kur’ân-ı Kerim ile olan bağlantımızı daha da artırarak onunla olan meşguliyetimizi artıralım. Allah’ın nimetlerine karşılık tefekkür ve tezekkür etmeyi unutmayalım. Rasûlullah (s.a.s.)’in hayatını okumadığımız başka kaynaklardan da okuyarak bu konudaki ilmimizi artıralım. Ramazan ayının her gününü, özellikle son on gününün her anını ibadet ve taatla değerlendirmenin yollarını araştıralım. İmkânımız varsa itikâf yapalım. Tutulan oruçlardan sadece açlık ve susuzluk kalmaması için haramlara karşı rikkat sahibi olalım. Mümkün mertebe cemaatten ayrılmamaya özen gösterelim. Yetimleri de unutulmamalı, onları sevindirmeliyiz. İftar vaktini dua için ganimet bilmeli rahmet kapılarının oruçlu kullar için açıldığı o dakikalarda dua edelim. Zekât vermeye malik olanlar vazifelerinde tembellik göstermemelidirler. Ayrıca Ramazan’da verilen iftar ve sadakaların değerlerinin bir sonsuz hazine mesabesinde olduğu akıldan çıkarılmamalı.

Unutulmaması gereken en önemli görevlerimizden birisi de, farz olan Ramazan orucumuzu tutabilmemizin şartı olan Ramazan Hilâli’ni takip ve tespittir. Yeryüzünün hangi coğrafyasında olursa olsun Müslümanlar, teknoloji hangi boyuta gelirse gelsin astronomi bilgisi ve hesaplarına dayanarak vakit tespiti ile yetinmemeli, Rasûl-i Zîşân (s.a.v.) Efendimizin ’çıplak gözle hilâli gözetleme emrini’ de bihakkın yerine getirebilmenin gayreti içinde bulunmalıdır. ’Aslolan Hilâl’in ru’yetidir.’ Ferdî gayretler elbette vardır; ancak, halkı Müslüman olan ülkelerin, kardeşlik ruhuyla birlikte yürüttükleri, zahirî ve bâtınî yönleriyle tatmin edici bir çalışmalarının da olmadığını bilmekteyiz. Rabbimizden, bu hususta müminlere rızasına uygun olacak isabetli amelleri lutfetmesini niyaz ediyoruz.
Bu vesile ile yeryüzünün farklı coğrafyalarına yayılan dergimizin tüm okurlarına, gönül dostlarımıza, imkânları nispetinde, ilmine uygun olarak Ramazan Hilâlini gözetleyip diğer ülkelerdeki okurlarımızı sahih bilgiler ile bilgilendirme görevlerini hatırlatırız. Rabbimizin (c.c.), cümlemizi Ramazan Hilâli’ni gözetleme sünnetini ihyâ eden salih kullarından kılması dualarımızla, Allah’a emanet olun.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dersinin 89. sayısı (2010 Ağustos) için yazılmıştır

Yad… Abdullah Faruki El-Müceddidi (k.s.)

Yad… Abdullah Faruki El-Müceddidi (k.s.)

1999 yılı Ramazan ayında ahirete yolcu ettiğimiz Efendimiz Abdullah Farukî el-Müceddidî (k.s.)’yi rahmetle ve hasretle anarken; Allah dostlarının hallerini ve makamlarını kendileri gibi o hallere kavuşan bahtiyar kullar idrak edecektir. Günümüzden on bir asır önce yaşamış olan ve tasavvufta söz sahibi sayılan Hâkim et-Tirmizî’nin Allah dostları hakkındaki sözleri rahmetli Efendimiz’in hallerine tercüman olacak türdendir. Umarım bu sözleri okuduğunuzda Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar şerefli ve kıymetli kullarıyla tanıştırdığını idrak ederiz.

’Ehlullâh’ın bir kısmı, en yüksek velâyet derecesine sahip olur. Bu kimse, Allah’u Teâlâ’nın kendisini özel dostluğuna seçtiği ve bu yolda kullandığı bir kuldur. O, devamlı Allah ile beraberdir, O’nun himayesinde hareket eder. Allah ile konuşur, Allah ile görür, Allah ile alır, Allah ile verir. Allah’u Teâlâ onunla kullarını terbiye eder. Onun nazarı ile ölü kalpleri diriltir, onu vesile ederek halkı kendi yoluna çevirir. Onunla ilâhî ahlâkı ve adaleti ayakta tutar. Bu kimse devamlı Yüce Rabbini sena ve yüceltmekle meşgul olur. Rasûlullah (s.a.s.) onunla Allah’ın huzurunda övünür, sevinir. Allah onu, nefsini görmekten ve kendisine güvenmekten korur. Bu haliyle onun sözü kalpleri Allah’a bağlar. Görülmesi nefislere şifa verir. Onun bir insana teveccühü ve yakınlığı kötü huyları temizler. O herkese fayda veren bir rahmet bulutudur. Hak ile bâtılın arasını ayırt eder. O sıddıktır, Hak adamıdır. Allah’ın has dostudur, ariftir. İlhama mazhardır.’

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 89. sayısı (2010 Ağustos) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 24

Editör Yazısı – 24

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden azat olunmaya vesile olan Ramazan ayına bir daha huzur ve sükûn içinde af ve afiyet üzere kavuşmayı Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Müminler, birkaç gün sonra Ramazan ayını geride bırakarak Allah’ın izni ile Bayram’a ulaşmanın sevincini yaşayacaklar. Ramazan’ı ibadet ve taatle ifa edenler için bayram Cenâb-ı Hakk’ın kullarına bir mükafatıdır. Bizler için ise bu Yaratıcımızı hatırlama, akrabalımızı, büyüklerimizi ziyaret etme ve yardıma muhtaç kimselere imkânlar dâhilinde dertlerine derman olma günleridir. Kısacası hem sevindirme ve hem de sevinme zamanlarıdır bayramlar.

Bu yazıyı kaleme almadan önce geçmiş bayramları ve bayramlar münasebetiyle yazdığım yazıları biraz olsun hatırlamaya çalıştım. Gördüm ki, her bayram İslâm dünyasının büyük bir bölümü bayramı acılar içinde geçirmişler. Bir karabasan gibi İslam dünyasına musallat olan fitneler ve zalimlerin zulümleri bayram ve mübarek günlere bakmaksızın Müslümanlara dünyayı zindan etmişler. Tüm bu olumsuz hadiselerin yanı sıra Müslümanlar, bazen de felaketlerle birlikte bayrama girmişler. Bu yılki bayramda önceki yılları aratmayacaktır galiba… Zira Pakistan’ı esareti altına alan sel felaketinin yaraları günler geçmesine rağmen bir türlü sarılamamakta ve oradaki kardeşlerimiz bayrama bu büyük felaketin acılarıyla karşılamaktalar. Felaketin boyutlarını tam olarak ne Pakistan ne de uluslararası kuruluşlar tespit edebilmiş değiller.

Yağan yağmurla neticesinde ülkenin can damarı denilen Pencap Ovası’nın tamamına yakını sular altında kaldı. İndus Nehri’ni besleyen beş akarsu adeta şahlandılar ve ülkenin ortasında 450 km uzunluğunda, 30 ile 50 km genişliğinde bir iç deniz oluştu. Resmi rakamlar 1600’den fazla ölü var derken, 15 milyondan fazla insan evsiz vaziyetteler. Her sel sonrasında yaşanan salgın hastalıkların, vahşi hayvan saldırılarının, yılan sokmalarının ve tabii açlığın alacağı can sayısını kimse tahmin edemiyor. Yağmurlar tüm ağustos boyunca aralıklarla devam edip durdu. Öyle ki ağır hava şartlarında bile işleyebilen Amerikan helikopterleri kurtarma faaliyetlerine ara vermek zorunda kaldılar. Suların yutmaya hazırlandığı bölgelerden boşaltma çalışmaları devam ediyor. Boşaltma demek, evsizleştirme demek; susuzlaştırma demek; aşsızlaştırma demek.

Ramazan ayını bu sıkıntılarla bitiren 15 milyon Pakistanlı kardeşimiz için Bayram hiç olmadığı kadar zor olacak bu sene. İmtihan! Ama unutmayalım ki bizler için de imtihan. Zira müminler ’bir uzvuna gelen zarardan diğer organlarının da ondan etkilendiği vücudun azaları gibidir’ düsturuyla hareket ederler. O yüzden iftar sofrasına oturduğumuzda menüsü açlık olan Pakistanlı müminlerin iftar sofralarını da tahayyül etmeliyiz. Bu Ramazan dualarımızda unutmayalım Pakistan’ı; bu Ramazan Pakistan için bir farklılık yapalım ve Ramazan’ımızın dışarıda geçirilecek bir iftarını ’Sanki yedim’ deyip Pakistan’a gönderelim. Bu Ramazan Bayramı’nda Pakistan için bir ayrıcalık yapalım ve çocuklarımıza aldığımız her hediyenin aynısından bir tane de Pakistanlı bir çocuğa gönderelim. Nasıl göndereceğim diye düşünmeyin, pek çok sivil kuruluş gibi vakfımız da oraya yardım amaçlı bağışları kabul etmekteler. Bu hizmetin bir ucundan da bizler tutalım. Oradaki insanlar başlarına gelenlerden ötürü sabırla imtihan edilirken nimetlerin içinde olan bizler de bu nimetlere şükür babında onları gerekli mercilere ulaştırıp ulaştırmadığımızdan dolayı imtihandayız.
Unutmayalım ki musibetler, zekât ve sadaka ibadetinin vaktinin geldiğini işmam eder. Bu defa zekât, tasadduk ve infak namazının ezanı Pakistan minaresinde okundu. Fakat çağrı umumidir; Allah’tan gelen bu doğal afet müslümanlar için; ’Buyrun namaza!’ diye çağırıyor.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 90. Sayısı (2010 Eylül) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 23

Editör Yazısı – 23

İnsanoğlu için dünya hayatının en önemli sermayesi vakittir. Buna göre hayatımız mazi, içinde bulunulan zaman ve istikbal (gelecek zaman) olarak mütalaa edilebilir. Allah’ın akıl nimetiyle şereflendirdiği insan da geçmişini düşünerek Allah’ın rızasına uygun geçip geçmediğinin müzakere ve muhasebesini yapmalıdır. Hata ve günahlarına tevbe ederek Allah’tan af dilemeli ve ’müminin niyeti amelinden hayırlıdır’ hadisi mucibince ileriye yönelik hayırlı işler yapmanın planları içerisinde olmalıdır.

İşte Hacc mevsiminin başladığı bu günler, Ramazan’da kazanılan güzelliklerin devamının sağlanmasında en güzel vesilelerdendir. Zira Rasûlullah (s.a.s.)’in beyanına göre; ’Allah katında Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!’

Dünya ve ahiret hayatı açısından önemli bir dönüm noktası olan Hacc ibadeti ise samimi ve ihlaslı bir şekilde yerine getirildiği zaman, müslümanı günahlarından arındırır, onun Allah katındaki derecesini yükseltir, cenneti kazanmasına vesile olur ve kişiyi ahlâken olgunlaştırır. Bu yüzden Hacc, maddi bir ibadet olmasının yanında, manevi olarak da rükunlarına pek çok manaların yüklendiği bir ibadettir. Dünyadan ve her türlü maddi kaygılardan sıyrılarak sadece Allah rızası için yapılan bir gönül yolculuğudur. Mal, mülk makam ve aile yani sevilen her şey geride bırakılarak, Rabbimizin o güzide çağrısına uymaktır.

Hacc’ın her anında ayrı bir mana vardır. Tavaf eden insanlar, daim bir dönüş içindeki âlemin bir tezahürüdür. Dünya, yıldızlar, âlemdeki her varlık bizim çoğu zaman fark etmediğimiz bir dönüş içindedirler. Tavaf eden bir müslüman bu âlemde bir zerre olmanın farkına vararak bu dönüşleri yapmalıdır. İhrama girmek başlı başına bir terbiye ve nefsin arzularına set çekebilmenin vasıtasıdır. İhramdaki kişi günlük hayatında çok basit gördüğü birçok fiili kendine yasaklayarak, nefse gem vurmayı, sabrı öğrenir. Sa’y, Hz. Hacer annemizin o gün evladı için gerçekleştirdiği çabayı, çırpınmayı, tekrar yaşama ve hissetmedir. Şeytan taşlama, Hz. İbrahim misali şeytanı yenme mücadelesidir. Arefe günü Arafat’a çıkan müslümanlar, insanın dünya ile buluştuğu yerde bulunduğunu düşünmelidir. Zira Hz. Âdem (a.s.) cennetten dünyaya ilk kez Arafat’a indirilmiştir ve orada affa mazhar olmuştur. Hacca giden kişi de sanki dünyaya yeni geliyormuş gibi, tüm günahlarını, hırslarını, gafletini, orada bırakarak manen tertemiz olarak yurduna dönmelidir. Ayrıca dünyanın dört bir yanından toplanan milyonlarca Müslüman, bir nevi mahşer provası içindedirler Arafat’ta. Kefen misali ihramları ile fikirlerini dünyadan arındırıp, bir arınma yaşarlar. Haccda gaye Allah’ın rızasına kavuşmadır. Bu nedenle haccın her bir rüknunu hakkı ile yerine getiren bir Müslüman, ’annesinden doğduğu ilk günkü gibi’ günahlarından arınmakla müjdelenmiştir.

Bu anlatılanların şuuruyla hacca giden bir müslümanın ne Mekke’de ne de Medine’de malayani işlerle meşgul olmasına imkan yoktur. ’Hacc benim için dinimin beş şartından biri, çevremin, dostlarımın ya da paramın olması, bu konuda belirleyici bir rol oynamıyor. Gidip, gezeceğim, turistik anlamda eğleneceğim bir mekân da değildir’ diyebilen bir insansanız, çıkacağınız yolculuğun da anlamı farklı olacaktır.

O mübarek beldelere varıldığında sebeplere ve başa gelecek bazı meşakkatlere takılmadan rahmeti soluklamak gerekir. Eğer sebeplere takılırsanız, mekânların temizliği, insanların tavırları ve yolculuğun zorluğu, Haccdan size geriye kalan şeyler olur. Bunların manevi anlamda ne kalbinize bir faydası ne de imanınızı artıran bir özelliği vardır. Hâlbuki Hacccın bir anlamı teslimiyetimizi ifade etmek değil midir? ’Allah’ım! Emrettin ve ben geldim’ diyebilmek değil midir?

Bu vesile ile artık bu günlerde kutlu Mekke Medine yollara düşmeye başlayan hacc yolcusu bütün kardeşlerimizi tebrik eder, dualarında bizleri ve hatta tüm mümin kardeşlerini unutmamalarını rica ederken; inşallah bereket, feyz ve en doruk anlamda manâ dolu bir ibadet ve yolculuk geçirmelerini de Rabbimizden niyaz ederiz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 92. sayısı (2010 Kasım) için yazılmıştır

×