150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

İslam Dünyasındaki Hüzün ve Kutlu Doğum

İslam Dünyasındaki Hüzün ve Kutlu Doğum

Sahabe Efendilerimizin Rasûlullah (a.s.) ile olan ilişkilerinin en belirgin özelliği ’sevmek’ti. Sevmek, öğrenmek ve yaşamak. Onlar, Efendimiz’i (a.s.) aşk derecesinde sevdiler; dinle, îmanla alâkalı her şeyi harfiyen öğrendiler ve aynı hassasiyetle yaşadılar. Onlar, İslâm ve Rasûlullah (a.s.) uğrunda mallarını ve zamanı geldiğinde canlarını, hiç gözlerini kırpmadan feda ettiler. ’Anam babam sana feda olsun ya Rasûlallah!? sözü, onların hayatında gerçek olan bir sevginin göstergesiydi. Zira anneler, savaş dönüşlerinde kendi ailesi ve çocuklarından önce Efendimiz’in (a.s.) hayatta olup olmadığını soruyorlar, kendilerine aile fertlerinin savaşta şehit olduklarının haberi verildiği halde o sahabe annelerimizin sineleri, ’ya Efendimiz’e (a.s.) bir şey olmuşsa? diye yanıp kavruluyordu. O’nun (a.s.) saçının bir teli, aldığı abdest suyu bile teberrük olarak görüldü. İşte bu Rasûlullah sevdası, daha sonra kavimlere, nesillere intikal etti. Yüzyıllar ve nesiller boyu bir sevdadır, inananların gönüllerinde Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)!
İşte bu sevginin tezahürlerinden birisi de Efendimiz (a.s.)’ın dünyaya teşrifleri sebebiyle yapılan Mevlit Kandili ve Kutlu Doğum Haftası’dır ki; Müslümanların gönüllerindeki Peygamber sevgisinin dışa yansıyışıdır. Hiç olmazsa işte bu günler vesilesiyle yediden yetmişe, İslâm’la ilgisi şu veya bu ölçüde bulunan insanlar, ’Rasûlullah Aşkı’nda kenetlenmeliler. Zira böyle bir sevgi atmosferine İslâm dünyasının gerçekten çok ihtiyacı var.

İçinde bulunduğumuz yüzyılda dünyadaki sosyo-ekonomik dengelerin değişimi, inançlar üzerinde de oldukça etkin olmaktadır. Batılı ülkelerin daha çok özgürlük, eşitlik, sosyo-ekonomik adalet, diyalog, açıklık, uzlaşma ve barışın temsilcileri olduklarının iddiası, İslâm ülkelerine ve bunun yanında Müslümanlara olan uygulamalarıyla ne kadar tutarsız ve bulanık olduğu yaşadığımız hadiselerle ispatlanmaktadır.

İnsanlık 90’lı yılların başında bloklar çatışmasının sona ermesine ve duvarlar yıkılmasına şahitlik etmiştir. İşte bu dönemde yani Soğuk Savaş esnasında komünizme karşı İslâm’ı kullanmaya kalkarak ’yeşil kuşak’ projesi yapanlar, artık İslâm Dünyası’na karşı tavır almaya başladılar. 1979’da İran’daki Humeynî İhtilâli, siyasî ilimler literatürüne ’İslâm Devrimi’ ve Batı kaynaklarında kullanılan İslâmî Köktendincilik (Islamic Fundamentalism) kavramlarını ortaya çıkarmış; daha sonra Orta Doğu kaynaklı terör örgütlerinin eylemleri de, ne yazık ki ’İslâmî Terör’ şeklinde ifade edilmeye başlanmıştır. Bu arada Amerikalı Samuel Huntington’un, din ve kültür farkına dayandırdığı ’Medeniyetler Çatışması’ tezi de, Hıristiyan âlemini, İslâm âlemine karşı kışkırtmada teorik bakımdan önemli rol oynamıştır.
Demirperde yıkıldıktan sonra 1990 ilkbaharında yapılan ilk Bilderberg Toplantısı’nda, artık komünist bloğun çöktüğü, demokratik Batı dünyası için İslâm’ın tek tehlike olarak bulunduğu tespiti yapılmıştır. İşte yapılan bu tespitler doğrultusunda ’İslâm düşmanlığı’ salgın gibi dünyanın her yanına yayıldı. Bu süreçte maalesef, İslâm dünyasında Batı’ya karşı etkili propaganda geliştirilemedi. Barış ve esenliğin en güzel temsilcisi olan Hz. Muhammed (a.s.) ve İslâm dini şiddetle, terörle eşanlamlı hale geldi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin çöküşünden sonra zaten başsız kalan İslâm Dünyası’nda, önceleri Filistin halkının haklı mücadelesi olarak başlayan eylemler, daha sonra âdeta Huntington gibi teorisyenleri haklı çıkarırcasına ’küresel terör’ eylemlerine dönüştürülmüş ve bu furya sonucunda 11 Eylül’e ulaşılmıştır. Birtakım meczup ve fanatik teröristlerin İslâm adına ’cihad’ ilân ederek insanlık dışı kanlı terör eylemleri yapması, en fazla İslâm’a ve Müslümanlara zarar verir hale gelmiştir. Bu yüzden Müslümanlar Batı tarafından hiçbir ayrıma tabi tutulmaksızın potansiyel suçlu gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Çünkü bilinçli bir stratejinin sonucu olarak hep, şiddete bulaşan Müslüman unsurlar nazara verilmekte ve ’iyi örnekler’ görmezden gelinerek üstü örtülmektedir. İşte geçtiğimiz aylarda Danimarka başta olmak üzere bazı Avrupa basınında yayınlanan ve Efendimiz (a.s.)’i hedef alan çirkin karikatürler de İslâm düşmanlığının zirveye çıktığı son örneklerden birisiydi.

Geçmişten günümüze Batı’da İslâm’a karşı düşmanca bir tavır ve birikim söz konusudur. Fakat burada bir yön hep göz ardı edilmektedir. İslâmiyet İbrahimî bir dindir. Üç büyük din de, birbirinin devamıdır. Müslümanlar, Efendimiz (a.s.) ile birlikte ilahî mesajın kemâle erdiğine inanırken, Hıristiyanlar, tıpkı Yahudilerin Hıristiyanlığı yoldan çıkmış bir Yahudi tarikatı olarak görmeleri gibi, İslâmiyet’in Hıristiyanlığın mesajının tahrifiyle ortaya çıktığına inanırlar. Yani bir Katolik için, Müslüman ile Protestan arasında inanç karşısındaki durumları açısından hiçbir fark yoktur. Ortadaki gerginlik Konfüçyüs, Budizm veya Hinduizm ile İbrahimî dinler arasında geçmiyor. Zaten meselenin vahametini arttıran da budur. Bu kadar vahim bir şey ise tesadüf olamaz. Bir de bu hatada ısrar ediliyorsa. Demek ki, ortada kasıtlı bir tahrik var. Ortada bir tahrik varsa, burada amaçlanan da hedefte olanların tahriklere kapılmasıdır. Öyle ya, İslâm dinini terörle eş tutan bir hakaret yüzünden, Müslümanlar şiddetli tepki gösterirse tahrik hedefine ulaşmış olacaktı.

Peki, bizler bu ve buna benzer üzücü hadiseler karşısında ne gibi bir tavır sergilemeliyiz ki; bu kötü niyetli kişiler hedeflerine ulaşamasınlar. Öncelikle Kur’ân ve Sünnet bize neyi emrediyorsa yani bu tür hakaretler karşısında Asr-ı Saadet’te nasıl davranılmışsa biz de öyle davranmalıyız. Kevser, Leheb, Hümeze sûrelerinin ve buna benzer pek çok âyetin Efendimiz (a.s.) ve Müslümanlarla alay edenler hakkında nâzil olduğunu da iyi tahlil etmeliyiz. Tâif’te Efendimiz (a.s.)’i taşlayanların üzerine felâketin gelmesine ’Onlar bilmiyorlar!? diye râzı olmayan Habîbullah’ın tavrını da güzel bir şekilde değerlendirerek; O’nun, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini de unutmamalıyız. Anne, babamızdan, eşimizden, çocuklarımızdan ve hatta canımızdan çok sevdiğimiz Rasûlullah Efendimizin sünnetlerini ve ahlâklarını ihyâ etmek için yarışmalıyız. İslâm’a ve onun kutsallarına yapılanlar karşısında öylesine vakur, dengeli, kararlı ve kendine hâkim bir tepki geliştirmeliyiz ki, bu komploları hazırlayan zavallılar ’utanç’ içinde kalmalılar.
Onların böyle bir akılsızlıkları karşısında dahi yine de mantıkî ve aklî hareket ederek hem Efendimiz (a.s.)’a karşı, hem de Kur’ân’a karşı saygımızı ifade etmeliyiz. Bir kere onların yaptığı o cürüm, savulması gerekli olan bir şeydir. Müslümanların mukabelesi o cinsten bir şey olmuyor ve zaten hadiseleri savmaya da yeterli değildir. Yani sen onun bayrağını yakacaksın da ne olacak! Bunlar hep deneniyor. Ne tam bir mukabele ne de akıllıca oluyor. Sadece kinini, nefretini, gayzını ortaya koyma oluyor. Bu yüzden karşı tarafta kini, nefreti, gayzı daha da artırıyor. Bence, medenice davranmak lazım. Onlar medenice bir davranış sergilemedikleri halde bizler medenice davranmamız gerekli. Her şeye rağmen soğukkanlı olmalı, İslâm’ın emir ve yasaklarından asla taviz vermemeliyiz. Bizim rehberimiz Rasûlullah (a.s.)’ın da bildirdiği gibi; kötülüğü iyilik ve güzellikle savacak, yani mü’mince bir tavır sergilemiş olacağız.

Ayrıca başımıza gelen bu hadiseler karşısında Müslümanlar olarak kendimizi de bir nefis muhasebesine tabi kılmalıyız. Zira bugün İslâm’ın aleyhine olan her şey için Batı yargılanıp infaz edilmekte. Pek çok kimseye göre İslâm’a gelen kötülüklerin kaynağı Batı diyerek başını kuma sokanlar da yok değildir.
Öncelikle ikide bir ’Düşmanlarım benim hakkımda kumpas çeviriyor’ diye yakınmak yerine, ’kumpas çevrilmeye’ müsait olmaktan kurtulmamız gerekli değil mi!
Sevginin elçisi bir Yüce Peygamberin, eğer bugün terörist diye karikatürleri yayınlanıyorsa, bunda, hakaretlerde bulunan izansız ve provokatör Batılı kadar, kanlı cinayetlerini İslâm adına işleyenlerin rolü yok mudur?…
İslâm dünyasının içine düştüğü ’zillet’ halinin sorumluluğunu başkalarında aramak yerine kendimizde de aramayı deniyor muyuz?

’Güzelim Bağdat’ımız ve dünyanın pek çok yerinde Müslüman toprakları işgal altında’ diye ağlayıp sızlamak, inlemek yerine (tabi o kadarını da yapabilecek gönül kalmışsa); bunun yerine kafamızı ellerimizin içine alıp düşündük mü?
’Saddam denilen eli kanlı zalim, güzelim Bağdat’ımızda yıllarca nasıl hüküm sürdü?’
Kendine ’Neden bizim coğrafyamız yoksulluk üretiyor ve bilim-teknik yönünden geri kalmışlık içerisinde’ sorusunu sor ve mason parmağı ya da Yahudi komplosu filan aramadan, yani kendimize dönerek cevaplandırmaya çalışalım, bakalım bulabilecek miyiz?

Nefsimize diyelim: İşte savaş, açacaksan kendi tembelliğine, dünya ve onun geçici sevgilerinin Allah (c.c.) ve Rasûlullah (a.s.) sevgisinin önünde oluşuna, yaşantı olarak Rasûlullah (a.s.)’ın ahlâklarından uzak oluşuna savaş aç!
İsyan edeceksen içinde bulunduğun İslâm’a uygun olmayan hallerine isyan et!
Ancak böyle yaptığımız takdirde komplekslerimizden kurtulabilir, yeniden kendimize olan özgüveni kazanabiliriz.

Unutmayalım ki;
Edepsizin edepsizliği sen ancak edebini korursan belirginlik kazanır.
Hani o yüce Peygamber (s.a.v.), ’Güzel ahlâkı tamamlamak için’ gönderilmişti?

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 37. sayısı ( Nisan 2006) için yazılmıştır.

Hz. Abdulvahid Temimi (rh.a.)

Hz. Abdulvahid Temimi (rh.a.)

Abdulvâhid et-Temîmî Hazretleri, Tebe-i Tâbiîn devrinde Basra’da yetişen meşhur hadis, fıkıh âlimi ve evliyâlarındandır. Doğum ve vefat tarihleri kesin olarak bilinmemektedir.

Abdulvâhid et-Temîmî Hazretleri Tâbiîn devrinde meşhur hadis ve fıkıh âlimlerinden ders alıp sohbetlerinde bulundu. Onlardan ders alarak kendini yetiştirdi. Zamanını devamlı ilim öğrenmekle ve ibadet yapmakla geçirdi. Öğrendiği bütün ilimleri hemen çevresindeki insanlara öğretmeye çalıştı ve bu şekilde çok talebe yetiştirdi. Tebe-i Tâbiîn devrinde Basra’da yetişen âlimler arasında dünyaya değer vermemesi, devamlı ibadet ve ilimle meşgul olması hasebiyle herkes onu sever ve ona hürmet ederdi. Yaşayışı ve hikmetli sözleriyle birçok kimsenin doğru yola girmesini sağlamış ve herkese örnek olmuştur. Abdulvâhid (rh.a.) zâhirî ilimleri zamanındaki âlimlerden alıp bununla beraber kendisini mânen kendisini bir boşluk içerisinde hissetti ve bâtın (tarikat-tasavvuf) ilmini de zamanının manevî hekimi, dertlilerin zâhiren ve mânen imdadına yetişen Şeyh Ebû Bekir Şiblî (rh.a.)’den telkin aldı ve mana yolunda da nice yolda kalmışlara yol gösterdi.

Abdulvâhid et-Temîmî (rh.a.) anlatıyor: ’Bir rahibin inziva odasına uğradım. İki defa ’Ey Rahip!’ diye kendisine seslendim, fakat cevap vermedi. Üçüncüde (daha önceden îman etmiş olan bu) râhip başını çıkardı ve şunları söyledi:
’Ey adam, ben rahip değilim. Rahip Allah Teâlâ’dan korkan, O’na saygı gösteren, belasına sabredip kazasına razı olan, nimetlerine şükredip O’nun için tevazu gösteren, izzeti karşısında zilleti kabul eden, kudretine teslim olup heybet ve azameti karşısında eğilen, hesap ve azabını düşünen, gündüzünü oruç gecesini ibadetle geçiren, cehennemi hatırladıkça uykusu kaçan kimseye denir. Ben ise saldırgan bir köpeğim. İnsanlara zararım dokunmasın diye kendimi buraya hapsettim.’ dedi.

Ben bunun üzerine: ’Ey Rahip! Allah Teâlâ’yı bildikten sonra insanları Allah’tan uzaklaştıran şey nedir?’ diye sordum.

Rahip: ’Kardeşim! İnsanları Allah’tan ancak dünya malı ve sevgisi uzaklaştırır, Çünkü dünya isyan ve günah yeridir. Aklı başında olan dünyayı kalbinden çıkarıp, günahlarına tövbe ederek kendisini Allah’a yaklaştıracak şeye yönlendirir.’ dedi.

Muhammed bin Abdullah buyurdu ki: ’Ben bir defasında gördüm ki, Abdulvâhid Hazretleri: ’Kim ki kendi midesini haram şeylerden koruyabiliyorsa, o kimse dinini ve güzel ahlâkını muhafaza edebilir. Kim ki kendi karnını haram şeylerden koruyamıyorsa, ne dinini ne de güzel ahlâkını muhafaza edemez.’ buyurdu.?
Bir defasında şöyle buyurdular: ’Bir insanın günahları çok ise ve o da iyilikten bahsetse, onunla iyiliğin arasında bir deniz kadar uzaklık vardır. Muhakkak ki her şeyin bir kestirme (kısa, yakın) yolu vardır. Cennetin kestirme yolu da cihat yapmaktır. Eğer nefsinizde, Allah’a karşı yaptığınız ibadetlerde bir isteksizlik, tembellik hissederseniz, bir süre kuvvetli ve iyi yemekleri yemeyi bırakınız. Tuz ve ekmekle yetinmeye çalışınız. Oruç tutunuz. Bu şekilde yapmanız vücudunuzdaki bazı yağları ve fazlalıkları erittiği gibi, Allah Teâlâ’yı hatırlamanızı artırır. Kulun, Allah’a karşı takip edeceği en güzel edep hali, O’nun emirlerinin hepsine tereddütsüz boyun eğerek, itaat göstermesidir. Allah (c.c.), onu bu haliyle dünyada bırakırsa, bunu kendisine en hayırlı ve sevimli şey olarak kabul etmeli, şayet ahirete götürürse (ruhunu alırsa) bunun da Allah’ın emri olduğunu kabul ederek, kendisine en tatlı bir iş gelmelidir.?
Abdulvâhid Hazretleri anlatıyor: ’Çok kere sefere çıkardım. Yine seferlerimden birinde idi. Bir zata rastladım. Üzerinde kıldan örme bir elbise vardı. Selam verip; ’Allah’ın rahmeti üzerine olsun!’ dedim. Bundan sonra;

Sana bir şey soracağım.’ dedim.
Şöyle dedi:
’Soracağın şey kısa olsun, çünkü günler geçiyor, nefeslerimiz sayılı ve zamanla ölçülüdür. Rabbimiz de her halimize vakıftır, işitiyor ve görüyor.’
Bundan sonra sorularıma başladım.

’Takvanın başı nedir?’ Cevap verdi:
’Allah’la (c.c.) sabretmektir.’ Sordum:
’Sabrın başı nedir?’ Cevapladı:
‘Allah’a (c.c.) tevekküldür.’ Sordum:
’Tevekkülün başı nedir?’ Cevapladı:
’Her yanı bırakıp Allah’a (c.c.) yönelmektir.’ Sordum:
’Her yanı bırakıp Allah Teâlâ’ya yönelmek nasıl olacak?’ Dedi ki:
’Allah için tek kalmaya alışılacak.’ Yine sordum:
? ’Bu tek kalmak nasıl olur?’ Dedi ki:
’Her maddî yönden kalbi çekmektir. Allah’tan başka hepsini bırakmakla olur.’ Sordum:
’En tatlı şey nedir?’ Cevapladı:
’Allah’ın (c.c.) zikrine alışkanlık peyda olmasıdır.’ Sordum:
’En temiz ve pak olan nedir?’ Cevapladı:
’Allah Teâlâ’yla olmaktır.’ Sordum:
’En yakın şey nedir?’ Cevapladı:
’Allah Teâlâ’ya varmaktır.’ Yine sordum:
’Kalbi en çok sızlatan nedir?’ Dedi ki:
’Allah’tan ayrılıktır.’ Sonra sordum:
’Ârifin hikmeti nedir? Ne olmalı?’ Dedi ki:
’Allah’a kavuşmaktır.’ Sordum:
’Âşık nasıl tanınır?’ Dedi ki:
’Sevdiğini her an anmasıyla.’ Sonra sordum:
’Allah Teâlâ’yla ünsiyet nasıl peyda edilir?’ Şöyle dedi:
’Gönlünü o yola koyarsan olur.’ Sordum:
’İşleri Allah’a bırakmak için hangi yola girmek gerek?’ Dedi ki:
’Rabb’imizin bütün emirlerine teslim olmak.’ Ben sordum:
’Yoluna teslim olmanın yolu nedir?’ O da dedi ki:
’Daima Hak katından ihtiyaç talep etmektir.’ Bundan sonra hayli uzun sorular sordum. O da bu sorularımın hemen hepsine cevap verdi. Tekrar sordum:
’En büyük sürur nedir?’ O da yanıtladı:
’Allah’a karşı iyi zan beslemektir.’ Yine sordum:
’İnsanların en büyüğü kimdir?’ Dedi ki:
’Allah Teâlâ’yla zengin olandır.’ Sonra sordum:
’İnsanların en kuvvetlisi kimdir?’ Dedi ki:
’Allah Teâlâ’dan kuvvet isteyendir.’ Sordum:
’Zarar eden kimdir?’ Dedi ki:
’Allah’ın zatından gayrı şeylerle hoşnut olandır.’ Yine sordum:
’Mürüvvet nedir?’ O da dedi ki:
’Allah’ın Zât’ından başka alt şeylere kapılmamaktır.’ Sonra yine sordum:
’Kul ne zaman Allah’tan uzaklaşır?’ Dedi ki:
Kalbin Allah Teâlâ’dan (mahcup olduğunda yani) uzak kaldığında.’ Sordum:
’Ya ne zaman Allah (c.c.) Hazretleri’nden mahcup olur.’ O da dedi ki:
’Allah’tan başka birine dair kalbinde bir gayret bulunduğunda.’
’Olan işlerden hiçbir tecrübe dersi almayan kimdir?’
’Ömrünü Allah’ın taatinden gayrı işlerde geçirendir.’ Bu defa sordum:
’Dünyada zahitlik nedir?’ O da şöyle dedi:
’İnsanı Allah’tan alan her şeyi terk etmektir.’ Sordum:
’İkbal eden kimdir?’ Dedi ki:
’Allah’a yönelendir.’
’İdbar eden (sırt çeviren) kimdir?’ diye sordum. O da dedi ki:
’Allah’tan kaçandır.’ Sonra:
’Selim kalp nedir?’ diye sordum. O da:
’İçinde Allah’ın Zât’ı arzusundan başka bir arzu bulunmayandır.’ Dedi. Bundan sonra mevzuu değiştirdim ve tekrar sormaya başladım:
’Bana söyler misin, yemeklerini nerede yersin?’ O dedi ki:
’Allah’ın hazinesinden.’ Sordum:
’İştah duyduğun bir şey var mı?’ Dedi ki:
’Allah’ın kaza ve kaderi.’ Ben daha sonra:
’Bana bir tavsiyede bulun.’ dedim. Bana:
’Allah’a (c.c.) taat kılmaya bak. Allah’ın kaza ve kaderine razı ol. Allah’ın zikri ile ünsiyet peydahla, böylece Allah’ın seçmiş olduğu zümreye dâhil olursun.’ buyurdu.?

Şu bir hakikattir ki, kulun Allah’a sevgisi arttıkça, aynı miktarda Allah Rasûlü’ne de artar. Keza onun sevdiği veli kullarına da artar.

Bir gün Abdulvâhid Hazretlerine şöyle sordular: ’Bir kişi var. Allah’a kulluk etmek için dünyada kalmak istiyor. Bir başkası da Hakk’a (c.c.) olan iştiyakı için ölmek, bu âlemden çıkmak istiyor. Bunların hangisi daha hayırlı ve iyidir?? Şu cevabı verdi: ’Bunlardan hiçbiri de değildir. Asıl iyi olan, bütün işleri O’na bırakır. O, dünyada bırakırsa pekâlâ, öbür âleme götürürse yine öyle. Devamlı doğrulukla kulluk eder. İşte razı olmak budur. İrfan sahibinin zevki kendi içinde yaşar. Asıl marifet ise, bunu anlamak ve bulmaktır.?

Abdulvâhid Hazretlerine yine sordular: ’Allah Teâlâ’ya en çok yaklaştıran nedir, onu bize anlat?? Sonra da: ’Allah katında en çok mükâfata lâyık olan nedir?? diye sordular. Buyurdu ki: ’Allah Teâlâ’nın sevdiğini sevmek.? Yine sordular: ’Sevginin şeklini de açıkla!? Bunun üzerine Abdulvâhid Hazretleri ağlamaya başladı. Bu arada şu soruyu sordu: ’Tahammül edebilir misiniz?? ’Allah’ın dilediği kadar.? dediler. Abdulvâhid (rh.a.) bir miktar anlattı; ama soruyu soranlar dayanamayıp düşüp bayıldılar. Ayıldıkları zaman şöyle dediler: ’Buna kim güç yetirebilir? Bu işin hakiki cephesini tam olarak kim dile getirebilir?? Abdulvâhid (rh.a.), onlara şöyle dedi: ’Bir kısım kalpler vardır ki, sevgilisini kastedip yola çıkar. Bu yolda ona ne esen rüzgâr yetişebilir, ne de şimşek. Onlar Hakk’ın (c.c.) sevgisini alırlar. O’nun güzel davetini işitirler. Bundan sonradır ki akılları uçar, kalpleri O’na koşar. Dolayısıyla sarhoş olurlar. Heyhat nerede sevgi ehilleri? Nerede sevgi temizliğine erenler? O sevgiyi kazanacak kimseler hani? Ancak Allah’ın sevgiye hak kazandırdığı kimseler erebilir. Bir an olsun o sevgi tadından ayılmayanlar neredeler??
Abdulvâhid (rh.a.) Hazretleri nihayet şu köhne dünyadaki yaşam süresini bitirip doğduğu yer olan Basra’da dünyadan ebediyete göç eyledi. Vefat tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin! Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar
1- İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s.108.
2- Onların Âlemi, s.150; 293, 359.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 38. sayısı (2006 Mayıs) için yazılmıştır.

Hz. Ebu’l-Ferac Yusuf Et-Tarusi (rh.a.)

Hz. Ebu’l-Ferac Yusuf Et-Tarusi (rh.a.)

Evliyanın büyüklerinden olan Ebu’l-Ferrâh Mehmed Tarsûsî (rh.a.) Hazretlerinin künyesi “Ebu’l-Ferac Yûsuf et-Tarsûsî”dir. Ebu’l-Ferrâh Hazretlerinin doğum tarihi ve doğum yeri kaynaklarda bildirilmemektedir. Hicrî 3 Şaban 447 tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir.

Tarsûsî (rh.a.) Hazretleri zamanın büyük âlimlerinden ilim tahsil etti. İyiliksever, güzel huylu ve güzel görünüşlü bir zat idi. Zamanının bir tanesi idi. Karşılaştığı kimselere çok mütevazı davranırdı. Arkadaşlarından veya dervişlerinden birinde uygun olmayan bir davranış görse, onu tatlı bir şekilde ikaz eder ve bu işi yapmasına mani olurdu.

Ebu’l-Ferac (rh.a.) Hazretleri, tasavvuf (tarikat) ilmini Abdulvâhid bin Abdülazîz et-Temîmî’den ve Şeyh İzzeddîn Ahmed Fârusî’den aldı. Ebu’l-Ferac Hazretlerinin ilminden zahiren ve manen birçok kimseler istifade etti ve nice yolda kalmışlara mana yolunda ışık tuttu. Manevî yolda nice susuzları suya kandırdı. Birçok kerametleri görülmüştür.

Ebu’l-Ferac Hazretleri, insanlara daima doğru yolu gösteren, dinin emir ve yasaklarını anlatan büyük bir âlim idi. Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Şehâdet ile, tebessüm ederek vefat etti.

Buyurdu ki: “Ey Kardeşim! Himmetini kendini yakmak için harcamaktan, hevâ ve hevesinin dalgaları arasında kalarak kendini boğmaktan çok sakın. Nefsine karşı Allah Teâlâ Hazretleri’nden kork. Nefsine karşı hazırlıklı ol. Daima nefsinin yenilmesi için çalış. Böyle yaparsan sonunda zelil olmaktan, hesap verme korkusundan, dostlarla alâkayı kesmekten kurtulur, seçilmişlerden olursun. Nefsi, kişinin kimliğidir. Tevazu ettiği zaman yükselir, kendini büyük gördüğü zaman alçalır.”

Yine buyurdu ki: “İlmin ve yakînin zirvesine ancak tevazu ile erişilir. Nefsine muhalefet hususunda çok sağlam ol. Günaha asla meyletme. Günahın sonu ateştir. Geceni Allah Teâlâ’ya ibadet etmek ve itaatle geçir. Gafil kimseler geceyi uyku ile geçirir. Cahil ve gafil, oyun ve eğlence ile oyalanır. Hâlbuki ehlullah uyanıktır. Bir işi yapmak istediğin zaman, o işte insaflı ve adaletli ol ki, hakkı olmayan birine o işi teslim etmeyesin.

Allah Teâlâ’yı çok zikret. Kendini haksızlık yapmaktan uzak tut. Çünkü bulunduğun makam, hak üzere bulunulacak, hak üzere yürünülecek bir makamdır. Kızdığın zaman affa sarıl, çünkü affetmek suretiyle yapacağın hata, ceza vermek suretiyle yapacağın hatadan daha iyidir. İşlerinde dindar, hikmet ehli olan ve din gayreti bulunan kimseleri seç. Onlar arasından da olgun görüşlü, konuşmayı iyi bilen, delili sağlam olanlarını seç. Allah Teâlâ’yı ve Rasûlü’nü en iyi bilen kimseleri seç. Vefat edip Rabbine kavuştuğun zaman, akıbetinin iyi olmasına vesile olacak işleri yap.”

Ebu’l-Ferac Hazretleri, yaklaşık elli beş sene dalâlette kalmış insanları Hakk’a davet edip hizmet etti. Nice dalalette kalanlara önderlik yaptı. Nihayet şu dünyadaki kulluk imtihanını en güzel şekilde verip gayeye muvafık bir ömür sürmenin bahtiyarlığı ile fâni âleme veda ederek Bağdat’ta vefat etti. Büyük bir kalabalık ve çok sayıda yâreni tarafından kılınan cenaze namazından sonra bugünkü kabristanına defnedildi.

Yüce Allah bizi şefaatlerinden, âlî himmet, nazar ve muhabbetlerinden ayırıp mahrum etmesin! Âmin!

Faydalanılan Eserler

1. İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s.162.
2. Cevherden Gerdanlıklar.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 39. sayısı (2006 Haziran) için yazılmıştır.

Hz. Ali Kureyşiyyü’l Hakkari (rh.a.)

Hz. Ali Kureyşiyyü’l Hakkari (rh.a.)

Silsile-i Farukiyye – Kadiriyye Kolu

Irak ve Doğu Anadolu evliyasının büyüklerinden, künyesi “Ebu’l-Berekât” olup ismi “Ali Kureyşiyyü’l-Hakkârî”dir. Aslen Lübnan’da Baalbek yakınlarında Beyt-i Far beldesinde doğdu. İlim aşkıyla yanan bir ailenin evladı olan Aliyyü’l-Hakkârî Hazretleri küçük yaşta yüksek ilim sahibi âlimlerin meclislerine devam etti. Gençliğinin baharında kalbi ilimle ve Allah Teâlâ’nın aşkı ile doldu.

Tasavvufta en yüksek derecelere sahip olan Ebu’l-Ferec Yusuf et-Tarsûsî’nin meclislerine can atıp tasavvufu telkin aldı ve Doğu evliyasının birçoklarına kavuşup görüştü. Yüce makamlara, üstün ahlâk ve davranışlara sahip oldu. Allah’a yakın olmaktan bahsedilince sözü o alır, velayetin üstünlük ve hükümleri onun dilinden dinlenirdi. Aliyyü’l-Hakkârî Hazretleri, ölü kalpleri diriltmek, karanlık gönülleri aydınlatmak, hikmetli sözler söylemek, Allah’ın kullarını yetiştirmek için vazifelendirilen bir kimseydi.

Hakkâri gibi dağlık ve sert kış şartlarına sahip bir memlekette hizmet edip yüksek makamlara ulaştı. Üstünlükleri dillere destan oldu. Sevgisi gönüllerde yeşermeye başladı ve nice insanları bahtiyarlar katarına dâhil etti. O, zühd ve takvada eşsiz, dünyaya kıymet vermez, Allah Teâlâ’nın rızasına muhalif hiçbir söz ve harekette bulunmazdı. Tevazu ve keramet sahibi, akıl ve zekâda üstün bir kimse idi. Kendisi, değil haram ve şüphelilerin yanından geçmek, helalden kullandığı şeylerin hesabını nasıl vereceğini düşünürdü. Mubahları, yaşamak için zaruret miktarınca kullanırdı. Doğu evliya ve ulemasının birçoğu, onun ilim ve feyizlerinden istifade etti.
Dostlarından Ebu’l-Feth Nasr bin Rıdvân anlatır: “Bir ilkbahar günü Ebu’l-Berekât Hakkârî Hazretleri, talebeleri ve birçok Allah dostu da olduğu hâlde zaviyeden çıkıp dağa doğru tırmandılar. İçlerinden biri, ‘Bugün canımız ne kadar da nar istiyor. Acı tatlı fark etmez.’ dedi. Daha sözünü bitirmeye fırsat kalmadan, etraftaki meşe ağaçları narla doldu. Ebu’l-Berekât Hazretleri, narları toplayıp yemelerini söyledi. Toplayıp yediler. Sonra dergâha döndüler. Bir saat sonra hocalarından ayrılan bir grup talebe biraz önce nar yedikleri yere gittiler. Ağaçlarda narın eseri bile yoktu.”

Talebelerinden Nasrullah bin Ali Humeydî, bir gün yüksekçe bir dağın tepesine yakın bir yerde yürüyordu. Ebu’l-Berekât Hazretleri de dağın eteğinde oturuyordu. Birden bir rüzgâr çıktı. Rüzgâr, Nasrullah bin Ali’yi önüne katıp dengesini kaybettirdi. Yuvarlanmaya başladı. Ebu’l-Berekât Hazretleri rüzgârın dinmesi için dua etti. O anda rüzgâr dindi ve Nasrullah da bulunduğu vaziyette kıpırdayamadan durdu. Daha sonra rüzgâra, Nasrullah’ı aldığı yere bırakmasını söyledi. Allah’ın izni ile rüzgâr onun bu emrini hemen yerine getirdi.”
Ebu’l-Fadl Meali bin Temîmî Musûlî anlatır: “Yedi sene Ebu’l-Berekât Hakkârî Hazretleri’ne hizmet ettim. Bir gün yemek yedikten sonra elini yıkıyor, ben de su döküyordum. Bana, ‘İstediğin bir şey var mı?’ diye sual buyurunca, ‘Evet, duanız bereketiyle Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemek isterim.’ dedim. O da ‘Allah Teâlâ sana kolaylık versin, her uzağı yakın etsin. Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemekte yardımcın olsun.’ diye dua etti. Ondan sonra Kur’ân-ı Kerîm’i kısa zamanda hıfzettim. Allah Teâlâ, onun duası bereketiyle bana uzak olan yeri yakın, güç olan şeyleri de kolay eyledi.”

Ariflerden Cârullah Ebû Hafs Ömer bin Muhammed Mağribî (rh.a.) anlatır: “Ebu’l-Berakât Hakkârî Hazretleri’nin tasarrufları açık, kerametleri çok olup, devamlı Allah Teâlâ ile beraber idi. Halka karşı çok merhametli, insanları kırmayan bir hâli vardı. Bu hâller onun huyu olmuştu. Bir gün Lahis köyündeki zaviyesinde sohbetiyle şereflenmekteyim. Yufka içinde kızarmış koyun eti yemek hatırımdan geçti. Çok geçmedi ki, bir aslan, ağzında dürülmüş yufka ekmeğiyle kapıdan girdi. Ebü’l-Berekât Hakkârî Hazretleri’ne doğru yürüdü. O da beni gösterdi. Aslan da getirip benim önüme koydu ve gitti.”

Buyurdular ki: “Muhabbet sarhoşluğu ile mest olan bir kimse, ancak mahbubunu görmekle ayılabilir. Çünkü muhabbetin sarhoşluğu sabahı müşahede olan bir gecedir. Meyvesi mücahede olan doğruluk gibi. Muhabbetin esası üç şeydedir. Bunlar: Vefa, edep, mürüvvettir. Vefa; kalbin, ezeliyetin nuru ile yakınlık peyda edip, Allah’tan başkasına muhabbeti bırakarak, O’na yakîninde ısrarlı olmasıdır. Edep; kulun, Allah Teâlâ’ya karşı vazifelerini, vakitlerini nasıl ayarlayacağını, kendini O’ndan uzaklaştıran şeylerden nasıl korunacağını bilmesidir. Mürüvvet ise; Allah Teâlâ’dan başka hiçbir şeyi hatırlamayan kalple zikre devam etmek, sözlerinde ve işlerinde Allah’ın emrine uymak, içte ve dışta Allah’tan başka her şeyden uzak durmak, kendisine bir sermaye olan vaktini iyi değerlendirmekten ibarettir. Bir kulda bu üç haslet; vefa, edep ve mürüvvet bulunursa, Allah Teâlâ’ya yakın olmanın tadını tatmış olur. Onun gönlüne Allah’tan ayrı kalmanın korkusundan bir kor düşmüş olur. O’na kavuşmak ateşiyle yanmaktan kurtulamaz.”

Ali Kureyşiyyü’l-Hakkârî Hazretleri, Hakkâri’de vefat etti. Doğum ve vefat tarihlerine rastlanmamıştır. Amcasının inşa ettirdiği ve kendisinin ders verdiği zaviyede metfundur.

Cenâb-ı Hakk bizi şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin! Âmin!

Faydalanılan Eserler
1. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 178.
2. Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Hocazâde Ahmed Hilmî.
3. Tezkiretü’l-Evliyâ, Ferîdüddîn-i Attar.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 41. sayısı (Ağustos 2006) için yazılmıştır.

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Silsile-i Farukiyye Kadiriyye Kolu

Evliyanın ve ilimde söz sahibi olan imamların büyüklerindendir. Hüseyin bin Ali bin Ebû Tâlib (r.a.)’ın evladından olduğu için Seyyid’dir. Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabalarından biri olan Kaylaviye’de doğdu. Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Ebû Saîdi’l-Mübârek el-Mahzûmî Hazretlerinin lakapları ’Mübârek Mahzûmî’ dir. İsimleri ’Ebû Saîdi’l-Mübârek’ tir. Doğduğu yerde zahirî ilimleri çeşitli âlimlerden öğrendi ve zamanının bir tanesi oldu.

Ebû Saîd Hazretleri, evliyanın büyüklerinden olan Ebû’l-Berekât Hakkârî Hazretlerinin manevî sohbetlerine can attı ve kendini bu takva okuluna kaptırdı. Aliyyü’l Hakkâri Hazretlerinin manevî sohbetlerinden çok istifade etti ve tarikatı ondan telkin alıp çok kısa zamanda çok mesafeler kat etti ve takva okulunda pek çoklarına yol gösterdi. Yolda kalmışlara önderlik yapıp çok derviş yetiştirdi.

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri, Hızır (a.s.) ile görüşürdü. O, zamanının bir tanesi olan arifler kutbu, gelmiş ve gelecek evliyanın baş tacı, kıyamete kadar veliler şahı olan Hz. Pir Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.) Hazretlerinin üstadıdır. Abdulkâdir Geylânî Hazretlerine çok hürmet eder ve edepli davranırdı ve derdi ki: ’Abdulkâdir Geylânî (k.s.), benden bir hırka alıp giymiştir. Ben de ondan hırka alıp giydim. Biz, daima birbirimizden hırka alıp giyerdik.?

Ebû Saîd Hazretlerinin, Bâbü’l-Eze denilen bir yerde medresesi vardı. Sonraları bu medrese Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî’ye verildi. Ebû Saîd (rh.a.) bu medresede irşada devam etti. Diğer ülkelerden birçok âlimler, salihler gelip ondan zahirî ve batınî ilimleri dinlediler, ders aldılar. O, ayrıca Irak’taki müritlerin terbiyesini, ahlâken yetişip yükselmelerini üzerine aldı. Bütün âlimler onun hakkında methedici ve şerefini yükseltici sözler söylediler. Bir kısım âlimler de ona;

’Sâhibü’l-Burhâneyn ve’s-Sultâneyn/İki burhan (delil), iki kuvvet sahibi? unvanını verdiler. Bazıları da; ’İki kandil sahibi? adını vermişlerdir. İşte ondaki bu üstün meziyetlerdendir ki, birçok âlim gelip onun önünde diz çökmüş ve ondan aldıkları feyizlerle iki cihan saadetine ermişlerdir.

Ebû Saîd Hazretleri, hayatının tamamını takva ve tasavvuf yoluna adadı. Bir gün konuşmasını tasavvufun yüksek dereceleri üzerine yapmıştı. Sohbetinde bulunanlar onun bu konuşmasını tam anlayamadılar ve itirazlarda bulundular. Ebû Saîd (rh.a.) izin isteyip bir ilâhi okudu. Bu ilâhiyi dinleyen Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî, birden vecde (cezbeye) gelip Allah Teâlâ’nın izniyle havada uçmaya başladı. Orada oturanlar hayretler içinde kaldılar ve arkasından gittiler. Seyyid Abdulkâdir Geylânî Hazretlerini medresede buldular.

Ebû Saîd Hazretleri bir gün abdest alacaktı. Dervişlerinden Ebu’l-Hasen Ali el-Kureşî kendisine ibrik götürüyordu. İbrik birden elinden düşüp parçalandı. Ebû Saîd (rh.a.) çok telaşlanan dervişine şefkatle bakarak, yerdeki ibriğin parçasını eline alır almaz, diğer parçaları ona yapışmış gördüler. Hatta içi su ile dolu idi.
Yine bir defasında kıra gitti. Öğle vakti olduğunda kıbleye yönelerek ezan okumaya başladı. ’Allâhu ekber? dediğinde, tekbirin heybetinden yer sarsıldı.

Bir gün Ebû Saîd Hazretlerinin huzuruna iki sandık getirdiler. O sırada dervişlerine ders veriyordu. Sözünü yarıda kesip gelenlere; ’Sizler Ashâb-ı Kirâm’a (r.anhüm) dil uzatan, haklarında kötü sözler söyleyen kimselersiniz. Bu sandığın içindekilerle beni imtihan etmek için geldiniz.? dedi. Kürsüden inip sandıkların yanına geldi.

Birinin kapağını açtığında içinde bir çocuğun oturmakta olduğu görüldü. Çocuğun elinden tutup ’Kalk!? deyince çocuk içinden fırlayıp çıktı ve koşmaya başladı. Diğer sandığın ağzını açtığında onun da içinde bir çocuğun olduğu görüldü. O çocuğun alnına parmağını dokundurup ’Topal ol!? dedi. Çocuk dışarı çıktığında topallayarak yürüdüğü görüldü. Çocuğu getirenler hayretler içinde kaldılar. Çünkü önceki sepete topal bir çocuk, diğerine de sağlam bir çocuk koymuşlardı. Topal olan çocuk sağlam, sağlam olan da topal olmuştu. Onlar bu hali görünce derhal tevbe ettiler ve dediler ki: ’Yemin ederiz ki, bu çocukların durumlarını Allah Teâlâ’dan başka kimse bilmiyordu.?

Cenâb-ı Hakk, Ebû Saîd (rh.a.) Hazretlerinin dualarını kabul ederdi. Çok hasta olan bir kimseyi ziyaret etse hasta sıhhate kavuşur, iyileşirdi. Bir kimseye şefkatle baksa o şahıs kötü ahlâklı bile olsa salih bir Müslüman olurdu. Vefatı anında oğlu Saîd;

– ’Babacığım, bana vasiyet eder misin?? dedi. O da oğluna:

– ’Evladım! Abdulkâdir Geylânî’ye (k.s.) karşı çok hürmetli ol!? buyurdu. Orada bulunan âlimlerden Muhammed el-Medînî (rh.a.):

– ’Ey Efendim! Abdulkâdir Geylânî (k.s.)’nun halinden bize anlatır mısınız?? dedi. O da:

– ’Abdulkâdir Geylânî bu zamandaki evliyanın çiçeğidir. Yeryüzündeki insanların Allah Teâlâ’ya en yakını ve en sevimli olanıdır.? buyurdu.

Ebû Saîd Hazretleri buyurdu ki: ’Velinin kalbinde dünya malına karşı hiçbir muhabbet olmamalı, kalbi bütün kötü huylardan temizlenmelidir. Hiç kimse ile münakaşa etmemeli, herkesle hoş geçinmelidir. Elinde olanları muhtaçlara verip, onlara hizmeti ganimet bilmelidir.?

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri dünyaya gelişinin gayesini en güzel şekilde yerine getirmenin bahtiyarlığına eren kimselerin kervanına katıldı. Hicrî 557 (m. 1162) senesinde Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabasında vefat etti.

Cenâb-ı Hakk şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından mahrum etmesin.! Âmin!

Faydalanılan Eserler:
1. Cevherden Gerdanlıklar, s. 23.
2. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 215.
3. Onların Âlemi, s. 192.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 43.sayısı (2006 Ekim) için yazılmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (1. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (1. Bölüm)

Doğumu, Zâhirî ve Bâtınî İlimlerdeki Mertebesi


Güney Azerbaycan’ın (bugün İran) Geylân şehrinde 1078 (H.471)’de doğdu. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavsu’l-Â’zam, Kutb-u Rabbânî, Sultânu’l-Evliyâ, Kutb-u Â’zam gibi lakapları vardır. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost’tur. Hz. Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümmü’l-Hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîfdir. Abdülkâdir Geylânî 1166 (H.561)’da Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müçtehit idi. Kâdiriyye tarikatının kurucusudur. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilim için vefakârlıkta emsali az bulunur bir veli idi.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) daha doğmadan, ilerde büyük bir zat olacağına dair işaretler görülmüştü. Babası rüyasında Rasûlullah (s.a.v.) efendimizi, Ashâb-ı Kirâm’ı (r.anhüm) ve evliyayı gördü. Efendimiz (s.a.v.) kendisine; ’Ey Ebû Sâlih! Allah bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlat ihsan etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliya arasında derecesi yüksek olacak.’ buyurdu. Doğduktan sonra da hâlleri ile dikkatleri çekti.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.), on sekiz yaşında Bağdat’a geldi. Buradaki âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü’l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı, Ebû Ya’lâ gibi fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadis ilmini; Hasan-i Bâkıllânî, Ebû Saîd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Câfer, Ebû Kasım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah bin Mübârek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ gibi hadis âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebû Saîd Mahzûmî ile Hammâd-ı Debbâs’tan almıştır.

İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Saîd Mahzûmî’nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz, sokaklara taşardı. Bu sebeple, Bağdat halkının yardımlarıyla çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi.
Abdülkâdir Geylânî, bir müddet ders verip insanları irşat ettikten, hak ve hakikati anlattıktan sonra, ders ve vaaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdat’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki:

’Irak’ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazen uzun müddet yemezdim ve ‘Açım! Açım!’ diye midemin feryadını duyardım. Bazen üzerime öyle ağırlıklar gelirdi. Bu sırada;

‘Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır.’ mealindeki İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp giderdi.’

’Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyafetlere bürünüp toplu hâlde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. İçimden bir ses; ‘Ey Abdülkâdir! Onlarla mücadele et, onlara galip geleceksin.’ derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; ‘Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım.’ diye beni tehdit ederdi. Cân-u gönülden, ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi’l-aliyyi’l-azîm’ okuyunca, onun tamamen yandığını görürdüm.’

“Bir keresinde şöyle bir ses işittim: ‘Ey Abdülkâdir! Ben senin Rabbin’im! Sana haramları mubah, serbest kıldım. (Yani başkasına yasak olan şeyleri sana helâl kıldım.)’ diyordu. Bunun üzerine ‘eûzü besmele / kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım’ çektim ve ‘Sus ey melun!’ diye bağırdım. Bunun üzerine aynı ses; ‘Ey Abdülkâdir! Rabbin’in izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Hâlbuki ben bu yolla yetmiş kişiyi yoldan çıkarmıştım.’ dedi.” Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında Abdülkâdir Geylânî hazretleri; ’Sana haramları helâl ettim, sözünden anladım. Çünkü Allah böyle şeyleri emretmez.’ buyurdu.

“Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Dünya zevkleri ve ziynetleridir.’ denildi. Dünya ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nimetleri kendine çekmek istedi; fakat Allah beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allah’ın rızasına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri, engelleri gördüm. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Senin içinde bulunan mânilerdir.’ denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım.
Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere bağlandığını, boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Arzu ve isteklerindir.’ denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.

Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücadele ettim. Allah’ın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. Kısaca nefsimle tedricen, safha safha mücadele ettim.
Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşerî sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allah’tan başka her şeyi çıkarıp, hep O’nunla olmak olan ‘fakr’ mertebesine ulaştım.

Nihayet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe hâlinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdat’a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; ‘Sen ki Abdülkâdir’sin, buna hayret mi ediyorsun?’ dedi.

Sahralarda dolaşırken ‘Kün / Ol’ sözü ile ihsan olundum. Allah’ın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok şey buldum. Sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. Allah’a karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim.’

Abdülkâdir Geylânî bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdat’a dönüyordu. Hızır (a.s.) önüne çıkıp, şehre girmesine mâni oldu. ’Emir var. Yedi sene Bağdat’a girmeyeceksin.’ dedi. Bu sebeple, Bağdat’ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mubah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; “Ey Abdülkâdir! Bağdat’a gir, serbestsin.” diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdat’a girdi. Doğru Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs’ın tekkesine geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammâd Debbâs onu görünce ağlayarak;

“Oğlum Abdülkâdir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır.” dedi.
Bir müddet Bağdat’ta bulunan Abdülkâdir Geylânî, fitne ve karışıklıklar çıkınca tekrar sahralara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; ’Nereye gidiyorsun? Dön, herkes senden faydalanacak.’ diyen bir ses işitti. ’Ben dinimi kurtarmak istiyorum.’ dediğinde; ’Korkma, dinine bir zarar gelmeyecek.’ denildi. Düşünmeye başladı ve bu işin hakikatini bildirmesi için Allah’a yalvardı. Bu esnada Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; ’Ey Abdülkâdir! Buyurun.’ dedi. Yanına varınca; ’Söyle, dün Allah’tan ne istemiştin?’ dedi. Abdülkâdir Geylânî şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o zat kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allah’tan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zatın Şeyh Hammâd Debbâs olduğunu hatırladı.

Bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir açıklardı. Bazen ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; ’Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha âlim birisi var mı?’ derdi. Şeyh Hammâd’ın müritleri ona bazen; ’Sen âlim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene.’ derler; Şeyh Hammâd da onlara; ’Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek, denemek, manen kemale ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mana âleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum.’ derdi.
Yine bir sohbet esnasında, Abdülkâdir Geylânî dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammâd; ’Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velilerin boynunda olacak, her veli ona itaat edecek.’ dedi.

Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; ’Hoş geldin Abdülkâdir! Sen âriflerin, Allah’ı tanıyanların seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim.’ dedi.

Zamanındaki diğer evliya da ileride onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkâdir Geylânî zaman zaman Şeyh Tacü’l-ârifîn Ebu’l-Vefâ hazretlerinin yanına giderdi. Ebu’l-Vefâ hazretleri, o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; ’Ayağa kalkın, evliyâdan biri geliyor.’ derdi. Ona karşı bu şekilde iltifat etmesine hayret eden talebelerine; ’Henüz zamanı var. Vakti gelince, okumuş, cahil herkes bu gence muhtaç olacak, onun feyzinden, manevi ilminden faydalanacaktır!’ derdi. Bir defasında da; ’Ey Bağdatlılar! Allah’a yemin ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır.’ dedi ve Abdülkâdir Geylânî ’ye dönüp; ’Bugün söz bizim; fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın.’ diye hitap etti.

Nihayet Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Bağdat’ta insanları irşada, Allah’ın beğendiği yolda bulunmaya davete ve nasihat etmeye başladı. Bir gün kendini nurların kapladığını gördü. “Bu hâl nedir?” diye sorunca, “Rasûlullah efendimiz, Allah’ın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor.” denildi. Nurun gitgide çoğaldığı bir anda Rasûlullah efendimiz (s.a.v.) görünerek bir elbise verdiler. Sonra; ’Bu, kutupluk denilen velilere ait evliyalık elbisesidir.’ buyurdular.
Rasûlullah efendimizden Hz. Ali vasıtasıyla gelen feyizler, manevi ilimler ondan sonra Hz. Hasan ile Hüseyin ve On İki İmam’dan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyaya feyizler hep On İki İmam vasıtasıyla geldi.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) dünyaya gelip veli oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o, evliyalıkta yüksek dereceye kavuşunca, On İki İmam’dan gelen feyizler, ilimler, bereketler onun vasıtasıyla geldi. Başka hiç bir veli bu makama ulaşamadı. Bunun için; ’Önceki velilerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır.’ buyurdular. Kıyamete kadar, her veliye feyizler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine ’Gavsu’l-A’zam (En büyük Gavs)’ denildi. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) ise bu hususta onun vekilidir.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Mûsâ bin Yünûnî.
2. Behcetü’l-Esrâr, Ali bin Yûsuf.
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-A’zam.
6. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ, Şa’rânî, c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile, c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb, c.1, s.198.
11. Hadîkatü’l-Evliyâ, 2’nci kısım, s.32.
12. el-A’lâm, c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn, c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr, s.224.
15. el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât, c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ, s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn, c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ, c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 44. sayısı (Kasım 2006) için yazılmıştır.

Allah(c.c.)’ye İman ve Önemi

Allah(c.c.)’ye İman ve Önemi

Şüphesiz ki bu dünyaya gelen her insan için ilk olarak elde etmesi gereken en önemli şey, imandır. Dünya ve ahiret saadetini kazanmanın tek yolu; ancak bu imanla yaşayıp bu imanla ölmeye bağlıdır.

Allah (c.c) kendisine şirk koşulmasını asla affetmeyeceğini; ancak şirkin dışındaki günahları da dilerse, affedeceğini Kur’an’da çok sarih bir şekilde beyan buyurmaktadır: “Doğrusu Allah (c.c) kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez; ondan berisini, dilediğine mağfiret buyurur. Kim de Allah’a şirk koşarsa, pek büyük bir günah ve yalan iftira etmiş olduğunda, şüphe yoktur.” Bu ayetten de anlaşılacağı üzere bu dünyadan imansız bir şekilde göçen bir kimsenin cennet yüzü görmeyip cehennemden de çıkmayacağı kesindir. O takdirde ebedî kurtuluş isteyen herkesin her şeyden evvel iman konusu üzerinde durarak, Allah(c.c) indinde yüzünü ak edecek sağlam bir inanca sahip olması gerekmektedir. Ancak şöyle bir mevzu da var ki her “inandım” diyen kişinin imanının Allah katında itibar görmeyeceğini, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz hadislerinde ifade etmektedir.

Avf bin Malik (r.a)’tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah(s.a.s.) Efendimiz söyle buyurmaktadır: “Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Bunlardan biri cennette ve yetmişi ateştedir. Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Onlardan yetmiş bir fırka ateşte ve biri cennettedir. Muhammed’in canı kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki benim ümmetim de muhakkak yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka cennette ve diğer yetmiş iki fırka ateştedir.Ya Resulallah! Cennette olan fırka kimlerdir? diye soruldu. Rasûlullah (s.a.s.) de: ‘Sünnetime uyan ve sahabelerimin yolunda olan cemaattir.’ diye cevap verdi.”

Bu hadisten de anlaşılacağı üzere bu fırkalardan maksat Ehl-i Sünnet mezhebine ters düşen itikat da yanlışa düşmüş batıl mezheplerdir. Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî gibi amel ve fıkıh konularına ait mezhepler yani helâl ve haram konularında, fıkhî meselelerde ihtilafa düşen değişik görüşler beyan eden mezhepleri kast edilmemiştir. Rasûlullah (s.a.s.)’in önemle vurgulamak istediği fırkalar, tevhid akidesinin temel meselelerinde, hayır ve şerrin takdiri, yani kader konusunda nebilik ve resullük şartlarında ve buna benzer konularda hak ehline yani Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaate muhalefet eden mezheplere mensup gruplardır.

O halde hak yolu arayan bir kimse itikat yani bir diğer ifadeyle iman ve onun esasları konusunda Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin kurtuluşa erecek fırka diye tanımladığı Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaate mensup olması en önemli şarttır. Peki, bu Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat denilen fırkanın özellikleri nelerdir, bunun hakkında da bir kaç şey söylemek istiyorum:

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat, Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine, ashabın ve onların yollarını izleyenlerin sünnetine itikat, söz ve amel hususlarında sımsıkı sarılanlar ve bununla beraber bidatlerden uzak duran kimselerdir. Bunlar kıyamet gününe kadar ilahî yardıma mahzar olarak kalacaklar ve varlıklarını sürdüreceklerdir. Bunlara uymak hidayet üzere olmaktır.Muhalefet etmek ise sapıklıktır.

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat’in iman esasları ile ilgili inançları, Peygamber(s.a.s.)’in Cibril hadisinde haber verdiği şekilde altı esasa iman etmek ve onları tasdik etmek diye özetlenebilir. Peygamber(s.a.s.) bu hususta kendisine soru sormak üzere gelen Cebrail(a.s)’ın imanın mahiyeti ile ilgili sorusuna şöyle cevap vermiştir:

“İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe inanman, hayrı ve şerri ile kadere iman etmendir.” O halde iman, bu altı temel esas üzerinde yükselir. Bu esaslardan biri yıkılacak olursa, elbette ki o insan mümin olamaz. Çünkü o kimse imanın esaslarından birini yitirmiş olur. Nasıl ki bir yapı ancak temelleri üzerinde yükselebiliyorsa, iman da ancak bu esaslar üzerinde yükselir.

Hz.Adem (a.s)’dan itibaren bütün peygamberler, insanları Allah’a kulluğa davet etmişlerdir. “Ben cinleri ve insanları sırf bana kulluk yapsınlar diye yarattım.”

hükmü, beyanı çok acıktır. Buradan da anlaşılıyor ki sadece iman ettik demekle sorumluluk kalkmıyor, aksine kâmil bir imanın tezahürü olan salih amellerle de bu imanı izhar etmek gerekiyor.Yani ehliyet sahibi bir mümin yukarıda anlattığımız gibi itikadını, Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaat anlayışına göre düzelttikten sonra, Rabbimizin bütün emirlerini her türlü sıkıntıya rağmen yerine getirmekle memurdur. İşkence ve zulüm olsa dahi istikamet üzere ilerlemek mecburiyetindedir.Hz. Bilal-i Habeşî ve Yasir ailesi bunun en güzel örneklerindedir. Zerre kadar hayır ve şerrin karşılığının bir gün verileceğini unutmamalıdır. Şayet, sadece iman edilmesiyle Allah’ın rızası kazanılıp cennete gidilecek olsaydı bunu Hz.Peygamber (s.a.s.) Efendimiz gösterirdi. Ancak O bile gece gündüz demeden Rabbimize kulluktan, O’na itaatten bir an bile geri kalmamıştır. Bu yüzden bizlere düşen görev Allah’a güzel bir imandan sonra, O’na ibadete kendimizi alıştırmamız gereklidir.

İnsanoğlunun karşısında öldükten sonra dirilmek, bu yaşanılan dünya hayatının bir hesabı ve bunun sonucunda da cennet veya cehenneme gitmek gibi bir durum vardır.Bunun gibi ciddi bir imtihanla yüz yüze olduğumuz halde neden şu geçici dünya hayatı insanoğluna daha sevimli ve sevgili olabilir ki ?!.. Bundan dolayı Allah’a kulluk, bizlere şu teneffüs ettiğimiz havadan, kazanmak için her gün peşinde koşulan dünyalıktan daha önemli ve elzemdir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki: İman ile amel arasında sıkı bir ilişki vardır. Amel imanın muhafazasını sağlar ve onu kuvvetlendirir. İman gönüle dikilen bir ağaç ise ibadet de onun suyu ve gıdasıdır. İman ağacının büyüyüp gelişmesi için onu ibadet ve itaat suyu ile beslemek gereklidir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 1. sayısı (2003 Nisan) için yazılmıştır.

Dünya ve Ahiret Mutluluğuna Açılan Kapı

Dünya ve Ahiret Mutluluğuna Açılan Kapı

İnsanoğlu, dünya da yaşadışı süre içerisinde çok farklı insan karakterleriyle karşılaşır. Okulda, caddelerde ve iş hayatında karşılaşılan insanların yanı sıra, her gün gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında dünyanın dört bir yanından farklı yapılara sahip pek çok insanın olaylar karşısında nasıl bir tutum içerisinde olduklarına şahit olunmaktadır. Bu kimselerin kendi yaşantılarına dair yaptıkları yorumlarını, sıkıntılarını, insanlarla aralarındaki problemlerinden bahsedişlerini veya birbirleriyle dost olduklarını söyleyen ama her fırsatta birbirlerinin arkasından olmadık kötü sözler sarf eden, kıskançlık, kin ya da rekabet gibi duygular nedeniyle huzursuzluktan kurtulamayan kimi insanların nasıl bir ruh haline sahip olduğunu hayalinizde bir canlandırın.

Bir de, dünyanın mevcut şartlarında olabilecek en üst hayat seviyesine ulaşmış, istediği anda, istediği her şeyi elde edebilecek kadar çok parası olan, en güzel evlerde oturup en son model arabalarla dolaşan, en pahalı giysileri giyen, kariyerleriyle, itibarlarıyla toplumda saygı duyulan ve sözü dinlenen insanların hayatlarına bir göz atın.

Bu hadiseler ve insan karakterleri üzerinde biraz düşündüğümüz zaman önemli bir gerçeği fark edeceğimizi umuyorum. Hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar bu insanları ortak bir noktada birleştiren önemli bir benzerlik vardır. İnsanların pek çoğu bir türlü mutlu olamamaktadır. Ne sahip oldukları mal-mülk, ne yaptıkları işler, ne de sevdikleri insanlar, bu kişileri gerçek anlamda mutlu etmeye yetmektedir. Mutluluk, huzur, neşe, sevinç gibi özelliklerin yerine, bu insanların hayatına hakim olan hüzün, karamsarlık, ümitsizlik, hiç bir şeyle tatmin olmama gibi durumlardır. Pek çok insanın, hayatının büyük bir bölümü bu ruh haleti içerisinde geçer. Bu insanların mutlu olabildikleri anlar ise hem geçicidir hem de gerçek mutlulukla kıyaslandığında son derece yüzeyseldir. Hatta bazı zamanlar da, hem kendilerini hem de çevrelerindeki insanları kandırmaya yönelik taklitlerden ibaret görüntüsel bir mutluluk gösterisinden öteye gitmez.

Bazı insanlar da gerçek mutluluğu elde edebilmek için dünya hayatında insanın aklına gelebilecek her yolu dener, her seferinde yeni ideallerin peşinden koşar ve bunları elde ettiklerinde mutluluğu da yakalayacaklarına inanırlar. Kimi zaman iyi bir dost ya da arkadaş arayışı, kimi zaman maddî beklentiler, kimi zaman da manevî istekleri olur. Bu istek ve beklentilerin her biri arzu ettikleri şekilde gerçekleşse bile sonuç yine bekledikleri gibi olmaz. Bir türlü gerçek anlamda, daimî bir mutluluğu tadamazlar. Çoğu zaman iç dünyalarında yaşadıkları bu tatminsizliği dışarıya yansıtmamaya çalışırlar. Oysa ellerinde mutlu olabilmek için her türlü imkân vardır.

Peki, ama bu insanlar neden mutsuzdur? Neden iç dünyalarında sıkıntı ve keder duyar, neden huzursuz bir yaşam sürerler?

Bu insanların, en güzel nimetlerin içerisinde bile sıkıntı çekmelerinin ve mutsuz olmalarının nedeni, Allah’tan uzak bir hayat sürüyor olmalarıdır. Allah (c.c.) insanlara mutluluğu ancak iman ile verir, hayatın güzelliklerinden gerçek anlamda zevk alabilmelerini nacak bu şekilde mümkün kılar. Kur’an’a uygun samimi bir iman olmadığı sürece, insanların hiçbir yolla, hiçbir yöntemle gerçek ve kalıcı mutluluğu elde edebilmeleri mümkün değildir. ’Mü’minler gerçekten felâh bulmuştur.’

(Mü’minûn:1) şeklinde buyrularak, mutluluğu ve kurtuluşu bulanların Mü’minler oldukları bildirilmiştir; ama bu noktada Mü’minlerin de göz ardı etmemeleri gereken önemli bir gerçek vardır. Bu güzel hayatı yaşayabilmek, hayattan ve dünya nimetlerinden, Allah’ın insanlar için yarattığı onca güzellikten zevk alabilmek için, imanın kalbe gerçek anlamda yerleşmesi gerekmektedir. Yoksa insanların sadece dilleriyle iman ettiklerini söylemeleri ya da iman edenlere sadece belirli yönlerde benzemeleri, onları içerisinde bulundukları mutsuzluktan kurtarmaz.

Gerçek mutluluk için, insanların kalplerini Allah’a tam bir teslimiyetle başlamaları ve yaşamlarının her anını Kur’an ahlâkına uygun bir hale dönüştürmeleriyle mümkün olacaktır. Görüldüğü gibi mutlu olmanın yolu aslında son derece kolaydır. Allah (c.c.), indirdiği hak kitap Kur’an ile insanlara mutlu olabilmenin sırrını bildirmiştir. İnsan ancak kendi yaratılışına, Allah’ın kendisi için belirlediği fıtratına uygun şekilde davrandığı takdirde güzel bir hayat yaşayabilir. Allah’ın kendilerine rahmet olarak gösterdiği bu yoldan yüz çeviren ya da bu yola gereği gibi uymayan insanlar, kendi elleriyle kendilerine mutsuz bir dünya oluşturmuş olurlar.’Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.’ (Yunus: 44) ayetiyle bildirdiği gibi, bu insanlar kendi kendilerine azap ederler.

’Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.’ (Tâhâ:124) hükmüyle, imandan yüz çevirenler için dünya hayatında yaşanacak bir ’sıkıntı’dan ve ahirette alacakları karşılıktan bahsetmiştir.

İnsanın gizli ya da Kur’an ahlâkına uymayan her ne özelliği varsa bunları terk etmesi problemlerin çözümlenmesinde birinci faktör olacaktır. Allah’a iman eden ve Kur’an’a uyan her Mü’min, Kur’an’a daha samimi yaklaşmalı ve ayetlerde anlatılan Mü’min ahlâkına ters düşecek her türlü tavır ya da düşünceden kurtulmalıdır. Kur’an ile bildirilen gerçekleri sadece teorik olarak bilmeyi yeterli görmemeli, bunları pratik hayatta da her an hissetmeli ve yaşamalıdır. Allah’ın ilmi ile her yeri sarıp kuşattığını, insanın içinden geçen gizli saklı tüm niyetlerini bildiğini, samimiyetsizlikleri de gördüğünü unutmamalıdır.

Bir insan bu gerçeklerin şuuruna vararak yaşadığında, kendisi için güzel ve farklı bir hayatın başladığını görecektir. O güne kadar zevk aldığını sandığı nimetlerin tadına aslında hiç varmamış olduğunu, insanların mutluluk sandıkları şeylerin, gerçek mutluluğun yanında ne kadar sıradan zevkler olduğunu anlayacaktır.

Yediği yemekten, seyrettiği bir manzaradan soluduğu havaya kadar her şeyin sandığından çok daha büyük sevinçler verebildiğini anlayacaktır. Sevmekten, sevilmekten, güzel ahlâk göstermekten, insanlardaki güzellikleri, incelikleri görmekten, gülmekten, dostluklardan, Mü’min kardeşleriyle yaptığı sohbetlerden çok daha farklı tatlar alacaktır. Hayatı, dünya şartlarında bir nevi cennet hayatını andırır hale gelecektir. Burada anlaşılması gereken önemli bir konu daha vardır;

’güzel bir hayat yaşamak’ derken bunda kastedilen mana, insanın hiç zorluk görmemesi anlamında değildir. Çünkü dünya bir imtihan ortamıdır ve insan, hayatının sonuna kadar çeşitli olaylarla denenecektir. İnsan, Allah’ın Kur’an ayetlerinde bildirdiği şekilde; kimi zaman açlıkla ve korkuyla, kimi zaman da malından, canından, sevdiklerinden eksiltmelerle denenecek, gerektiğinde zorluk ve sıkıntıyı da tadacaktır; ama bunların hiçbirisi, Mü’minin burada anlatılmak istenen iç huzurundan, kalbî mutluluğundan hiçbir şey götürüp eksiltmez. Çünkü Mü’min olaylardaki hayırları, hikmetleri görebilen, göremediğinde dahi bu gerçeğe iman edip, tevekkül eden ve bunun güzelliğini yaşayan insandır. Olayların hayrını düşünmek ve Allah’ın takdirine teslim olmak insanlara daimî ve gerçek mutluluğu kazandırır.

Allah (c.c.), Kur’an’da: ’… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.’

(Bakara:216) diye bildirmektedir. İnsanlar yaşamları içerisinde kimi zaman ummadıkları, istemedikleri ya da hoşlanmadıkları olaylarla karşılaşabilirler. Bunların her biri de; ’ O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı…’ (Mülk:2) ayetiyle bildirildiği gibi, insanların denenmesi için özel olarak yaratılan durumlardır. İnsanın yapması gereken ise, başına gelen olay her ne kadar zor ya da olumsuz gibi görünse de, Allah’a güvenmek ve Rabbimizin bu olayda bir hayır takdir ettiğini bilmektir. Mü’min bir kişi, kalbinde yaşadığı bu güven ve teslimiyeti ahlâkına da hakim eder. İşte bu, Allah’ın Kur’an ile insanlara emrettiği tevekküllü tavırdır.

Olaylar karsısında tevekkül edildiğinde, Allah’ın izniyle her şey çok kolaylaşır.

Tevekkülsüzlükte ise, hayatın her detayı insanlar için ayrı bir zorluk, ayrı bir sıkıntı ve ayrı bir azaba dönüşür. Her iş karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal alır. En basit, en sıradan ve çözümü en kolay olan olaylar bile tevekkülsüz insanların gözünde büyür. Bu insanlar Allah’a iman ettiklerini söyledikleri halde, kimi zaman kaderin nasıl mükemmel bir düzen içerisinde işlediğini unutabilir ve olayların Allah’tan bağımsız olarak geliştiği düşüncesine kapılabilirler. Bundan dolayı başlarına gelenlere hayır gözüyle bakamaz, olaylardaki hikmetleri göremezler. Sürekli korku ve endişe içerisinde yaşarlar. Daha ortada hiçbir şey yokken bile olabilecek olumsuz ihtimalleri düşünerek tevekkülsüzlüğün getirdiği tedirginliği yaşarlar. Aynı şekilde en olumlu ve en yolunda giden olaylarda bile, yine hep aksilik olarak nitelendirecek bir şeyler bulurlar.

’… Gerçek şu ki, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman, ona sevinir. Eğer onlara kendi ellerinin takdim ettikleri dolayısıyla bir kötülük isabet ederse, bu durumda insan bir nankör kesiliverir.’ (Şura: 48) buyrularak, birçok insanın sahip olduğu kötü bir ahlâk özelliğine de dikkat çekilmiştir. Gerçekten de bazı insanlar, içerisinde yaşadıkları sayısız nimete rağmen, Allah’a karşı nankörlük edebilmektedirler. Oysa hiç düşünmemiş olabilirler; ama mutsuz bir hayat yaşamalarının başlıca nedenlerinden biri, Allah’a karşı gösterdikleri bu ahlâktır.

Çünkü Allah: ’Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.’ (Bakara:152) ayetiyle, insanlara nankörlükten kaçınmalarını emretmektedir. İman ettikleri halde Allah’ın rahmetini ve kendilerine verilen onca güzelliği takdir edememeleri, elbette ki insanlara azap olarak geri dönmektedir. Bu kimselerin böyle bir ahlâk sergilemelerinin asıl nedeni temelde dinin özünü tam olarak kavramamış olmalarıdır. Kaderin mükemmel işleyişini, iyi ya da kötü görünen her şeyde bir hayır olduğunu düşünmemeleri, olaylara olumsuz bir gözle bakmalarına neden olur. Oysa bir olayda insanın nimet olarak görüp sevinç duyabileceği yüzlerce detay vardır; ama bu insanlar, bakış açılarındaki çarpıklık nedeniyle, bu nimetleri gereği gibi görüp takdir edemezler ahlâk göstermiş olsalar, Allah (c.c.) da onlar üzerindeki nimetini artıracaktır.

İman eden kimseler bu ahlâkın getirdiği huzur ve mutluluğu yaşarlar. Her şeye iman ve hikmet gözüyle baktıkları için çevrelerindeki nimetleri, güzellikleri ve incelikleri hemen fark edebilirler. Dünya nimetlerine hırsla yaklaşmadıkları için ellerindekilerle yetinmeyi bilirler. En zor şartlarda, en sıkıntılı ortamlarda bile bu ahlâklarını sürdürürler. Olayların olumsuz yönlerini görüp bunlarla mutsuz olmaktansa, her zaman güzel yönlerini görüp bunlardan sevinç duymasını bilirler. Allah, samimi Mü’minlerin gösterdikleri bu güzel ahlâka karşılık olarak Kur’an’da Rabbiniz şöyle buyurmuştu: ’Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi) arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz Benim azabım pek şiddetlidir.’(İbrahim:7) bu ayette bildirdiği gibi bu ahlâkı gösteren kimselerin üzerindeki nimetlerini daha da artırmaktadır.

Allah (c.c.), Kendisine samimi bir kalple iman eden kimselere katından bir güzellik, sevimlilik ve nur verir. Bu insanlar varlıklarıyla girdikleri her ortama güzellik ve esenlik getirirler. Yüzlerine bakmak, seslerini duymak, Allah’a olan derin imanlarını hissettiren samimi konuşmalarına ve tavırlarına şahit olmak çevrelerindeki insanlar için birer nimet olur.

Samimiyetsiz bir tavır içerisinde olan insanların üzerinde ise, Mü’minlerin tam tersine olumsuz bir hal oluşur. Kendi iç dünyalarında yaşadıkları tevekkülsüzlük, hüzünlü, sıkıntılı ve gergin ruh halleri ve kibirleri, bu insanların girdikleri her ortamda negatif bir hava esmesine neden olur. Hiçbir söz söylemeseler, hiçbir şey yapmasalar dahi bulundukları yerden çevrelerine olumsuz bir elektrik yayarlar. Gergin ruh halleri, azap dolu yüzleri ve sıkıntılı sesleri insanlara bu durumu açıkça hissettirir. Samimi olmadıkları, Allah’a karşı mutlak dürüstlük içerisinde yaşamadıkları sürece bu iticilik üzerlerinden gitmez. Çevrelerindeki insanlara sempatik görünebilmek için her ne yaparlarsa yapsınlar, olumlu bir etki oluşturamazlar.

Bu durum, Allah’ın insanlar üzerinde yarattığı mucizevî bir durumdur. Böyle olumsuz bir halin nedeni kimi zaman tam olarak tarif edilemeyebilir; ama çoğu kişi böyle insanları anlar ve onlarla aynı ortamı paylaşmak istemez. Bu da olumsuz hali üzerinde barındıran insanın dünya da içten içe yaşadığı sıkıntılardan biridir.
Ancak unutulmamalıdır ki aynı insan kalbini temiz tutup, Allah’a karşı samimi olmaya niyet ettiği andan itibaren de, üzerindeki bu kötü hâl Allah’ın dilemesiyle hemen dağılır ve yerini nurlu bir yüze bırakır. Dünya ve ahiret mutluluğunun tek çaresi iman ve amel-i salihte gizlidir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 2. sayısı (2003 Mayıs) için yazılmıştır.

İmanın Kıymeti

İmanın Kıymeti

İnsan, beden ile ruhtan yaratılmış mükemmel bir varlıktır. Ruh ve bedenin de kendi özelliklerine göre ihtiyaçlari vardır. İnsan, bedenini dış tesirlerden korumak için dayanıklı evler inşa eder ve hayatını oralarda sürdürür, vücudunu soğuktan ve sıcaktan korumak için içinde bulunduğu mevsimine göre değisik giysilerle kendisini muhafaza etmesini bilir.

Beden nasıl bu şekilde korumaya ve çeşitli gıdalarla beslenmeye muhtaçsa; insanın ruhu da sağlıklı olabilmesi için farklı bir şekilde dikkat edilip, özen gösterilmeye ihtiyacı vardır. Ruhun istek ve ihtiyaç duyduğu şeyler ise tabi ki manevi alandandır. Onun bu manevi duygularını tatmin edecek ve sıkıntılarını giderecek olan tek şey ise Allah’a imandır. İnsanda bu iman olmadığı müddetçe ruhun istekleri tatmin edilemez ve onun hiçbir sıkıntısı da giderilemez.

Şu da bir gerçektir ki; insanın inanmaya ihtiyacının olmadığını iddia etmek batıl bir tezden öteye gitmez. Zaten tarihteki olaylar ve insanoğlunun yasayış bicimi de bunu yalanlamaktadır. Geçmişte yaşamış medeniyetlerden alında günümüzde varlığını sürdüren bütün devletlere ve o medeniyetlerde yasayan insanlara baktıgımızda; ister hak olsun, isterse batıl olsun kendilerine göre; ustun ve mükemmel olan bir varliğa inanmaktadırlar.

Günümüzde kendini ilim adamı zanneden bazı inkarcılar; asrimizin bilim ve teknoloji asri olduğunu, zerreden kurreye birçok şeyin sırlarının bilim aracılığıyla çözümlendiğini, insanoğlunun uzaya bile seyahat yapabilecek durumda olduğunu iddia ederek, Allah’a imana ihtiyacın kalmadığı görüşünü savunanlar da vardır. Hatta daha da ileri giderek diyorlar ki;”insani bir ilah yaratmadı, aksine ilahi insanlar yarattı.” Böyle sözler söyleyen kafirler; kendilerinin edinmiş oldukları hayır veya ser ilahlarını, elleriyle yapıp, sonra da heva ve heveslerine uygun bir şekilde ibadet ettikleri putlarını kasdediyorlarsa, evet bu ilahları(putları) insanlar yapmışlardır. Fakat kainatta var olan her şeyi yaratan Allah’ı kasdediyorlarsa O, öyle bir Allah’tır ki, semalarda bulunanları ve insanoğlunu yaratmış, onu şerefli kılmış, uyulması gerekli olan kutsal kitablar göndermiş, örnek alınması için peygamberler göndermş, kendini de gönderdiği peygamberleri vasıtasıyla insanoğluna tanitmıştır. O kafirlerin söylemiş oldukları sözler saçma bir iddia ve açık bir cehaletten öteye gitmez. Cünkü insan başka bir şeyi yaratmak şöyle dursun, kendisinin varlığında ve onun devamında bile Allah’a muhtaçtir. Misal verecek olursak; insan başına gelen en küçük bir musibeti veya hastalığı bile tek başına yok edemiyor, yaşamış olduğu dünya da varlığını ebedi olarak devam ettiremiyor yani ölümden kendisini kurtaramıyor.

Allah’a iman etmis ve O’na kavuşacağını bilen, her davranışının bir karşılığı olduğunun bilincinde olan bir insanla, Allah’ı inkar eden veya O’na iman konusunda lakaytlık içinde olan, kimseye hesap vermek zorunda olmadığını zanneden bir insanın davranışları arasında büyük bir farklılık vardır. Gönlünde Allah korkusu olmayan bir insan her turlu kötülüğü isleyebilir, kendi çıkarları için her turlu ahlaksızlığa göz yumabilir. Örneğin çok sıradan bir sebepten veya dünyevi bir çıkar için gözünü bile kırpmadan adam öldürebilen bir insan, bunu Allah’tan korkup sakınmadığı için yapar. Çünkü Allah’a ve ahiret gününe kesin bir bilgiyle iman etmiş olsa, kesinlikle ahirette hesabını veremeyeceği bir fiili yapması söz konusu olmaz. Kuran-i Kerim’de Hz. Adem(a.s)’in oğullarından bir örnek verilerek; Allah’tan korkan bir insanla, O’ndan korkup sakınmayan diğer bir insan arasındaki keskin farklılığa dikkat çekilmiştir :”Onlara Adem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar,(kendilerini) Allah’a yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) demişti ki: ‘Seni mutlaka öldüreceğim.’

(Oburu de): ‘Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabul eder. Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.’ (Maide Suresi; 27-28) Gönlünde Allah korkusu olmayan taraf, kardeşini hiçbir sucu olmadığı halde, kalbinde en küçük bir acı duymaksızın onu öldürebilirken, diğer kardeş ise bu şekilde olum tehdidi aldığı halde kardeşini öldürmeye yeltenmeyeceğini söylemektedir. İşte bu, o kişinin sahip olduğu Allah korkusunun bir sonucudur. O halde toplumun tüm bireyleri Allah’a tam bir teslimiyetle iman edip, O’na karşı gerçek bir saygıya sahip oldukları zaman her turlu cinayet, zulüm, haksızlık, adaletsizlik gibi Allah’ın hoşnut olmadığı tüm olaylar son bulacaktır. Allah’a iman etmeme veya iman edilse bile onun gereklerini yerine getirmemenin nedenlerinden birisi de insanoğlunun dünyaya olan sevgisi ve ona bağlılığıdır. İşte bu yapıdaki insanlar dünyada fakir kalma, geleceğini garanti altına alamama endişesiyle ömürlerini tüketirler. Bu nedenle pek çok insan rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, yalancı şahitlik, fuhuş gibi suçları alışkanlık haline getirirler. Oysa Allah’a iman eden bir insan için Allah’ın razı olması her şeyin üzerindedir. Böyle bir insan Allah’ın hoşnutluğunu kaybedeceği bir fiili yapmaktan şiddetle kaçınır. Sadece Allah’tan korkar; ne olum, ne açlık, ne de karşı karşıya kalabileceği bir zorluk onu doğru bildiği yoldan ayıramaz.

Kişinin imansızlığı içindeki vicdanini da oldurur veya her fırsatta onu vicdansızlığa teşvik eder. Böyle vicdansızlık içinde yapılmış olan kötülüklerle yaşamın her anında karşılaşmak mümkündür. Örneğin Allah’ın azabını uzak gören bir kimse arabasıyla suçsuz bir insana çarptıktan sonra arkasına bile donup bakmadan oradan kaçması, yaslı insanlara hürmet edilmemesi, zavallı çaresiz insanların toplum içinde itilip kakılmaları, bir avuç toprak veya daha başka menfaatler için milyonlarca insanın katledilebilmesi, kendisine çıkar sağlayabilmek için masum ve habersiz insanlara hiç rahatsızlık duyulmadan iftira atılabilmesi, bunun gibi sayamayacağımız nice misaller imansızlığın veya iman zayıflığının o kimseye neler yaptırabileceğine delil olarak yeterlidir kanısındayım. Allah’a iman etmiş ve O’na itaatte kusur etmemeye çalışan insanlardan oluşan bir toplumda, kimse bu tur davranışlarda bulunmaya kalkışmayacaktır. Çünkü bütün yapılanların kıyamet gününde karsısına getirileceğini bilir. İste bu şekilde bir bilince sahip toplumda elbetteki huzur ve güven duygusu hakim olacaktır. Ayrıca Allah’tan korkan insanlar fuhuştan ve her turlu çirkinliklerden sakındıkları, herkese saygı, şefkat ve merhamet konusunda duyarlı oldukları için bu kimselerin aile yapıları da sağlam olacaktır.

Aile yapısı bu şekilde sağlam olan bir ülkede, insanların birbirlerine bağlılıkları sayesinde devlet yönetimi de güçlü olacaktır. Zira geçmiş tarihimizde bu duruma şahittir ki; İslam dünyası İslamiyet’i iyi anladığı ve Allah’a kulluğun gereklerini yerine getirdiği devirlerde dünyaya adalet, barış, ve saadet gelmiş, insanlığın ilerleyip refah seviyesine ulaşmasına aşırlarca onlara önderlik etmiştir.(Osmanlı İmparatorluğu). Fakat onu yanlış anlayıp, yanlış tatbik etmeye başladığı, Allah’a kullukta tembellik gösterip lakayt olduğu veya ondan uzaklaşmaya başladığı andan itibaren tarihteki o altın devrini kaybetmiş, duraklamağa ve hatta gerilemeye başlamıştır. Rabbimiz, rızasına uygun bir şekilde kendisine iman etmeyi, peygamberlerin ve onların takipçileri olan Salih kulların gittiği sırat-i müstakim’i(hak yolu) anlama hususunda ümmet-i Muhammed’e basiret ve feraset lütfetmesini dualarını kabul buyurduğu kullar hürmetine kendisinden niyaz ediyoruz. Amin.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 3.sayısı (Haziran 2003) için yazılmıştır.

Mümin Olabilmek

Mümin Olabilmek

Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, o’nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler. (Enfal/2)

Müslüman olmanın ilk şartı; kainatı ve onda bulunan tüm varlıkları yaratan Allah’a ve o’nun Rasûlüne imandan sonra, Kur’an ve Sünnete uygun bir şekilde Rabbimize kullukla geçireceğimiz bir hayat ortaya koymaktır. Bu ilkeye dayanmayan tüm kulluk ve ibadet çeşitleri İslam dışıdır, cahiliye’ye aittir; ama bu tek cümleyle ifade edilen gerçek, insanların sandığından çok daha derin anlamlar taşımaktadır. Allah’a kulluk etmek, insanın yalnızca namazını veya diğer ibadetlerini yapmasını değil, tüm hayatını hatta ölümünü de kapsamaktadır. Mümin, tüm hayatını Allah’a kulluk etmekle geçiren insandır.

Hayatını Allah (c.c)’nün rızası dışındaki amaçlara yöneltmek ise Kur’an’daki deyimiyle şirk’tir, yani Allah’a ortak koşmaktır. Peygamberler tarih boyunca insanları Allah’a ortak koşmaktan vazgeçmeye çağırmışlardır.

Peki insan Allah’a nasıl kulluk eder? Yalnızca bu işi yapmaktan ibaret olan hayatını nasıl geçirir? Hareketsiz, durağan, içine kapalı bir insan modelini mi izler?

Hayır… Bilinmelidir ki bu, gerçek İslam’ı tanımayanların zannettiği gibi, insanı sıkıntıya sokan, insanı “yaşamın lezzetleri”nden mahrum kılan bir yol değildir. Tam tersine, yalnızca Allah’a kul olan kişi alabildiğine özgür, rahat, neşeli ve mutludur. Onu zincirleyen, “sahte ilah”ların boyunduruğundan kurtulmuştur. “İnsanlar hakkımda ne düşünüyor?”, “falanca beni sevmezse ne yaparım?”, “işten atılırsam ne olur?” Gibi milyonlarca korku ondan uzaklaşmıştır. Aciz, akılsız ve hiçbir şeye gücü yetmeyen milyonlarca hayalî ilaha kulluk etmenin baskısından kurtulup, her şeye gücü yeten, sonsuz akıl ve güzellik sahibi, her şeyi kontrolü altında bulunduran, sonsuz şefkat ve adalet sahibi olan Allah’a bağlanmıştır.

O, ‘cahiliye’nin doğurduğu ‘dindar’ kalıbına göre değil, Allah’ın Kuran’da öğrettiği “mümin” modeline göre yaşar. Kendisini birilerine “dindar” olarak gösterme zorunluluğu duymadığı için, söz konusu geleneksel, fakat Kur’an dışı “dindar” kalıbına uyma sıkıntısı yaşamaz. Yalnızca Allah için yaşar, Allah için çalışır, Allah’ı razı etmek için kendisine verilen tüm imkanları kullanır.

Müminin Allah’la içli ve yakın bir bağlantısı vardır. Allah (c.c), onun tek dostu, tek yardımcısıdır. Müminin en büyük özelliklerinden biri de kibirden, kendini beğenmekten, diğer bir ifadeyle kendini ilahlaştırmaktan kurtulmuş olmasıdır. Bu sayede Allah’a sığınmayı öğrenmiştir. Kendini beğenmediği için, kendi içinde sıkışıp kalmaz, kendini sürekli geliştirir. Kuran’da tarif edilen mümin tanımına her gün biraz daha yaklaşma çabası içindedir. Tevazusu tüm hareketlerine yansır.

Allah’tan yüz çevirenlerin ise en büyük yanılgısı kendi aklını beğenmek, kibirlenmek, adeta kendini ilahlaştırmaktır. Kibirli insanların inkar etmeleri ve doğru yoldan sapmalarının aksine, müminin hayatı Allah’ın kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirme çabası ile geçer. Mümin, her zaman için Allah’ın rızasına karşı, kendisine olmadık alternatifler öneren nefsine karşı koyar. Onu, korku, bıkkınlık, ümitsizlik, gevşeklik gibi çeşitli engelleri kullanarak yolundan döndürmeye çalışan nefsini azimle, cesaretle ve sabırla yener. Yolundan asla dönmez, çünkü bu yol onun tek dostu, tek yardımcısı ve tek dayanağı olan Allah’ın yoludur. Elbette müminin mücadelesi kendi nefsi ile sınırlı kalmaz. Kuran’da doğrudan veya dolaylı olarak çok sık bahsedilen bir konu vardır: İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma. Mümin kişi tüm aksiyonlarıyla da iyiliklerin bir temsilcisi, kötülüklerin de karşısında olan bir mücadele insanıdır.

Mümin, Cenab-ı Hakk’ın yeryüzündeki halifesidir. Yeryüzü ona emanet edilmiştir. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoyanlara, onlara baskı ve zulüm uygulayanlara karşı büyük bir fikrî mücadele yürütecektir; çünkü bu, ona Kur’an’da bildirilen bir sorumluluktur. Şu da hiç bir zaman unutulmamalıdır ki; ancak, Kur’an ahlakına bağlı insanların yön verdiği bir toplum gerçek adaleti ve doğruluğu yaşayabilir. Mümin, Allah’ın rızası için yaşayan, insanlar arasında adaleti koruyan, onları doğruya yönelten kişidir. Onlar, şartlar nasıl olursa olsun insanları kötülüklerden sakındırmak, onları güzel davranışlara teşvik etmek, onlara örnek olmak ve iyiliği “emretmek” için büyük bir çaba gösterirler. Bu çabalarında asla gevşeklik de göstermezler.

Samimî mümini sahte dindarlardan ayıran en belirgin özelliklerinden biri de, dini anlatırken, insanlardan hiçbir çıkar ummamasıdır. Para, mal, makam ya da insanların beğenisini değil, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak hedefidir. O “ecrini” (mükafatını) yalnızca Allah katında arar. Müslüman aynı zamanda üstün bir ahlak sahibidir. Dünyevî, küçük olayların peşinde bir insan olmadığı için, rahat, hoşgörülü ve bağışlayıcıdır. Hisleriyle değil, aklıyla hareket eder, öfkeye kapılmaz. Fedakar, yardımsever ve ince düşüncelidir.

Allah’tan korkmayan insanlar ise, hangi göreve gelirlerse gelsinler şahsî menfaatleri peşinde koşar. Makam, şöhret, mal, mülk elde etme yarışına girerler. Bu yüzden böyle insanların söz sahibi olduğu bir toplum yaşantısında hiçbir zaman gerçek manada huzur ve mutluluk oluşamaz.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, elbette müminin hataları da olacaktır. Bu, onun insan ve dolayısıyla bir kul olmasının gereğidir; ama Salih Müslüman hemen hataları için Allah’tan bağışlanma diler ve onları tam olarak düzeltir. Hiçbir hata, onu ümitsizliğe sürüklemez; çünkü o Allah’ın sonsuz rahmetine sığınmıştır ve samimî Müslümanlar, “çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) üzerinde bildikleri halde ısrarla durmayan kimselerdir.” (Al-i İmran/135)

Müminin dostu Allah (c.c), Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz ve Allah’a dost olan diğer müminlerdir. Eğer Allah’a düşman ise, en yakını bile artık onun için dost değildir. Allah’a bağlanmış olan bir mümin de, aralarında iman dışında hiçbir ortak özellik –aile bağı, sosyal statü, maddî imkanlar gibi- olmasa bile onun kardeşidir.

Müslüman’ın aklı da berraktır. Allah’a güvendiği ve kendisini o’na teslim ettiği için aklını kurcalayan gereksiz korkular, endişeler, üzüntüler yoktur. “Akl-ı selim” sahibidir. Bu nedenle büyük ve geniş düşünebilir, olayların inceliklerini, girift taraflarını daha güzel kavrar. Karşılaştığı olaylar hakkından isabetli kararlar verebilir. Onun bilgisi, hikmet ve akıl yüklüdür. Dünyada geçici bir süre bulunmakta olduğunun şuurundadır. Nefsini, Allah Teâla’nın hoşnut olmadığı kötülüklerden arındırarak, asıl ve ebedî yurdu olan Ahirete hazırlanmanın meşguliyetiyle dopdolu bir hayat sürer.

Rabbimizin, kendilerinden hoşnut olduğunu ve onları cennetine koyacağını bildirdiği insanlar, bahsettiğimiz özelliklere ve şu an burada belirtemediğimiz nice güzel ahlâklara sahiptirler. Peki acaba kendimize hiç sorduk mu, biz o müminlere ne kadar benziyoruz?

Kur’an’da tarif edilen mümin modeli açıkça göstermektedir ki, sorulduğunda “elhamdülillah Müslüman’ım” demekle ve arada sırada bazı ibadetleri yerine getirmekle yetinmeyen, her gecen gün kendini geliştiren, Rabbimize yapmış olduğu kullukta hiç tembellik göstermeyen örnek insanlardır. Şayet dini yaşama hususunda lakayt davranışlar göstererek yani ibadetleri yapsam da olur yapmasam da, veya kendi çıkarlarına göre bir ibadet sekli geliştirmiş ve onun uygulaması içindeyse; bu hal Allah’ın rızasına uygun değildir. Kuran’da, Allah’a kullukta ciddi olmayıp, bir ucundan ibadet edenlerin durumu şöyle anlatılır:

“İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzüstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, Ahreti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır.”(Hacc/11) Kendilerini yeterli gören bu insanların yanıldıkları bir diğer konuda, herkese iyilik yapan, hiç kimse hakkında kötülük düşünmeyen, kendilerince iyiliksever olmaları, “benim kalbim temiz, kimseye kötülüğüm yok, Allah tabî ki beni seviyordur” gibi düşüncelerle kendini kandırmaktan öteye gitmeyen fikirlere sahip olmalarıdır. Hakikatte Allah (c.c) insanlardan, Kendisine kulluk etmelerini istemektedir, yalnızca “kimseye zarar vermeyen kalbi temiz insan” olmalarını değil. Kaldı ki, Allah’a kulluk etmeyen, imandan uzak bir insanın kalbi hiçbir şekilde “temiz” olamaz. Kalbin temiz olması ancak, Allah’ın Kur’an’da bildirdiği tüm hükümleri yerine getirmekle, Yaratanın koymuş olduğu sınırları korumakla mümkün olabilir.

Müminlerin ebedi yurdu cennettir. Allah, dünyadaki çalışmalarının karşılığını onları cennetinde ağırlayarak verecektir. Cennet, insan ruhunun istediği her şeyi, hatta ayetlerin bildirdiğine göre daha da fazlasını barındıran bir güzellikler mekanıdır. Allah’ın Rahim isminin en güzel biçimleriyle ortaya çıktığı bir ebedi yurttur.

“Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) ‘çaba gösterip-yarışın,’ ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah’a ve Rasûl’üne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir.” (Hadid/21) “Orada (cennette) diledikleri her şey onlarındır; katımızda daha fazlası da var.” (Kaf/35) diye anlatılan Rabbimizin cemalinin tecelli mekanı, ebedi mutluluk ve esenlik diyarı olan cennetinden bizleri de mahrum etmemesi temennisiyle…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 4. sayısı (Temmuz 2003) için yazılmıştır.

×