150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

Silsile-i Farukiye

Silsile-i Farukiye

Ebu Ali Farmedi (k.s)Tasavvufa İntisabı ve İrşada Görevlendirilmesi:Nakşibendiyye’nin Hâlidî kolunda sekizinci halkasında bulunan Ebû Ali Farmedî, tasavvuf tarihimizin yıldız şahsiyetlerinden Ebû’l-Kasım Kuşeyrî’nin talebesi, İmam Gazâlî’nin şeyhi ve üstadıdır. Ebû Ali Farmedî’nin asıl adı Fazi bin Muhammed, künyesi ise Ebû Ali’dir. Hicrî 407/1016 yılında Horasan’ın Tus şehri yakınındaki Farmez’de doğdu. Kaynaklarda memleketi Farmez’e nispetle Farmedî diye anılır. Ebû Abdullah Şirazî, Ebû Mansur Bağdadî ve Ebû’l-Hasan el-Müzekkî gibi âlimlerden okudu. Tasavvufta bağlılığı şu iki yoldadır: Birisi Ebû-l Kasım Gürgânî Tûsî, diğeri de Ebû-l Hasan Harkanî Hazretleri’dir. Ebû Ali Farmedî gençlik yıllarında Nişabur’da Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın ders halkasına katıldı. Nefahâtü’l-Üns müellifi Câmî’nin verdiği bilgilere göre, Ebû Said Ebû’l-Hayr, Nişabur’da bulunduğu sürece Farmedî, onun zikir ve ders halkasından ayrılmadı.Ebû Ali Farmedî hazretleri tasavvufa girişini şöyle anlatır:O zamanlar Nişabur’da Sirâcân Medresesi’nde ilim talebi ile meşguldüm. İşittim ki; Şeyh Ebu Said Ebû-l Hayr, Mihene’den Nişabur’a gelip meclis kurmuş. Halktan ve âlimlerden pek çok kimse O’nun büyüklüğünü biliyor ve saygı duyuyordu. İnsanlarla birlikte ben de O’nu karşılamaya çıktım. Mübarek yüzünü görünce O’na âşık oldum tasavvuf ehli büyüklere karşı muhabbetim daha da arttı. O’nun sohbetlerine iştirak etmeye başladım.Bir gün, medresedeki yerimde oturmuştum. Şeyhin yüzünü görmek arzusu içime düştü. Hemen dışarı çıktım etrafa bakındım ki Ebû’l Hayr büyük bir cemaatle bir yere gidiyordu, kendimde olmadan peşlerine takıldım. Şeyh Efendi bir yere girdi, biz de girdik. Ben bir köşeye oturdum. Ebû’l Hayr, beni görmüyordu. Bir müddet kendi hallerinde meşgul oldular. Şeyh Efendi hoş bir hâle geçti. Vecd hâli zuhûr etti. O halde iken kaftanını yırttı. O hâl geçince kaftanı üzerinden çıkardı yere bıraktı. Mecliste bulunanlar kaftanından yırtılan parçaları ayırıp, dağıtması için Ebû’l Hayr’dan rica ettiler. Bu parçalardan işlemeli olan kolun yen kısmını ayırıp:- ‘Ey Ebû Ali Tûsi neredesin?’ dedi. Ben kendi kendime ‘beni tanımaz bilmez, herhalde müridlerinden ismi Ali olan birini çağırıyor’ diyerek cevap vermedim. Bir daha seslendi, yine cevap vermedim. Üçüncüsünde cemaat bana dedi ki:- ‘Şeyh Efendi, seni istiyor.’ Hemen huzuruna vardım. Şeyh Efendi o kolu astarı ile beraber bana verdi. Sonra şöyle dedi:- ‘Sen bize bu astarla kol gibi yakınsın.’Bu elbise parçasını alıp öptüm ve onu çok güzel bir yerde sakladım.”Ebû Said’in Nişabur’dan ayılmasından sonra da Ebû’l-Kasım Kuşeyrî’nin derslerine devam etmeye başladı. Kuşeyrî onu tefsir ve hadis gibi dinî ilimlerde yetiştiriyor, vaaz ve irşad konusunda eğitiyordu. Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın gönlünde tutuşturduğu tasavvuf ve aşk ateşiyle zaman zaman garip haller yaşayan Ebû Ali Farmedî’yi Kuşeyrî, devamlı surette ilme teşvik ediyordu. İlimde derinlik, marifette rüsûh kesbeden Ebû Ali, birgün şahidi olduğu muazzam bir tecelli ile sarsıldı. O esnada ilimle meşguldü ve elindeki kalemi hokkaya batırarak yazı yazıyordu. Kalemi hokkaya bir daldırdı ki, ne görsün kalemin ucu bembeyaz, oysa hokka mürekkeple dolu. Kalemi tekrar tekrar hokkaya sokup çıkardı, fakat nafile, değişen bir şey olmadı.Büyük bir dehşete kapıldı ve doğruca üstadı Kuşeyrî’ye koştu. Olanları dinleyen büyük mutasavvıf: “Artık senin işin benim sınırlarımı aştı. İlim senden el çektiğine göre sen de ondan el çekip ruhunu erdirmeye ve içindeki ateşi söndürmeye bak’ dedi. Bunun üzerine Ebû Ali, eşyasını alıp medreseden ayrılıp tekkeye taşındı. Bu dergâh, Kuşeyrî’nin dergâhıydı. Bundan sonra bir müddet daha orada kalır. Kendisi bu dergâhta yaşadıklarını şu şekilde anlatır: “Bir gün bir hâl oldu kendimden geçtim. Bu hâl beni istila etti ve durumu üstadıma anlattığım zaman şöyle dedi:- Ey Ebû Ali! Benim yolum buraya kadardır. Bundan ötesini bilmem. Ben kendi kendime; ‘Beni bundan daha yukarıya götürecek bir Pîr gerektir’, diye düşündün. Bir müddet daha o dergâhta kaldım bu hâl azalmadı daha da artınca müsaade isteyip ayrıldım. Şeyh Ebû’l Kasım Gürganî’nin adını işitmiştim. Onun için Tus şehrine yollandım. Sordum yerini tarif ettiler gittim. Müridlerinden bir cemaatle mescidde oturuyordu. Ben iki rekât tahiyyat-ı mescid namazı kılıp huzuruna gittim. Şeyh başını öne eğmiş tefekkür etmekteydi. Başını kaldırdı ve:- Gel, ey Ebû Ali!Gittim selâm verip oturdum başımdan geçenleri anlattım şöyle dedi: – Bu işe girişin mübarek olsun. Şimdi bir dereceye erişmişsin; ama terbiye görürsen daha yüksek derecelere yükselirsin. İçimden, ‘benim Pîr’im budur’ dedim. Onun yanında uzun süre kaldım, çeşitli riyazatta bulundum. Beni Mihene’ye Ebû Said’e gönderdi. Oraya gidince bana bir bez verip, duvarları silmemi söylediler. Duvarların tozunu sildim. Ebû Said: “Ey Ebû Ali, bez ile duvarların tozunu sildiğin gibi ömür boyunca Allah’ın kullarının gönül duvarlarındaki mâsiyet tozunu söz bezi ile silersin” buyurdu.Gürganî’nin yanında riyazat ve mücahede ile meşgul olarak seyr u sülûkunu tamamladı. Şeyhi kendisini vaaz ve irşad halkasını kurmak ve zikir meclisi teşkil etmekle görevlendirdi. Ayrıca Ebû Ali Farmedî’yi kızıyla evlendirdi. Ebû’l-Kasım Gürganî’den Nakşbendiyye’nin Haydarî koluna ait silsileyi alan Farmedî, daha sonra Ebû’l-Hasan Harakanî’ye intisab ederek Sıddıkî silsileye de dâhil oldu ve böylece iki silsileyi birleştirmiş oldu

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 72. sayısı (2009 Mart) için yazılmıştır

Kutlu Doğum

Kutlu Doğum

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz hicrî aylar itibarıyla Rebî’ul-Evvel ayının 12. gecesi, milâdî takvim itibarıyla ise 20 Nisan’da 571 dünyaya teşrif buyurmuştur. 1989’dan itibaren her yıl Nisan ayında, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından başlatılan “Kutlu Doğum” programları yapılmakta; ilmî ve kültürel etkinlikler düzenlenerek Efendimiz’in (s.a.v.) şerefli doğumu idrâk edilmektedir. İşte bu vesileyle biz de, Özlenen Rehber Dergimizin Nisan sayısında bir nebze de olsa, damla denizden haber verir misali Efendimiz (s.a.v.)’den bahsedeceğiz.Efendimizi (s.a.v.) anmak, daha da önemlisi O’nu anlamak, O’nun temsil ettiği yüce ve aşkın değerlerin bütününü tanımak ve hayatımıza ışık tutan bir meşale yapabilme azminde olmak ne mübarek bir gayrettir. Zira Kur’ân-ı Kerim’in insanlığa sunmak istediği evrensel mesaj; aslında Rasûlullah (s.a.v.)’in örnek şahsiyeti ve ahlâkında mündemiçtir.Bu yüzden Efendimizi (s.a.v.) örnek almak demek; tarihe gitmek ve gömülmek değil, O büyük şahsiyeti tanımak, sevmek, O’nun insanlığın huzur ve mutluluğu için yaptığı mesajını güncelleştirerek hayatımıza yansıtmak, O’nun ahlâkını ve çizgisini davranışlarımızın mihveri ve rehberi yapabilmek demektir. Rasûlullah (s.a.v.)’den 14 asır sonra dünyaya gelen bizler için Ashab-ı Güzin en güzel örnek şahsiyetlerdir. Onlar, Efendimiz’in (s.a.v.) yaşantısına; oturmasına kalkmasına, yemesine içmesine kadar, her hareketine ve tavrına son derece dikkat ettiler. O’na uymak husûsunda azamî derece gayret gösterip, kendilerinden sonraki nesillere de bunu en ince ayrıntısına kadar aktardılar. Dolayısıyla, yaşantısı hakkında böylesine geniş bir malûmat Efendimiz (s.a.v.)’den başka hiç kimse için verilmemiştir. Üstelik Kur’ân-ı Kerim; Allah’a itaatle Rasûlüne itaati her zaman aynı kare içinde zikretmiş, Allah’ı sevme emaresinin ve O’nun tarafından sevilme ve yarlığanma vesilesinin yine Rasûlullah (s.a.v.)’e ittiba olduğunu beyan buyurmaktadır. İnanan bir kimse için Allah Rasûlü (s.a.v.)’i (hâşâ) sevmemek gibi bir şey düşünülemez. Çünkü O’nu sevmek dindir, imandır ve O’nsuz necâta ulaşabilmek asla mümkün değildir. İşte bu mülâhazadan hareketledir ki, İslâm tarihi boyunca Allah dostları dediğimiz evliyaullah aynı zamanda hep birer Peygamber âşığı olagelmişlerdir. Ümmet olarak bizim en önemli vazifemiz Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize karşı her zaman ta’zim, hürmet ve saygı hisleriyle meşbû bulunmak, peygamberlik mefhumuna toz konduracak, ona halel getirebilecek her türlü düşünce ve ifadeden sakınmak; bu düşünceyi elimizden geldiğince başkalarına da anlatmaya çalışmaktır. Zira geçmişte olduğu gibi bugünlerde de kendini ilim adamı, tevhid ehli zanneden bazı kişiler; “Peygamber bu kadar da yüceltilir mi, övülür mü? O da bizim gibi bir insan…” gibi sözlerle Efendimiz (s.a.v.) de dahil tüm Peygamberleri (hâşâ) bizim gibi sıradan insanlar seviyesine indirme ya da kendi dönemlerinde, sadece o dönemlere mahsus olmak üzere, tarihsel bir misyon eda edip çekip gittiklerini iddia etme gibi düşüncelerle ümmetin kalbinde kaymalara ve sapmalara sebep olmaktadırlar. Bu, başta Rasûlullah (s.a.v.)’e ve Peygamberlik makamına karşı saygısızlıktır. “Bu tür mevlid kutlamaları ve Peygamberi bu kadar sena etmek tevhide zarar veriyor!” tarzında sakat düşüncelerini insanlara empoze etmeye çalışanlara karşı taviz vermeyelim ve karşılarında Rasûlullah (s.a.v.)’in sevdalıları olarak dimdik duralım. Unutmayalım ki, Allah Rasûlü (s.a.v.)’e saygı ve hürmet onu gönderene saygı ve hürmet olduğu gibi, aksi de yine gönderene râci olacaktır.“Ey insanlar! İyi biliniz ki, ben sizden önce gidecek, sizi bekleyeceğim. Siz de gelip bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Havz-ı Kevser başıdır. Ancak yarın benimle Havuz başında buluşmak isteyen, elini ve dilini günahlardan çeksin.” buyuran Efendimiz (s.a.v.)’e kavuşacağımız o günde dilleriyle O’na eziyet edenlerin hali ne olacak acaba? Zira Havz-ı Kevser’e kadar yaklaştığı halde melekler tarafından alınarak cehenneme götürülenler de olacak. Cenâb-ı Hakk bu hâle düşmekten muhafaza eylesin.Efendimiz (s.a.v.)’in dünyaya teşrifleri sebebiyle sevinen Ebû Leheb’in bile o güne has olmak üzere cehennemdeki azabında az da olsa hafifleme olduğuna göre Onun ümmeti olarak doğumuyla sevinen kullara Cenâb-ı Hakk’ın ikramı nasıl olur, bunu da siz tahayyül edin.Dünya neye sahipse O’nun vergisidir hep. Medyûn O’na cemiyeti, medyûn O’na ferdi Medyûndur O mâsuma tüm beşeriyet. Yâ Râb! Bizi Mahşerde bu ikrâr ile haşret. Cenâb-ı Hakk bizi râzı olduğu Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin sevgisiyle ve aşkıyla rızıklandırsın, O’nun izinden, muhabbetinden ve hâlinden ayırmasın.Rabbim cümlemizi Habîbine layık ümmet kılsın, şefaatine mazhar eylesin… Amin!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 73. sayısı (Nisan 2009) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

İzinden Gitmek

İzinden Gitmek

Pek çok gaflet ve dalaletin kol gezdiği dünyamızda, bugün gözlerimiz Cenâb-ı Hakk’ı takdis ve takdirle açılıp kapanıyor, gönüllerimiz O’nu zikirle ve vuslat heyecanıyla çarpıyorsa, aslında bu ulvî duygu ve düşünceleri tetikleyen Allah Rasûlü (s.a.v.) Efendimizin rehberliği sayesindedir. Bizler, zerre kadar da olsa gönüllerimizde hissettiğimiz Rabbimizi zikretme iştiyakını, Cennet’i ve ondaki ebedî saadeti, ancak Rasûlullah (s.a.v.)’in herşeyi ile vahiy kaynağı olan beyanlarından öğrendik. Onlar vasıtasıyla Rabbimizin insanoğlunu ve kâinatı yaratmasındaki hakiki muradını anlama yoluna girdik.

Efendimiz (s.a.v.), Allah Teâlâ’nın kâinata eşi-menendi bulunmayan bir lütfudur. O’nun (s.a.v.) getirdiği İslâm dini, buna bağlı olarak sünnet ve ahâkları müminlere bıraktığı emanetidir. Efendimiz’i (s.a.v.) bu şekilde idrak edip sünnetlerini ve ahlâklarını hayatlarına tatbik edenler, O’nu her zaman canlarından aziz saydılar ve ömürleri boyunca O’na karşı hep medyuniyet solukladılar ve bu kapıda gösterdikleri vefalarının karşılığını da kat kat buldular.

Rasûlullah (s.a.v.)’in beşeriyeti hususunda geçmişten günümüze kimsenin farklı bir iddiası olmamıştır. Ama nasıl ki dünya dolusu taş biraraya getirilse küçük bir elmasın kıymetine haiz olmayacaksa, Efendimiz (s.a.v.)’in de beşerî keyfiyeti bu şekilde görülmelidir. Onun vahye ve Cenâb-ı Hakk’ın taltiflerine mazhar oluşuna gelince bunu bizim lisanen anlatabilmemiz zaten imkânsızdır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın, Rasûlullah Efendimize yüklediği misyon bütün enbiyadan çok farklı ve O’na olan teveccühleri de iltifat edalıdır. Allah (c.c.), Rasûlullah (s.a.v.) ile konuşurken özel bir üslûp kullanır ve bu üslûbuyla O’nu ta’ziz eder ve bize de edep taliminde bulunur. İşte Hakk’ın Kelâmı Kur’ân’da buna şahitlik ederek: “Nûn, Kaleme ve yazdıklarına and olsun ki, Sen Rabbinin nimetiyle serfiraz kılınmışsın ve mecnun değilsin. Kuşkusuz senin için tükenmez bir ecir vardır. Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem sûresi, 68/1–4) buyrularak Rabbimizin eşsiz iltifatlarına mazhar olan ve ahlâkıyla da abideleşen bir kuldu.

O (s.a.v.), ” De ki: Ey insanlar! Eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl–i İmran sûresi, 2/31) yüksek mansıbının en seçkin siması; “Sana biat edenler aslında Allah’a biat etmektedirler.” (Fetih sûresi, 48/10) payesinin en parlak mazharı, “”Doğrusu Rabbin, Sana vereceklerini öyle bir verecek ki, hem O’ndan hem de verdiklerinden tam razı olacaksın.” (Duha sûresi, 93/5) fehvasınca rıza mertebesinin zirve insanı, Hak hoşnutluğunun nurefşân temsilcisi, yoldakilerin de ışık ve rehberidir. “Ey Rasûlüm! Biz seni bütün âlemlere bir rahmet vesilesi olarak gönderdik.” (Enbiya sûresi, 21/107) hakikati mazmununca O, dünyada iman ve mârifetle, ötede Cennet ve Cemalullah’la tüllenen âlemlerin sırlı anahtarı, kapısı, o kapı ötesindeki bütün mazhariyetlerin nurdan vesilesidir.

İnsanlık bu kutlu rehberi her yönüyle örnek alıp izinden gidinceye kadar hiç bir işinde muvaffak olamayacaktır. Problemlerine geçici olarak çözüm üretecektir ancak bunda kalıcı sonuçları elde etmeleri mümkün olmayacaktır.

Yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın muradına uygun bir şekilde Efendimiz (s.a.v.)’in izinden gitmeye çalışan ümmetin sayısı çok değildir. Ama inandığını söyleyen herkes bu iddialarında ısrar etmektedirler. Başta Rasûlullah (s.a.v.) olmak üzere âlimlerimiz ehl-i sünnet ve’l cemaat yolunun rotasını İslâm’ın ilk yüzyılında çizmişlerdir. Kur’an, Sünnet ve Hulefa-i Raşidin’in çizgisinde olan ehl-i sünnet ulemanın gösterdiği çizgide bulunmak bu dünyadan imanlı olarak ahirete göçmemize vesile olacaktır. İnşaallah.

Son olarak Nisan ayında Kırıkkale ve Sungurlu’daki derneklerimizin düzenledikleri Kutlu Doğum Programların hazırlanmasında emeği geçen tüm kardeşlerimize, Efendimiz (s.a.v.)’e itaat ve onu anlama noktasında insanların gönül dünyalarının bir kez daha aydınlanmasına vesile olan Muzaffer Yalçın Hocaefendi’ye, ayrıca başta Abdulkadir Şehitoğlu Hocaefendi, Senai Demirci beyefendi, güzel yorumlarıyla Hasan Dursun, Sedat Uçan ve Ömer Koçer kardeşlerimize, programı hem canlı olarak hem de daha sonra izleyemeyenler için yeniden bir kaç kez yayınlayan KonTV yöneticilerine şükranlarımızı sunuyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 74. sayısı (2009 Mayıs) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Üç Aylar Öncesi…

Üç Aylar Öncesi…

İnsanoğlunun bir dış dünyası, bir de iç dünyası vardır. Aslında o, bu iki dünyayı aynı anda yaşamaktadır. Kişi, insanların müşahedesine açık olan dış dünyasını nasıl özen ve itina göstererek düzenliyorsa gönül dünyasına da ondan daha fazla hassasiyet göstermelidir.

Yaşadığımız yüzyılda toplumların dinî açıdan nasıl bir durumda olduğunu hepimiz yakından müşahede etmekteyiz. İnsanlık bilim ve teknikte zamanı yakalamak adına kitle iletişim araçlarıyla uyuşturulmuş, Batılı hayat tarzı içerisinde kaybolmuş bir durumdalar. Halkın büyük bir kısmı da ekmeğini kazanıp karnını doyurmanın derdi peşindedir. Kısacası çoğunun aklı bir karış havada; bazıları köşe dönme, bazıları makam mevki sevdasında, bazıları gününü gün etmeye çalışmakta ve bazılarının akılları ise nefsanî arzularının ve şehveti ile meşgul olur hâle gelmiş!…

Bu yüzden kimse kendini sütten çıkmış ak kaşık gibi hissetmemeli, hesaba çekilmeden önce nefislerimizi hesaba çekmeliyiz. Günahlarına pişmanlık duyup gözyaşı dökebilen ne kadar müslümanımız var? Peki bizim böyle bir derdimiz var mı? Yoksa o kanal senin bu kanal benim veya o kahvehane köşesi senin burası benim diye mi ömrümüz geçiyor? Neler yapıyoruz Allah aşkına; kendimize sorma zahmetinde bulunalım.

Zira mümin kendi günah ve hatalarını, Allah Teâlâ’ya kulluğundaki noksanlıklarını ve Rasûlullah (s.a.v.)’e ittibadaki zayıflıklarını birinci derecede öncelikli problem olarak görmelidir.

Nefislerinde dünya ve içindekilerin sevgisini barından bazı kimseler arzuladıkları metalara kavuşmak adına sloganlaştırdıkları; ’müslüman güçlü olmalıdırlar!’ sözü vardır. Doğru… Müslüman güçlü olmalıdır, İslâm zaten bunu tavsiye etmektedir. Ancak bu güç onları kibre, dünyanın geçici sevgilerine, Allah için verirken bile riyakârlığa ve Allah yolunda gayretten geri durmaya sevk etmemeli, bilakis yeri geldiğinde bazı şeyleri Allah yolunda feda edebilmek için harekete geçirmelidir. Zira gerçek mücahit Allah’a itaat uğrunda nefsi ile mücahede edendir. Manen kemale ermeksizin güçlü olunması mümkün değildir.

Bugün toplum olarak gaflet içerisindeysek aslında bu durum o toplumu oluşturan fertlerin gaflet içerisinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Bundan daha kötüsü ise kusurun başkalarında aranması ve kendi gafletlerini gözardı edilmesidir. Bu şekilde gaflet ve günahlara dalanlar ise gönül dünyalarında manen ölü hâle gelirler. Rabbim böyle olmaktan muhafaza kılsın.

İşte bu gafletlerden kurtulma günlerinin arifesindeyiz. Bu ayın son günlerinde Receb, Şaban, Ramazan ayları yeniden tüm müminlerin kapısını çalacaktır. Geride kalan seneyi nasıl geçirdiğimize bakmadan gelin yeniden tevbelerimizi tazeleyelim. Rabbimizin rahmet ve mağfiret kapılarını sonuna kadar açacağı ve yapılan hayır hasenata diğer günlere nazaran çok daha misliyle mukabele edeceği bu günlerde istikametlerimizi O’na doğru yönlendirelim.

Mübarek günlerin yaklaşmasıyla televizyon kanalları da programlarında belli ölçülerde kendilerine göre değişiklikler yapacaklardır. Her sene olduğu gibi bu sene de faydadan ziyade insanları fitneye ve ihtilafa düşürecek pek çok mesele İslâm adına polemikler hâlinde tartışılacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın bu ümmete özel bir ikramı olan kıymetli zamanlarımızı bize zararı olmasa bile faydası da olmayan programları izleyerek harcamayalım. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin yaptığı Kur’ân-ı Kerim okumayı, sadaka vermeyi artıralım. Beş vakit namazı cemaatle eda etmenin gayretinde olalım. Şayet yıl içerisinde düzenli bir şekilde devam etmemişsek bu günleri fırsat bilip teheccüd namazı başta olmak üzere diğer nafile namazlara da başlangıç yapabiliriz.

Ayrıca Üç Aylar’ı değerlendirebilme adına, eda edilecek ibadetler, evrad ve ezkâra dair dergimizde yazı kaleme alınmıştır, ona bakılabilir. Ayrıca Rahmetli Efendimiz Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretlerinin Üç Aylar risalesi ve www.rehberdergisi.com web sitemizden de istifade edilebilir.

Özlenen Rehber Dergisi olarak 24 Haziran’da Değerli Büyüğümüz Muzaffer Yalçın Hocaefendi’nin rehberliğinde yapılacak umre ziyaretinin tüm kardeşlerimiz için hayırlı ve mübarek olmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 75. sayısı (2009 Haziran) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Üç Aylardan İstifade Etmek

Üç Aylardan İstifade Etmek

İnsanoğlu hayatı boyunca, zaman zaman bir kısım sıkıntılar ve hayal kırıklıklarıyla karşı karşıya kalabilir. Dünyanın bir imtihan yeri olduğu inancını taşıyan mümin, başına gelen tüm hadiselerden dersler çıkartabilir. İnanan insan nazarında dünya hayatı, her yönüyle binbir güzelliğin kaynağı ve Rabbimizin sonsuz rahmetinin bir tezahürüdür. Zira o ölümden sonrası için hazırlığını bu dünyada yapmaktadır. Bu yüzden ölüm; hayatını Allah ve Rasûlü`ne itaatle geçiren, sırat-ı müstakimden bir an bile sapmadan inandığını yaşayanlar için çok mutlu ve arzu edilebilecek kadar sevimli bir akıbet olmasına karşılık, hayatını cismaniyete nefsanî arzularına bağlı geçirenler için hiç de özlenecek birşey değildir. Aksine böyleleri için ölüm fevkalâde sıkıcı, tatsız ve acı bir sondur.

Ölümün bir hakikat olduğunun farkına varan insan, geçici dünya hırslarından ve nefsanî arzularından uzaklaşır. Bir gün ölümle mutlaka buluşacağını ve asıl hayat olan ahiret hayatı ile karşılaşacağını hiçbir zaman aklından çıkarmaz. Her şeyi yoktan var edenin, tüm nimetleri ve güzellikleri insanlara ikram edenin ve ahireti yaratanın Allah Teâlâ olduğunu kavrar. Bu kavrayış ile, dünyadaki nimetlerin, yalnızca ahiretteki sonsuz güzelliklerin birer habercisi olduğunu; hiç tükenmeyecek, hiç eksilmeyecek ve hiç bozulmayacak sonsuz bir dünyanın iman edenlere cennette sunulacağını fark eder.

Dünyanın bakî olmadığı hakikatinden kaçmakta olanlar ise, menfaat hırsının ve gelecek endişesinin getirdiği sıkıntı ve zorluklara katlanmak zorundadırlar. Kendileri de dâhil olmak üzere, etraflarındaki her şeyin yaşlanıp eskimekte olduğunu görmenin huzursuzluğunu her daim yaşarlar. Fakat elde ettikleri dünyalıkların hiçbiri kendilerine tatmin duygusu vermez. Allah Teâlâ’ya iman etmeyi reddedip, geçici dünyanın mutlak varlığına inanan bu insanlar, ahirette de nimetlerden uzaklaştırılacaklardır.

Hakikatte Cenâb-ı Hak dünyayı, cenneti hatırlatacak pek çok güzel nimetle birlikte yaratmıştır. Fakat bu güzelliklerin yanına cehennemi düşündürecek eksiklik, çirkinlik ve kusurlar da katılmıştır. Dünyada, imtihan ortamının hikmeti gereği, cennet ve cehenneme ait özellikleri andıran detaylar birarada bulunurlar. Bu şekilde müminler hem cennet hem de cehennemi düşünürler, hem de dünyadaki kısa ve geçici hayata bağlanmak yerine, gerçek, kusursuz, eksiksiz ve sonsuz yaşam olan ahirete yönelirler. Yüce Rabbimiz’in kulları için seçip razı olduğu hayat da ahiretteki cennet yurdudur.

Allah Teâlâ kullarının cennete gidebilmesi için rahmet kapılarını daima açık tutmaktadır. Ama yıl içerisinde öyle günler ve zamanlar da yaratmıştır ki; o günlerde yapılan ibadetler diğer zamanlarda yapılanlara göre daha farklı muamele görmektedir. Rabbimize sonsuz hamd-ü senâlar olsun ki bizler bugünlere kavuşmuş bulunmaktayız.

“Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır” buyuran Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Receb ayı girince; ’Allah’ım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl! Bizi Ramazana ulaştır’ diye dua ederdi

Evet! Üç aylar, içinde barındırdığı sayısız rahmet ve hazineleriyle bir anne şefkati gibi müminlerin gönüllerini sararak feyiz ve bereketlerini yağdırmaya başlamış bulunuyor. Peki, biz Üç Aylar’ı karşılamaya ve hayatımızın geri kalan günlerini Allah ve Rasûlü’ne itaat ederek güzelce yaşamaya hazır mıyız?

Geceleri ve gündüzleriyle, saat ve dakikalarıyla, hatta saniyeleriyle dahi insanın manevi kazancına vesile olan, sınırlı ömrü sonsuzluğa ulaştıran, geride kalan dokuz ayın bereketini taşıyıp birden başımıza boşaltan, Regaib Gecesi (Recep ayının ilk cuma gecesine), Mirac Gecesi, (Recep ayının yirmi yedinci gecesine), Berat Gecesi (Şaban ayının on beşinci gecesine), Kadir Gecesi (Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi)ne rastlayan bu günler ayların içerisindeki en faziletli zamanlardır.

Kapımıza öyle bir misafir geldi ki; bizden kendisine biraz zaman ayırmamızı istiyor ve bunun karşılığında, yanında getirdiği o dünya ve ahiret saadetini müjde veren hediyelerini bırakıp gidiyor.

Elbette bu bereketli zaman diliminde yapılacak şeylerin başında Kur’ân-ı Kerîm okumak, sürekli abdestli bulunmaya gayret göstermek, dilimizden tevbe istiğfarı, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin zikrini, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize salâvatı eksik etmemek. Ve yüreğimizden koptuğu, gönlümüzden geldiği gibi Rabbimizden istemektir. Zira Allah Teâlâ, kullarına dua ettikleri takdirde vereceğini vaad etmektedir. Kullarına isteme hakkı veren Cenâb-ı Hak, onların dualarına da icabet edecektir. Evet, O, her şeye gücü yetendir, her zamana hükmü geçendir.

Yapacağımız dua ve niyazlarımızda ailemiz, akrabalarımız olacağı gibi milletimiz ve bütün Müslümanlık hatta topyekûn insanlık da olmalı. Zira millet ve insanlık olarak, en bunalımlı dönemlerimizden birini yaşıyoruz. Üç Aylar tam da sıkıştığımız bir zamanda bize sunulmuş bir fırsat olarak ufukta göründü. İnşallah Ümmet-i Muhammed olarak bu günleri güzel değerlendirir ve kim bilir yaşanması muhtemel ne türlü sıkıntıların önüne bir set çekmiş oluruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 76. sayısı (2009 Temmuz) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Gaflet

Gaflet

Merkez Muslihiddin Efendi (k.s.) birgün talebesinden; `Dolaptaki şişeyi getirmesini’ ister. Talebe koşup, `Hocam, burada iki şişe var. Hangisini getireyim?` deyince, Hocası, `Hayır, bir tane var` diye cevap verir. Talebe ısrar edince de; `O halde birini kır` der. Talebe şişeyi kırınca, bir de ne görsün hiçbir şişe kalmaz ortada. Meğer talebe şaşı imiş, biri iki görüyormuş. Bu ibretlik kıssa da olduğu gibi gaflette olan insan da böyledir, her şeyi olduğundan farklı görür. İçerisinde bulunduğumuz aylar ve yaklaşmakta olan Ramazan ayı ise bu gafletlerden arınmada en güzel vesilelerden birisidir.

Hasretle beklenen Ramazan-ı Şerif ayına çok az vakit kalmasına rağmen Müslümanlarda bu mübarek ayın barındırdığı rahmete yönelik ciddi hazırlıklar yapıldığı da pek söylenemez. Benim bu sözlerime bazı insanlar belki alınabilirler de!.. Zira Ramazan ayının yaklaşmasıyla pek çok şeyin çehresi değişmekte ve bu aya münhasıran heryerde bir hazırlık içerisine girilmektedir. İşte onlardan bir kısmını burada zikredecek olursak; Ramazan ayına has olmak üzere radyo ve televizyonlarda iftar ve sahur programları yapılacak, fırınlarda pide çıkacak, minareler kandil ve mahyalarla donatılarak aydınlatılacak, bazı yerlerde Ramazan çarşıları kurulup Ramazan şenlikleri yapılacak, teravih sonrasında gece yarılarına kadın erkek herkes kurulan bu çarşılarda Ramazan eğlencesi adı altında (güya meşru imiş gibi!) eğlenmelerine bakacaklar, bazı kesimlerde Ramazan ayı bahanesiyle verilecek iftarlarla İbrahimî dinler adı altında herkesi bir çatı altında toplama gayreti (insanlık açlık ve sefaletle boğuşurken!) içerisine gireceklerdir. Daha neler neler… İnsanların Ramazan’a hazırlık olarak algıladıkları bu tarz sosyal aktiviteler ise, bunun büyük bir yanılgı olduğunu buradan belirtmeliyiz. Zira bu sayılanların ve buna benzer pek çok programın Ramazan’ın barındırdığı manevi güzelliklerle veya İslâm’ın ruhuyla ve esasıyla ne ilgisi var ki?.. Kaldı ki bugün dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun boyunları bükük, mazlum, mağdur, pek çok sıkıntı ve zulümler altında inlemektedirler. İşte bunun en son örneklerden birisi de dünya kamuoyunun gündemine gelen Uygur Türklerine yapılan Çin zulmü. Hâlbuki oradaki Müslümanlar üzerindeki baskılar, yasaklar ve sırf Müslüman olduğu için katledilmeler yıllardır devam etmektedir. Müslümanlar için şartlar o kadar kötü hale getirilmiştir ki; Ramazan’da oruç tutmak devlet daireleri dâhil okullarda bile yasaktır. Gece sahur yapmak için lambalarını yakan insanlar tespit edilerek cezalandırma yoluna gidilmektedir. Dünyanın diğer ülkelerindeki Müslümanların durumları da Uygur Türklerinden farksız değildir aslında… Filistin, Irak, Pakistan, Keşmir, Afganistan…

Gelin hiç olmazsa bu Ramazan ayını bari hakkını vererek ihya edelim. Bunun da yolu Efendimiz (s.a.v.)’in sünnet ve ahlâklarını takip etmekle olacaktır. Peki, Rasûlullah (s.a.v.) bu ayı ülkemizde olduğu gibi şenlik ve panayır havasında mı geçirirdi, hâşâ! Aksine kendisini mescidde ibadet ve kulluğa öyle bir verirdi ki; Ramazan’ın son on günü itikâfa girer hanımlarıyla bile görüşmezdi. Yani son on gün dünyalık olabilecek her şeyden kendisini bedenen de soyutlardı. Sahabe Efendilerimiz de bu yolu takip ederek daha dünyadayken Allah’ın rızasına kavuşmaya namzet kullardan oldular; ama buna rağmen onların kulluklarında hiçbir değişiklik, gevşeme olmadı. Peki, burada sormak istiyorum: ’Bizlere ne oluyor ki yılın diğer günlerinde ibadetlerimizde, kulluğumuzda hassas davranmazken, Ramazan’da cennetten müjde gelmiş gibi rahat hareket edebilmekteyiz. Ya da yılın bütününde farz ibadetlerimizde olması gereken titizliği göstermiyoruz da Ramazan’da yaptığımız birkaç ibadeti dinin bütününü yapmış gibi sayıyoruz? Rabbimiz ve sevgili Habibi’nin emirlerinde ve bu emirlerin muhataplarında bir değişme de yok iken…

Bu nedenle Müslümanların önünde iki ihtimal var: Ya bu sene de bu mübarek ayın kıymetini bilemeden televizyon karşısında, çarşı pazarlarda, insanların kul olarak duyarlılıklarını bile artırmayan programlara katılarak, dostlar alışverişte görsün misali fakirlerin davet edilmediği sofralarda verilen davetlerle bu ayın feyiz ve bereketinden mahrum bir şekilde tamamlayacaklar. Ya da Allah’ın rızası istikametinde ibadetlerini ifa ederek büyük bir ticaret yapacaklardır… Seçim bize aittir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 77. sayısı (2009 Ağustos) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Zaman Değirmeni

Zaman Değirmeni

Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan insanoğlunun dünya yolcuğunda, her gelen, sırasını bir başkasına devrederek devam etmektedir. Sanki zaman boşluğunda akıp giden zerreler misali… Bir koşturmacadır sürüp gidiyor. Bu kadar hengâmenin arasında Allah Teâlâ’nın, Peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği hakikatleri ciddiye almaktan uzak olan kimseler kendilerine sunulan Rahmanî fırsatları kaçırmanın ne büyük bir hüsrana sebep olacağının da farkına varamayacaklardır, ta ki kıyamete kadar.

İşte içerisinde bulunduğumuz Ramazan günleri; geldi ve gidiyor… Bir kaç hafta sonra bir Ramazan ayı daha aramızdan ayrılıp gidecek… Bu sayılı günler bitip tükenirken acaba Rabb’in arzu ettiği bir şekilde on bir ayın sultanını değerlendirebildik mi? Manen derinleşebildik, melekî yönümüzü biraz daha kuvvetlendirebildik mi? Başka bir deyişle: ’Bu aydan bize ne kaldı veya ne kalacak?’ Acaba ne gibi duygular ile hemhâliz? Ramazanın hayatımızdan bir kere daha çekilmesiyle içimizde bir yerlerde bir sızı duyuyor muyuz? Yoksa ’Hoş geldiniz ey mübarek on bir aylar mı!’ demekteyiz? Ramazan bize bir ahlâk mirası bırakmalı değil mi? Hani oruç tutmuştuk; haramlara karşı her zaman hassastık ama Ramazan’da daha bir dikkatli olmuştuk…

Bu tarz soruların cevabı ister düşünülsün isterse düşünülmesin; gönüllerde bayram esintileri esmeye, ruhlarda Ramazan-ı Şerif’in sağanak sağanak yağan rahmet çağlayanlarının hazzını derinlemesine duymaya başlanacak. Yakında elveda ya Şehr-i Ramazan demenin burukluğu yaşanacak. Rahmet ve mağfiret ayı olan Ramazan geride bırakıldığı için mü’minlerin gönülleri buruk olsa bile Hakk’a karşı kulluk vazifelerini ifa ettikleri için sevinç yaşayacaklar. Evet, bu mübarek ayda tutulan oruçlar, verilen sadakalar, yapılan yardımlar, okunan hatimlerden hâsıl olacak rahmet esintileri, Cenâb-ı Hakk’ın katında öyle büyük mükâfatlara mazhar olacak ki; bu kutlu zaman dilimine ulaşıp da ondan istifade edemeyen gafiller, büyük bir kayıp içine düşecekler maalesef…

Aslında ömrü olanlar için nice Ramazan’lar gelip geçecektir zaman içerisinde. Fakat gelecek seneki Ramazan’da veya bayramda bazı insanlar ömür sermayesini tamamlayacakları için dünyaya `elveda` diyecekler. Zaman değirmeni bir gün, onlar gibi bizleri de çarklarında un ufak edip öğütecektir. Ahirette ebedî saadete talip olanlar için vakit en kıymetli sermayedir. Zira bu kısa ömür sermayesinin karşılığında Allah’ın rahmetine ve rızasına kavuşulacaktır. Bu yüzden mümin hem Allah Teâlâ’ya kulluğuna devam ederken hem de Rabb’inin kendisine sunduğu özel gün ve geceleri de birer ganimet olarak telakki etmelidir.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin beyan buyurduğuna göre; ’Rahmet kapıları dört gece de açılır. O gecelerde yapılan dua ve tevbeler ret olmaz. Fıtr (Ramazan) ve Kurban Bayramları’nın birinci geceleri, Şaban ayının on beşinci gecesi (Berat) ve Arefe gecesi.’

Evet, Rahman’ın katında dua ve tevbelerin geri çevrilmediği bu günler arasında bayram gecelerinin zikredilmesi müminlerin gönüllerindeki neşeyi daha da ziyadeleştirmektedir. Fakat müminler, Rabbimizin: ’Kaldır başını ey Habibim! Senin hatırına hepsini affettim…’ dediği gün gerçek bayramın hazzına ereceklerdir. Her an Cenâb-ı Hak ile birlikte olduğunun şuurunda olan Hakk dostları ’bayram’ı affedilip, rızaya kavuşulduğu gün olarak anladıkları için; bir bayram günü Alvarlı Efe hazretlerinin elini öpüp, hayır duâsını almak isteyenlere Efe hazretleri gönlündeki güzellikleri şu mısralarla dile getirir:

’Mevlâ bizi affede

Bayram o bayram olur

Cürm ü hatâlar gide

Gör ne güzel ıyd olur.

Merhamet ede Rahim

Dermanı vere Hâkim

Lütfede lütf-i Kadim

Bayram o bayram olur.’

Rahmetli Efendim Abdullah Farûkî (k.s.)’nın sohbetlerinde kaside halinde söylettiği Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin mısraları da bayramdan bahsediyor ama bu bayram başka bayram tabi ki:

’Bayrami imdi bayrami imdi,

Yar ile bayram eyledi şimdi.

Hamd senalar hamd-ü senalar,

Yar ile bayram etti bu gönlüm.’

Bu manada Behlül Dânâ Hazretleri de: ’Bayram bineklere binenler için değil, hata ve isyanı bırakanlar içindir’ diye ifade ederken Hz. Mevlâna sanki tüm bunları özetlercesine sevgiliye kavuşmayı, Allah’a vuslatı bayram olarak telakki ediyor ve buna Şeb-i Aruz (Düğün Gecesi) adını veriyor.

Bu yüzden sâlih kullar arasında söylenen; ’Ömrünüz Ramazan, ahiretiniz bayram olsun!’ dileği mümin için son derece anlamlıdır. Burada Ramazan şuuru ve dikkati, bir ay olmaktan öte insanın bütün bir hayatına yayılması gerektiği ifade edilmektedir. Unutmayalım; hayat boyu Ramazan düşüncesiyle kendisine çeki düzen veren kişiye bayram düşüncesi de birlikte aşılanır. Dünyayı sürekli Ramazan duyarlılığıyla yaşayanlar, ahirette bayram sevinciyle sonsuz huzura ereceklerdir. İnşaallah.

Özlenen Rehber ailesi olarak tüm Müslümanların şimdiden bayramını kutlar ve Rabbimizin bizi affettiği gerçek bayramlarda buluşturmasını niyaz ederiz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 78. sayısı (2009 Eylül) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Modern Dünya ve İslam Reformistleri

Modern Dünya ve İslam Reformistleri

Kitle iletişim araçları ve özellikle internetle hemen her türlü bilgiye ulaşılabildiği yüzyılımızda İslâm’da payına düşeni almaktadır. Bilinçli olarak dini istismar etmek isteyen bazı çevreler zehirlerini daha hızlı bir şekilde yayabilmenin imkânına bu sayede kavuşmuşturlar. İbrahimî dinler, hanif dini, ’yalnız Kur’an bize yeter veya mezheplere ne lüzum var, ayet ve hadisleri okuruz biz de ona göre amel ederiz’ diyenlerin sayıları hiç de azımsanacak kadar değildir.

Modern dünyanın getirdiklerini kendilerine sütre edinen bazı müslümanlar Kur’ân’ı yeniden keşfetmişçesine geçmişinden kopuk bir şekilde Kur’ân merkezli bir Müslümanlık vurgusuna yönelmesi aslında tesadüf değildir. Zira dini tahrip etmek isteyenler öncelikle müslümanlara ’geri kalma-ileri gitme!’ masalı ezberleterek; “Batı ilerledi, İslâm dünyası geri kaldı” fikrini Müslümanlara hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan, bir ’nass’ gibi kabul ettirdiler. Sonrasında ise; ’İslâm dünyasının geri kalmasına sebep, Müslümanların yanlış din anlayışıdır’ felsefesi vitrine konularak; ’dini anlayıp yorumlama da eskilerin ıskaladığı, gözden kaçırdığı önemli noktalar olmalı. Yoksa biz bu durumda olmazdık!’ kanısı uyandırılarak itikat ve amellerimizde herşey sorgulanmaya başlandı.

Tüm bu vahim gelişmelerin sonucunda ise; ’değiştirilebilecek ne varsa değiştirilmesi gerektiği’ telkin edildi. Bu din, eskilerin ’eskimiş’ anlayışıyla telakki edildiği sürece hiçbir problemimizi çözemeyiz, yeni okumalar yapılmalı ve tasavvurlar geliştirilmeli denilerek, mezhep imamlarının ictihadları, icma ve arkasından Efendimiz (s.a.v.)’in hadisleri ’çağı yakalama!’ adına devre dışı bırakılması çabalarına girişildi. Kur’ân tek başına, yalıtılmış bir metin olarak tek başına kalınca herkes ona kendi fikriyatını, kendi ideolojisini, kendi tercihlerini söyletme imkânına kavuşmuş olmalarına da şaşmamak gerekir.

Maalesef bugün müslümanların önemli bir kesiminin, duyguların ve İslâm dışı unsurların, propagandaların yozlaştırdığı bir anlayış ve yaşayışa gönül verdikleri inkâr edilmez acı bir gerçektir. Hemen herkes kendi his ve heveslerine göre müslüman olmaya özeniyor. İslâm’ın emir ve yasaklarını, Rasûlullah (s.a.v.)’in sünnetlerini fertler ’bana göre böyle olmalı’, topluluklar ise ’bize göre böyle olmalı’ şeklinde yorumlama hastalığına dûçar olmuşlardır.
Hidayete tabi olanlara rehberlik yapan Kur’ân-ı Kerîm insanoğluna; yaratıcısını, kendisini ve içinde yaşadığı dünyayı tanıtırken fıtratına uygun insan modelini göstererek neyi nasıl yapacağını ve nelerden sakınması gerektiğini bildirdiği gibi, bütün bu hususlarda; ’Andolsun ki Rasûlullah’da sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok zikreden kimseler için, en güzel bir örnek vardır’ (Ahzab sûresi, 21) buyurarak ona yol gösterir. Bu ve benzeri ayetlerle Allah’a kullukta Rasûlullah (s.a.v.) örnek gösterilirken, O’na ümmet olabilme hususunda da Sahabe-i Güzîn’in örnek insanlar olduklarına işaret edilmektedir. Yani bizlerden Efendimiz (s.a.v.) gibi bir kul; Ashab-ı Kiram gibi ümmet olmamız tavsiye edilir. Onlar, Rasûlullah (s.a.v.)’a nasıl ittiba etmiş, saygı ve sevgi göstermişlerse, bizim de onların izinde giderek ilmi, irfanı, ahlâkı, samimiyeti ile Peygamber varisi olan büyüklerimize ve âlimlerimize de onlar gibi saygılı olmamız istenir.
Unutulmamalıdır ki; itaat ve teslimiyet ile yapılan az bir ibâdet, itaatsiz ve teslîmiyetsiz yapılan dağlar kadar ibâdetten Hakk katında daha hayırlıdır. Zîrâ kulluk, itaat ve teslîmiyetle başlar. Nitekim şeytan yüce dergâhtan ibâdet eksikliği dolayısıyla değil, itaat ve teslîmiyet noksanlığından ötürü kovulmuştu. Sehl b. Abdullah Hazretleri’ne; ’İslâm’ın şeriatı nedir?’ diye sorulduğu zaman, ’Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi size yasak ettiyse ondan sakının’ âyetiyle karşılık verirdi. (Haşr sûresi, 7)

Kayıtsız ve şartsız bir şekilde Rasûlullah (s.a.v.)’a teslimiyetle mesul olan müslümanlar, O’nun getirdikleri dışında başka dinlere ait bilgilerle ilgilenmesi bile uygun değildir. Kurtuluş yoluna talip olunuyorsa bu ancak Kur’an ve Sünnet’e sarılmakla, ehl-i sünnet âlimlerinin yolunu takip etmekle olacaktır. “Yemin olsun ki ben size kusursuz bir din getirdim, Ehl-i Kitab’a bir şey sormayın; kendileri sapmışken sizi hidayete erdiremezler, onlara sorarsanız ya bir bâtılı tasdîk eder ya da bir hakkı yalanlarsınız. Musa hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helâl olmazdı. Musa aranızda olsa, beni bırakıp ona tâbi olsanız dalâlete düşersiniz. Siz ümmetlerden benim payıma düşensiniz, ben de Nebî’lerden sizin payınızım” buyuran Efendimiz (s.a.v.)’in payına düşen ümmetinden olmak için gayret gösteren bahtiyar kullardan olmayı Rabbim tüm müslümanlara nasip etsin.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 79. sayısı (2009 Ekim) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Kurban, Takva ve Teslimiyet

Kurban, Takva ve Teslimiyet

’Onların ne etleri ve ne kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.’ (Kur’ân-ı Kerim, 22/37)

Cenâb-ı Hakk’ı ta’zîm, şükür, fedâkarlık ve mânevî yakınlaşma gibi manaları kapsayan Kurban Bayramı’na ve Hacc’ın bu yılki îfâ günlerine sayılı günler kaldı.

Kâinatta anlamsız ve lüzumsuz yaratılmış hiçbir şey yoktur. Özellikle Allah’ın emir ve tavsiyelerinin ifade ettiği birçok anlam vardır. İbadetleri gerçek mahiyeti ile anlamak ve tanımak gerekir. İnsan, anladığı ve tanıdığı kudrete daha kuvvetli bir sevgi ile bağlanır. Ne kadar iyi tanır ve anlarsa o kadar çok sever ve sarılır. Böyle bir kimse yapmakla emrolunduğu tüm ibadetleri şevkle ve zevkle yerine getirir. Önümüzde günlerde idrak edeceğimiz Kurban Bayramı’nda, îfâ edilecek önemli bir ibadet olan Kurban ve Hacc etmek de onlardandır.

Allah Teâlâ katında takva sahibi mü’min, diğer insanlarla kıyaslanamayacak kadar üstün ve kıymetlidir. Rabbimiz muttaki mü’minleri zaman zaman imtihana tâbi tutarak kalplerindeki takvanın günlük hayatlarında da görülmesini ister. Özellikle kurban kesmek de kalplerdeki takvanın bir nevi ispatıdır. Yoksa amaç ne kan akıtmaktır, ne de fakirleri doyurmak… Zira kâinattaki her şey zaten Allah’ındır; isterse yarattığı kullarını kendisi doyurur, hiç kimseye muhtaç da etmez.

Bütün ibadetlerde hedef; Hakk’ın tevhidi, ahret saadeti, insanın eğitilmesi, olgunlaştırılması, yaratılışındaki saflığın korunması ve böylece hayata tertemiz olarak devam edilmesidir. Şayet ibadet Allah için yapılıyorsa; onun bir tür borç ödeme şeklinde olmaması gereklidir. O, amacına uygun şekilde insana huzur veren, onu mutlu eden çok anlamlı bir hareket haline getirilmelidir. Amaçsız, ihlâssız ameller şekilden öteye geçmeyecektir.

Kulların ifa ettikleri hiçbir ibadet Allah’a yarar sağlamaz; zira O (c.c.), Samet`tir; hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı yoktur. İbadetlerin Cenâb-ı Hakk katında karşılık bulacak yönü, şeklinin dinimizin emrettiği doğrultuda, özünün de ancak Allah için (ihlâs) olmaklığıdır. Bu durum, insanların takva yönünden değerlendirilmesi, sevabının de ona göre vermesi içindir. O halde bir mü’minin, hayvanlardan kiminin etinden, sütünden, yününden, derisinden, yavrusundan ve gücünden yararlanırken yılda en az bir defa da Allah için; O’na ibadet, saygı, ta’zîm ve şükür maksadıyla bir hayvanı kurban etmesi kulluk bilincidir. Allah’a katında kabul görecek olan da işte budur. Bu demektir ki, diğer ibadetlerde olduğu gibi kurban keserken de ibadet heyecanı duymayan, onlara ta’zîm hissi taşımayan, Rasûlullah (s.a.s.)’in uyguladığı şekliyle bu ibadete özen gösterip işini güzellikle tamamlamayan bir kişinin kalbinde takva bilinci yoktur. Kurban kesen kimsede takva amacı ve hissi yoksa, bu ameliyeden de Allah’a ulaşacak hiçbir şey yok demektir.

Kurban Bayramı’nda kurban kesen Müslümanlardan beklenen şey, Allah’a hakiki manada teslimiyet derecesine ulaşmasıdır. Hz. İbrahim ile kurbanlık olan oğlu Hz. İsmail, nasıl Allah’ın emrine teslim olmuşlarsa, kurban kesen Müslüman’ın da Allah Teâlâ’ya öyle teslim olması gerekir. Bu teslimiyeti gösterenler, nefislerine kölelikten kurtulurlar; şeytanın adımlarına uymaktan, kötü davranışların esiri olmaktan, bencillikten, ötekileştirmekten ve tüm kötü duygulardan berî olurlar.

Öyle ise hiç olmazsa bu Kurban Bayramı’nda nefis, şeytan ve nefsanî arzularımızdan arınalım. Anlamsız ve amaçsız bir şekilde etlik yapmak için veya ’dostlar alışverişte görsün!’ tarzında kurban kesme gafletine düşmeyelim. Evlerine yılda bir kez bile et alamayan insanların sayısı belki de her geçen gün daha da artmakta olduğu günümüzde o insanları da unutmayalım.

Bayram vesilesi ile Irak, Filistin, Afganistan ve Pakistan başta olmak üzere dünyadaki mazlum müslüman kardeşlerimizi de hatırlayalım ve onlara da dua etmeyi ihmal etmeyelim.

Özlenen Rehber dergisi olarak tüm İslam âleminin Kurban Bayramı’nı kutlar, hayırlara vesile olmasını niyaz eder ve hassaten hacc yolculuğuna çıkan kardeşlerimizi de tebrik eder, mebrur bir hacc nasip olmasını diler, dualarında tüm Müslüman kardeşlerini de hatırlamalarını isteriz.

Bayramınız mübarek olsun. Gerçek bayramlarda buluşmak dileğiyle…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 80. sayısı (2009 kasım) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Abdullah Faruki El-Muceddidi. 10’ncu Seneye Devriyesi

Abdullah Faruki El-Muceddidi. 10’ncu Seneye Devriyesi

63 yıllık ömrünü istikamet, takvâ ve verâ dairesi içerisinde Allah’ın kullarını irşâdla ikmal eden kıymetli Efendimiz Abdullah Farûkî el-Müceddidî hazretlerinin Rabbimize kavuşmasının ardından 10 yıl geçti. Vefâtının sene-i devriyesinde ondaki manevî güzellikleri söz kalıpları içerisine sokmak ve lâfızlarla anlatmak bizim kârımız değil. Zira Allah dostlarının hallerinden ancak kendileri gibi ehlullah olanlar anlar. ’Sâlihlerden bahsetmenin rahmet nüzûlüne medâr’ olacağı hakikatinden hareketle bu ayki Özlenen Rehber dergisinin büyük bir kısmını Efendimizin hayatından kısa kesitler sunarak sizlerle paylaşmayı uygun gördük.

İnsanoğlu mahlûkatın en şereflisi olarak yaratılmış olmasına rağmen hayatı anlaması ve nasıl yaşayacağını bilmesi için istikamet sahibi rehberlere her zaman muhtaçtırlar. Zira onun yaratılışından gelen mizacı, iyiye ve kötüye meyletmek için müsaittir. İşte bu noktada Allah dostları, insanlığı içerisine düşebileceği buhran ve hezeyanlardan kurtaracak değerlerin başında gelir. Çünkü onlar, insanları sırat-ı müstakîme davet ederler ve kendileri de onun temsilcisidirler. Hem sosyal hem de toplumsal bağlamda bütün çarpıklıklar onların manevî terbiyeleriyle düzene girer.

Bizler için bir ahlâk ve sevgi mimarı olan kıymetli üstadımız hayatının her karesi insanlığı ebedi kurtuluşa götürebilecek örnekliğe sahiptir. İnsanoğlunun içinde bulunduğu anafordan kurtarmak isteyenler bu değerleri gündemde tutmalı, tavsiyelerine başvurmalıdırlar. Çünkü muasır medeniyet denilen saadet asrı medeniyeti ancak örnek insanların hayatları üzerine bina edilebilir. Bunun misalini Efendimiz (s.a.s.)’in ifadelerinden de öğrenebiliriz. Bir gün İbn Abbas (r.a.): ’Kendileriyle oturduklarımızın hangisi daha hayırlıdır, ya Rasûlallah?’ diye sorar. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.): ’Görüldüklerinde size Allah’ı hatırlatan, konuştuğunda ilminizi arttıran ve ameli size ahireti hatırlatan kimselerdir’ buyurur.

Allah ve Rasûlullah (s.a.s.) sevdalısı olan ehlullahın gerek yaşayış, gerek söz ve gerekse davranışlarında hadiste bahsedilen özellikleri net bir şekilde müşahede etmek mümkündür. Onların simalarını görseniz, sözlerini dinleseniz, onlarla sohbet etseniz, hareket ve davranışlarını izleseniz, hemen din, ahiret hatıra gelir, maneviyata yönelir, onları örnek alır; söz ve davranışlarınızı, ahlakınızı kontrol etme ihtiyacı hissedersiniz. Onlar insanlık için adeta bir mihenk, bir terazi gibidir. Onlar yaşayan Kur`ân’dırlar. Onlar Efendimiz (s.a.s.)’deki güzelliklerin günümüzdeki aynasıdırlar. Bundan dolayı Allah dostudurlar. Bunun için onlar gıptayla ve sevgiyle takip edilen şahsiyetler olmuşlardır.

Onlardan bazısı sanki Hz. Osman (r.a.) halimdir ve üzerlerinde Cenâb-ı Hakk’ın cemal sıfatlarının tecellisi daha fazladır. Bazı velilerde celâl sıfatlarının tecellisi daha fazla olur. Onlar da Hz. Ömer (r.a.) gibi sert gözükürler fakat adalet ve istikametten asla ayrılmazlar. Kimseyi haksız yere incitmezler, bütün dertleri İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak, gönüllerindeki Allah ve Rasûlullah (s.a.s.) sevgisini insanlarla paylaşmaktır. Zira onların gönülleri ilâhî aşk ve feyizle doludur ve insanı Allah’a götüren salih insanların dostluğu her şeyin ötesindedir.

Mürşid-i kâmillerin Cenâb-ı Hakk’la kurdukları bağ kelimelerin izahtan aciz kalacağı bir bağdır. Yağan rahmet yağmurları nasıl ki toprağı yeşertirse, ehlullahtan sadır olan manevî güzellikler de çoraklaşan insan kalbini öyle yeşertir. İnsan onların mücella çehrelerine bakınca engin bir okyanusta yüzüyor gibi hisseder kendisini. Hikmetli sözlerinden yayılan nurlu dalgalarla birlikte gönüllerde derin bir sükûnet hali yaşanmaya başlanır. Yıldırım çaktığında nasıl ki taş parçalara ayrılıyorsa, gözleri gözlerinize değdiğinde de kalbiniz öylesine parçalara ayrılır. Çocuğunu besleyen annenin sütü gibi onların sözleri, halleri ve ahlâkları da insanın manevi hastalıklarına anında şifa sunar.

Cenab-ı Hakk’a hamdolsun bizleri o dostlarından birisiyle tanışma imkanı bahşederek Abdullah Farûkî el-Müceddidî hazretlerine hizmet etme şerefine nail kıldı. 11 Aralık 1999 şu fani dünyaya gözlerini kapayan efendimizle dünyada bedenen ayrılık mevzu bahistir. Yoksa onunla açılan Farûkî yolundaki manevi güzellikler yetiştirdiği ve halefi olarak bıraktığı Muzaffer Yalçın Hocaefendi tarafından rahmetli efendimizin bıraktığı haliyle aynı canlılıkla devam ettirilmektedir. Bu durum hem ilmi alanda yapılan çalışmalar hem de yolumuzun taliplilerinin seyr-i sülûkleri için de geçerlidir.

Efendimizle hayattayken tanışma imkanı olan kardeşlerimiz için bedenen de olsa bu kısa dünya ayrılığı gönüllerde hüzün havası estirmektedir. Ama Rabbimize niyazda bulanalım ki; bu ayrılıklar sadece dünyayla sınırlı kalsın. Cenab-ı Hak tüm kardeşlerimizi ahirette dostlarının yanında haşrettiği kullardan kılsın.

İşte şu mısralar Efendimizin ayrılığındaki hüznü ifade etme adına birçok kardeşimizin duygularına tercüman olacağı kanaatindeyim.

Hüzün çöktü yüreğime
Hasret düştü şu özüme
Aşkın düştü şu gönlüme
Yine geldi bak Aralık

Ramazanın evveliydi
Aralığın on biriydi
Farûkimin bayramıydı
Yine geldi bak ayrılık…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 82. sayısı (2010 Ocak) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

×