150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami IV

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami IV

Manevî Dünyasından Bazı Örnekler
İmam-ı Yafiî anlatır: Birisi Abdurrahman bin Yahya’ya tevekkülden sorunca “Elini ejderhanın ağzına soksan ve bileğine kadar ağzına girse, Allah ile olup başkasından korkmamandır’ buyurdu. Bâyezid hazretlerine de tevekkülden sormaya gittim. Kapıyı çaldım.

Birden ’Abdurrahman’ın sözü sana kafi gelmedi mi?’ buyurdu. Kapıyı açın dedim. ’Sen beni ziyarete gelmedin, cevabını da kapının arkasından aldın’ buyurdu. Ve bana kapıyı açmadı, gittim, bir sene sonra ziyaretine geldim. Bir ay kadar yanında kaldım. Bu zaman içinde kalbimden geçen her şeyi bana haber verirdi.

*

Sultânu’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî’yi bir gece uyku bastırıp, sabah namazına uyanamadı. Namazını kazâ edip o kadar ağlayıp inledi ki, bir ses işitti. ’Ey Bâyezîd, bu günahını affeyledim. Bu pişmanlık ve ağlamana da, ayrıca yetmiş bin namaz sevâbı ihsân eyledim’ diyordu. Aradan birkaç ay geçtikten sonra onu, yine uyku bastırdı. Şeytan gelip, Bâyezîd-i Bistâmî’nin mübârek ayağından tutarak uyandırdı ve; ’Kalk namazın geçmek üzeredir’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî, şeytan’a; ’Ey mel’ûn! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesin namazının geçmesini, kazâya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl oldu da beni uyandırdın?’ buyurunca, Şeytan şu cevâbı verdi: ’Birkaç ay önce sabah namazını kaçırdığında, pişmanlığın ve üzüntün sebebiyle çok ağlayıp inlediğin için ayrıca yetmiş bin namaz sevabı almıştın. Bu gün, onu düşünerek, sadece vaktin namazının sevabına kavuşasın da, yetmiş bin namaz sevabına kavuşmayasın diye seni uyandırdım’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’nin zamanında pek çok velî vardı. Hepsi de ibâdet, riyâzet, keşif ve kerâmet sâhibi idi. Fakat asrın kutupluğu, ümmî bir demircinin üzerinde idi. O, bu işin sır ve hikmetine karşı hayretler içindeydi. Çoluk çocuğunun nafakası için geceli gündüzlü örs başından ayrılmayan demirciyi görmek istedi. Bir gün dükkânına gitti. Selâm verdi. Onu görünce, çocuklar gibi sevindi. Ellerine sarıldı, uzun uzun öptü ve ondan dua etmesi ricasında bulundu. Henüz keşif âlemine girmemiş olduğu için demirci kendi makamından habersizdi. Bâyezîd-i Bistâmî’den dua isteyince dedi ki: ’Ben senin ellerinden öpeyim de, sen bana dua et! Sizin duanıza muhtaç olan benim!’ O ise şöyle cevap verdi: ’Benim sana dua etmemle, içimdeki dert hafiflemez ki!’ Bunun üzerine o da; ’Derdin nedir, söyle de bir çare arayalım?’ dedi. ’Acaba kıyâmet gününde, bunca insanın hâli ne olur? Bunu düşünmekten, buna yanmaktan başka derdim yok!’ dedikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bâyezîd-i Bistâmî’yi de ağlattı. O vakit içinden; ’Bunlar nefsim, nefsim diyenlerden değil, ümmetim ümmetim diyenlerdendir’ diyen bir ses duydu. Hemen içindeki hayret silindi. Kutupluk makâmının bu demirciye niçin verildiğini sezdi. Anladı ki, böyleleri, sevgili Peygamber Efendimizin kalbine her an bağlıdır. Onun hakîkatine mazhardır. Demirciye dedi ki: ’İnsanların azap çekmesinden sana ne?’ Demirci de; ’Bana mı ne? Benim fıtratımın mayası, şefkat suyuyla yoğrulmuştur. Cehennem ehlinin bütün azâbını bana yükleseler de, onları bağışlasalar, ben saâdete ererim ve derdimden kurtulurum’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî, kabristanda çok dolaşırdı. Bir gece gezerken, gece bekçisi elindeki sopayla vurdu. Bâyezîd; ’Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.’ dedi. Bekçi birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı. Bâyezîd Hazretleri eve dönünce talebelerine sopanın fiyatını sordu. O kadar parayı bir keseye koyarak, bir miktar tatlı ile beraber bir talebesiyle, o bekçiye gönderdi. Bir de mektup yazarak bekçiye vermesini söyledi. Mektup şöyle idi: ’Muhterem Bekçi Efendi, belki beni hırsız sanarak dövdün. Kabahat bendedir. Gece kabristanda gezmeseydim, dövmezdin. Sopanızın kırılmasına da sebeb oldum. Gönderdiğim parayla kendine bir sopa al! Sopanın kırılma üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığım tatlıyı ye! Allah’ın selâmı üzerine olsun.’ Genç bekçi mektubu okuyunca, gelip özür dileyerek tövbe etti. Onunla birlikte birkaç bekçi daha hak yola girdi.

*

Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir devesi vardı. Azığını ve eşyasını o deveye yüklemişti. Birisi kendisine; ’Bu kadar uzun yol için, bu kadar yük bu deveye fazla gelmez mi?’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; ’Acaba yükü taşıyan deve midir? Dikkat et bakalım, devenin sırtında yük var mı?’ dedi. O kimse dikkatle baktığında gördü ki, yük devenin sırtından bir karış yukarıda durmaktadır. O kimse hayretini gizleyemeyip; ’Sübhânallah! Ne kadar acâib bir iş!’ deyince, Bâyezîd-i Bistâmî; ’Halimi sizden gizlesem, bana dil uzatıyorsunuz. Halimi size açık açık göstersem hayret ediyorsunuz, tâkat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum!’ buyurdu ve yoluna devam etti. Ziyaretleri esnasında kendisine, annesinin hizmetine gitmesi bildirildi. Bistâm’a giden bir kâfile ile hemen yola çıktı. Bistâm’a geldiği duyulunca bütün halk yollara dökülüp, kendisini karşıladılar. Seher vakti evlerine geldi. Annesi abdest almış şöyle dua ediyordu: ’Yâ Rabbî! Benim garib oğlumu her kötülükten muhâfaza buyur. Büyükleri kendisinden hoşnûd eyle. Oğluma güzel hâller ve iyilikler ihsân buyur…’ Bunun üzerine Sultan-ül-Ârifîn kapıyı çalıp izin istedi. Annesinin ’Kim o?’ sualine, Bâyezîd-i Bistâmî; ’Senin garîb oğlun’ cevabını verdi. Annesi koşup kapıyı açtı ve; ’Senden ayrılık hasretiyle ağlaya ağlaya saçlarıma ak düştü, belim büküldü’ dedi.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 64. sayısında (2008 Temmuz) yayımlanmıştır

Şaban Ayı

Şaban Ayı

İlâhî feyz ve rahmetin yeryüzünü şenlendirdiği bu mübarek aylar, mü’minler için en kârlı ve kazançlı birer fırsattır. Üç ayların olabildiğince manevi hazlarla dolu bu sıcaklığı, hayatlarını her daim Allah’a kullukla geçirmeye gayret eden imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder.

Recep ayının girmesiyle rahmeti sonsuz olan Rabbimize karşı ibadetlerimizden zikir, duâ, niyaz, hamd u senâ ile tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, idrak edilen Miraç kandiliyle birlikte ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi temâşâ zevkine ererler. Bu yüzden o kulların gönülleri, dilleri, edâları, üslûpları daha da bir değişerek simalarını ayrı bir nur, heybet, haşyet ve ümit sevinci bürür. Bu dönemde beşerî sertlikler daha bir yumuşar ve pek çok gönül miraç yapacakmışçasına nefsindeki ve ruhundaki bütün dünyevî ağırlıklarını atarak gönül dünyalarında manevi bir yolculuğa başlarlar.

Kitaplarda ‘Şehru’l-kerâme’ veya ’Şehrullâhi’l-muazzam’ diye geçen Şaban ayını idrak ettiğimiz bu günler, gecesiyle-gündüzüyle ve içerisinde barındırdığı Berat kandiliyle müminlerin her bakımdan Ramazan’a hazırlanmasını sağlamaktadır. ’Receb ve Ramazan ayları arasında şu Şaban ayında insanlar gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Alemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. Ben oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.’ ’Şaban benim ayımdır,’ ’Şaban günahları temizleyendir’ buyuran Efendimiz (s.a.v.) bu ayda diğer aylara nazaran daha çok ibadet ve taatte bulunurdu.

İhsan ve mağfiret ayında amel defterimizin sevap hanesine kaydettirdiğimiz ibadetler; şeytan ve nefs-i emmarenin gaflet, vesvese ve şüphe oklarına birer kalkan vazifesi görerek gerçek huzurumuzun kaynağı olacaktır. Çünkü farkında olmadan veya bir anlık gaflet sonunda işlediğimiz hatâ ve kusurların keffareti olabilecek hasenat ve iyilikler, en bereketli bir şekilde bu günlerde elde edilmektedir. Ayrıca bu ibadetler ileriki zamanlarda hücumuna maruz kalabileceğimiz günahlara karşı siper vazifesi görecektir.

Bu günlerini ibadet ve itaatsiz, haramlara dikkat etmeksizin gafletle geçiren kimseler Ramazan ayının hakiki rahmetinden nasıl istifade edebilecekler ki? Dünyalık kazanmak için yılın her günü insanın önüne farklı fırsatlar çıkabilir. Ancak Allah’ın rahmet ve mağfiretine nail olabilmek için belki bir daha böyle mübarek aylara kavuşamayabiliriz. Hz. Ali Efendimizin buyurduğu üzere; “Bugün amel var hesap yok. Yarın ise hesap var, amel yok!”

Unutmayalım ki; insanın eceli, emellerinden daha önce kendisine kavuşacaktır.

Cenab-ı Hak bizleri Şaban ayının nurundan ve feyzinden en azami mertebede istifade eden kullarından eyleyerek Ramazan’a kavuştursun. Amin!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 65. sayısı (2008 Ağustos) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Silsile-i Fârûkiyye… Beyazıd-i Bistami’nin Manevi Dünyasından Tablolar

Silsile-i Fârûkiyye… Beyazıd-i Bistami’nin Manevi Dünyasından Tablolar

Bâyezîd-i Bistâmî bir sene hac dönüşünde Hemedan’a uğrayıp, oradan bir miktar tohum satın aldılar. Bistâm’a gelip, Hemedan’dan aldığı tohum torbasını açınca, içinde bir kaç karınca bulunduğunu gördü. Bunları yuvalarından ayırmanın münasip olmayacağını düşünüp, tekrar Hemedan’a gitti. Tohumu aldığı yere bırakıp, ondan sonra Bistâm’a döndü.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gece, talebelerinden bir kısmı ile bir yere misafir oldular. Ev sahibi, evin aydınlanması için bir kandil yaktı. Bâyezîd-i Bistâmî yanında bulunanlara; ’Bu kandilde bir gariplik görüyorum. Yanıyor ama ışık vermiyor. Hikmeti nedir?’ diye sordu. Ev sahibi; ’Efendim, biz bu kandili komşumuzdan bir geceliğine yakmak için emanet almıştık. Bu akşam ikinci kez yakıyoruz’ deyince, Bâyezîd, kandili söndürdü ve hemen kandili sahibine götürüp teslim edin.

“Arzu ederseniz, bir gece daha yakmak için izin isteyin” buyurdu. Ev sahibi kandili alıp komşusuna götürdü. Olanları anlattı ve tekrar izin alıp geri getirdi. Eve gelince kandili yaktılar ve oda aydınlandı. Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: ’İşte şimdi ışığını görüyorum.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yanlışlıkla bir karıncayı öldürdü. Haberi olunca, çok pişman olup üzüldü. Ölü karıncayı avucuna alıp, şefkat, merhamet ve hüzün ve kırık kalbi ile karıncaya üfürünce, Allah Teâlâ’nın izni ile karınca canlanıp yürümeye başladı.

*

Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takip etmekte olduğunu fark edip döndü ve gence; ’Niçin beni takip ediyorsun, istediğin nedir?’ dedi. Genç edeple; ’Efendim, sizin gibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben de kazanayım’ dedi. Cevabında; ’Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim derimin içine girsen istifade edemezsin. Bu, Allah Teâlâ’nın bir lütfudur’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün talebeleriyle giderken delilerin bulunduğu bir tımarhânenin önünden geçiyorlardı. Talebelerinden birisi, orada delilerin tedavileri için bir şeyler yapmaya çalışan baştabibe yaklaşıp; ’Günah hastalığı ile hasta olanlar için bir ilacınız var mıdır?’ diye sordu. Baştabib cevap veremeyip susunca, ayağı zincirle bağlı delilerden biri, Bâyezîd’in teveccühü ile şöyle dedi: ’O derdin ilâcı şöyledir: Tövbe kökünü istigfâr yaprağıyla karıştırıp, kalp havanına koyarak, tevhîd tokmağıyla iyice dövmeli. Sonra insaf eleğinden eleyip, gözyaşıyle hamur etmeli. Daha sonra Aşkullah ateşinde pişirip, muhabbet-i Muhammediyye balından katarak, gece gündüz kanâat kaşığıyla yemelidir.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yolda giderken yanından geçen bir köpeği gördü. Köpeğe değip necâset bulaşmasın diye eteklerini topladı. O anda köpek dile gelip, şöyle dedi: ’Benden sana bulaşacak kir, üç defa yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsindeki kibir kiri yedi deryâda yıkansa temiz olmaz.’

Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî, köpeğe: ’Senin dışın pis, benim ise içim. Gel beraber olalım da belki birbirimize faydamız olur’ dedi.

Köpek de: ’Sen benimle yoldaş ve arkadaş olamazsın. Zîrâ halk beni horlar, sana tâzim eder. Beni gören taşlar, seni gören ise iltifâta başlar ve ’Ârifler sultanına selâm olsun!’ der. Benim yarına yiyecek bir kemiğim bile yok, ama senin bir ambar buğdayın var’ cevâbını verdi. Bâyezîd-i Bistâmî bu cevaptan kederlendi, bir köpeğin yol arkadaşı olmaya bile lâyık değilim, diye üzüldü.

*

Bâyezîd-i Bistâmî namaz kılmak için mescide gelince kapıda biraz durur ve ağlardı. Sebebini soranlara: ’Camiyi, vücûdumla kirletmekten korkuyorum. Tövbe edip Allah’a yalvarıyorum, ondan sonra giriyorum’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’ye; ’Nefsine verdiğin en hafif cezâ nedir?’ diye sordular. Cevabında; ’Bir defâsında nefsim, bir itâatsizlikte bulundu. Buna ceza olarak bir yıl boyunca hiç su içmedim’ buyurdu.

*

Bir defâsında Bâyezîd hazretlerinin kalbine şöyle ilhâm olundu: ’Ey Bâyezîd! Hazînelerim, başkaları tarafından yapılan ibadetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın.’

Bâyezîd; ’Yâ Rabbî! Hazînende bulunmayan şey nedir?’ dedi.

Kalbime ilhâm olundu ki: ’Âcizlik, zavallılık, çâresizlik, zillet ve ihtiyaç.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir defâsında şöyle anlattı: Bizim ruhumuzu, semalara götürdüler. Cennet’i, Cehennem’i gösterdiler. Hiçbir şeye bakmadım. Hep Allah’ı düşünüyordum. Nice makamlardan geçirdiler. Nihayet ezeliyyet ağacını gördüm. Sonra; ’Yâ Rabbî! Sana gelebilmem için beni benliğimden kurtar’ diye yalvardım. Bana bildirildi ki:’Ey Bâyezîd! Benliğinden kurtulup bana yaklaşman, Sevgili Peygamberime tâbi olmana bağlıdır. O’nun ayağının tozunu, gözüne sürme yap. O’nun bildirdiği hükümlere uymaya devâm et. (Tasavvuf ehli arasında bu menkıbeye Bâyezîd’in mîrâcı denir.)

*

Bir gün Bâyezîd’e:’Peygamberler hakkında ne buyurursunuz?’ diye sordular. Cevabında buyurdu ki: ’Biz onlar hakkında bir şey söyleyemeyiz ve onları anlayamayız. Hallerini anlamaktan âciziz. Onlar, bizim anlayabildiğimizden çok daha yüksektirler. Diğer insanlar, büyük velîleri ne kadar anlıyabilirse, velîler de Peygamberleri ancak o kadar tanıyabilirler.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî, yanında bulunanlara: ’Allah Teâlâ, kendilerinden râzı olduğu kimseleri Cennet’ine koyuyor değil mi?’ diye sordu.

Onlar: ’Evet efendim, öyledir’ diye cevap verdiler.
Bunun üzerine: ’Bir kimse, Allah’ın rızâsına kavuştuktan sonra, bir anlık duyduğu zevk ve saâdet, Cennet’teki bin köşkten daha fazladır’ buyurdular.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir defasında bir imamın arkasında namaz kıldı. Namazdan sonra imam, Bâyezîd’e: ’Siz bir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da bir şey istemiyorsunuz. O halde siz, nafakanızı nereden temin ediyorsunuz?’ dedi.

Bâyezîd Bistâmî bunu duyunca: ’Ben hemen namazımı iâde edeyim. Zîrâ rızıkları kimin verdiğini bilmeyen birinin arkasında namaz kılmışım, bu ise câiz değildir’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’ye bir gün bir kimse gelip; ’Efendim! Ben otuz senedir, gündüzleri oruç tutup, geceleri namaz kılıyorum. Ama kendimde hiç bir ilerleme göremiyorum. Hâlbuki îtikâdım da düzgündür’ dedi.

Sultânu’l-Ârifîn: ’Sen bu hâlde üç yüz sene daha devam etsen bir şeye kavuşamazsın. Çünkü nefis engelin var’ buyurdu.

O kimse: ’Efendim! Bunun bir çaresi yok mu?’ diye sordu.

Bâyezîd-i Bistâmî: ’Var ama sen kabul etmezsin.’ buyurdu.

O kimse ısrar edip: ’Aman efendim, lütfen bildiriniz ve beni talebeliğe kabul ediniz. Ne emrederseniz yaparım.’ dedi.

Sultânu’l-Ârifîn dedi ki: ’Öyle ise şimdi evine git. Bu kıymetli elbiseleri çıkarıp, âdî ve eski bir elbise giy. Boynuna bir torba asıp içine ceviz doldur. Seni en iyi tanıyanların bulundukları sokağa git. Çocukları başına topla, ‘Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokat vurana iki ceviz veriyorum’ de.’

O kimse bunları duyunca: ’Sübhânallah, Lâ ilâhe illallah. Ben bunları yapamayacağım. Bana başka bir şey emretseniz’ dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî: ’Senin ilacın ancak budur ve biz de baştan; ’Sen bunları kabul etmezsin!’ diye söylemiştik. Yolumuzun esası nefsi terbiye etmektir’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’nin mecûsî olan bir komşusu ve süt emme çağında bir de çocuğu vardı. Bu mecûsî sefere çıktı. Evlerini aydınlatacak bir şeyi bulunmadığı için çocuk ağlıyordu. Bâyezîd-i Bistâmî her gün bir çıra alıp, komşusunun evine götürüyordu. Mecûsî seferden dönünce durumu haber alıp, kendisinde değişiklikler hissetti. Bâyezîd’e karşı kalbinde bir sevgi hâsıl olduğu halde; ’O zâtın aydınlığı varken bizim karanlıkta bulunmamız hiç uygun değildir’ dedi ve hemen Bâyezîd-i Bistâmî’nin huzuruna gidip müslüman oldu.

*

Bir gün sohbetinde bulunanlara: ’Kalkınız, Allah’ın velî kullarından birini karşılamaya çıkalım’ buyurup, kalktılar. Yola çıktıklarında, İbrâhim b. Şeybe-i Hirevî ile karşılaştılar. Bâyezîd Bistâmî ona: ’Hatırıma, seni karşılamak ve Allah katında sana şefâat etmek geldi’ buyurdu.

O da, ’Efendim siz bütün mahlûkâta şefâat etseniz yine fazla sayılmaz’ dedi.

SPOTLAR

Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takip etmekte olduğunu fark edip döndü ve gence; ’Niçin beni takip ediyorsun, istediğin nedir?’ dedi. Genç edeple; ’Efendim, sizin gibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben de kazanayım’ dedi. Cevabında; ’Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim derimin içine girsen istifade edemezsin. Bu, Allah Teâlâ’nın bir lütfudur’ buyurdu.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 65. sayısı (2008 Ağustos) için yazılmıştır.

Müminlerin Dünyasında Ramazan

Müminlerin Dünyasında Ramazan

Receb ve şabandan sonra ramazan ayı da büyük bir heyecan dalgasıyla bir kez daha çaldı kapımızı. Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Bununla beraber Cenâb-ı Hakk’ın bu lütuflarının O’na olan itaatimizi artırmaya vesile olmasını gönülden diliyoruz. Dünyanın dört bir yanında savaşlar, krizler ve bunalımların yaşandığı bir dönemde, son bir kere daha kendimizi ramazanın o sımsıcak atmosferine kavuşturmasından dolayı Allah’a şükrediyoruz.

Özellikle yazılı ve görsel yayın organları bilginin her türünü kendi menfaatleri doğrultusunda kullandıkları gibi ramazan ayıyla da alâkalı her sene çok değişik söylemler geliştirerek bir tür ramazan edebiyatı yapmaktadırlar. Aslında ramazan; Allah’a kullukta, hayır hasenatta, ibadetlerde hassasiyet kazanılmasında zirvelerin zorlanmasının gerekli olduğu bir aydır. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, Rasûlullah (s.a.v.)’in o güzel ahlâkına tabi olmaksızın, yaşamadığı halde sadece ramazanın ne kadar mübarek bir ay olduğunun edebiyatını yaparak günlerini gafletle geçiren kimselerden kılmasın. Zira Efendimiz (s.a.v.), Cebrail (a.s.)’in yaptığı;”Ramazan’a yetişmiş, ramazanı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ duasına minberinden sesli bir şekilde ‘amin’ diyerek iştirak ediyordu.

Ramazan ayı Kur’ân ayıdır. Şirk, zulüm ve cahiliyye ahlâklarıyla kararan Mekke semaları, ilk kez ramazan ayında Kur’ân’la yeniden dirilişi tatmaya başladı. Bunun için Kur’ân-ı Kerim, o ilk geceye ‘Kadir gecesi’ demişti.

Cennet kapılarının açılıp, cehennem kapılarının kapandığı ve şeytanların zincire vurulduğu bu ayda rahmet ikliminden gelen sonsuz nurlardan herkes istidadına göre istifade eder. Nefs-i emmarenin ahlâklarından bir nebze de olsa kurtulmanın verdiği hazla ibadetlerdeki hakiki manayı anlamaya koyulur. Bundan dolayı müminlerin dünyasında bir başkadır ramazan ve oruç. O, gelirken senenin her günü yolu gözlenen nazlı bir misafir gibi gelir; giderken de içimize ayrılıp gitmesinin hasret ve hicranını bırakır öyle gider. Zira ramazan ayı; orucuyla, iftarıyla, sahuruyla, kalabalık cemaatlerle eda edilen teravih namazlarıyla, yapılan Kur’ân hatimleriyle insanı hapsolduğu şu dünyadan alır manevî rahmet iklimlerden teneffüs etmesine vesile ve fırsattır ve inşallah ramazanımız, Allah’ın rızasına akabinde de cennete kavuşmamızda öncülük edecek zaman dilimlerinden bir kesit olacaktır, kim bilir?

Selâm ve dua ile…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 66. sayısı (2008 Eylül) için editör olarak yazılmıştır.

Silsile-i Fârûkiyye. Beyazıd-i Bistami’nin Hikmetli Sözleri

Silsile-i Fârûkiyye. Beyazıd-i Bistami’nin Hikmetli Sözleri

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.), buyurdu ki:
’On iki sene nefsimin ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyâzet, (nefsin arzularını yapmamak) körüğünde, mücâhede, (nefsin istemediği şeyleri yapmak) ateşiyle kızdırdım. Nefsi, yerme, kötüleme örsünde, kınama, ayıplama çekici ile dövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş sene kendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibâdet ve tâatlarla bu aynayı cilâlayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım. Neticede bu aynada gördüm ki, belimde, gurur, riyâ, ibâdete güvenip amelini beğenmek gibi kalp hastalıklarından meydana gelen bir zünnâr bulunuyor. Bu zünnârı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım. Yeniden hakîki müslüman oldum.

*

Ömrüm boyunca, Allah’a lâyıkıyla ibâdet edebilmeyi, namazımı lâyıkıyla kılabilmeyi arzu ettim. Bu arzu ile, belki güzel namaz kılarım diye sabaha kadar namaz kıldım. Fakat kıldığım bütün namazları O’na lâyık olarak bulmuyordum. Nihâyet, Allah Teâlâ’ya şöyle yalvardım: ’Yâ Rabbî! Sana lâyık şekilde tam ve kusursuz olarak hiç namaz kılamadım. Kıldığım bütün namazlar hep Bâyezîd’e yakışır şekilde oldu. Beni ve ibâdetlerimi kusurlarımla birlikte kabul eyle.’

*

Uzun seneler nefsimi terbiye etmekle uğraşıp çile çektikten sonra, bir gece, Allah’a yalvardım. ’Şu testi ve aba sende oldukça, sana ruhsat yoktur’ diye ilhâm olundu. Bunun üzerine yanımda bulunan testi ve abayı terk ettim. Bundan sonra bana; ’Ey Bâyezîd, nefsin hevâ ve hevesi için tuzaktaki tane misâli olan dünya mallarına gönül bağlayıp, sonra da Allah’a kavuşmak için yol isteyen kimselere; ’Bâyezîd, nefsin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle kırk yıl uğraştığı halde, yanında bulunan kırık bir testiyi ve eski bir abayı terk etmedikçe izin alamadı. Siz, bu halinizle size izin verileceğini mi zannediyorsunuz. Asla izin alamazsınız’ diye bildirildi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî vefât ederken, kendisini sevenlerden Ebû Mûsa ismindeki zât yanında bulunamamıştı. Fakat o gece rüyâda; ’Arşı, başı üzerine alıp taşıyordu.’ Bu rüyâya çok hayret edip hikmetini anlayamadı ve bunu Bâyezîd-i Bistâmî’ye sormak için yola düştü. Yolda, Bâyezîd-i Bistâmî’nin vefat ettiğini haber aldı. Bistâm’a geldiğinde cenâze merâsimi için, hesabı mümkün olmayan fevkalâde bir kalabalık gördü. Tabutunu taşımakla şereflenmek için yanaşmaya çalıştı. Fakat yaklaşıp da tabutu taşımak mümkün olmuyordu. Diyor ki, ’Gördüğüm rüyâyı unutmuş vaziyette, Bâyezîd-i Bistâmî’nin tabutunu taşımakla şereflenmek istiyordum. Bu mümkün olmayınca tabutu taşıyanlar arasından meşakkatle, sıkıntı ile geçip tabutun altına girdim ve başımı tabuta dayayıp öylece gidiyordum. Birden tabutun içinden bana şöyle hitâb ettiğini duydum: ’Ey Ebû Mûsâ! İşte şu bulunduğun hal akşamki gördüğün rüyanın tâbiridir.’

*

Talebelerine sık sık şöyle nasihat ederdi: ’Müslüman kardeşinize saygılı olmanızdan daha kolay ne vardır? Onlara hürmet etmek, haklarını korumak ne güzel haslettir! Müslüman kardeşlerimize kin beslemek, onlara karşı saygısız olmak ne zararlı şeydir! Bu yol hiç kimseye fazîlet kapısını açmamış, hiç kimseyi başarıya ulaştırmamıştır…’

*

Bâyezîd-i Bistâmî buyuruyor ki: ’Dilini, Allah Teâlâ’nın ismini anmaktan başka işlerle uğraşmaktan ve başka şeyler konuşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Hak ve hukûka riâyet et. İbâdetten ayrılma. Güzel ahlâklı, merhamet sâhibi ve yumuşak ol. Allah’ı unutturacak her şeyden uzak dur ve onlara kapılma.

*

’Otuz sene mücâhede eyledim, nefsimin istediklerini yapmadım. İlimden ve ilme uymaktan daha zor bir şey bulamadım.’

*

’Gözlerini harama bakmaktan ve başkalarının ayıplarını görmekten koru.’

*

’Bir gece karanlığında odamda otururken ayaklarımı uzatmıştım. Hemen bir ses duydum. ‘Sultanla oturan edebini gözetmelidir!’ diyordu. Hemen toparlandım.’

*

’Allah’ın kendileri sebebiyle nefsimi cezalandırdığı bütün şeyler üzerinde düşündüm. Onların en şiddetlisi olarak gafleti buldum. Allah’tan bir an gâfil olmak (bir an O’nu unutmak) Cehennem ateşinden daha şiddetlidir.’

*

’İnsana zararı en şiddetli olan şeyin ne olduğunu bilmek istedim. Bunun, gaflet olduğunu anladım. Gafletin insana yaptığı zararı, Cehennem ateşi yapmaz. Yâ Rabbî! Bizleri gaflet uykusundan uyandır. Lütuf ve keremin ile bu duayı kabul eyle.’

*

’Ey Allah’ım! Ey kusurlardan uzak olan sonsuz kudret sahibi Rabbim. Sen ne dilersen yaparsın. Benim vücûdumu öyle büyült, öyle büyült ki, Cehennem’i ağzına kadar doldursun. Böylece başka kullarına yer kalmasın. Onların yerine ben yanayım.’ Hz. Ebû Bekir de (r.a.) böyle dua ederlerdi.

*

’Bütün âlemin yerine beni Cehennem’de yaksalar ve ben de sabretsem, Allah Teâlâ’ya muhabbeti dâvâ edinmiş birisi olarak yine bir şey yapmış olmam. Allah Teâlâ da benim ve bütün âlemin günahını affetse, rahmetinden ve ihsânından bir şey eksilmiş olmaz.’

*

’Siz havada uçan birisini gördüğünüz zaman hemen o kimsenin fazîletli, kerâmet sahibi birisi olduğuna hüküm vermeyin. Hata edebilirsiniz. O kimsenin hakîkaten fazîlet ve kerâmet sâhibi olduğunu anlamak için, İslâm’ın emirlerine uymaktaki hassasiyetine, Peygamber Efendimizin ahlâkı ile ahlâklanması ve sünnet-i seniyyeye uymasına, hakîkî İslâm âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın. Bunlar tam ise, o kimse fazîlet ve kerâmet sâhibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve zayıflık bulunursa, o kimse için fazîlet ve kerâmet sahibidir, demek mümkün olmaz.’

*

’Yâ Rabbî! Sana kavuşmak nasıl mümkün olur?’ diye dua ettim. Bir nidâ geldi, ‘Nefsini üç talakla boşa’ diyordu.’

*

’Bu kadar zahmet ve meşakkatlere, sıkıntılara katlanarak aradığımı, annemin rızâsını almakta buldum. Çok basit gibi gelen anne rızâsını almanın, bütün işlerin evvelinde lazım olduğunu anladım.’

*

’Günahlara bir defa, taatlere ise bin defa tövbe etmek lazımdır. Yani yaptığı ibâdet ve taatlere bakıp kendini beğenmek, o ibadeti hiç yapmamak günahından bin kat daha fenâdır.’

*

’Bir kimsenin, Allah’a olan muhabbetinin hakîkî olup olmadığının alâmeti; kendisinde deniz misâli cömertlik, güneş misâli şefkat ve toprak misâli tevâzu gibi üç hasletin bulunmasıdır.’

*

’Allah’ın nîmetleri, her an herkese gelmektedir. O halde her zaman O’na şükretmek lazımdır.’

*

’Bizim sözlerimiz Kitap ve Sünnet’tendir. Bu iki kaynaktan gücünü ve mânâsını almayan bir sözde değer yoktur.’

*

’Ârifin alâmeti nedir?’ diye sorulduğunda; ’Allah Teâlâ’yı anmakta gevşeklik göstermemektir’ buyurdu.

*

Sordular: “İnsan ne zaman erenler derecesine erişir?
Dedi ki: “Nefsinin ayıplarını bilip onları düzeltme yoluna girdiği zaman.”

*

Açlık ve hikmet arasında ilgi kurar ve hikmetin asıl kaynaklarından birinin ’açlık’ olduğunu anlatmak için derdi ki: ’Açlık bulut gibidir, insanın kalbine açlık sayesinde hikmet yağmurları yağar.’

*

Sordular: “Marifeti neyle buldun?”
Şöyle cevap verdi: “ Aç karın ve çıplak bedenle.”
Açlığı neden bu kadar övüyorsun diyenlere: “Eğer Fir’avn aç olsaydı, ilahlık iddiasında bulunmazdı” diye karşılık verdi.

*

Halka hangi nazarla bakılacağını şöyle açıklardı: ’Halka halk nazarıyla bakan onlara buğzeder. Ama halka hâlikları dolayısıyla bakan; yaratılanı yaratanından ötürü arayan, onları sever. Halka halk gözüyle bakan, onların kusur ve eksiklerini görür, Hak gözüyle bakan ise, onları olduğu gibi görür ve kusurlarıyla yargılamazdı.”

*

’Lâ ilâhe illallah sözü cennetin anahtarıdır’ hadisini şöyle açıklardı. Bu cennet anahtarının da dişleri şunlardır:
Yalan ve gıybetten sakınan bir dil,
Aldatma ve hıyanetten kaçınan bir kalp,
Haram ve şüphelilerle doldurulmayan bir mide,
Nefsani duygulara kurban edilmeyen; riya karışmayan amel.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 66. sayısında (2008 Eylül) yayınlanmıştır

Ya İtaat  ya da İsyan

Ya İtaat ya da İsyan

Kainat var olduğundan bu yana akıl ve iradeden yoksun olan canlı-cansız her şey kendi lisanlarıyla Allah’ı tesbih ederek, dünyada bulunma gayelerine uygun şekilde Allah’a kulluk vazifelerini bi-hakkın yerine getirmektedirler. Bununla birlikte kendisine akıl ve irade bahşedilen insanoğlu ise yaratılanlar arasında en şerefli varlık olarak dünyaya gönderilmiştir. Şayet insan; nefs-i emmaresinin zebunu olmadan, dünyanın geçici süs ve şatafatına takılmadan yaratılış gayesi olan Allah’a kulluğuna her daim istikamet üzere devam ederse izzetli olarak gönderildiği dünyadan Allah’ın rızasını kazanma istikametinde muazzam bir yol kat etmiş olarak ayrılacaktır.

Her bir yanda günah ve isyanların kol gezdiği şu dünyadan Allah’ın rızasına kavuşup neticesinde de cennete gitmek tabi ki, biraz zordur; ama imkânsız da değildir. Zira Efendimiz (s.a.v.)’in beyan buyurduğu gibi ’Cennet nefse hoş gelmeyen şeylerle, Cehennem de nefsin hoşlandığı şeylerle kuşatılmıştır.’ Cenab-ı Hak dünyada imtihan sırrı olarak her bir günaha nefis için geçici bir lezzet koyduğu gibi, itaat ve ibadete de nefse hoş gelmeyen sıkıntı ve zorluklar koymuştur. Aslında ibadetlerde insanoğlu için başlangıçtaki bu küçük sıkıntı ve meşakkatlerin ardından ruh ve kalbi huzura kavuşturacak rahatlık vardır. Nefis, yaratılışı icabı günahlara koşarken, sıkıntılara sabretmeyi gerektiren ibadetlerden daima kaçar. Günahlar ve yasaklar, başlangıçtaki lezzetlerine karşılık, sonradan maddî-manevî pek çok ızdırap ve sıkıntıları beraberinde getirirken; iman, itaat ve ibadet ise başlangıçta çekilen küçük sıkıntılara karşılık, hem madden hem de manen rahatlık ve huzura vesile olur. İşte bundan dolayıdır ki, günahlardaki geçici lezzetler “zehirli bal” olarak ifade edilmiştir.

Ramazan, ibadet ve kulluğun lezzetini tadıp Allah’ın mağfiretini kazanma hususunda kıymete haiz bir aydı. O rahmet ayında alışılan kulluk hassasiyeti sadece bir ay içerisine hapsolmamalıdır. Bu hassasiyeti dünyada bulunduğumuz süre içerisinde her daim devam ettirebilmenin yollarını araştırmalı ve Allah’a kul olmanın o tarifi imkansız lezzetini tatmalıyız.

İşte bu bağlamda dergimizin başyazarı Muzaffer Yalçın Hocaefendinin istifademize sunduğu makalesi manevi hastalıklarımıza şifa sunmaktadır. Evet, insan ya itaat halindedir, ya da isyan halindedir; üçüncü bir hali yoktur dostlar! Hal-u ahvâlinizin hep itaat üzere olması duasıyla…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 67. sayısı (2008 Ekim) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Silsile-i Fârukiyye…ebu’l Hasan Harkânî (k.s)

Silsile-i Fârukiyye…ebu’l Hasan Harkânî (k.s)

EBU’L-HASAN HARKÂNÎ (K.S.)

İsmi Alî b. Ca’fer, künyesi Ebu’l-Hasan’dır. Harkânî (veya Harakânî) adıyla meşhur olmuştur. İran’ın Horasan bölgesindeki Bistam’ın bir kasabası olan Harkan’da doğmuştur. Hicrî 352 / 963’te doğmuştur.

Şemâili

Uzun boylu, gökçek yüzlü, geniş alınlı, iri gözlü, kumral renkli idi. Hz. Ömer’e benzerdi. Muhakkik idi. Kutbu’z-zamân, gavsü’d-devrân idi.

Künyesi; İran’da Bistâm’a yakın Harkân’da Ca’fer oğlu Ali’dir.

Tasavvuf Tarihindeki Yeri

Silsile-i Âliyye’de altıncı sıradadır. Silsile emanetini Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) hazretlerinden mânen almışlardır. Kendisi üveysiyyü’l-meşreb idi. Tasavvuf ilminde Bâyezîd-i Bistâmî (k.s)’nin tarzını benimsemişti.

Büyük İslâm âlimi Bâyezîd-i Bistâmî (k.s)’nin rûhâniyetinden istifade eden Ebu’l-Hasan Harkânî ziyâret için sık sık giderdi. Her ziyaret yolculuğunda Kur’ân-ı Kerîm’i bir defa hatmederdi. Her defasında ziyâret ile ilgili vazîfelerini yaptıktan sonra; “Yâ Rabbî! Hocam Bâyezîd’e ihsân ettiğin sana âit ilimlerden, büyüklüğünün hakkı için, Ebu’l-Hasan kuluna da ihsân eyle” diye yalvarırdı. Geri dönerken, hiçbir zaman Bâyezîd Bistâmî’in türbesine arkasını dönmezdi. Yatsı ve sabah namazlarını türbede kılardı.

On iki sene sonra, Allah Teâlâ’nın lütfuyla Bâyezîd (k.s)’in rûhâniyetinden istifâde edip olgunlaştı. Allah Teâlâ’yı tanıtan kalb ilimlerinde ve diğer ilimlerde talebe yetiştirmeğe başladı. Pek çok talebesi vardı.

Özellikle sabır, sebat, keşf ve kerâmetleri dillere destan idi. Hazret’in himmeti âlî, nefesi keskin, şifâsı tecrübe edilmiş idi. Hayât ve memâtında anıldıkça himmeti erişir, tesiri görülür bir veliyy-i kâmildi.

Zamânın hükümdârı Sultan Mahmûd-ı Gaznevî, onun sohbetinde bulundu. Ebu’l-Hasan Harkânî ona bir hırkasını hediye etti. Kerâmetleri ve menkıbeleri ve veciz sözleri çoktur. Reşehât ve Tezkiretü’l-Evliyâ kitaplarında bunlardan uzunca söz edilmektedir. İmam Kuşeyrî, Harkânî (k.s) hakkında şunları söylemektedir:

“Harakân’a gittiğimde Ebu’l-Hasan’ın heybeti ve haşmeti bana o kadar tesîr etti ki, dilim tutuldu.”

Tasavvuf tarihinde etkisi çok büyük ve kalıcı olmuştur. Aynü’l-Kudât el-Hemedânî, Necmüddîn Dâye Attâr ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazerâtının ondan etkilendikleri söylenmektedir.

Hayatından Kesitler

Sultan Mahmûd Gaznevî, bütün Asya’ya hâkim olduğu zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir kaçını, Harkân’a Şeyh Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin huzuruna göndermiş ve Şeyh hazretlerini yanına çağırmıştı. Harkânî hazretleri buna karşılık, özür beyan ederek gitmek istemediler. Durum, Mahmûd Gaznevî’ye bildirilince, ’Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim’ dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd’a giydirdi ve kendisi de silahtar olarak, Kâdı İyâd’ın yanında Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin evine girdi. Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebu’l-Hasan hazretleri selâmını aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye; ’Sultan için neden ayağa kalkmadınız?’ diye sorunca, Ebu’l-Hasan, Sultan Mahmûd’a; ’Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım’ dedi. Soruya o anda cevap vermediler.

Sultan Mahmûd Gaznevî, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye; ’Bâyezîd-i Bistâmî nasıl bir zât idi?’ diye sordu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî: ’Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete kavuşurdu. Allah’ın razı olduğu kimselerden olurdu’ diye cevap verdi. Sultan Mahmûd bu cevabı beğenmedi ve; ’Ebû Cehil, Ebû Leheb gibi kimseler, Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice kere gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd’i görenlerin hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun?’ dedi. O, Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.)’den daha yüksek mi ki, iki cihânın Efendisini, üstünlerin üstünü olan Allah Teâlâ’nın sevgili Peygamberini gören, küfürden kurtulamadı da, Bâyezîd’i görenler mi kurtulur demek istedi. Ebu’l-Hasan; ’Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allah Teâlâ’nın sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan Hz. Muhammed olarak görmediler. Ebû Tâlib’in yetimi, Abdullah’ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebû Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Rasûlullah (s.a.s.) olarak görselerdi, eşkıyâlıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi’ buyurdu.

Sultan Mahmûd Han bu cevabı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı. Sultan Mahmûd; ’Bana nasihat ediniz’ deyince Ebu’l-Hasan-ı Harkânî; ’Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemaatle kıl, cömert ol, Allah Teâlâ’nın yarattıklarına şefkat göster’ dedi. Sultan Mahmûd; ’Bana dua buyurun’ deyince, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî; ’Ey Mahmûd, akıbetin makbûl olsun’ dedi. Bunun üzerine Sultan Mahmûd, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Ebu’l-Hasan, sultanın önüne arpa unundan yapılmış bir yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan hazretleri; ’Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları önümden alınız’ dedi. Sultan, Ebu’l-Hasan’ın paraları almasını çok istedi ise de, kabul etmeyince, ondan bir hatıra istedi. Ebu’l-Hasan hazretleri ona hırkasını verdi.

Sultan Mahmûd giderken, Ebu’l-Hasan ayağa kalktı. Bunun üzerine Sultan Mahmûd; ’Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun. O hâl niye idi? Bu ikrâm nedir?’ diye sordu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri; ’Buraya padişahlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım; fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum’ dedi.

Sultan, sonra gazâya gitmek üzere Harkân’dan ayrıldı. Sevmenât’a geldi. İçine mağlûb olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebu’l-Hasan hazretlerinin hırkasını eline alıp; ’Yâ İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kâfirlere karşı bizi muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere vereceğim’ diye dua eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman ortaya çıktı. Düşmanlar, bu toz-duman içinde birşey görmeyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan Mahmûd, rüyasında Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini gördü. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî, Sultan Mahmûd’a; ’Allah Teâlâ’nın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını sağlayabilirdin’ buyurdu.

*

Bir kâfilede bulunan insanlar, Ebu’l-Hasan Harkânî’nin huzuruna gelip; ’Yollar korkuludur. Bize bir duâ öğretiniz’ diye istirhâm edince; buyurdu ki: ’O zaman, Ebu’l-Hasan’ı hatırınıza getiriniz!’ Bu söz, gelenlerin hoşlarına gitmedi. Yolda eşkıyâ önlerine çıktı. Hepsinin mal ve metâlarını aldı. Yalnız, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini hatırlayan bir kimsenin malına zarar gelmedi. Bu hâle arkadaşları şaşıp, sebebini sorduklarında; ’Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’yi hatırladım ve kurtuldum’ cevâbını aldılar. Gelip durumu Ebu’l-Hasan hazretlerine anlattılar: ’Biz Allah’tan yardım istedik, eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni hatırlayıp, senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?’ diye sordular. ’O arkadaşınızı kurtaran, Allah Teâlâ’dır. Günahkâr ağızdan çıkan duâyı Cenâb-ı Hakk kabul etmez. Bunun için siz Allah’a yalvardığınız zaman duânız kabul olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdât isteyince, ben de Rabbime duâ ettim; ’Yâ Rabbî! Şu kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar’ dedim. Rabbim benim duâmı kabul ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan ibârettir’ buyurdu.

*

Bir gün Ebû Saîd, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin yanına büyük bir kalabalıkla ziyaret için gelmişti. Hizmetçi kadın, arpadan yapılmış birkaç adet ekmeği, bir sepet içinde Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin yanına getirdi. Ebu’l-Hasan hazretleri o kadına; ’Şu ekmeklerin üzerine bir örtü ört ve oradan istediğin kadar ekmek çıkar’ diye tenbih etti. Kadın denileni yaptı ve kalabalık bir halk topluluğuna, durmadan örtünün altından ekmek çıkardı. Fakat ekmekler bitmiyordu. Bir süre sonra kadın örtüyü kaldırınca, sepetin içinde hiçbir şey kalmadığı görüldü. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan hazretleri; ’Şayet örtüyü kaldırmasaydın, kıyamete kadar bunun altından ekmek çıkarıp duracaklardı’ buyurdu.

*

Bir gün, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin bir talebesi çok hastalandı. Buna hiç bir tabîb çare bulamadı. Talebe, hastalığın ağrısına dayanamaz hale gelmişti. Sonunda durumu Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye bildirdiler. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri terliklerini vererek; ’Bunları ağrıyan yere sürün’ buyurdu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin dediği gibi yaptıklarında, Allah’ın izniyle talebe iyileşti ve hiçbir rahatsızlığı kalmadı.

*

Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin talebelerinden birisi; ’Lübnan Dağına gidip Kutb-u âlemi görmek için bana izin ver’ diye ricada bulundu. Ebu’l-Hasan hazretleri izin verince, o talebe Lübnan Dağına vardı. Orada, yüzleri kıbleye dönmüş halde oturan bir cemâat gördü. Önlerinde bir cenaze duruyordu; fakat cenaze namazını kılmıyorlardı. Talebe dayanamayarak; ’Niçin cenazenin namazını kılmıyorsunuz?’ diye sordu. Oradakiler; ’Kutb-u âlemin gelmesi lazımdır. Kutb-u âlem buraya her gün beş kere gelir ve imamlık yapar’ diye cevap verdiler. Talebe bunu duyunca çok sevindi ve beklemeye başladı. Bir süre sonra herkes ayağa kalktı. Kendi hocası Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin Kutb-u âlem olduğunu gördü. Bu durum onu dehşete düşürdü ve kendinden geçti. Tekrar kendine geldiğinde, namaz kılınmış ve cenaze defnedilmişti. Kutb-u âlem de gitmişti. Talebe orada bulunanlara; ’Kutb-u âlem tekrar ne zaman gelir?’ diye sorunca; ’Önümüzdeki namaz vakti’ diye cevap verdiler. Talebe onlara; ’Ben onun talebesiyim. Ona karşı şöyle şöyle demiştim. Uzun süreden beri yollardayım. Ona durumumu arz edin de, beni beraberinde Harkân’a geri götürsün’ diye yalvardı. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî tekrar namaz kıldırmak için oraya geldiklerinde, talebe elini ona doğru uzattı ve tekrar bayıldı. Ayıldığı vakit, Rey şehrinin çarşısındaydı. Harkân’a hocasının yanına gidince, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri ona; ’Gördüklerini kimseye anlatma. Çünkü Allah Teâlâ’dan bu dünyada beni halktan gizlemesini ve bir tane ârif ve büyük zât hariç, hiçbir kimsenin görmemesini istedim. Öyle de oldu. O zât da Bâyezîd-i Bistâmî’dir’ buyurdu.

*

Bir gün İbn-i Sînâ, Harkân’a Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini evinde ziyarete geldi. Hanımı, İbn-i Sînâ’yı azarlayarak Harkânî hazretlerinin ormana gittiğini söyledi. Hanımı, Ebu’l-Hasan hazretlerinin büyüklüğüne inanmadığı için, ona uygunsuz şeyler söyledi. İbn-i Sînâ ormana doğru giderken, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî, bir aslana odun yüklemiş gelmekte olduğunu gördü.’Bu ne haldir?’ diye sorunca, ’Evimdekinin sıkıntı ve belâ yükünü taşıdığım için, bu aslan da bizim yükümüzü taşıyor’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, her sene bir defa Dıhistan’da şehidlerin kabirlerinin bulunduğu kum tepeyi ziyarete giderdi. Harkân’dan geçerken durur ve havayı koklardı. Talebeleri kendisine; ’Efendim, sizin bu şekilde havayı koklamanızdaki hikmet nedir? Biz herhangi bir şeyin kokusunu duymuyoruz’ diye sorduklarında, buyurdu ki; ’Evet öyledir; fakat bu kasabadan öyle birisinin kokusu geliyor ki, onun adı Ali, künyesi Ebû Hasan’dır. O, zamanın kutbu olacaktır.’

*

Vaktiyle Bistâm şehrine bir çekirge sürüsü hücûm etti. Bütün ekinleri ve sebzeleri yediler. Halk, çekirgelerden ve bu musîbetten kurtulmaları için feryâd ederek, dua ediyordu; fakat bu musîbetten bir türlü kurtulamadılar. Halkın telaşını ve üzüntüsünü gören Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri; ’Ne oldu, bu halkın feryadı nedir böyle?’ diye sordu. Çekirge istilası sebebiyle bütün ekinlerin telef olduğunu ve halkın da bu yüzden üzüntülü olduğunu söylediler. Bunun üzerine, ayağa kalkarak dama çıktı. Ve etrafa bir nazar etti. Çekirgeler toplanıp şehirden derhal uzaklaştılar. İkindi namazı vaktine kadar Bistâm’da bir tek çekirge kalmadı, bütün ekinlerin yaprakları da eski haline geldiler.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 68. sayısında (Kasım 2008) yayınlanmıştır

Editörden

Editörden

Hem hicrî hem de miladi olarak yeni bir yıla merhaba dediğimiz bugünlerde pek çok insan bir an bile olsa kendince, geçen bir yılın muhasebesini yapmaktadır. Dünyevi hesaplar içerisinde maddi nimetlere kavuşmayı arzulayıp, onun peşinde koşanlar ve neticesinde de istediklerini elde eden kimseler bunlarla yetinmeyip daha çok dünyalığa kavuşabilmenin planlarını çoktan yapmışlar ve işe koyulmuşlardır.

Halk arasında ’hayatı dolu dolu yaşamak’ diye bir söz vardır. Kendisine dünyayı mihenk edinmiş bir kimse, dünyayı dolu yaşama ve arzularına kavuşma adına çekmediği sıkıntı ve ıstırap kalmaz. Zira dünyanın geçici süsü ve zineti bu insanları öyle büyülemiştir ki, onlara kim nasihat ederse etsin faydasız olacağı aşikârdır. Çünkü böyle kimselere göre; onlar dünyada iyi bir insan olarak yaşamaktadırlar ve ahirette de gidecekleri yer cennettir. Hâlbuki Kur’an; Âd, Semûd, Lût ve İsrailoğulları gibi kavimlerin bu dünyayı cennetleştirme adına neler yaptıklarını ve nasıl fesada düştüklerini sarih bir şekilde anlatmaktadır. Bu ayetlerden ve dünyanın zinetlerinin insanı Allah’a kullukta nasıl gaflete düşüreceğine dikkat çeken hadislerden ders çıkarıp dünyaya bu minval üzere yaklaşan kimseler hiç vakit kaybetmeden ’Allah’a (c.c.) nasıl bir kulluk yaparsak bizden hoşnut olur’ sorusunu kendilerine sormaya başlayacaklardır.

Rahmeti sonsuz Rabbimiz bu konuda insanoğlunu hiç bir zaman başıboş bırakmamış. Onlara tarih boyunca peygamberler göndermiş, onlar vazifelerini bihakkın ifa etmişler yaşadıkları toplumda insanlığın rehberi olarak ashabını cennete ve Allah’ın rızasına kavuşturmuşlardır. Peygamberlik halkasının sonuncusu Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizden sonra bu vazifeyi Allah dostları, Mürşid-i Kamiller ifa etmeye devam ettirmektedirler. Bu rehber insanlar; nefsin hastalıklarını, şeytanın kötülüklerini, dünyanın aldatıcı süslerini kısacası insanların manevî hastalıklarını tedavi edecek ilaçları kendilerine müracaat edenlere sunmuşlardır.

Aslında hem dünyanın gerçek yüzünü görmek isteyenler hem de ahiretin güzelliklerinden mahrum kalmak istemeyenler hiç zaman kaybetmeden Efendimizin (s.a.v.) rehberliğinde hayatlarını Cenab-ı Hakk’a kullukla vuslata kavuşmanın yolunu bilen o dostlardan birisine müracaat etmelidir.

Bizler, Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Zira tüm hayatını Allah’ı zikir, Rasûlullah (s.a.v.)’in sünnet ve ahlâklarını yaşama, yaşatma iştiyakıyla dolu, sahabe timsali Ehl-i Beyt sevdalısı bir Allah dostu Mürşid-i Kâmil’le tanışmamızı nasip etti.

Bu vesileyle vefatının 9. Yılında Efendimiz Abdullah Farûkî el-Müceddidî’yi (k.s.) rahmetle anıyor, makamının Firdevs-i Â’la olmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 70. sayısı (Ocak 2009) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Silsile-i Farukiye… Ebu’l-hasen El-harkani’nin (rh.a.) Nasihatlerinden Seçmeler

Silsile-i Farukiye… Ebu’l-hasen El-harkani’nin (rh.a.) Nasihatlerinden Seçmeler

Ebü’l-Hasan Harkânî şöyle anlatır: ’Annelerinin hizmetini gören iki kardeş vardı. Her gece sırayla kardeşlerinden biri annenin hizmetiyle uğraşır, diğeri Allah Teâlâ’ya ibadet eden kardeş, ibadetinden duyduğu haz sebebiyle çok memnûn oldu ve kardeşine; ’Annemizin hizmetini bu gece de sen gör, ben yine ibadet edeyim? dedi. Kardeşi kabul etti. İbadet ederken secdede uyuya kaldı. O anda rüyasında bir ses; ’Kardeşini affettik; seni de onun hatırı için bağışladık? deyince genç; ’Ben Allah Teâlâ’ya ibadet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni, onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz? dedi. Ses ona; ’Evet, senin yaptığın ibadetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat kardeşinin annene yaptığı hizmetlere, annenin ihtiyacı var? dedi.

Ebü’l-Hasan Harkânî Hazretleri buyurdular ki:

’Nîmetlerin en iyisi, çalışarak kazanılandır. Arkadaşların en iyisi, Allah Teâlâ’yı hatırlatandır. Kalplerinin nurlusu içinde mal sevgisi olmayandır.?

İhlâs ve riyâ nedir? diye sorduklarında; Ebü’l-Hasan hazretleri buyurdular ki: ’Allah Teâlâ için yaptığın her şey ihlâstır. Halk için yaptığın herşey de riyâdır.’

’Dünyada, âlimler ve âbidler çoktur. Ama, akşam ve sabah Cenâb-ı Hakk’ın rızası üzere bulunmak mühimdir.’

’Siz, Allah Teâlâ’dan konuşurken, başka şeyden bahsedenle arkadaşlık etmeyiniz.’

’Cennet’te Tûbâ ağacının altında, Allah Teâlâ’dan bîhaber olarak bulunmaktansa, dünyada bir diken ağacının altında, daima O’nu hatırlamayı daha çok arzu ederim.’

’Resûlullah efendimizin vârisi; O’nun işlerine uyan ve şerîatine tâbi olandır.’

’Ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık ibâdetlerimin hepsini, bir saatlik kadar kısa, günahlara bakınca da, Nûh aleyhisselâmın ömrü kadar uzun gördüm.’

’Dünya, peşinden koştuğun sürede senin padişahındır. Ondan yüz çevirince, sen ona sultan olursun.’

’Allah Teâlâ, nasıl senden vaktinden evvel namaz kılmanı istemiyorsa, sen de O’ndan, vaktinden önce rızık isteme.’

’Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz. Dünyâ hırsına sâhip âlim ve ilimden yoksun sûfî.?

’Şayet bir mü’mini ziyaret edersen, hâsıl olan sevabı, kabul edilmiş yüz hac sevabıyla değiştirmemen lâzımdır. Çünkü bir mü’mini ziyaret için verilen sevap, fakirlere sadaka olarak verilen yüz bin altınınkinden daha fazladır. Bir mü’min kardeşinizi ziyarete gittiğinizde, Allah Teâlâ’nın rahmetine kavuştuk diye îtikâd edin.?

Ebü’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri, birgün sohbetinde bulunanlara şöyle sordu: ’Dünyada en iyi şey nedir?’ Orada bulunanlar; ’Siz, bizden daha iyi bilirsiniz. Siz bildirin’ dediler. Bunun üzerine Ebü’l-Hasan hazretleri, ’En iyi şey, Allah’ı unutmayan gönüldür’ buyurdu.

Ulemâ; ’Biz Peygamberin vârisiyiz’ diyor. Fakat Peygamberimizin vârisleri arasında biz de varız. Çünkü Onda olan şeylerin bazısı bizde de var. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.) fakirliği seçmişti. Biz de fakirliği tercih etmiş bulunuyoruz. O cömertti. Güzel bir ahlâkı vardı. Hâinlik bilmezdi. Basîret sâhibiydi. Halkın rehberiydi. Aç gözlü ve hırs sahibi değildi. Hayır ve şerri Allah’tan bilirdi. Tabiatında yalan ve kandırma diye bir şey yoktu. Zamanın esiri değildi. İnsanların korktuğu şeyden korkmazdı. İnsanların güvendiği şeye güvenmezdi. Hiç gururlanmazdı. İşte bunlar evliyânın sıfatlarıdır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.), ucu bucağı bulunmayan bir umman idi. Eğer o ummandan bir damla ortaya çıksaydı, bütün âlem ve mahlûkât şaşırır kalırdı. Sûfîlerin kervanı; Cenâb-ı Hakk, Rasûlullah (s.a.s.) ve Ashâb-ı kirâm sevgisinden ibârettir. Bu kervanda bulunan ve ruhları bunların ruhlarıyla kaynaşan kimselere ne mutlu.’

’Yol ikidir: Biri hidâyet, öbürü dalâlet, sapıklık yoludur. Kuldan Allah’a giden yol dalâlet yoludur. Allah’tan kula gelen yol ise hidâyet yoludur. Şimdi her kim hidâyete erdim derse, o, hidâyete ermemiştir. Her kim beni hidâyete erdirdiler derse, o kimse hidâyete ermiştir.’

’Allah Teâlâ’nın karşısında şu üç şeyi muhâfaza etmek zordur: Hak ile iken sırrı, halk ile iken dili, amel (iş, ibâdet) yaparken temizliği.’

’Yakınların yakını, bizim maksadımız olanın yanında uzak kalır. Ey kardeşim, suya daha yakın olan daha çok batar; ateşe daha yakın olan, daha çok yanar.?

’Ne zaman Allah Teâlâ’nın varlığına nazar etsem, kendi yokluğumu görürüm, ne zaman kendi varlığıma nazar etsem, Allah Teâlâ’nın varlığını görürüm.’

’Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünyâ hırsına sahip âlim ve ilimden yoksun sûfî. İlimden en fazla nasîb alan, onunla amel edendir. En fazîletli amel ise, üzerine farz olandır.’

’Dilini, Allah Teâlâ’dan başkası hakkında konuşmamak için mühürle! Kalbini, Allah Teâlâ’dan başkasını düşünmemek için mühürle! İhlâssız bir iş yapmaman ve helâl olmayan bir şeyi yememen için de, davranışlarına, dudaklarına ve dişlerine aynı şekilde mühür vur!’

’Allah Teâlâ kuluna, imandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir. İnsanoğlu, şu üç şeyle sürekli olarak tâatı yaparsa, sorgusuz sualsiz Cennet’e gidebilir: Kalb, nefs ve dil.’

?Bir mü’min kardeşini sabahtan akşama kadar incitmeyen kimse, o gün akşama kadar Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ile yaşamış olur. Eğer bir mü’min kardeşini incitirse, Allah Teâlâ onun o günkü ibadetlerini kabul etmez.?

’Çok ağlayınız, az gülünüz. Çok susunuz, az konuşunuz. Çok veriniz, az yiyiniz. Çok uyanık olunuz, az uyuyunuz.?

’Gönüllerin aydınlığı Hakk’a meyilli olmakla, amellerin güzelliği gösterişten uzak olmakladır.?

Eserleri

Kaynaklarda eserleri konusunda farklı bilgiler vardır. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi’nde Ebü’l-Hasan Harkânî (k.s)’nin Beşâretnâme ve Esrârü’s-Sülûk adında iki eseri olduğu kaydedilmektedir. Bunlardan Esrârü’s-Sülûk’ün Türkçeye tercüme edildiği de belirtilmektedir. Yeni İslâm Ansiklopedisi’nde ise tek bir eserinden söz edilmektedir: Nûru’l-Ulûm adlı bu eserinde vaaz ve nasîhatleri, bâzı sözleri, münâcât ve menkıbeleri yer almaktadır. Bu eser, Türkçeye Şenol Kantarcı tarafından çevrilmiştir. (Ankara, 1977). Ayrıca, Necmüddîn Dâye onun bir şathiyesine Şerhu Kavli’ş-Şeyh Ebi’l-Hasan el-Harakânî adlı bir şerh yazmıştır.

Vefatı

Ebü’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri vefâtı yaklaştığında; ’Kabrimi derin kazın. Yatacağım yer, hocam Bâyezîd hazretlerinin mezarından aşağıda bulunsun’ diye vasiyet etti. Bu vasiyetini yaptığı gece Harkan’da vefât etti. Toprağa verildiği günün akşamı, çok kar yağdı. Ertesi gün başucuna, büyük ve beyaz bir taşın dikildiğini gördüler. Mezarın çevresinde, sadece bir arslanın ayak izleri vardı.

Vefâtında yetmiş üç yaşındaydı. 5 Aralık 1034 (Hicrî 10 Muharrem 425) senesinde Harkan’da vefât etti. Fakat Harkânî Hazretleri’nin Kars Kalesinde de bir kabri vardır. Bu, onun kabri olmaktan çok makamı olmalıdır. Hatta burada adına bir dergâh inşâ edilmiştir. Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde bununla ilgili bir menkıbe yer almaktadır.

Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme’sinde bu rivâyeti şöyle nakletmektedir: Kars kalesi Osmanlılar tarafından III. Murâd Han devrinde tekrar geri alınınca, kale tâmirâtı Lala Mustafa Paşaya verilmişti. Tamiratın yapıldığı sırada askerlerden Hâfız Osman isimli hal sahibi biri rüyasında Hasan-ı Harkânî’yi gördü. Ona; ’Oğlum Hâfız Osman! Uzun müddetten beri toprak altında yatmaktayım. Paşana söyle, kabrimi ayan edip açığa çıkarsın, okunacak Fâtihalardan nasîbdâr olayım’ dedi. Ertesi gece Hâfız Osman aynı rüyayı tekrar gördü. Fakat cesaret edip Paşa’ya söyleyemedi. Üçüncü gece de aynı rüyayı gördü. Ebü’l-Hasan Harkânî, mütebessim çehresiyle bu defa şöyle dedi: ’Yavrum Hâfız Osman! Gördüğün rüyalar sâdık rüyalardır. Yalnız makamımın nerede olduğunu, evvelki rüyalarında söylemediğim için, seni tereddütte bıraktım. Bunun için de paşaya söylemeye cesaret edemedin. Şimdi dikkatlice dinle tarif ediyorum. Yarın hemen Paşaya çık ve söyle. Kars Kale içi mahallesinde Kağızman Kapısı’na girdiğinde yirmi iki adım gün batı tarafına gidersin, son adımın altında benim tabutum bulunur. Üzerimdeki kül ve toprak yığınlarını temizledikten sonra, hâlis topraktan üç arşın eşin. Sandukam meydana çıkar. Tekrar Kars Kalesine doğru on sekiz adım götürür oradan da üç arşın derinliğinde hâlis topraktan kabrimi eşer oraya defnedersiniz. Başucuma bir de cami inşâ edersiniz.’ Hâfız Osman gördüğü bu sâdık rüyayı ertesi gün Paşaya büyük bir heyecanla anlattı. Paşa bu askerini kucakladıktan sonra; ’Yâ evlâdım! Sen de mi bu rüyayı gördün? Evet oğlum, bir pîrî fânî, bana da bu husûsu defalarca rüyada buyurdularsa da senin tafsilâtlı rüyan gibi olmadığından büyük tereddüt ve endişe içindeydim. Bihamdillah bu endişeden beni kurtardın’ dedi.

Ertesi gün Lala Mustafa Paşa bir tamim yayınladı. Bütün halk ve askerî erkân, tekbir sesleriyle rüyada tarif edilen yere geldi. Kazma işi tamamlanıp tabut çıkınca, Mustafa Paşa ulemânın müsadesiyle açtı. Tabuttan hoş bir koku yayıldı. Arkasındaki yaş hırka bile henüz çürümemişti ve savaş sırasında yaralanan sağ bacağı ile sol pazusuna bağlanan mendillerden, hâlâ kan damlamaktaydı. Durum sultana bildirilince, III. Murâd hemen bir türbeyle yanına câmi yaptırılmasını emretti.

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar:

Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns, ss. 443?445.

Fatma Temir, Gönül Dostları, Sirac Yayınevi, ss. 71?79.

İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, VII, s. 128?141.

Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, çev.: A. Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul, 1985, s.
53?55;

Rehber Ansiklopedisi, IV, s. 323.

Süleyman Uludağ, ’Harakânî?, DİA, XVI, s. 94,

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 70. sayısı (Ocak 2009) için yazılmıştır.

Özlenen Rehber’in 6. Yılı

Özlenen Rehber’in 6. Yılı

Maddi ve teknolojik gelişmeler bakımdan bir hayli yol kat eden insanoğlunun buna bağlı olarak maddi imkânları ve refahları her geçen gün artmaktadır. Allah Teâlâ’nın bahşettiği bu nimetlere karşılık ruhlarda nimet hissi, ihsana saygı düşüncesi uyandıracağına, toplumlar daha da fazla istikametten sapıyorlar ve onların bu durumu hayatı da yaşanmaz hâle getiriyor. Toplumlar cehennem yaşıyor gibi bir hâl içindeler; bunalımlar bunalımları takip ediyor ve hayat âdeta bir buhranlar yumağı haline dönmüş vaziyette… Pek çokları kendi ahlâk ve anlayışlarını İslâm’ın mesajı gibi sunarak İslâm’ı bilmeyen veya tanımaya çalışanların da yanlış yönlenmesine sebep olmaktadırlar. Neticede iç içe boşluklar yaşanmakta koskocaman bir coğrafyada; inanç ve irfan boşluğu, iman ve marifet boşluğu, ilim ve amel boşluğu, her şeye heva ve hevesle başlayıp hezeyanla bitirme boşluğu, ruh ve mânâ köklerine yabancılaşma boşluğu.. sistemli düşünememe boşluğu, Allah’tan ve Rasûlullah’tan (s.a.v.) kopuk yaşama boşluğu, kapkaranlık bir âkıbet boşluğu, her şeyi beden ve cismâniyete bağlama boşluğu, millî ve dinî değerlere yabancılaşma boşluğu ve insanoğlunu kahreden ve perişanlığına sebep olan daha bir sürü boşluk… Bunca boşlukla insanca yaşanır mı yaşanmaz mı o ayrı dâvâ, ama bu hezeyanları sezemeyecek kadar körkütük yaşayanların da hadd ü hesabı yok…Özellikle Osmanlının dünya sahnesinden çekilmesiyle fırsatı ganimet bilen kötü niyetli insanlar bu bahtsız dünyaya yapacaklarını yaptılar; insanlara Allah’ı, ahireti unutturdular ve onları âdeta sorumsuz birer azman hâline getirdiler. Oysaki, dünya da haktı ahiret de.. hayat da haktı ölüm de.. haşir de haktı hesap da.. sual de haktı mizan da.. Cennet de haktı Cehennem de.. bugün de haktı yarın da… Bütün bu duyguları söküp attılar sinelerden. Şimdilerde, hiçbir değer tanımayan, dinden habersiz, imandan nasipsiz, alabildiğine serâzat ve çakırkeyf; helal- haram tanımayan, kanun bilmeyen, nizam tanımayan, Cehennem zakkumu gibi bir kısım asi ruhlar karşısında çoğumuz çaresizlikle kıvrım kıvrımız. Doğrusu, hâlâ derin bir körlük içinde çokları, görmüyorlar veya görmezlikten geliyorlar manevi boşluk içinde kıvranan yığınların yürekler acısı hâlini.Toplumların veya genel manada dünyanın bu kötü gidişatını düzeltebilmesinin tek yolu Allah’a karşı vazifesini yerine getirme şuuruyla gerilmiş, Efendimiz (s.a.v.)’in güzel ahlaklarıyla bezenmiş, Kur’an ve Sünnet’e azı dişleriyle sarılmış bu manada sorumluluğunun farkında olan insanlığa rehber olabilecek ilim-irfan sahibi ideal şahsiyetler yetiştirilmesiyle olacaktır. İnsanlığı, birkaç asırdan beri içinde bocalayıp durduğu ilhad, cehalet, dalâlet ve anarşi gayyalarından kurtararak, imana, irfana, istikamete ve huzura ulaştıracak gerçek rehberlere. Rahmetli üstadımız Abdullah Farukû el-Müceddidî (k.s.) Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten yoksun, ilimsiz, amelsiz ve güzel ahlâktan yoksun toplumların hiç bir şekilde müreffeh olamayacağını çok iyi bildiğinden yaptığı sohbetlerin tamamını ilmin, amelin ve güzel ahlâkın kıymetinin anlaşılmasına tahsis etmekteydi. Etrafındaki talebelerini hem ilmen hem de ahlâken yetiştirerek kâmil birer insan olabilmeleri için tüm mesaisini onlara harcardı. Günümüz insanının ihtilafa düştüğü konular üzerine ve İslâm’ın temel değerlerinin doğru anlaşılması adına kitaplar kaleme almış, televizyon ve radyolarda programlara çıkmış ve Özlenen Fark isminde aylık dergilerle rotasını ve istikametini şaşıran insanlığa en güzel şekilde hizmet etmiştir.Efendimizin vefatının ardından onun başlattığı bu kutlu hizmet halkası aynı çizgide yine devam etmektedir. İlim ve irfan sahibi insanlar yetiştirebilmek için halkalar oluşturulmakta, Mısır’da ve çeşitli ilim yuvalarında kardeşlerimiz tahsillerine ve aylık Özlenen Rehber adıyla dergimizin yayınlanmasına devam edilmektedir. Ayrıca yakın zamanda vakfımızın özellikle tasavvuf alanında kitap çalışmaları da yayın alanına girecektir. Dergimiz Özlenen Rehber 6. Yılını bu sayısıyla tamamlamış olacak. Başta Muzaffer Yalçın Hocaefendi olmak üzere dergimize emeği geçen tüm hocalarımıza ve kardeşlerimize öncelikle teşekkür ediyor, kıymetli vakitlerini ayırıp makalelerini bizlerle paylaşan ve dergimizi takip eden tüm kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakkın razı olmasını diliyorum.Kıymetli okuyucularımızdan istirhamım, dergimizle tanışmayan insanlara da bu ilim ve kültür hizmetinin ulaşmasını sağlamaları için biraz daha gayret etmeleri ve mesailerini ayırarak abonelerimizin artmasına vesile olmalarıdır.Siz de bu hizmetin bir yerinden tutmak istemez misiniz? İşte fırsat Rahmetli Efendimiz Abdullah Farukî el-Müceddidî’nin anlayış ve çizgisinde devam eden Özlenen Rehber dergimize sahip çıkalım, onun tanıtımı adına biraz gayret edelim. Dünyanın ve nefsânî arzularının peşinde sürüklenen insanlığın ışığa ve nura, doğru istikamete yönlendirecek rehberlere ihtiyaçlarının olduğunu unutmayalım…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 72. sayısı (2009 Mart) için editör yazısı olarak yazılmıştır

×