150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: cafer es sadık

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 3. Bölüm

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 3. Bölüm

Hikmetli Sözleri

Ehl-i Beyt’in büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (r.a.)’in nurlu kalbine akıp gelen ilim ve feyzin çokluğu dil ile anlatılamaz. İnce marifetleri bildiren hikmetli sözleri çoktur. İşte onlardan bazıları:

’Perşembe günü ikindi vakti olunca, Allah Teâlâ, meleklerini gökten yere indirir. Meleklerin yanında gümüşten sahifeler ve altından kalemler vardır. Ertesi gün güneş batıncaya kadar Rasûlullah (s.a.s.)’a okunan salavâtı yazarlar.’

’Beş kimsenin sohbetinden, yani beş kimse ile beraber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona daima aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarayacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalpli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yani günah işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.’

’Bir mümin kardeşine ait hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa.’

’Müslüman kardeşinizden manasını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın.’

’Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin, hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin. Allah Teâlâ dünyaya emretti ki: Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmetçi ol. Senin peşinden koşana sen de zahmet, sıkıntı ver.’

’Din adamları (fâkihler), sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir.’

’Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekâtı, oruçtur. Amel (ibadet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.’

’Günahlara tevbe etmeyi geciktirmek, Allah Teâlâ’ya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır.’

’Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.’

’Şu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz:

1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak,

2. Misafire hizmet etmek,

3. Yüz tane hizmetçisi olsa, muhtaç olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek,

4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.’

’Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, ‘Mâşâallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (yani, Allah’ın dilediği olur, kuvvet O’nundur)’ desin!’

’Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisâd eden, tasarrufa riayet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır.’

’Anne-babasını üzen, onlara isyan etmiş olur. Musibet zamanında dizini döven, sevabından mahrum olur. Allah Teâlâ sabrı, musibet miktarınca indirir.’

’Takvadan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel bir şey yoktur. Bilgisizlik, cahillikten daha zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.’

’İyilik üç şeyle tamam olur: 1. O iyiliği yapmakta acele etmek, 2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, daima küçük görmek, 3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak.’

’Uzun emel sahibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir.’

’Allah (c.c.)’ın yarattığı işlere karışmak, kişinin felâketine sebep olur. Meselâ, (itiraz niyetiyle) ‘Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim…’ gibi sözler söylemek, kişinin helâkidir.’

’Kız evlâtlar, ana-babası için hayır ve hasenattırlar. Erkek evlat ise, nimettirler. Hasenât sâhibi olanlar sevap kazanır. Nimetlerden ise hesaba çekilir, sual sorulur.’

’Bir kimse, günah işlediği zaman utanmazsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenha bir yerde olduğu zaman Allah Teâlâ’dan korkmazsa, onda hayır yoktur.’

’Üç şey vardır ki, müslümanları çok aziz, şerefli eder: 1. Kendisine zulüm edeni affetmek, 2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak, 3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak.’

“İçki bütün günahın başı ve bütün şerrin anahtarı, Allah Teâlâ’ya en çok isyan edilen şeydir.”

“Mü’min, Allah’tan korkmada sanki cehennem ehli gibi, cennet ehli olacağından da ümitvâr olmalıdır.”

“Kim Allah’tan korkarsa bütün her şeyde O’ndan korkar, kim de Allah’tan korkmazsa ondan da hiçbir kimse korkmaz.”

“Üç kişi vardır ki Cennete giremez: Kan döken, içki içen, nemime yapan kimse.”

“İnsanların en vera sahibi olanı şüphe esnasında sakınan, insanların en abidi de farzları yerine getiren, insanların en zahidi de haramı terk eden, insanların en çalışkanı da günahı terk eden kimsedir.”

“Babalarınıza iyi davranın ki çocuklarınız da size iyi davransın.”

“Şüphesiz ki günah işlemek kulu rızıktan mahrum eder.”

“Her kim ihlâslı olarak ‘lâ ilâhe illallâh’ der, ihlâsı onu Allah’ın haram kıldığı şeylerden engellerse cennete girer.”

“Gökyüzünde Allah’ın müvekkel iki meleği vardır. Kim Allah için tevazu yaparsa o iki melek onu yüceltir, kim de büyüklenirse onu alçaltır.”

“Kalbi dünya ile alakalı olan kimsenin kalbi üç hasletle alakalı olur; isteği sona ermez, emelini idrak edemez ve umduğuna kavuşamaz.”

Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: ’Allah Teâlâ faizi niçin haram kıldı?’ Buyurdu ki: “İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allah Teâlâ onu haram etti. Faiz haram olmasaydı birbirine karşı iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyada menfaat bekleyen çok olurdu.”

Rivayet Ettiği Hadislerden Bazıları

Câfer-i Sâdık hazretlerinin rivayet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

’Allah Teâlâ’nın hidayete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allah Teâlâ’nın hidayet vermediğini, kimse hidayete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allah Teâlâ’nın kitabıdır. Yolların en iyisi, Rasûlullah (s.a.s)’ın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır.’

’İlim, hazinedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki, Allah Teâlâ size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevap vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icabet edenleredir.’
Rivayet ettiği hadîs-i kudsîde: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır. Bunu okuyan, kal’aya girmiş olur. Kal’ama giren de, azabımdan kurtulur.’ buyruldu.

Oğlu Musa Kâzım’a Vasiyeti

Câfer-i Sâdık hazretlerinin, oğlu Musa Kâzım için olan vasiyeti meşhurdur. Oğluna buyurdu ki:

’Ey oğlum, kendi rızkına razı ol! Kendi rızkına razı olan, kimseye muhtaç olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakir olarak ölür. Allah Teâlâ’nın taksim ettiği rızka razı olmayan, O’nu kazâ ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasının kusurunu büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür.

Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın.

Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişare eder danışır, fikrini alır.

Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyaretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sahibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar.

Ey oğlum, Allah Teâlâ’nın kitabını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur.’

Süfyan-ı Sevri’ye vasiyeti

Câfer-i Sâdık fazla konuşmazdı. Süfyân-ı Sevrî, kendisini ziyarete gitmiş; uzun süre sustuğunu görünce bir hadîs-i şerîf rivayet etmesini rica etmiş, Câfer-i Sâdık da; ’Çok sözün sana faydası yoktur. Ben atalarımdan rivayetle Rasûlullah (s.a.s.)’tan bildirilen şu üç şeyi sana anlatayım’ dedi. “Bu üç şey şudur: Allah Teâlâ’nın nimetine kavuşan ve bu nimetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah’a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zira Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de İbrâhim sûresi yedinci âyetinde; ’Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azap ederim’ buyurdu. Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tevbe ve istiğfar etsin! Zira Allah Teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istiğfâr edenlerin, günahlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını vaat ediyor. Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden sıkıntı görür ve bir belâya uğrarsa; ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.’ desin!” Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmam Câfer’in elini tuttu ve ona dedi ki: ’Hepsi, bu üçü müdür?’ Câfer-i Sâdık; ’Bunları iyi anla! Allah Teâlâ’ya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsanlara, iyiliklere kavuşursun.’ buyurdu.
Yine başka bir gün Süfyan-ı Sevri, Câfer-i Sâdık’la karşılaştığını ve kendisine tavsiyede bulunmasını istediğini söyler. Câfer-i Sâdık da Süfyan-ı Sevri’ye şöyle tavsiyede bulundu:

“Ey Süfyan! Yalancının mürüvveti, hasetçinin de rahatı yoktur.”

Süfyan-ı Sevrî, tekrar Câfer-i Sâdık’a; “Ey Rasûlullah (s.a.v)‘in oğlu, biraz daha vasiyetini fazlalaştır.” deyince, o da şöyle dedi:

“Ey Süfyan! Allah’a güven, mü’min olasın. Allah’ın vermiş olduğu rızka rıza göster; zengin olasın. Sana komşu olana iyilik et ki müslüman olasın. Fâciri arkadaş edinme; sana fücûrundan öğretir. İşlerinde Allah’tan korkanlarla beraber istişare et.”

Duası

“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Allah’ım! Senin ilminin kuşatmış olduğu her hayrı Senden istiyorum. Ve yine ilminin kuşatmış olduğu her türlü kötü şeyden de Sana sığınıyorum. Allah’ım! İşlerimin hepsinde senden sağlık ve afiyet diliyorum. Dünya ve âhiretin hüznünden de sana sığınıyorum. Dua ettiğim zaman duamı kabul eden, kendisinden istediğim zaman da bana veren Allah’a hamdolsun. Senin kudretinle dünya ve âhiret şerrinden hiçbir şey bana engel olamaz. Senden başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Ey diri olan Allah’ım! Ancak Sana tevekkül ederim.”

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Abdullah Farukî el-Müceddidî, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar, Fiav Yay. Ankara,1999, s.337-348.
2. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.3, s.192.
3. İbn-i Sa’d, Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187.
4. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, s.145.
5. İslâm Tarihi Ansiklopedisi, c.3, s.139.
6. Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmü’s-Sâdık.
7. Tabakât-ı Şa’rânî, c.1, s.111.
8. İmam Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.166.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 59. sayısı (2008 Şubat) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami

Doğumu ve Soyu

Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Sürûşân (k.s) Horasan eyâletinde bulunan Bistâm kasabasında doğmuştur. Lakabı, Sultanu’l-Ârifîn, künyesi ise Ebû Yezid’dir. Doğum tarihi, Sehlegî’nin Kitâbu’n-Nûr’unda h. 161/777 veya h. 188/803 olduğu rivayet edilir.

Dedesi Sürûşân, aslen Mecûsî bir din adamıyken müslüman olmuştur. Dindarlığıyla tanınan babası Îsâ (rh.a)’nın iki kızı ve üçü de âbid ve zâhid olan Âdem, Tayfur ve Ali adlarında üç oğlu vardı. Daha annesinin karnında iken kerâmetleri görülmeye başladı. Annesi ona hâmile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.

Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Oradan geçmekte olan Şakîk-i Belhî kendisini görüp; ’Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velîsi olacak.’ buyurdu.

Yine bir gün hadis âlimlerinden bir zât onu görünce çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu: ’Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun?’ Bâyezîd-i Bistâmî de ona; ’Evet Allah dilerse becerebiliyorum’ cevabını verince; ’Nasıl?’ diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; ’Buyur yâ Rabbî! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur’ân-ı Kerîm’i tane tane okuyor, tâzim ile rükûya varıyor, tevâzu ile secde ediyor, vedalaşarak selâm veriyorum’ deyince, o zât hayran kalarak; ’Ey sevgili ve zekî çocuk! Sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?’ diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; ’Onlar beni değil, Allah Teâlâ’nın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim?’ cevabını verdi.

Küçük yaşta iken annesi, kendisini mektebe gönderdi. Bâyezîd hazretleri, büyük bir dikkatle derse devâm ediyordu. Bir gün Kur’ân-ı Kerîm okumak için gittiği mektepte, okuduğu bir âyet-i kerîmenin (Lokman sûresi, 14) tesiri ile erkenden eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü suâl edince, şöyle cevap verdi:

’Bir ayet-i kerîme gördüm. Allah Teâlâ o âyet-i kerîmede kendisine ve sana hizmet ve itâat etmemi emrediyor. Ya benim için Allah’a dua et, sana hizmet ve itaat etmem kolay olsun ya da beni serbest bırak, hep Allah Teâlâ’ya ibâdet ile meşgul olayım’ dedi. Annesi; ’Seni Allah’a emânet ettim. Kendini O’na ver’ dedi. Bundan sonra Bâyezîd, kendini Allah’a verdi, emirlerinin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmâl etmedi.

Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allah Teâlâ’nın emri de böyle idi. Elinde olmadan iki sefer annesinin arzusunu yerine getiremedi. Bu hususu büyük pişmanlık içinde şöyle anlatır: ’Hayatımda yalnız iki defa annemin arzusunu yerine getiremedim. Her defasında mutlaka bana zararı dokundu. Birincide düştüm burnum ezildi. İkincisinde ayağım kaydı düştüm, omzumdaki su testisi kırıldı.

Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi. Annesi yattığı yerden oğluna seslenip su istedi. Bâyezîd-i Bistâmî hemen fırlayıp su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamış olduğundan çeşmeye gidip, testiyi doldurdu.

Buzlarla kaplı testi ile annesinin başına geldiğinde, annesinin tekrar dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. O halde bekledi. Nihayet annesi uyandı ve ’Su, su!’ diye mırıldandı. Bâyezîd elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuk tesiri ile eli donmuş, parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli gören annesi; ’Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elinde bekletiyorsun?’ dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî; ’Anneciğim uyandığınız zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum’ dedi. Bunun üzerine annesi; ’Yâ Rabbî! Ben oğlumdan râzıyım. Sen de râzı ol!’ diye cân u gönülden dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allah Teâlâ ona evliyâlığın çok yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsân etti.

Gençlik yıllarında yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu zaman zaman annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı ve; ’Anneciğim; beni emzirdiğin zaman, benim yüzümden haramdan bir şey aldın mı?

İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat neden olduğunu bilmiyorum’ derdi. Annesi uzun bir müddet düşündükten sonra; ’Evlâdım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocağın üstünde pişmekte olan tarhanaya komşudan izin almaksızın parmağımı batırıp ağzına koydum’ dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi.

Annesi helallik diledikten sonra yaptığı ibâdetlerden zevk almaya başladı.

Tasavvuf Tarihindeki Yeri

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) “Tayfur, Sultânu’l-Ârifîn”, “Pîr-i Bistâm” ve “Bâyezîd (Ebû Yezîd)” unvanlarıyla meşhûr olmuştur.

Bâyezîd-i Bistâmî tasavvuf yolunda üveysî olup üstadı rûhâniyet yoluyla İmam Câfer es-Sâdık (k.s) Hazretleri’dir. Fakat o, kendi asrında yaşayan birçok büyük zâttan istifâde etmiştir. Serrâc’ın kaydına göre tasavvufta ilk üstadı Ebû Ali Sindî (k.s)’dir. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.), Bâyezîd-i Bistâmî’nin otuz sene Şam civarında ikamet ederek 103 alimden istifâde ettiğini söylemektedir. Bunların en önemlilerinden biri de sekizinci İmam Ali er-Rızâ (rh.a) ve dokuzuncu İmam Ebû Ca’fer Cevâd Muhammed Takî (rh.a)’dir.

Onun yaşadığı dönem, tasavvuf târîhinde birçok büyük ve tanınmış sûfînin yaşadığı bir zaman dilimidir. Şakîk-i Belhî, Hâtem el-Esam, Ahmed b. Hadraveyh, Zünnûn, Ebû Türâb en-Nahşebî, Yahyâ b. Muâz ve Sehl b. Abdillah Tüsterî (kuddise esrâre-hüm) gibi zevât, onun görüşüp tanıştığı sûfîlerdir. Ayrıca Ma’rûf-i Kerhî, Hâris el-Muhâsibî, Seriyyü’s-Sakatî, Ebû Hafs el-Haddâd ve Hamdûn el-Kassâr (k.s.) gibi sûfîler de onunla aynı çağda yaşamışlar fakat birbirleriyle görüşmemişlerdir.

Tasavvufî Anlayışı

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri coşku ve vecd ehli bir sûfî idi. Tasavvuftaki mertebesi çok yüksektir. Yahyâ b. Muâz (k.s.)’ın kendisine; “Buradaki biri sevgi kadehinden öylesine içti ki, bir daha susamadı” diye haber gönderince, o da bu zâta; “Burada bulunanlardan biri de yedi deryâyı bir yudumda içtiği halde hâlâ ağzını açarak daha yok mu diye sormakta!” şeklinde cevap vermişti.

Bistâmî (k.s) sekr, fenâ, melâmet, tevhîd, mârifet, muhabbet, mi’râc ve îsâr gibi tasavvufun önemli konularındaki sözleri ve açıklamalarıyla tanınmaktadır. Bazı sözleri “şathiye” şeklinde sâdır olmuştur.

O, sâlikin kendinden geçip (sekr) benliğini yok ederek (fenâ) Hakk’a ermesi gerektiği düşüncesindedir. Sâlik bu dereceye ancak sürekli riyâzet, çetin nefs mücâdelesiyle birlikte derin tefekkür ve dikkatli murâkabe ile erişebilir. Sahip olduğu mertebeye aç karın ve çıplak bedenle, nefsini on iki yıl çekiçle döverek ulaştığını söyleyen Hz. Bâyezîd, bu mertebede her şeyin “bir”den ibaret olduğunu görmüş, “fenâdan da fânî” olmayı gösteren bu hâli ifâde etmek üzere “Heme ûst” (her şey O’dur) sözünü kullanmıştı.

Hakk’a giden yolun uzun olduğunu ve O’na ulaşmanın kolay olmadığını her fırsatta belirten Hz. Bâyezîd (k.s), Hakk’a erdiğini sanan birçok kimsenin aslında henüz yolda olduklarını, kendisinin de “binlerce makâmı geride bıraktıktan sonra Allah’ın mânâsında değil, lafzında olduğunu gördüğünü” söylemiştir.

Kendi benliğinden geçip Allah’a ulaşmayı “mânevî bir mi’râc” hâli olarak anlatan Bâyezîd Hazretleri, kendisinden günümüze ulaşan sözlerinde bu durumu genişçe açıklamıştır. Bâyezîd (k.s) sekr haline büyük önem verirdi. Ona göre fenâ hâli de aslında sekr halidir. İnsan Allah’a bu hâlde ve bu hâl ile yaklaşır.

İşte ona atfedilen bazı şathiyeler, onun bu sekr, yani cezbe ve vecd halinin galip olduğu zamanlarında söylediği sözleridir. Bu sözler ancak şerh ve yorumlarla anlaşılabilir. Bu sebeple Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) onun bu sözlerinden bazılarını şerh etmiştir. Yine Ruzbihân el-Baklî (k.s.) de onun bu tür sözlerini “Şerh-i Şathiyât” adlı müstakil bir eserde açıklamış ve yorumlamıştır. Bu sözlerin ona ait olduğu genellikle kabul edilmekle birlikte Şeyh Herevî (k.s.), Hz.

Bâyezîd’e isnâd edilen bu tür ifadelerin ona ait olmadığını, sonradan uydurulduğunu söylemektedir. Gerçekten de bazı fıkıh ve kelâm âlimleri bu tür sözlerini ele alarak Hz. Bâyezîd’i son derece anlayışsızca eleştirmişlerdir. Hâlbuki bu tür sözler ondan sâdır olmuş olsa bile sekr ve vecd halinde söylenen şathiyelerden dolayı kimse sorumlu tutulamayacağından, o da mâzur görülmelidir.

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) bir aşk sûfîsidir. Kendisinde sürekli baskın olan aşk halini; “Aşkın yağdığı bir sahrâya açıldım; zemîni ıslanmış; burada ayak, kara batar gibi aşka batmaktadır” sözleriyle açıklamıştır.

Ondan birçok keşf ve kerâmet nakledilmesine rağmen, Hz. Bâyezîd, olağanüstü hallere önem verilmesini istemezdi. “Falan zât su üstünde yürüyor” denildiğinde “Balıklar da aynı işi yapıyor” diyerek bunları önemsemediğini göstermiş; aslolanın şer’î hükümlere uymak olduğuna işâret etmiştir.

Bu sebeple o, şer’î edeblerden birine aykırı davranan kişiye Allah’ın velîlik sırrını emânet etmeyeceğini söylerdi. Yalnızken bile Allah’ın huzurunda bulunduğunu düşünerek daima diz üstü otururdu.

’Tevhid nedir?’ diye soranlara şöyle cevap verirdi:

“Tevhid yakîndir. Yakîn ise mahlukatın her türlü hareketini Allah’ın fiili olarak bilmek ve ef’alinde O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İnsan Rabbini tanıyıp bu tanıma duygusunda istikrara erince tevhide erer. Bunun anlamı fiillerinde O’nun hiç bir ortağı yoktur, demektir. Bu anlayış sebebiyle o şöyle münacatta bulunurdu: ’Ya Rabb, benliğimi aradan çıkar, ben seninle oldukça en büyük benim. Nefsimle oldukça en küçük benim.’

Tesirleri

Hz. Bâyezîd coşkulu davranışları, samîmî hâli ile tasavvuf târîhin boyunca, çevresindekiler üzerinde derin tesirler bırakmış ve seçkin bir zümrenin kendi görüşleri etrafında toplanmasını sağlamıştır.

Kendisini takip edenlere “Tayfûrî”, tuttuğu yola da “Tayfûriyye” veya “Bistâmiyye” adı verilmiştir. Hallâc, Şiblî, Harakânî, Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr, Nifferî, Senâî, Attâr, Câmî, İbnü’l- Arabî, İbnü’l-Fârız ve Mevlânâ gibi zâtlar da onun meşrebindendirler.

Nakşbendiyye, Şüttâriyye ve Aşkıyye gibi tasavvuf okulları onu kendilerine pîr edinmişlerdir.

Aşkı ve cezbesi ile meşhur olan Bayezîd Bistami, İbnü’l- Arabî’nin de dikkatini çekmiştir. İbn Arabî eserlerinde ondan sıkça bahseder. İbn Arabî’nin Bayezîd sevgisi, bu silsileye bağlı bulunan Nakşî meşayıhında da İbnü’l-Arabî’ye karşı bir ilgi uyandırmış, İmam-ı Rabbanî’ye kadar olan Nakşî şeyhlerinin ekserisi İbn Arabî’nin eserlerine şerhler yazmıştır. Hatta denilebilir ki, Bayezîd Bistâmî meşrebi, Nakşî silsilesinde İmam-ı Rabbani’ye kadar, bir özellik olarak devam etmiştir. İmam-ı Rabbani’den sonra bu silsile de tevhid-i vücûdî yerine, tevhid-i şuhûdî yaygınlık kazanmıştır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 60. sayısı (Mart 2008) için yazılmıştır.

×