150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

Hicri Yılbaşı

Hicri Yılbaşı

10 Ocak Perşembe günü, 1 Muharrem hicrî 1429 yılının ilk günü yani Hicri Yılbaşı. Bu tarih Müslümanlar için önemli bir gündür. Çünkü oruç, hac gibi yapılan ibadetler, kandil ve bayram günleri hicrî takvime göre düzenlenmektedir.

Muharrem ayı denince akla ilk gelenler arasında Aşûre günü ve tüm Müslümanların gönüllerinde büyük bir acı ve ızdırap veren Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizin Kerbelâ’da şehid edildiği gün gelmektedir.ü

Evet, 10 Ekim 680 (10 Muharrem 61) tarihinde bugünkü Irak sınırları içindeki Kerbela şehrinde, Rasûlullah (s.a.v.)’in torunu, torununun çocukları, herkesin istifadesine açık olan koca Fırat’tan bir damla su içmelerine bile müsaade edilmeden aç kurtlardan daha vahşi bir topluluğun ok, mızrak ve kılıç darbeleri altında can verdiler.

Alvarlı Efe Hazretleri bu matemi divanında şu mısralarla nasıl da destanlaştırmıştır:

Bu gün mah-ı Muharrem’dir, muhibb-i hanedan ağlar.
Bu gün Eyyâm-ı matemdir, bu gün ab-ı revan ağlar.

Hüseyn-i Kerbela’yı elvan eden gündür.
Bu gün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar…

Ehl-i Beyt sevgisini zirve bir noktada yaşayan, onların isimlerini her gün yaptığı ezkâr ve evradında tek tek zikreden ve etrafındaki insanları da içinde bulunduğu bu sevgi atmosferinden teneffüs ettiren kıymetli efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî Hazretlerini de bu vesileyle rahmetle yâd etmek istiyorum.

Bu ay dergimizde Müslümanların gündeminde bir kaosa neden olan yılbaşı ve noel konusu; Peygamberî Ahlâkı Muhafaza ve Yılbaşı Kutlamaları, Noel’in tarihçesi ve Yılbaşı gibi başlıklarla incelenmektedir.

Nefsâni bir hastalık olan ‘benlik’ ise Mehmet Yalçın hocamız tarafından kaleme alınarak güzel misallerle değerlendirmeler yapılmaktadır.

Sahabe efendimiz Hz. Hamza (r.a.)’nın hayatı, Kur’ân’dan insanoğlunun alması gereken nasihatler, Kur’ân’ın ahlâkına sahip olmayan bir toplumdan ilmin nasıl kaldırılacağı, günümüz insanında her geçen gün azalan bir olgu misafirperverlik, iffet ve hayâlı olma duygusu, bunun yanında modernizmin pençesinden ve dünyevî sevgilerden gönlü arındırmanın kıymeti, tasavvufî bir ahlak olarak dua mevzuları güzel bir şekilde işlenmektedir.

Her geçen gün yaygınlaşan ve halk arasında MS olarak bilinen Multipl Skleroz hastalığı Uzman Doktor Candan Ofluoğlu hanımefendi tarafından kaleme alınmaktadır. Hastalıktan korunma çarelerini ve hastalığa yakalananların yapması gerekenleri detaylı bir şekilde anlatmaktadır.

Dergimizin hazırlanmasında emeği geçen tüm hocalarıma ve kardeşlerimize teşekkür ederek, yeni Hicrî yılın maddî ve mânevî dünyamıza saadetler ve hayırlar getirmesini Rabbimden niyaz ederim.

Selâm ve dua ile…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 58. sayısı (ocak 2008) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Nereye Gidiyoruz ?

Nereye Gidiyoruz ?

Dünya hayatı ne de çabuk geçiyor değil mi? İnsan ömrü açısından verilen süre olarak gerçekten çok kısa bir zaman diliminde yaşantılarımızla ya Allah’ın rahmetini ve rızasını kazanarak bu dünyadan mutlu bir şekilde ayrılacağız ya da nefsanî arzularımızın peşinden koşarak mutlu ve huzurlu olmanın yollarını arayacağız ancak ömrümüzün sonunda elimize hiçbir şey geçmeden bu dünyadan göçüp gideceğiz.

Merak ediyorum acaba insanoğlu neden kendi nefsini hiç hesaba çekmez ki!

Unutmayalım ki ölümün sessizliği kapımıza geldikten sonra nefislerimize hesap sormanın zamanı çoktan geçmiş olacak.

İşte Kur’ân ne güzel de ifade etmekte bu gerçeği; “Nereye gidiyorsunuz?” Kısacık ömrümüzde kendimizce önemli olan işlerle meşgul olarak bir yere gittiğimiz belli ama hakikaten biz, Nereye gidiyoruz?

Allah’a kullukta ve Rasûlullah (s.a.v.)’a itaatteki, bağlılık ve sadakatimiz hususunda vicdanlarımıza sorduğumuzda acaba ne kadar rahatız?

İnsanoğlunun dünyaya gönderiliş gayesi Allah’a kulluktur. Bu hakikate her mümin iman etmiştir. Ama kulluğumuzda istikameti nasıl elde ederiz? Tabi ki en temel üç düstur ile: İlim, Amel, İhlâs.

Ayrıca mümine gerekli olan güzel ahlak ise apayrı bir öneme sahiptir. İşte bu güzel ahlaklardan birisi de söz dinleyip, itaat etmektir. Bu konu Mesnevî’nin penceresinden bakılarak Mehmet Yalçın hocamız tarafından değerlendirilmektedir.

Ayrıca içinde yaşadığımız toplumun çoğunluğunu oluşturan gençlerimize örnekliğimiz nasıl? Onlara isyanı, sorumsuzca yaşamayı kim öğretti veya onlar kimi örnek aldılar?

Örnek alınması bakımından önemli bir grubu oluşturan âlimler Efendimiz (s.a.v.) lisanıyla nasıl övülmüşler?
Müminlerin gönüllerinde taht kuran Kerbelâ’nın kahramanları Hz. Hüseyin ve Hz. Fatıma binti Zeynep annemiz hakkında kısa ve özlü bilgiler verilmektedir.

Tasavvufi bir terim olarak Dua, Hz. Hamza ve Cafer-i Sadık başlıklarıyla geçen sayıdan devam eden yazılarımıza bu ay da farklı içeriklerle siz okuyucularımızın takdirine sunulmaktadır.

Kısa ve öz olarak bazı başlıklarını aktardığımız dergimizin, Rabbimize kulluk şuurunu ve Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnetlerini ümmet-i Muhammed’e ulaştırabilme adına bir zerre bile faydamız oluyorsa ne mutlu bizlere…

Bu hususta çalışmak bizden tevfik ve inayet Allah’tandır.
Selâm ve dua ile…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 59. sayısı (2008 Şubat) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 3. Bölüm

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 3. Bölüm

Hikmetli Sözleri

Ehl-i Beyt’in büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (r.a.)’in nurlu kalbine akıp gelen ilim ve feyzin çokluğu dil ile anlatılamaz. İnce marifetleri bildiren hikmetli sözleri çoktur. İşte onlardan bazıları:

’Perşembe günü ikindi vakti olunca, Allah Teâlâ, meleklerini gökten yere indirir. Meleklerin yanında gümüşten sahifeler ve altından kalemler vardır. Ertesi gün güneş batıncaya kadar Rasûlullah (s.a.s.)’a okunan salavâtı yazarlar.’

’Beş kimsenin sohbetinden, yani beş kimse ile beraber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona daima aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarayacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalpli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yani günah işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.’

’Bir mümin kardeşine ait hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa.’

’Müslüman kardeşinizden manasını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın.’

’Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin, hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin. Allah Teâlâ dünyaya emretti ki: Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmetçi ol. Senin peşinden koşana sen de zahmet, sıkıntı ver.’

’Din adamları (fâkihler), sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir.’

’Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekâtı, oruçtur. Amel (ibadet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.’

’Günahlara tevbe etmeyi geciktirmek, Allah Teâlâ’ya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır.’

’Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.’

’Şu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz:

1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak,

2. Misafire hizmet etmek,

3. Yüz tane hizmetçisi olsa, muhtaç olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek,

4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.’

’Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, ‘Mâşâallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (yani, Allah’ın dilediği olur, kuvvet O’nundur)’ desin!’

’Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisâd eden, tasarrufa riayet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır.’

’Anne-babasını üzen, onlara isyan etmiş olur. Musibet zamanında dizini döven, sevabından mahrum olur. Allah Teâlâ sabrı, musibet miktarınca indirir.’

’Takvadan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel bir şey yoktur. Bilgisizlik, cahillikten daha zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.’

’İyilik üç şeyle tamam olur: 1. O iyiliği yapmakta acele etmek, 2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, daima küçük görmek, 3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak.’

’Uzun emel sahibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir.’

’Allah (c.c.)’ın yarattığı işlere karışmak, kişinin felâketine sebep olur. Meselâ, (itiraz niyetiyle) ‘Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim…’ gibi sözler söylemek, kişinin helâkidir.’

’Kız evlâtlar, ana-babası için hayır ve hasenattırlar. Erkek evlat ise, nimettirler. Hasenât sâhibi olanlar sevap kazanır. Nimetlerden ise hesaba çekilir, sual sorulur.’

’Bir kimse, günah işlediği zaman utanmazsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenha bir yerde olduğu zaman Allah Teâlâ’dan korkmazsa, onda hayır yoktur.’

’Üç şey vardır ki, müslümanları çok aziz, şerefli eder: 1. Kendisine zulüm edeni affetmek, 2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak, 3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak.’

“İçki bütün günahın başı ve bütün şerrin anahtarı, Allah Teâlâ’ya en çok isyan edilen şeydir.”

“Mü’min, Allah’tan korkmada sanki cehennem ehli gibi, cennet ehli olacağından da ümitvâr olmalıdır.”

“Kim Allah’tan korkarsa bütün her şeyde O’ndan korkar, kim de Allah’tan korkmazsa ondan da hiçbir kimse korkmaz.”

“Üç kişi vardır ki Cennete giremez: Kan döken, içki içen, nemime yapan kimse.”

“İnsanların en vera sahibi olanı şüphe esnasında sakınan, insanların en abidi de farzları yerine getiren, insanların en zahidi de haramı terk eden, insanların en çalışkanı da günahı terk eden kimsedir.”

“Babalarınıza iyi davranın ki çocuklarınız da size iyi davransın.”

“Şüphesiz ki günah işlemek kulu rızıktan mahrum eder.”

“Her kim ihlâslı olarak ‘lâ ilâhe illallâh’ der, ihlâsı onu Allah’ın haram kıldığı şeylerden engellerse cennete girer.”

“Gökyüzünde Allah’ın müvekkel iki meleği vardır. Kim Allah için tevazu yaparsa o iki melek onu yüceltir, kim de büyüklenirse onu alçaltır.”

“Kalbi dünya ile alakalı olan kimsenin kalbi üç hasletle alakalı olur; isteği sona ermez, emelini idrak edemez ve umduğuna kavuşamaz.”

Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: ’Allah Teâlâ faizi niçin haram kıldı?’ Buyurdu ki: “İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allah Teâlâ onu haram etti. Faiz haram olmasaydı birbirine karşı iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyada menfaat bekleyen çok olurdu.”

Rivayet Ettiği Hadislerden Bazıları

Câfer-i Sâdık hazretlerinin rivayet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

’Allah Teâlâ’nın hidayete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allah Teâlâ’nın hidayet vermediğini, kimse hidayete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allah Teâlâ’nın kitabıdır. Yolların en iyisi, Rasûlullah (s.a.s)’ın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır.’

’İlim, hazinedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki, Allah Teâlâ size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevap vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icabet edenleredir.’
Rivayet ettiği hadîs-i kudsîde: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır. Bunu okuyan, kal’aya girmiş olur. Kal’ama giren de, azabımdan kurtulur.’ buyruldu.

Oğlu Musa Kâzım’a Vasiyeti

Câfer-i Sâdık hazretlerinin, oğlu Musa Kâzım için olan vasiyeti meşhurdur. Oğluna buyurdu ki:

’Ey oğlum, kendi rızkına razı ol! Kendi rızkına razı olan, kimseye muhtaç olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakir olarak ölür. Allah Teâlâ’nın taksim ettiği rızka razı olmayan, O’nu kazâ ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasının kusurunu büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür.

Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın.

Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişare eder danışır, fikrini alır.

Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyaretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sahibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar.

Ey oğlum, Allah Teâlâ’nın kitabını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur.’

Süfyan-ı Sevri’ye vasiyeti

Câfer-i Sâdık fazla konuşmazdı. Süfyân-ı Sevrî, kendisini ziyarete gitmiş; uzun süre sustuğunu görünce bir hadîs-i şerîf rivayet etmesini rica etmiş, Câfer-i Sâdık da; ’Çok sözün sana faydası yoktur. Ben atalarımdan rivayetle Rasûlullah (s.a.s.)’tan bildirilen şu üç şeyi sana anlatayım’ dedi. “Bu üç şey şudur: Allah Teâlâ’nın nimetine kavuşan ve bu nimetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah’a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zira Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de İbrâhim sûresi yedinci âyetinde; ’Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azap ederim’ buyurdu. Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tevbe ve istiğfar etsin! Zira Allah Teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istiğfâr edenlerin, günahlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını vaat ediyor. Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden sıkıntı görür ve bir belâya uğrarsa; ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.’ desin!” Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmam Câfer’in elini tuttu ve ona dedi ki: ’Hepsi, bu üçü müdür?’ Câfer-i Sâdık; ’Bunları iyi anla! Allah Teâlâ’ya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsanlara, iyiliklere kavuşursun.’ buyurdu.
Yine başka bir gün Süfyan-ı Sevri, Câfer-i Sâdık’la karşılaştığını ve kendisine tavsiyede bulunmasını istediğini söyler. Câfer-i Sâdık da Süfyan-ı Sevri’ye şöyle tavsiyede bulundu:

“Ey Süfyan! Yalancının mürüvveti, hasetçinin de rahatı yoktur.”

Süfyan-ı Sevrî, tekrar Câfer-i Sâdık’a; “Ey Rasûlullah (s.a.v)‘in oğlu, biraz daha vasiyetini fazlalaştır.” deyince, o da şöyle dedi:

“Ey Süfyan! Allah’a güven, mü’min olasın. Allah’ın vermiş olduğu rızka rıza göster; zengin olasın. Sana komşu olana iyilik et ki müslüman olasın. Fâciri arkadaş edinme; sana fücûrundan öğretir. İşlerinde Allah’tan korkanlarla beraber istişare et.”

Duası

“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Allah’ım! Senin ilminin kuşatmış olduğu her hayrı Senden istiyorum. Ve yine ilminin kuşatmış olduğu her türlü kötü şeyden de Sana sığınıyorum. Allah’ım! İşlerimin hepsinde senden sağlık ve afiyet diliyorum. Dünya ve âhiretin hüznünden de sana sığınıyorum. Dua ettiğim zaman duamı kabul eden, kendisinden istediğim zaman da bana veren Allah’a hamdolsun. Senin kudretinle dünya ve âhiret şerrinden hiçbir şey bana engel olamaz. Senden başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Ey diri olan Allah’ım! Ancak Sana tevekkül ederim.”

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Abdullah Farukî el-Müceddidî, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar, Fiav Yay. Ankara,1999, s.337-348.
2. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.3, s.192.
3. İbn-i Sa’d, Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187.
4. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, s.145.
5. İslâm Tarihi Ansiklopedisi, c.3, s.139.
6. Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmü’s-Sâdık.
7. Tabakât-ı Şa’rânî, c.1, s.111.
8. İmam Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.166.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 59. sayısı (2008 Şubat) için yazılmıştır.

Hak ve Hakikat

Hak ve Hakikat

Rabbimizin sonsuz rahmetinden bir tecelli olarak mahlûkat içerisinde en şerefli varlık olan insanoğluna hakikate giden yolda rehberlik yapmaları için Peygamberler ve kitaplar göndermiştir. İnsanlık tarihinin muhtelif dönemlerinde gönderilen bu Peygamberler, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine tevdî ettiği risalet vazifelerini bihakkın yerine getirmişlerdir. Gönderildikleri çağda yeryüzünde, hak ve hakikatin nurunu saçan birer kandil gibidir o kutlu elçiler.

Hicrî takvime göre Rebîü’l-evvel ayının 12. günü olan Pazartesi (bu sene 19 Mart Çarşamba’ya tekâbül etmekte) tüm mü’minler için sevinç ve sürûr günüdür. Zira o gece; “Biz, seni alemlere rahmet olarak gönderdik” hitabına mazhar olan Habib-i Kibriyâ (s.a.v.) Efendimiz dünyaya teşrif etmiştir. Dünyanın dört bir yanında fitne, fücûrun kol gezdiği şu yüzyılda bizleri Rasûlullah (s.a.v.)’a ümmet kılan Rabbimize sonsuz hamd ü senâlar olsun.

Mart ayı, geçmişte pek çok tarihî hadiselere de şahitlik etmiştir. Bunların en başında da insanlığın makus kaderini değiştiren Asr-ı Saadett’te İslâm’ın varolma mücadelesi mesabesinde olan Bedir Gazvesi 13 Mart 624 Cuma günü Allah’a ve Rasûlü’ne herşeyleriyle teslim olan ve bunu da Bedir gününde en güzel şekilde ispatlayan mü’minlerle Mekke’nin mağrur müşrikleri arasında yapılmıştır.

Ayrıca 18 Mart 1915, şanlı Osmanlı Devletinin yiğit Anadolu erleri Çanakkale’de Avrupa’nın emperyalist kuvvetlerine öyle bir ders veriyorlar ki o günkü kurtuluş ve vatanı müdafaa mücadeleleri tarihimize Şehitler günü olarak yazılıyor. Tam ikiyüz elli bin vatan evlâdı… hemen her evden bir veya bir kaç kişi gidiyor bu savaşa bir daha dönmemek üzere. Merhum Mehmed Akif, Çanakkale’yi geçilmez etten bir kale yapanlara “Bedr’in Arslanları ancak, bu kadar şanlı idi” diye hitap ederken, Anadolu’nun bu unutulmaz yiğitlerini “Âsım’ın nesli… Diyordum ya!… Nesilmiş gerçek./İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek!” mısralarıyla tanımlıyordu.

Unutmayalım ki; insanlık yeryüzünde var oldukça hak ve batıl mücadelesi devam edip gidecektir. Bu mücadelenin platformu, savunulduğu makam ve mevkiler bazen savaş meydanları, bazen de farklı mekânlar olabilir. Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden her mümin bunun şuurunda olmalı ve öncelikle Kur’ân’ın emirlerini yerine getirme hususunda hassas davranmalıdır. Bizler, İslâm’ı kendi nefsâni arzularımıza göre yorumlamak yerine ona teslim olmanın yolunda olmalıyız. İşte bu bağlamda bu ayki dergimizde imana ve amele taalluk eden farklı başlıklar altında incelenmiş yazılar bulacaksınız.

Kıymetli hocalarımız tarafından kaleme alınan bu yazıları öncelikle güzel bir şekilde okuma ve daha sonra da nefislerimize ağır gelse de hayatımıza tatbik etme konusunda tembellik göstermeyelim. Selâm ve dua ile…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 60. sayısı (Mart 2008) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami

Doğumu ve Soyu

Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Sürûşân (k.s) Horasan eyâletinde bulunan Bistâm kasabasında doğmuştur. Lakabı, Sultanu’l-Ârifîn, künyesi ise Ebû Yezid’dir. Doğum tarihi, Sehlegî’nin Kitâbu’n-Nûr’unda h. 161/777 veya h. 188/803 olduğu rivayet edilir.

Dedesi Sürûşân, aslen Mecûsî bir din adamıyken müslüman olmuştur. Dindarlığıyla tanınan babası Îsâ (rh.a)’nın iki kızı ve üçü de âbid ve zâhid olan Âdem, Tayfur ve Ali adlarında üç oğlu vardı. Daha annesinin karnında iken kerâmetleri görülmeye başladı. Annesi ona hâmile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.

Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Oradan geçmekte olan Şakîk-i Belhî kendisini görüp; ’Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velîsi olacak.’ buyurdu.

Yine bir gün hadis âlimlerinden bir zât onu görünce çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu: ’Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun?’ Bâyezîd-i Bistâmî de ona; ’Evet Allah dilerse becerebiliyorum’ cevabını verince; ’Nasıl?’ diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; ’Buyur yâ Rabbî! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur’ân-ı Kerîm’i tane tane okuyor, tâzim ile rükûya varıyor, tevâzu ile secde ediyor, vedalaşarak selâm veriyorum’ deyince, o zât hayran kalarak; ’Ey sevgili ve zekî çocuk! Sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?’ diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; ’Onlar beni değil, Allah Teâlâ’nın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim?’ cevabını verdi.

Küçük yaşta iken annesi, kendisini mektebe gönderdi. Bâyezîd hazretleri, büyük bir dikkatle derse devâm ediyordu. Bir gün Kur’ân-ı Kerîm okumak için gittiği mektepte, okuduğu bir âyet-i kerîmenin (Lokman sûresi, 14) tesiri ile erkenden eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü suâl edince, şöyle cevap verdi:

’Bir ayet-i kerîme gördüm. Allah Teâlâ o âyet-i kerîmede kendisine ve sana hizmet ve itâat etmemi emrediyor. Ya benim için Allah’a dua et, sana hizmet ve itaat etmem kolay olsun ya da beni serbest bırak, hep Allah Teâlâ’ya ibâdet ile meşgul olayım’ dedi. Annesi; ’Seni Allah’a emânet ettim. Kendini O’na ver’ dedi. Bundan sonra Bâyezîd, kendini Allah’a verdi, emirlerinin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmâl etmedi.

Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allah Teâlâ’nın emri de böyle idi. Elinde olmadan iki sefer annesinin arzusunu yerine getiremedi. Bu hususu büyük pişmanlık içinde şöyle anlatır: ’Hayatımda yalnız iki defa annemin arzusunu yerine getiremedim. Her defasında mutlaka bana zararı dokundu. Birincide düştüm burnum ezildi. İkincisinde ayağım kaydı düştüm, omzumdaki su testisi kırıldı.

Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi. Annesi yattığı yerden oğluna seslenip su istedi. Bâyezîd-i Bistâmî hemen fırlayıp su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamış olduğundan çeşmeye gidip, testiyi doldurdu.

Buzlarla kaplı testi ile annesinin başına geldiğinde, annesinin tekrar dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. O halde bekledi. Nihayet annesi uyandı ve ’Su, su!’ diye mırıldandı. Bâyezîd elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuk tesiri ile eli donmuş, parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli gören annesi; ’Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elinde bekletiyorsun?’ dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî; ’Anneciğim uyandığınız zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum’ dedi. Bunun üzerine annesi; ’Yâ Rabbî! Ben oğlumdan râzıyım. Sen de râzı ol!’ diye cân u gönülden dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allah Teâlâ ona evliyâlığın çok yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsân etti.

Gençlik yıllarında yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu zaman zaman annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı ve; ’Anneciğim; beni emzirdiğin zaman, benim yüzümden haramdan bir şey aldın mı?

İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat neden olduğunu bilmiyorum’ derdi. Annesi uzun bir müddet düşündükten sonra; ’Evlâdım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocağın üstünde pişmekte olan tarhanaya komşudan izin almaksızın parmağımı batırıp ağzına koydum’ dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi.

Annesi helallik diledikten sonra yaptığı ibâdetlerden zevk almaya başladı.

Tasavvuf Tarihindeki Yeri

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) “Tayfur, Sultânu’l-Ârifîn”, “Pîr-i Bistâm” ve “Bâyezîd (Ebû Yezîd)” unvanlarıyla meşhûr olmuştur.

Bâyezîd-i Bistâmî tasavvuf yolunda üveysî olup üstadı rûhâniyet yoluyla İmam Câfer es-Sâdık (k.s) Hazretleri’dir. Fakat o, kendi asrında yaşayan birçok büyük zâttan istifâde etmiştir. Serrâc’ın kaydına göre tasavvufta ilk üstadı Ebû Ali Sindî (k.s)’dir. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.), Bâyezîd-i Bistâmî’nin otuz sene Şam civarında ikamet ederek 103 alimden istifâde ettiğini söylemektedir. Bunların en önemlilerinden biri de sekizinci İmam Ali er-Rızâ (rh.a) ve dokuzuncu İmam Ebû Ca’fer Cevâd Muhammed Takî (rh.a)’dir.

Onun yaşadığı dönem, tasavvuf târîhinde birçok büyük ve tanınmış sûfînin yaşadığı bir zaman dilimidir. Şakîk-i Belhî, Hâtem el-Esam, Ahmed b. Hadraveyh, Zünnûn, Ebû Türâb en-Nahşebî, Yahyâ b. Muâz ve Sehl b. Abdillah Tüsterî (kuddise esrâre-hüm) gibi zevât, onun görüşüp tanıştığı sûfîlerdir. Ayrıca Ma’rûf-i Kerhî, Hâris el-Muhâsibî, Seriyyü’s-Sakatî, Ebû Hafs el-Haddâd ve Hamdûn el-Kassâr (k.s.) gibi sûfîler de onunla aynı çağda yaşamışlar fakat birbirleriyle görüşmemişlerdir.

Tasavvufî Anlayışı

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri coşku ve vecd ehli bir sûfî idi. Tasavvuftaki mertebesi çok yüksektir. Yahyâ b. Muâz (k.s.)’ın kendisine; “Buradaki biri sevgi kadehinden öylesine içti ki, bir daha susamadı” diye haber gönderince, o da bu zâta; “Burada bulunanlardan biri de yedi deryâyı bir yudumda içtiği halde hâlâ ağzını açarak daha yok mu diye sormakta!” şeklinde cevap vermişti.

Bistâmî (k.s) sekr, fenâ, melâmet, tevhîd, mârifet, muhabbet, mi’râc ve îsâr gibi tasavvufun önemli konularındaki sözleri ve açıklamalarıyla tanınmaktadır. Bazı sözleri “şathiye” şeklinde sâdır olmuştur.

O, sâlikin kendinden geçip (sekr) benliğini yok ederek (fenâ) Hakk’a ermesi gerektiği düşüncesindedir. Sâlik bu dereceye ancak sürekli riyâzet, çetin nefs mücâdelesiyle birlikte derin tefekkür ve dikkatli murâkabe ile erişebilir. Sahip olduğu mertebeye aç karın ve çıplak bedenle, nefsini on iki yıl çekiçle döverek ulaştığını söyleyen Hz. Bâyezîd, bu mertebede her şeyin “bir”den ibaret olduğunu görmüş, “fenâdan da fânî” olmayı gösteren bu hâli ifâde etmek üzere “Heme ûst” (her şey O’dur) sözünü kullanmıştı.

Hakk’a giden yolun uzun olduğunu ve O’na ulaşmanın kolay olmadığını her fırsatta belirten Hz. Bâyezîd (k.s), Hakk’a erdiğini sanan birçok kimsenin aslında henüz yolda olduklarını, kendisinin de “binlerce makâmı geride bıraktıktan sonra Allah’ın mânâsında değil, lafzında olduğunu gördüğünü” söylemiştir.

Kendi benliğinden geçip Allah’a ulaşmayı “mânevî bir mi’râc” hâli olarak anlatan Bâyezîd Hazretleri, kendisinden günümüze ulaşan sözlerinde bu durumu genişçe açıklamıştır. Bâyezîd (k.s) sekr haline büyük önem verirdi. Ona göre fenâ hâli de aslında sekr halidir. İnsan Allah’a bu hâlde ve bu hâl ile yaklaşır.

İşte ona atfedilen bazı şathiyeler, onun bu sekr, yani cezbe ve vecd halinin galip olduğu zamanlarında söylediği sözleridir. Bu sözler ancak şerh ve yorumlarla anlaşılabilir. Bu sebeple Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) onun bu sözlerinden bazılarını şerh etmiştir. Yine Ruzbihân el-Baklî (k.s.) de onun bu tür sözlerini “Şerh-i Şathiyât” adlı müstakil bir eserde açıklamış ve yorumlamıştır. Bu sözlerin ona ait olduğu genellikle kabul edilmekle birlikte Şeyh Herevî (k.s.), Hz.

Bâyezîd’e isnâd edilen bu tür ifadelerin ona ait olmadığını, sonradan uydurulduğunu söylemektedir. Gerçekten de bazı fıkıh ve kelâm âlimleri bu tür sözlerini ele alarak Hz. Bâyezîd’i son derece anlayışsızca eleştirmişlerdir. Hâlbuki bu tür sözler ondan sâdır olmuş olsa bile sekr ve vecd halinde söylenen şathiyelerden dolayı kimse sorumlu tutulamayacağından, o da mâzur görülmelidir.

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) bir aşk sûfîsidir. Kendisinde sürekli baskın olan aşk halini; “Aşkın yağdığı bir sahrâya açıldım; zemîni ıslanmış; burada ayak, kara batar gibi aşka batmaktadır” sözleriyle açıklamıştır.

Ondan birçok keşf ve kerâmet nakledilmesine rağmen, Hz. Bâyezîd, olağanüstü hallere önem verilmesini istemezdi. “Falan zât su üstünde yürüyor” denildiğinde “Balıklar da aynı işi yapıyor” diyerek bunları önemsemediğini göstermiş; aslolanın şer’î hükümlere uymak olduğuna işâret etmiştir.

Bu sebeple o, şer’î edeblerden birine aykırı davranan kişiye Allah’ın velîlik sırrını emânet etmeyeceğini söylerdi. Yalnızken bile Allah’ın huzurunda bulunduğunu düşünerek daima diz üstü otururdu.

’Tevhid nedir?’ diye soranlara şöyle cevap verirdi:

“Tevhid yakîndir. Yakîn ise mahlukatın her türlü hareketini Allah’ın fiili olarak bilmek ve ef’alinde O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İnsan Rabbini tanıyıp bu tanıma duygusunda istikrara erince tevhide erer. Bunun anlamı fiillerinde O’nun hiç bir ortağı yoktur, demektir. Bu anlayış sebebiyle o şöyle münacatta bulunurdu: ’Ya Rabb, benliğimi aradan çıkar, ben seninle oldukça en büyük benim. Nefsimle oldukça en küçük benim.’

Tesirleri

Hz. Bâyezîd coşkulu davranışları, samîmî hâli ile tasavvuf târîhin boyunca, çevresindekiler üzerinde derin tesirler bırakmış ve seçkin bir zümrenin kendi görüşleri etrafında toplanmasını sağlamıştır.

Kendisini takip edenlere “Tayfûrî”, tuttuğu yola da “Tayfûriyye” veya “Bistâmiyye” adı verilmiştir. Hallâc, Şiblî, Harakânî, Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr, Nifferî, Senâî, Attâr, Câmî, İbnü’l- Arabî, İbnü’l-Fârız ve Mevlânâ gibi zâtlar da onun meşrebindendirler.

Nakşbendiyye, Şüttâriyye ve Aşkıyye gibi tasavvuf okulları onu kendilerine pîr edinmişlerdir.

Aşkı ve cezbesi ile meşhur olan Bayezîd Bistami, İbnü’l- Arabî’nin de dikkatini çekmiştir. İbn Arabî eserlerinde ondan sıkça bahseder. İbn Arabî’nin Bayezîd sevgisi, bu silsileye bağlı bulunan Nakşî meşayıhında da İbnü’l-Arabî’ye karşı bir ilgi uyandırmış, İmam-ı Rabbanî’ye kadar olan Nakşî şeyhlerinin ekserisi İbn Arabî’nin eserlerine şerhler yazmıştır. Hatta denilebilir ki, Bayezîd Bistâmî meşrebi, Nakşî silsilesinde İmam-ı Rabbani’ye kadar, bir özellik olarak devam etmiştir. İmam-ı Rabbani’den sonra bu silsile de tevhid-i vücûdî yerine, tevhid-i şuhûdî yaygınlık kazanmıştır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 60. sayısı (Mart 2008) için yazılmıştır.

Veladet

Veladet

Rasûlullah (s.a.v.)’in doğumu ile kâinatı şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişidir. Zira Efendimizin (s.a.v.) mübarek beyanlarına istinaden yeryüzü bir mescittir ve buna göre Mekke bir mihrap, Medine minber, Rasûlullah (s.a.v.) de bütün ehli imana imam, tüm peygamberlerin reisi ve insanlığın efendisidir. Bu yüzden O’nun doğduğu gün de bizim için kutlu bir bayramdır. Çünkü biz, Rabbimizi O’nunla tanıdık. Yaratana nasıl kul olunur O’ndan öğrendik.

İçinde bulunduğumuz şu yüzyılda gönüllerimiz ve dudaklarımız rahmete susamış ve O’na sevdalı yüreklerimiz rahmet hasretiyle kavrulurken o pınara bir kere daha uzanmak, kavruluşa bir kere daha derman sunma fırsatı bulabilir miyiz? O’nu âlemlere rahmet olarak gönderen Rabbimizden ümit ediyoruz ki sahabe efendilerimize, her şeylerini feda ederek İslâm’a ve Efendimize (s.a.v.) teslim olma halini on dört asır sonra gelmiş şu aciz ümmetinin gönüllerine de nakşetsin.

Özlenen Rehber olarak bizler, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin veladeti sebebiyle Nisan sayımızdaki konu başlıklarımızın tamamını Efendimize (s.a.v.) tahsis ettik.

Zira ümmet olarak hepimizin ve tüm insanlığın O’nun ahlâklarından almaları gereken pek çok örnekler mevcuttur. Amacımız; O’nun sünnet ve ahlâklarının unutulmaya yüz tuttuğu veya umursanmadığı bu dünyanın insanına kurtuluşun ancak O’nun sünnet ve ahlâklarına sarılmakla olabileceğini bir kez daha yinelemek.

İslâm’ın ve Kur’ân’ın gerçek ruhunu anlamak isteyen herkes öncelikle Efendimiz (s.a.v.)’i tanımalılar. Evet, “O’nun ahlâkı Kur’ân’dı.” Bu yüzden kulluk kitabımız Kur’ân’ın mesajlarını Rabbimizin kastettiği manaya uygun olarak anlamak istiyorsak öncelikle Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetlerine tabi olarak O’nun mana ikliminden istifade etmenin yollarını aramak gerekir.

Ahiret hayatımızın saadeti için beratımızı istiyorsak, çok kısa bir zaman diliminde bulunacağımız dünyadan bakî âleme göçmeden önce sadece Kutlu doğum haftasındaki bir haftamızı değil, tüm günlerimizi, aylarımızı, yıllarımızı Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin ahlâkları ve sevgisiyle tezyin edelim. İçerisinde bulunduğumuz zamanın şartları, imtihanları ve fitneleri ne kadar çetin olursa olsun onlara teslim olmak yerine, Rasûlullah (s.a.v.)’in uyarılarını dikkate alalım ve O’nun çizdiği çizgiden yürümek için azamî gayret gösterelim.

Sizleri, buram buram Rasûlullah (s.a.v.) sevgisi ve Risalet iklimi kokan muhteva bakımından birbirinden kıymetli makalelerle baş başa bırakıyor, saygılar sunuyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 61. sayısı (Nisan 2008) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Dünya ve Teslimiyet

Dünya ve Teslimiyet

Yaşadığımız yüzyılda insanlar, dünyanın pek çok nimetleriyle ve bunun sonucunda da meşakkatlerle hem bedenen hem de ruhen meşgul olmaktalar.

Dünya mı insan için yaratıldı yoksa insan mı dünya için?
Sorusunun zihinlerde ve gönüllerde uyandırdığı muamma pek çok kimsenin hayatında artık çözümsüz hale gelmiş ve kendisini dünyaya teslim ederek gününü gün etme sevdasında bir hayat yaşamaya odaklanmıştır. İnsanların bu ruh haletine paralel olarak da şeytan ve nefs dünyanın geçici süs ve şatafatını öyle bir ustalıkla kullanmaktalar ki; insanoğlunun bu lezzetlere takılmadan hayatını ikame ettirmesi gerçekten her geçen gün biraz daha zorlaşmaktadır.

Hedefini sadece dünyaya odaklayan kimselere zaten diyecek bir söz yok. Zira öyle kimseler her halükârda şu kısa dünya hayatının tadını çıkarmaya bakmaktalar. Fakat Allah’a kulluk ve Rasûlullah (s.a.v.)’e itaatle nefs-i emmaresinin düşkünlüklerinden kurtularak kâmil manada Rabbimizin rızasına ve cennete namzet insanlardan olabilmek için her daim bir mücadele gerekmektedir.

Kimlerle mi? Tabi ki öncelikle bizleri çepeçevre sarmış nefislerimizin geçici heva ve hevesleriyle, daha sonra da dünyalık adına verilen makam, mansıb, zenginlik, aile ve evlatların sadece burada bizimle beraber olduklarını kıyametteki hesap gününde ise bu nimetlerden insanoğlunun hesaba çekileceğinin şuurunda bir hayat sürmelidir.

İnsanoğlunun dünyaya gelmesinde kendisinin bir iradesi söz konusu değildir. Ancak yaşayacağı hayatı yönlendirmesinde aklı ve iradesi bilfiil devrededir. Allah Tealâ gönderdiği Peygamberlerin şeriatıyla da insana iyiyi ve kötüyü bildirmiştir. İşte tam bu noktada insanoğlu kurtuluş diliyorsa Allah’ın Rasûlü’ne tam bir teslimiyetle teslim olmalıdır. Zira Rabbimizin göndermiş olduğu vahyin maksadını ve mahiyetini en iyi bilen ve amel eden Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den başkası değildir.

Özlenen Rehber ailesi olarak bizler Rasûlullah (s.a.v.)’in ve sahabe efendilerimizin rehberliğinde Kur’an’ı, Hadisleri ve İslâm’ı anlayarak yaşama ve bu hakikatleri insanımıza duyurma gayreti içerisinde beşinci yılımızı doldurmuş bulunuyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 62. sayısı (Mayıs 2008) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 2

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 2

Ahlakı ve Hayatından Tablolar

Bâyezîd-i Bistâmî yağmurlu bir havada Cuma namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak halde yağan yağmur, yolu çamur haline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca camiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek: ’Onunla helâlleşmeden nasıl Cuma namazı kılabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allah’ın huzurunda durursun?’ diye düşündü ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı.

Kapıyı açan mecûsî: ’Buyrun bir arzunuz mu var?’ diye sorunca: ’Sizden özür dilemeye geldim.’ dedi.

Mecûsî hayretle: ’Ne özrü?’ diye sordu.

O da: ’Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu’ deyince,

Mecûsî hayretle: ’Peki ama ne zararı var? Zaten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî: ’Doğru ama, bu bir haktır ve sahibinin rızasını almak lazımdır’ dedi.

Mecûsî: ’Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dininiz mi öğretti?’ diye sorunca: ’Evet dinimiz ve bu dinin Peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm öğretti’ dedi.

Mecûsî: ’O halde biz niçin bu dine girmiyoruz?’ diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.

*

Bir gün Yûsuf Bahirânî isminde bir zât kendi kendine: ’Bâyezîd-i Bistâmî’nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir keramet gösterirse velî olduğunu kabul edeyim. Böylece onu imtihan etmiş olayım’ diye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî’nin bulunduğu yere geldi. Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki:’Biz kerametlerimizi, talebelerimizden Ebû Saîd Râî’ye havâle ettik. Sen ona git.’ Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî’yi sahrada buldu.

Kendisi namaz kılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse kendisinden taze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamanı da değildi. Ebû Saîd Râî, asasını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kısmını da kendi tarafına dikti. Allah’ın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve taze üzüm verdi. Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzümler beyaz, gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin renklerinin farklı olmasının sebebini sordu. Ebû Saîd Râî: ’Ben, Rabbimden yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile istedin.

Dolayısıyla renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana geldi’ buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tenbih etti. O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat kilimi Arafat’ta kaybetti. Çok aradı ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm’a, Bâyezîd hazretlerinin yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî’nin önünde duruyor. Bu hâdiselere şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan, kerâmet istediğine çok pişman oldu. Tövbe ve istiğfâr edip, Bâyezîd-i Bistâmî’nin talebeleri arasına katıldı.

*

Taatlerde bulunan bazı afetlerin insanı masiyete düşüreceğine dikkat çeker, ibadetlerde ihlası önde tutmayı esas alırdı. Müslümanlar arasında ’kendisinden daha şerli kimse’ bulunduğunu zannedenlerin tevazu nimetinden mahrum olacağını ve kibirli sayılacağını söylerdi. Çünkü ona göre gerçek tevazu; nefs için bir makam ve hal görmemek, halk içinde kendisinden daha şerli bir kimse bilmemekti.

*

İlgi ve kaygıların dağınıklık ve çokluğunun insanı zihnen ve kalben meşgul edeceğine işaret için ’mutlu kimsenin ilgi ve kaygısını teke indiren kimse olduğunu söylerdi. Çünkü kaygısı tek olanı, gözlerinin gördüğü, kulaklarının duyduğu şeyler meşgul etmezdi.’

*

Bayezîd Bistâmî zahidliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağını, dünya ve içindekileri bırakmak; ikinci basamağını ahiret ve ahirete aid şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak; üçüncü basamağını da Allah’tan başka herşeyden kalbi bağı kesmek olarak anlatırdı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 62. sayısı (2008 Mayıs) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 3

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 3

Manevî Dünyasından Bazı Örnekler

Bâyezîd-i Bistâmî hocalarından birinin huzurunda bulunuyordu. Hocası: ’Şu rafdaki kitabı getir.’ dedi. Bâyezîd: ’Hangi rafdaki kitabı istiyorsunuz efendim?’ dedi. Hocası: ’Bunca zamandır buraya gelip gidiyorsun. Dershânede oturduğun yerin üstündeki rafı diyorum.’ deyince, Bâyezîd-i Bistâmî: ’Efendim, mübârek sohbetinizi dinlemekteki dikkat ve edebe riâyetten dolayı, şu âna kadar başımı kaldırıp etrafa bakmış değilim’ diye cevap verdi. Hocası bu söz karşısında ’Mâdem ki durum böyledir. Senin işin tamamdır. Şimdi artık Bistam’a dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarına öğretebilirsin’ buyurdu.*Bir gün kendisine: ’Mürşidin, yol göstericin kimdir?’ diye sordular. O da: ’Bir kadın’ dedi. ’Bu nasıl olur?’ dediler. Cevabında şöyle buyurdu: ’Bir gün Allah Teâlâ’nın sevgisi ile, kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için bana ricâda bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir arslana işâret ettim. Kafes açılıp, arslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan kerâmet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcûb oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için; ’Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?’ dedim. Kadın; ’Zâlim Bâyezîd’i gördüm diyeceğim.’ dedi. Ben hayretle; ’Neden?’ diye sordum. Kadın şöyle cevap verdi: ’Allah Teâlâ, bu arslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar sana kerâmet sâhibi desinler diye yapmış isen çok fenâ’ dedi. Bunun üzerine çok ağlayıp istigfâr ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydana gelse, ’Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah, Nûh Neciyullah, İbrâhim Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah’ yazısını veya bir nûr görüyorum. Böylece, benden meydana gelen hâllerin doğru olduklarının, Allah Teâlâ tarafından tasdik olunduğunu anlıyorum.’*Kendisi keramet izharından kaçınır ve bunun kendisi için manevi düşüşe vesile olmasından korkardı. Şöyle anlatırdı: Bir gün Dicle kenarına vardım, nehrin iki yakası bana yol vermek için birleşti. Ben yemin ederek ’Buna aldanmam’ dedim. Çünkü, halkın yarım akçeye geçtiği yoldan otuz yıllık amelimi zayi ederek geçmek istemezdim. Bana Kerim lazım, keramet değil.*Bâyezîd-i Bistâmî’ye: ’Bu yüksek makamlara nasıl kavuştunuz?’ diye sordular. Cevabında şöyle anlattı: ’Bir gece herkesin uyuduğu bir sırada, Bistâm’dan çıktım. Ay her tarafı aydınlatıyordu. Giderken aniden karşımda çok heybetli bir makam gördüm. On sekiz bin âlem onun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklım başımdan gitti. Beni fevkalâde bir hâl kapladı. O halde iken; ’Yâ Rabbî! Bu kadar büyük, bu kadar güzel bir dergâh acaba niçin böyle boş?’ dedim. Hemen; ’Bu dergâhın boşluğu, kimse gelmediği için değil, belki gelenlerin lâyık olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle gelenleri bizim kabul etmeyişimizdendir’ diyen bir ses duydum. Bir an, herkesin bu huzûra kavuşması için şefâatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, bu şefâat makâmının Sultânu’l-Enbiyâ Muhammed Mustafa Efendimize mahsus olduğunu hatırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefâat makâmına karşı edebe riâyetsizlik olacağını anlayıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir ses duydum ki; ’Ey Bâyezîd, Sultânu’l-Enbiyâ’ya olan muhabbetin ve edebe riâyetin sebebiyle, biz de senin edeb ve mertebeni yükseltiyoruz. Kıyamete kadar, Sultânu’l-Ârifîn, diye anılırsın buyuruyordu.’*Bâyezîd-i Bistâmî, Allah Teâlâ’nın aşkı ile öyle bir halde idi ki, O’ndan başka hiçbir şeyi hatırlamazdı. Yirmi yıl yanında bulunan ve hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında; ’Yavrum ismin nedir?’ diye sorardı. Bir defasında, o talebe dedi ki; ’Efendim. Yirmi yıldır hiç ayrılmadan, hizmetinizde bulunmakla şerefleniyorum. Lâkin her defâsında ismimi sormanızın hikmetini anlıyamadım.’ Bâyezîd-i Bistamî; ’Evlâdım, kusura bakma. Her defasında ismini soruyorum. Allah Teâlâ’nın muhabbeti kalbime gelince, beni öyle bir hâl kaplıyor ki, O’ndan başka her şeyi unutuyorum. Senin ismini de hatırımda tutmaya çalışıyorum, fakat böyle hâl olunca unutuyorum. Sen hiç üzülme’ buyurup talebesinin gönlünü aldı.*Bir gün yakınları kendisine; ’Efendim, filan yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sâhibi bir velîdir’ dediler ve daha başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî; ’Madem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu’ buyurdular. Talebelerinden bazıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: ’Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riâyette zayıf birisine, nasıl olur da kerâmet sâhibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allah Teâlâ’nın evliyâsından olması mümkün değildir’ buyurdu.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 63. sayısı (2008 Haziran) için yazılmıştır.

Ahiret Yolculuğu İçin Gerekli Olanlar: İman, İtaat ve Salih Ameller

Ahiret Yolculuğu İçin Gerekli Olanlar: İman, İtaat ve Salih Ameller

Bir manada yeniden dirilişi ifade eden bahar ve yaz mevsimleri, insanların gönüllerine farklı duygular nakşetmektedir. Yılın en sıcak günlerini yaşadığımız bu mevsimde ne yazık ki sıcakla beraber insanları da ayrı bir rehavet duygusu kaplamaktadır. Tatil yapma adına gidilen plaj ve sahiller, İslâm’ın öngörmediği tarzda icra edilen nişan ve düğünler, her türlü şenaatin yapıldığı eğlenceler, gece geç saatlere kadar çarşı, pazar ve festivallerde israf edilen zamanlar örnek olarak yeterlidir diye düşünüyorum.

Allah’ın en şerefli mahlûk olarak yarattığı insan, dünyada gününü gün etsin, keyfine göre yaşasın diye mi gönderildi acaba? Elbette, Hayır!

Allah’a ve ahiret gününe iman eden bizler, yaz mevsiminin sıcak günlerini nefs-i emmaresine zebun olan kimseler gibi gaflet ve rehavetle geçirdiğimiz takdirde dünyayı tatil köyü gibi düşünenlerden ne farkımız kalır ki?

Cenab-ı Hakk’a hamdolsun, bizleri böyle bir gaflete düşmekten ve rehavete dalmaktan muhafaza edecek günlerin arifesindeyiz. 3 Temmuz’da girecek olan Receb ayı ve kandili sebebiyle gönüllerimizi ayrı bir sevinç kaplamış bulunmaktadır.

Sıcak havalarla gelen gaflet ve rehaveti, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin uygulamaları çerçevesinde daha fazla oruç tutarak, namaz kılarak ve hayır-hasenat yaparak hakkımızda mağfiret ve rahmet günlerine dönüştüreceğimiz mübarek aylar Receb, Şaban ve Ramazan…

Hz. Ali (r.a.) Efendimizin oruç tutmayı en çok sevdiği yazın sıcak ve uzun günlerini, bizler de hiç olmazsa içerisinde bulunduğumuz mübarek günlerde yapılacak olan ibadetlerin Allah katında farklı bir kıymete haiz olduğunun bilincinde olarak değerlendirelim. Zira pek çoğumuzun üç aylar veya sene içerisindeki bazı mübarek gecelerin günleri haricinde oruçla iştigali çok azdır.

Unutmayalım ki, bizleri bekleyen bir ölüm var ve ondan kurtulan hiç kimse de yoktur. Ölümle başlayıp kıyamet ve ahirete doğru yapılacak yolculuğumuz ise çok uzundur. Çıkacağımız bu yolculukta geçerli olan tek azık iman, itaat ve salih amellerdir. Bu bağlamda insanoğluna bahşedilen ömür, tamamen dünyalık çalışmalar, uyku, yemek, bilgisayar ve televizyonla, yaz mevsiminde tatiller ve eğlencelerle beyhûde yere tüketilirse öldükten sonra ne olur hallerimiz hiç düşündük mü?

Rabbimizin, gafletle ömrünü tüketmekten inananları muhafaza buyurması ve üç ayların tüm İslâm alemine rahmet olması duasıyla…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 64. sayısı (2008 Temmuz) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

×