150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: beyazidi bestami

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

On İki İmam’ın sekizincisi, Muhammed Cevâd Tâkî’nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ b. Mûsâ Kâzım b. Câfer-i Sâdık b. Muhammed Bâkır b. Ali Zeyne’l-Âbidîn b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’dir. 11 Zilkade 148/29 Aralık 765 tarihinde Medîne’de doğmuştur. Babası Mûsâ el-Kâzım, annesi Şehd, Neciyye, Necme veya Mersiye adlı bir cariyedir.
Künyesi, babasının künyesi gibi Ebü’l-Hasan’dır. Mûsâ Kâzım Hazretleri: ’Ona kendi künyemi bağışladım’ buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ’dır. Babasına dediler ki: ’Halîfe Me’mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali’yi, Rızâ diye çağırıyorsun?’ Cevâbında: ’Hayır, Allah Teâlâ ve Rasûl’ü râzı oldukları için.’ buyurdu. Ona uyanlar ve muhâlifleri ondan râzıydı. Rızâ lakabından başka her biri onun üstünlüğünü ifâde etmek için söylenmiş, Sâbır, Zekî, Velî gibi lakapları da vardır.
Ali er-Rıza, bilim ve tasavvuf ehli olması ile tanınmış, babasından hadis rivayet etmiş, Medîne’de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in mescidinde fetvalar vermiş ve hayatının büyük bir kısmını siyasetten uzak geçirmiştir.
818 (H. 203) senesi, Ramazân-ı Şerîf’in yirmi birinci perşembe günü elli beş yaşında Tûs (Meşhed)’de vefât etti. Namazını halîfe Me’mûn kıldırdı. Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızını nikâh edip, İmam’ı kendine dâmât yaptı. Yerine halîfe olmasını emir ve îlân edip, paralara ismini yazdırdı; fakat, İmam önce vefât etti.
İmam Rıza (r.a.) ilim sahibi büyük bir şahsiyetti. Bu yüzden ’Âl-i Muhammed’in âlimi’ diye ün yapmıştı. O zamanda mevcut dinlerin temsilcilerini Horasan’a davet eden Me’mûn, İmam’la münazara meclisleri tertiplerdi. İmam onları bizzat kendi delilleriyle sustururdu. İmamlığı, tasavvufta rehberliği, yani Kur’ân-ı Kerîm’in manevi hükümlerine kavuşturma vazifesi, bunu kalplere yerleştirmek, tasavvuf hallerine ve derecelerine ulaştırma vazifesi vefatına kadar sürdü. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, İmam’ın sohbeti ile şereflenip yüksek derecelere ulaştılar.
İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri Nişâbur’a gelince, yirmi binden fazla alim ve talebe kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadis-i şerîf okuması için yalvardılar. İmam Hazretleri; ’Ben, babam Mûsâ Kâzım’dan, o da babası Câfer-i Sâdık’tan, o da babası Muhammed Bâkır’dan, o da babası Ali Zeyne’l-Âbidîn’den, o da babası Hz. Hüseyin’den, o da babası Hz. Ali’den, o da Rasûlullah Efendimizden, o da Cebrâil (a.s.)’dan, o da Allah Teâlâ’dan’ buyurarak şu hadîs-i kudsîyi okudu: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır (kalemdir). Bunu okuyan, kal’ama girmiş olur. Kal’ama giren de azâbımdan kurtulur.’ İmâm Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri, bu hadîs-i kudsînin ravileri ile berâber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.
Sâlih bir müslüman, İmam Ali Rızâ ile ilgili bir menkıbesini şöyle anlatır: ’Peygamber Efendimiz’i rüyamda gördüm. Hacıların konakladıkları mescitte oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selam verdim. Önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım, on yedi tane idi. Kendi kendime on yedi yıl ömrüm kalmış, diye tabir ettim. On beş yirmi gün sonra İmam Ali Rızâ Hazretlerinin bu mescitte konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rüyamda gördüğüm gibi Rasûlullah’ın oturduğu yerde oturmuştu. Önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam on yedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde: ’Rasûlullah’tan daha fazla verilir mi?’ buyurdu.
İbrahim ibn-i Abbâs diyor ki: ’İmam Ali Rızâ öyle büyük alim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her meseleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me’mûn, kendisine çok sual sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hazret-i İmam az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaçları arayıp bulur, onlara yardım ederdi. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allah Teâlâ’ya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında; ’Hasbiyallah/Allah Teâlâ bana kâfidir.’ yazılı idi.’
Ebû İsmail Sindî isminde bir zât anlatıyor: ’Bir zaman İmam Ali Rızâ’nın huzuruna gittim. Arabî lisanından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan’ın kuzey batısında bir eyalet) lisanı ile selam verdim. Selamıma benim lisanım ile cevap verdiler. Yine Sind lisanı ile bazı sualler sordum, Sind lisânı ile gayet açık cevap verdiler. Ben; ’Efendim! Arabî lisanını hiç bilmiyorum; fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum.’ deyince, mübarek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allah Teâlâ, Hazret-i İmam hürmetine bunu bana ihsan etti.’
Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine; ’İmam Ali Rızâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’in evlatlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilaç tavsiye etsin.’ diye düşündü. O gece rüyasında İmam Ali Rızâ Hazretlerini gördü. Kendisine, ’Kimyon, sa’ter ve tuzu, su ile karıştır, iki üç kere ağzında çalkala şifa bulursun.’ buyurdu. Sabahleyin uyandığında rüyasını hatırladı; fakat rüya deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmam’ın huzuruna gidip, halini arz ettiğinde: ’Senin dilinin ilacını rüyada söylemediler mi?’ buyurdu. Tüccar, tarif ettikleri ilacı kullanınca konuşması hemen düzeldi.
Salih bir zât anlatır: ’Bir gün İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kuş geldi. İmam Hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeye başladı. Dertli olduğu belliydi. İmam Hazretleri bana sordu: ’Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?’ Ben de dedim ki: ’Ehl-i Beyt’ten olan Peygamber Efendimiz’in evlatları daha iyi bilirler.’ Hazret-i İmam; ’Bu kuş, şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor. Kalk eve gir ve o yılanı öldür!’ buyurdu. İmam Hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm.’
Halife Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi; fakat bu hürmetleri mecburiyetten idi. Çünkü İmam Hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, Hazret-i İmam geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamaya ve onu karşılamamaya karar verdiler; fakat Hazret-i İmam’ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp karşılayıp perdeyi de kaldırıyorlardı. Bir gün Hazret-i İmam geldiğinde yine ayağa kalktılar; fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgar peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgar gelip perdeyi kaldırdı. Bunu gören saray görevlileri; ’Allah Teâlâ’nın aziz ettiği kimseyi kimse küçültemez!’ diyerek eski âdetlerine devam ettiler.
Rabbim şefaatine nail eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Târih-i Taberî, c.10, s.251.
2. El-Kâmil Fi’t-Târih, c.6, s.119.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.
4. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.156.
5. Sefînetü’l-Evliyâ (Fârisî), s.26.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 22.sayısı ( Ocak 2005) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami

Doğumu ve Soyu

Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Sürûşân (k.s) Horasan eyâletinde bulunan Bistâm kasabasında doğmuştur. Lakabı, Sultanu’l-Ârifîn, künyesi ise Ebû Yezid’dir. Doğum tarihi, Sehlegî’nin Kitâbu’n-Nûr’unda h. 161/777 veya h. 188/803 olduğu rivayet edilir.

Dedesi Sürûşân, aslen Mecûsî bir din adamıyken müslüman olmuştur. Dindarlığıyla tanınan babası Îsâ (rh.a)’nın iki kızı ve üçü de âbid ve zâhid olan Âdem, Tayfur ve Ali adlarında üç oğlu vardı. Daha annesinin karnında iken kerâmetleri görülmeye başladı. Annesi ona hâmile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.

Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Oradan geçmekte olan Şakîk-i Belhî kendisini görüp; ’Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velîsi olacak.’ buyurdu.

Yine bir gün hadis âlimlerinden bir zât onu görünce çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu: ’Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun?’ Bâyezîd-i Bistâmî de ona; ’Evet Allah dilerse becerebiliyorum’ cevabını verince; ’Nasıl?’ diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; ’Buyur yâ Rabbî! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur’ân-ı Kerîm’i tane tane okuyor, tâzim ile rükûya varıyor, tevâzu ile secde ediyor, vedalaşarak selâm veriyorum’ deyince, o zât hayran kalarak; ’Ey sevgili ve zekî çocuk! Sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?’ diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; ’Onlar beni değil, Allah Teâlâ’nın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim?’ cevabını verdi.

Küçük yaşta iken annesi, kendisini mektebe gönderdi. Bâyezîd hazretleri, büyük bir dikkatle derse devâm ediyordu. Bir gün Kur’ân-ı Kerîm okumak için gittiği mektepte, okuduğu bir âyet-i kerîmenin (Lokman sûresi, 14) tesiri ile erkenden eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü suâl edince, şöyle cevap verdi:

’Bir ayet-i kerîme gördüm. Allah Teâlâ o âyet-i kerîmede kendisine ve sana hizmet ve itâat etmemi emrediyor. Ya benim için Allah’a dua et, sana hizmet ve itaat etmem kolay olsun ya da beni serbest bırak, hep Allah Teâlâ’ya ibâdet ile meşgul olayım’ dedi. Annesi; ’Seni Allah’a emânet ettim. Kendini O’na ver’ dedi. Bundan sonra Bâyezîd, kendini Allah’a verdi, emirlerinin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmâl etmedi.

Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allah Teâlâ’nın emri de böyle idi. Elinde olmadan iki sefer annesinin arzusunu yerine getiremedi. Bu hususu büyük pişmanlık içinde şöyle anlatır: ’Hayatımda yalnız iki defa annemin arzusunu yerine getiremedim. Her defasında mutlaka bana zararı dokundu. Birincide düştüm burnum ezildi. İkincisinde ayağım kaydı düştüm, omzumdaki su testisi kırıldı.

Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi. Annesi yattığı yerden oğluna seslenip su istedi. Bâyezîd-i Bistâmî hemen fırlayıp su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamış olduğundan çeşmeye gidip, testiyi doldurdu.

Buzlarla kaplı testi ile annesinin başına geldiğinde, annesinin tekrar dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. O halde bekledi. Nihayet annesi uyandı ve ’Su, su!’ diye mırıldandı. Bâyezîd elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuk tesiri ile eli donmuş, parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli gören annesi; ’Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elinde bekletiyorsun?’ dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî; ’Anneciğim uyandığınız zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum’ dedi. Bunun üzerine annesi; ’Yâ Rabbî! Ben oğlumdan râzıyım. Sen de râzı ol!’ diye cân u gönülden dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allah Teâlâ ona evliyâlığın çok yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsân etti.

Gençlik yıllarında yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu zaman zaman annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı ve; ’Anneciğim; beni emzirdiğin zaman, benim yüzümden haramdan bir şey aldın mı?

İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat neden olduğunu bilmiyorum’ derdi. Annesi uzun bir müddet düşündükten sonra; ’Evlâdım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocağın üstünde pişmekte olan tarhanaya komşudan izin almaksızın parmağımı batırıp ağzına koydum’ dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi.

Annesi helallik diledikten sonra yaptığı ibâdetlerden zevk almaya başladı.

Tasavvuf Tarihindeki Yeri

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) “Tayfur, Sultânu’l-Ârifîn”, “Pîr-i Bistâm” ve “Bâyezîd (Ebû Yezîd)” unvanlarıyla meşhûr olmuştur.

Bâyezîd-i Bistâmî tasavvuf yolunda üveysî olup üstadı rûhâniyet yoluyla İmam Câfer es-Sâdık (k.s) Hazretleri’dir. Fakat o, kendi asrında yaşayan birçok büyük zâttan istifâde etmiştir. Serrâc’ın kaydına göre tasavvufta ilk üstadı Ebû Ali Sindî (k.s)’dir. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.), Bâyezîd-i Bistâmî’nin otuz sene Şam civarında ikamet ederek 103 alimden istifâde ettiğini söylemektedir. Bunların en önemlilerinden biri de sekizinci İmam Ali er-Rızâ (rh.a) ve dokuzuncu İmam Ebû Ca’fer Cevâd Muhammed Takî (rh.a)’dir.

Onun yaşadığı dönem, tasavvuf târîhinde birçok büyük ve tanınmış sûfînin yaşadığı bir zaman dilimidir. Şakîk-i Belhî, Hâtem el-Esam, Ahmed b. Hadraveyh, Zünnûn, Ebû Türâb en-Nahşebî, Yahyâ b. Muâz ve Sehl b. Abdillah Tüsterî (kuddise esrâre-hüm) gibi zevât, onun görüşüp tanıştığı sûfîlerdir. Ayrıca Ma’rûf-i Kerhî, Hâris el-Muhâsibî, Seriyyü’s-Sakatî, Ebû Hafs el-Haddâd ve Hamdûn el-Kassâr (k.s.) gibi sûfîler de onunla aynı çağda yaşamışlar fakat birbirleriyle görüşmemişlerdir.

Tasavvufî Anlayışı

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri coşku ve vecd ehli bir sûfî idi. Tasavvuftaki mertebesi çok yüksektir. Yahyâ b. Muâz (k.s.)’ın kendisine; “Buradaki biri sevgi kadehinden öylesine içti ki, bir daha susamadı” diye haber gönderince, o da bu zâta; “Burada bulunanlardan biri de yedi deryâyı bir yudumda içtiği halde hâlâ ağzını açarak daha yok mu diye sormakta!” şeklinde cevap vermişti.

Bistâmî (k.s) sekr, fenâ, melâmet, tevhîd, mârifet, muhabbet, mi’râc ve îsâr gibi tasavvufun önemli konularındaki sözleri ve açıklamalarıyla tanınmaktadır. Bazı sözleri “şathiye” şeklinde sâdır olmuştur.

O, sâlikin kendinden geçip (sekr) benliğini yok ederek (fenâ) Hakk’a ermesi gerektiği düşüncesindedir. Sâlik bu dereceye ancak sürekli riyâzet, çetin nefs mücâdelesiyle birlikte derin tefekkür ve dikkatli murâkabe ile erişebilir. Sahip olduğu mertebeye aç karın ve çıplak bedenle, nefsini on iki yıl çekiçle döverek ulaştığını söyleyen Hz. Bâyezîd, bu mertebede her şeyin “bir”den ibaret olduğunu görmüş, “fenâdan da fânî” olmayı gösteren bu hâli ifâde etmek üzere “Heme ûst” (her şey O’dur) sözünü kullanmıştı.

Hakk’a giden yolun uzun olduğunu ve O’na ulaşmanın kolay olmadığını her fırsatta belirten Hz. Bâyezîd (k.s), Hakk’a erdiğini sanan birçok kimsenin aslında henüz yolda olduklarını, kendisinin de “binlerce makâmı geride bıraktıktan sonra Allah’ın mânâsında değil, lafzında olduğunu gördüğünü” söylemiştir.

Kendi benliğinden geçip Allah’a ulaşmayı “mânevî bir mi’râc” hâli olarak anlatan Bâyezîd Hazretleri, kendisinden günümüze ulaşan sözlerinde bu durumu genişçe açıklamıştır. Bâyezîd (k.s) sekr haline büyük önem verirdi. Ona göre fenâ hâli de aslında sekr halidir. İnsan Allah’a bu hâlde ve bu hâl ile yaklaşır.

İşte ona atfedilen bazı şathiyeler, onun bu sekr, yani cezbe ve vecd halinin galip olduğu zamanlarında söylediği sözleridir. Bu sözler ancak şerh ve yorumlarla anlaşılabilir. Bu sebeple Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) onun bu sözlerinden bazılarını şerh etmiştir. Yine Ruzbihân el-Baklî (k.s.) de onun bu tür sözlerini “Şerh-i Şathiyât” adlı müstakil bir eserde açıklamış ve yorumlamıştır. Bu sözlerin ona ait olduğu genellikle kabul edilmekle birlikte Şeyh Herevî (k.s.), Hz.

Bâyezîd’e isnâd edilen bu tür ifadelerin ona ait olmadığını, sonradan uydurulduğunu söylemektedir. Gerçekten de bazı fıkıh ve kelâm âlimleri bu tür sözlerini ele alarak Hz. Bâyezîd’i son derece anlayışsızca eleştirmişlerdir. Hâlbuki bu tür sözler ondan sâdır olmuş olsa bile sekr ve vecd halinde söylenen şathiyelerden dolayı kimse sorumlu tutulamayacağından, o da mâzur görülmelidir.

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) bir aşk sûfîsidir. Kendisinde sürekli baskın olan aşk halini; “Aşkın yağdığı bir sahrâya açıldım; zemîni ıslanmış; burada ayak, kara batar gibi aşka batmaktadır” sözleriyle açıklamıştır.

Ondan birçok keşf ve kerâmet nakledilmesine rağmen, Hz. Bâyezîd, olağanüstü hallere önem verilmesini istemezdi. “Falan zât su üstünde yürüyor” denildiğinde “Balıklar da aynı işi yapıyor” diyerek bunları önemsemediğini göstermiş; aslolanın şer’î hükümlere uymak olduğuna işâret etmiştir.

Bu sebeple o, şer’î edeblerden birine aykırı davranan kişiye Allah’ın velîlik sırrını emânet etmeyeceğini söylerdi. Yalnızken bile Allah’ın huzurunda bulunduğunu düşünerek daima diz üstü otururdu.

’Tevhid nedir?’ diye soranlara şöyle cevap verirdi:

“Tevhid yakîndir. Yakîn ise mahlukatın her türlü hareketini Allah’ın fiili olarak bilmek ve ef’alinde O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İnsan Rabbini tanıyıp bu tanıma duygusunda istikrara erince tevhide erer. Bunun anlamı fiillerinde O’nun hiç bir ortağı yoktur, demektir. Bu anlayış sebebiyle o şöyle münacatta bulunurdu: ’Ya Rabb, benliğimi aradan çıkar, ben seninle oldukça en büyük benim. Nefsimle oldukça en küçük benim.’

Tesirleri

Hz. Bâyezîd coşkulu davranışları, samîmî hâli ile tasavvuf târîhin boyunca, çevresindekiler üzerinde derin tesirler bırakmış ve seçkin bir zümrenin kendi görüşleri etrafında toplanmasını sağlamıştır.

Kendisini takip edenlere “Tayfûrî”, tuttuğu yola da “Tayfûriyye” veya “Bistâmiyye” adı verilmiştir. Hallâc, Şiblî, Harakânî, Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr, Nifferî, Senâî, Attâr, Câmî, İbnü’l- Arabî, İbnü’l-Fârız ve Mevlânâ gibi zâtlar da onun meşrebindendirler.

Nakşbendiyye, Şüttâriyye ve Aşkıyye gibi tasavvuf okulları onu kendilerine pîr edinmişlerdir.

Aşkı ve cezbesi ile meşhur olan Bayezîd Bistami, İbnü’l- Arabî’nin de dikkatini çekmiştir. İbn Arabî eserlerinde ondan sıkça bahseder. İbn Arabî’nin Bayezîd sevgisi, bu silsileye bağlı bulunan Nakşî meşayıhında da İbnü’l-Arabî’ye karşı bir ilgi uyandırmış, İmam-ı Rabbanî’ye kadar olan Nakşî şeyhlerinin ekserisi İbn Arabî’nin eserlerine şerhler yazmıştır. Hatta denilebilir ki, Bayezîd Bistâmî meşrebi, Nakşî silsilesinde İmam-ı Rabbani’ye kadar, bir özellik olarak devam etmiştir. İmam-ı Rabbani’den sonra bu silsile de tevhid-i vücûdî yerine, tevhid-i şuhûdî yaygınlık kazanmıştır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 60. sayısı (Mart 2008) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 2

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 2

Ahlakı ve Hayatından Tablolar

Bâyezîd-i Bistâmî yağmurlu bir havada Cuma namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak halde yağan yağmur, yolu çamur haline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca camiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek: ’Onunla helâlleşmeden nasıl Cuma namazı kılabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allah’ın huzurunda durursun?’ diye düşündü ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı.

Kapıyı açan mecûsî: ’Buyrun bir arzunuz mu var?’ diye sorunca: ’Sizden özür dilemeye geldim.’ dedi.

Mecûsî hayretle: ’Ne özrü?’ diye sordu.

O da: ’Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu’ deyince,

Mecûsî hayretle: ’Peki ama ne zararı var? Zaten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî: ’Doğru ama, bu bir haktır ve sahibinin rızasını almak lazımdır’ dedi.

Mecûsî: ’Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dininiz mi öğretti?’ diye sorunca: ’Evet dinimiz ve bu dinin Peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm öğretti’ dedi.

Mecûsî: ’O halde biz niçin bu dine girmiyoruz?’ diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.

*

Bir gün Yûsuf Bahirânî isminde bir zât kendi kendine: ’Bâyezîd-i Bistâmî’nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir keramet gösterirse velî olduğunu kabul edeyim. Böylece onu imtihan etmiş olayım’ diye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî’nin bulunduğu yere geldi. Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki:’Biz kerametlerimizi, talebelerimizden Ebû Saîd Râî’ye havâle ettik. Sen ona git.’ Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî’yi sahrada buldu.

Kendisi namaz kılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse kendisinden taze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamanı da değildi. Ebû Saîd Râî, asasını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kısmını da kendi tarafına dikti. Allah’ın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve taze üzüm verdi. Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzümler beyaz, gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin renklerinin farklı olmasının sebebini sordu. Ebû Saîd Râî: ’Ben, Rabbimden yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile istedin.

Dolayısıyla renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana geldi’ buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tenbih etti. O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat kilimi Arafat’ta kaybetti. Çok aradı ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm’a, Bâyezîd hazretlerinin yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî’nin önünde duruyor. Bu hâdiselere şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan, kerâmet istediğine çok pişman oldu. Tövbe ve istiğfâr edip, Bâyezîd-i Bistâmî’nin talebeleri arasına katıldı.

*

Taatlerde bulunan bazı afetlerin insanı masiyete düşüreceğine dikkat çeker, ibadetlerde ihlası önde tutmayı esas alırdı. Müslümanlar arasında ’kendisinden daha şerli kimse’ bulunduğunu zannedenlerin tevazu nimetinden mahrum olacağını ve kibirli sayılacağını söylerdi. Çünkü ona göre gerçek tevazu; nefs için bir makam ve hal görmemek, halk içinde kendisinden daha şerli bir kimse bilmemekti.

*

İlgi ve kaygıların dağınıklık ve çokluğunun insanı zihnen ve kalben meşgul edeceğine işaret için ’mutlu kimsenin ilgi ve kaygısını teke indiren kimse olduğunu söylerdi. Çünkü kaygısı tek olanı, gözlerinin gördüğü, kulaklarının duyduğu şeyler meşgul etmezdi.’

*

Bayezîd Bistâmî zahidliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağını, dünya ve içindekileri bırakmak; ikinci basamağını ahiret ve ahirete aid şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak; üçüncü basamağını da Allah’tan başka herşeyden kalbi bağı kesmek olarak anlatırdı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 62. sayısı (2008 Mayıs) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 3

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 3

Manevî Dünyasından Bazı Örnekler

Bâyezîd-i Bistâmî hocalarından birinin huzurunda bulunuyordu. Hocası: ’Şu rafdaki kitabı getir.’ dedi. Bâyezîd: ’Hangi rafdaki kitabı istiyorsunuz efendim?’ dedi. Hocası: ’Bunca zamandır buraya gelip gidiyorsun. Dershânede oturduğun yerin üstündeki rafı diyorum.’ deyince, Bâyezîd-i Bistâmî: ’Efendim, mübârek sohbetinizi dinlemekteki dikkat ve edebe riâyetten dolayı, şu âna kadar başımı kaldırıp etrafa bakmış değilim’ diye cevap verdi. Hocası bu söz karşısında ’Mâdem ki durum böyledir. Senin işin tamamdır. Şimdi artık Bistam’a dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarına öğretebilirsin’ buyurdu.*Bir gün kendisine: ’Mürşidin, yol göstericin kimdir?’ diye sordular. O da: ’Bir kadın’ dedi. ’Bu nasıl olur?’ dediler. Cevabında şöyle buyurdu: ’Bir gün Allah Teâlâ’nın sevgisi ile, kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için bana ricâda bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir arslana işâret ettim. Kafes açılıp, arslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan kerâmet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcûb oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için; ’Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?’ dedim. Kadın; ’Zâlim Bâyezîd’i gördüm diyeceğim.’ dedi. Ben hayretle; ’Neden?’ diye sordum. Kadın şöyle cevap verdi: ’Allah Teâlâ, bu arslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar sana kerâmet sâhibi desinler diye yapmış isen çok fenâ’ dedi. Bunun üzerine çok ağlayıp istigfâr ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydana gelse, ’Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah, Nûh Neciyullah, İbrâhim Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah’ yazısını veya bir nûr görüyorum. Böylece, benden meydana gelen hâllerin doğru olduklarının, Allah Teâlâ tarafından tasdik olunduğunu anlıyorum.’*Kendisi keramet izharından kaçınır ve bunun kendisi için manevi düşüşe vesile olmasından korkardı. Şöyle anlatırdı: Bir gün Dicle kenarına vardım, nehrin iki yakası bana yol vermek için birleşti. Ben yemin ederek ’Buna aldanmam’ dedim. Çünkü, halkın yarım akçeye geçtiği yoldan otuz yıllık amelimi zayi ederek geçmek istemezdim. Bana Kerim lazım, keramet değil.*Bâyezîd-i Bistâmî’ye: ’Bu yüksek makamlara nasıl kavuştunuz?’ diye sordular. Cevabında şöyle anlattı: ’Bir gece herkesin uyuduğu bir sırada, Bistâm’dan çıktım. Ay her tarafı aydınlatıyordu. Giderken aniden karşımda çok heybetli bir makam gördüm. On sekiz bin âlem onun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklım başımdan gitti. Beni fevkalâde bir hâl kapladı. O halde iken; ’Yâ Rabbî! Bu kadar büyük, bu kadar güzel bir dergâh acaba niçin böyle boş?’ dedim. Hemen; ’Bu dergâhın boşluğu, kimse gelmediği için değil, belki gelenlerin lâyık olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle gelenleri bizim kabul etmeyişimizdendir’ diyen bir ses duydum. Bir an, herkesin bu huzûra kavuşması için şefâatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, bu şefâat makâmının Sultânu’l-Enbiyâ Muhammed Mustafa Efendimize mahsus olduğunu hatırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefâat makâmına karşı edebe riâyetsizlik olacağını anlayıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir ses duydum ki; ’Ey Bâyezîd, Sultânu’l-Enbiyâ’ya olan muhabbetin ve edebe riâyetin sebebiyle, biz de senin edeb ve mertebeni yükseltiyoruz. Kıyamete kadar, Sultânu’l-Ârifîn, diye anılırsın buyuruyordu.’*Bâyezîd-i Bistâmî, Allah Teâlâ’nın aşkı ile öyle bir halde idi ki, O’ndan başka hiçbir şeyi hatırlamazdı. Yirmi yıl yanında bulunan ve hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında; ’Yavrum ismin nedir?’ diye sorardı. Bir defasında, o talebe dedi ki; ’Efendim. Yirmi yıldır hiç ayrılmadan, hizmetinizde bulunmakla şerefleniyorum. Lâkin her defâsında ismimi sormanızın hikmetini anlıyamadım.’ Bâyezîd-i Bistamî; ’Evlâdım, kusura bakma. Her defasında ismini soruyorum. Allah Teâlâ’nın muhabbeti kalbime gelince, beni öyle bir hâl kaplıyor ki, O’ndan başka her şeyi unutuyorum. Senin ismini de hatırımda tutmaya çalışıyorum, fakat böyle hâl olunca unutuyorum. Sen hiç üzülme’ buyurup talebesinin gönlünü aldı.*Bir gün yakınları kendisine; ’Efendim, filan yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sâhibi bir velîdir’ dediler ve daha başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî; ’Madem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu’ buyurdular. Talebelerinden bazıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: ’Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riâyette zayıf birisine, nasıl olur da kerâmet sâhibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allah Teâlâ’nın evliyâsından olması mümkün değildir’ buyurdu.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 63. sayısı (2008 Haziran) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami IV

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami IV

Manevî Dünyasından Bazı Örnekler
İmam-ı Yafiî anlatır: Birisi Abdurrahman bin Yahya’ya tevekkülden sorunca “Elini ejderhanın ağzına soksan ve bileğine kadar ağzına girse, Allah ile olup başkasından korkmamandır’ buyurdu. Bâyezid hazretlerine de tevekkülden sormaya gittim. Kapıyı çaldım.

Birden ’Abdurrahman’ın sözü sana kafi gelmedi mi?’ buyurdu. Kapıyı açın dedim. ’Sen beni ziyarete gelmedin, cevabını da kapının arkasından aldın’ buyurdu. Ve bana kapıyı açmadı, gittim, bir sene sonra ziyaretine geldim. Bir ay kadar yanında kaldım. Bu zaman içinde kalbimden geçen her şeyi bana haber verirdi.

*

Sultânu’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî’yi bir gece uyku bastırıp, sabah namazına uyanamadı. Namazını kazâ edip o kadar ağlayıp inledi ki, bir ses işitti. ’Ey Bâyezîd, bu günahını affeyledim. Bu pişmanlık ve ağlamana da, ayrıca yetmiş bin namaz sevâbı ihsân eyledim’ diyordu. Aradan birkaç ay geçtikten sonra onu, yine uyku bastırdı. Şeytan gelip, Bâyezîd-i Bistâmî’nin mübârek ayağından tutarak uyandırdı ve; ’Kalk namazın geçmek üzeredir’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî, şeytan’a; ’Ey mel’ûn! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesin namazının geçmesini, kazâya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl oldu da beni uyandırdın?’ buyurunca, Şeytan şu cevâbı verdi: ’Birkaç ay önce sabah namazını kaçırdığında, pişmanlığın ve üzüntün sebebiyle çok ağlayıp inlediğin için ayrıca yetmiş bin namaz sevabı almıştın. Bu gün, onu düşünerek, sadece vaktin namazının sevabına kavuşasın da, yetmiş bin namaz sevabına kavuşmayasın diye seni uyandırdım’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’nin zamanında pek çok velî vardı. Hepsi de ibâdet, riyâzet, keşif ve kerâmet sâhibi idi. Fakat asrın kutupluğu, ümmî bir demircinin üzerinde idi. O, bu işin sır ve hikmetine karşı hayretler içindeydi. Çoluk çocuğunun nafakası için geceli gündüzlü örs başından ayrılmayan demirciyi görmek istedi. Bir gün dükkânına gitti. Selâm verdi. Onu görünce, çocuklar gibi sevindi. Ellerine sarıldı, uzun uzun öptü ve ondan dua etmesi ricasında bulundu. Henüz keşif âlemine girmemiş olduğu için demirci kendi makamından habersizdi. Bâyezîd-i Bistâmî’den dua isteyince dedi ki: ’Ben senin ellerinden öpeyim de, sen bana dua et! Sizin duanıza muhtaç olan benim!’ O ise şöyle cevap verdi: ’Benim sana dua etmemle, içimdeki dert hafiflemez ki!’ Bunun üzerine o da; ’Derdin nedir, söyle de bir çare arayalım?’ dedi. ’Acaba kıyâmet gününde, bunca insanın hâli ne olur? Bunu düşünmekten, buna yanmaktan başka derdim yok!’ dedikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bâyezîd-i Bistâmî’yi de ağlattı. O vakit içinden; ’Bunlar nefsim, nefsim diyenlerden değil, ümmetim ümmetim diyenlerdendir’ diyen bir ses duydu. Hemen içindeki hayret silindi. Kutupluk makâmının bu demirciye niçin verildiğini sezdi. Anladı ki, böyleleri, sevgili Peygamber Efendimizin kalbine her an bağlıdır. Onun hakîkatine mazhardır. Demirciye dedi ki: ’İnsanların azap çekmesinden sana ne?’ Demirci de; ’Bana mı ne? Benim fıtratımın mayası, şefkat suyuyla yoğrulmuştur. Cehennem ehlinin bütün azâbını bana yükleseler de, onları bağışlasalar, ben saâdete ererim ve derdimden kurtulurum’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî, kabristanda çok dolaşırdı. Bir gece gezerken, gece bekçisi elindeki sopayla vurdu. Bâyezîd; ’Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.’ dedi. Bekçi birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı. Bâyezîd Hazretleri eve dönünce talebelerine sopanın fiyatını sordu. O kadar parayı bir keseye koyarak, bir miktar tatlı ile beraber bir talebesiyle, o bekçiye gönderdi. Bir de mektup yazarak bekçiye vermesini söyledi. Mektup şöyle idi: ’Muhterem Bekçi Efendi, belki beni hırsız sanarak dövdün. Kabahat bendedir. Gece kabristanda gezmeseydim, dövmezdin. Sopanızın kırılmasına da sebeb oldum. Gönderdiğim parayla kendine bir sopa al! Sopanın kırılma üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığım tatlıyı ye! Allah’ın selâmı üzerine olsun.’ Genç bekçi mektubu okuyunca, gelip özür dileyerek tövbe etti. Onunla birlikte birkaç bekçi daha hak yola girdi.

*

Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir devesi vardı. Azığını ve eşyasını o deveye yüklemişti. Birisi kendisine; ’Bu kadar uzun yol için, bu kadar yük bu deveye fazla gelmez mi?’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; ’Acaba yükü taşıyan deve midir? Dikkat et bakalım, devenin sırtında yük var mı?’ dedi. O kimse dikkatle baktığında gördü ki, yük devenin sırtından bir karış yukarıda durmaktadır. O kimse hayretini gizleyemeyip; ’Sübhânallah! Ne kadar acâib bir iş!’ deyince, Bâyezîd-i Bistâmî; ’Halimi sizden gizlesem, bana dil uzatıyorsunuz. Halimi size açık açık göstersem hayret ediyorsunuz, tâkat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum!’ buyurdu ve yoluna devam etti. Ziyaretleri esnasında kendisine, annesinin hizmetine gitmesi bildirildi. Bistâm’a giden bir kâfile ile hemen yola çıktı. Bistâm’a geldiği duyulunca bütün halk yollara dökülüp, kendisini karşıladılar. Seher vakti evlerine geldi. Annesi abdest almış şöyle dua ediyordu: ’Yâ Rabbî! Benim garib oğlumu her kötülükten muhâfaza buyur. Büyükleri kendisinden hoşnûd eyle. Oğluma güzel hâller ve iyilikler ihsân buyur…’ Bunun üzerine Sultan-ül-Ârifîn kapıyı çalıp izin istedi. Annesinin ’Kim o?’ sualine, Bâyezîd-i Bistâmî; ’Senin garîb oğlun’ cevabını verdi. Annesi koşup kapıyı açtı ve; ’Senden ayrılık hasretiyle ağlaya ağlaya saçlarıma ak düştü, belim büküldü’ dedi.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 64. sayısında (2008 Temmuz) yayımlanmıştır

Silsile-i Fârûkiyye… Beyazıd-i Bistami’nin Manevi Dünyasından Tablolar

Silsile-i Fârûkiyye… Beyazıd-i Bistami’nin Manevi Dünyasından Tablolar

Bâyezîd-i Bistâmî bir sene hac dönüşünde Hemedan’a uğrayıp, oradan bir miktar tohum satın aldılar. Bistâm’a gelip, Hemedan’dan aldığı tohum torbasını açınca, içinde bir kaç karınca bulunduğunu gördü. Bunları yuvalarından ayırmanın münasip olmayacağını düşünüp, tekrar Hemedan’a gitti. Tohumu aldığı yere bırakıp, ondan sonra Bistâm’a döndü.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gece, talebelerinden bir kısmı ile bir yere misafir oldular. Ev sahibi, evin aydınlanması için bir kandil yaktı. Bâyezîd-i Bistâmî yanında bulunanlara; ’Bu kandilde bir gariplik görüyorum. Yanıyor ama ışık vermiyor. Hikmeti nedir?’ diye sordu. Ev sahibi; ’Efendim, biz bu kandili komşumuzdan bir geceliğine yakmak için emanet almıştık. Bu akşam ikinci kez yakıyoruz’ deyince, Bâyezîd, kandili söndürdü ve hemen kandili sahibine götürüp teslim edin.

“Arzu ederseniz, bir gece daha yakmak için izin isteyin” buyurdu. Ev sahibi kandili alıp komşusuna götürdü. Olanları anlattı ve tekrar izin alıp geri getirdi. Eve gelince kandili yaktılar ve oda aydınlandı. Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: ’İşte şimdi ışığını görüyorum.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yanlışlıkla bir karıncayı öldürdü. Haberi olunca, çok pişman olup üzüldü. Ölü karıncayı avucuna alıp, şefkat, merhamet ve hüzün ve kırık kalbi ile karıncaya üfürünce, Allah Teâlâ’nın izni ile karınca canlanıp yürümeye başladı.

*

Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takip etmekte olduğunu fark edip döndü ve gence; ’Niçin beni takip ediyorsun, istediğin nedir?’ dedi. Genç edeple; ’Efendim, sizin gibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben de kazanayım’ dedi. Cevabında; ’Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim derimin içine girsen istifade edemezsin. Bu, Allah Teâlâ’nın bir lütfudur’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün talebeleriyle giderken delilerin bulunduğu bir tımarhânenin önünden geçiyorlardı. Talebelerinden birisi, orada delilerin tedavileri için bir şeyler yapmaya çalışan baştabibe yaklaşıp; ’Günah hastalığı ile hasta olanlar için bir ilacınız var mıdır?’ diye sordu. Baştabib cevap veremeyip susunca, ayağı zincirle bağlı delilerden biri, Bâyezîd’in teveccühü ile şöyle dedi: ’O derdin ilâcı şöyledir: Tövbe kökünü istigfâr yaprağıyla karıştırıp, kalp havanına koyarak, tevhîd tokmağıyla iyice dövmeli. Sonra insaf eleğinden eleyip, gözyaşıyle hamur etmeli. Daha sonra Aşkullah ateşinde pişirip, muhabbet-i Muhammediyye balından katarak, gece gündüz kanâat kaşığıyla yemelidir.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yolda giderken yanından geçen bir köpeği gördü. Köpeğe değip necâset bulaşmasın diye eteklerini topladı. O anda köpek dile gelip, şöyle dedi: ’Benden sana bulaşacak kir, üç defa yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsindeki kibir kiri yedi deryâda yıkansa temiz olmaz.’

Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî, köpeğe: ’Senin dışın pis, benim ise içim. Gel beraber olalım da belki birbirimize faydamız olur’ dedi.

Köpek de: ’Sen benimle yoldaş ve arkadaş olamazsın. Zîrâ halk beni horlar, sana tâzim eder. Beni gören taşlar, seni gören ise iltifâta başlar ve ’Ârifler sultanına selâm olsun!’ der. Benim yarına yiyecek bir kemiğim bile yok, ama senin bir ambar buğdayın var’ cevâbını verdi. Bâyezîd-i Bistâmî bu cevaptan kederlendi, bir köpeğin yol arkadaşı olmaya bile lâyık değilim, diye üzüldü.

*

Bâyezîd-i Bistâmî namaz kılmak için mescide gelince kapıda biraz durur ve ağlardı. Sebebini soranlara: ’Camiyi, vücûdumla kirletmekten korkuyorum. Tövbe edip Allah’a yalvarıyorum, ondan sonra giriyorum’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’ye; ’Nefsine verdiğin en hafif cezâ nedir?’ diye sordular. Cevabında; ’Bir defâsında nefsim, bir itâatsizlikte bulundu. Buna ceza olarak bir yıl boyunca hiç su içmedim’ buyurdu.

*

Bir defâsında Bâyezîd hazretlerinin kalbine şöyle ilhâm olundu: ’Ey Bâyezîd! Hazînelerim, başkaları tarafından yapılan ibadetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın.’

Bâyezîd; ’Yâ Rabbî! Hazînende bulunmayan şey nedir?’ dedi.

Kalbime ilhâm olundu ki: ’Âcizlik, zavallılık, çâresizlik, zillet ve ihtiyaç.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir defâsında şöyle anlattı: Bizim ruhumuzu, semalara götürdüler. Cennet’i, Cehennem’i gösterdiler. Hiçbir şeye bakmadım. Hep Allah’ı düşünüyordum. Nice makamlardan geçirdiler. Nihayet ezeliyyet ağacını gördüm. Sonra; ’Yâ Rabbî! Sana gelebilmem için beni benliğimden kurtar’ diye yalvardım. Bana bildirildi ki:’Ey Bâyezîd! Benliğinden kurtulup bana yaklaşman, Sevgili Peygamberime tâbi olmana bağlıdır. O’nun ayağının tozunu, gözüne sürme yap. O’nun bildirdiği hükümlere uymaya devâm et. (Tasavvuf ehli arasında bu menkıbeye Bâyezîd’in mîrâcı denir.)

*

Bir gün Bâyezîd’e:’Peygamberler hakkında ne buyurursunuz?’ diye sordular. Cevabında buyurdu ki: ’Biz onlar hakkında bir şey söyleyemeyiz ve onları anlayamayız. Hallerini anlamaktan âciziz. Onlar, bizim anlayabildiğimizden çok daha yüksektirler. Diğer insanlar, büyük velîleri ne kadar anlıyabilirse, velîler de Peygamberleri ancak o kadar tanıyabilirler.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî, yanında bulunanlara: ’Allah Teâlâ, kendilerinden râzı olduğu kimseleri Cennet’ine koyuyor değil mi?’ diye sordu.

Onlar: ’Evet efendim, öyledir’ diye cevap verdiler.
Bunun üzerine: ’Bir kimse, Allah’ın rızâsına kavuştuktan sonra, bir anlık duyduğu zevk ve saâdet, Cennet’teki bin köşkten daha fazladır’ buyurdular.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir defasında bir imamın arkasında namaz kıldı. Namazdan sonra imam, Bâyezîd’e: ’Siz bir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da bir şey istemiyorsunuz. O halde siz, nafakanızı nereden temin ediyorsunuz?’ dedi.

Bâyezîd Bistâmî bunu duyunca: ’Ben hemen namazımı iâde edeyim. Zîrâ rızıkları kimin verdiğini bilmeyen birinin arkasında namaz kılmışım, bu ise câiz değildir’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’ye bir gün bir kimse gelip; ’Efendim! Ben otuz senedir, gündüzleri oruç tutup, geceleri namaz kılıyorum. Ama kendimde hiç bir ilerleme göremiyorum. Hâlbuki îtikâdım da düzgündür’ dedi.

Sultânu’l-Ârifîn: ’Sen bu hâlde üç yüz sene daha devam etsen bir şeye kavuşamazsın. Çünkü nefis engelin var’ buyurdu.

O kimse: ’Efendim! Bunun bir çaresi yok mu?’ diye sordu.

Bâyezîd-i Bistâmî: ’Var ama sen kabul etmezsin.’ buyurdu.

O kimse ısrar edip: ’Aman efendim, lütfen bildiriniz ve beni talebeliğe kabul ediniz. Ne emrederseniz yaparım.’ dedi.

Sultânu’l-Ârifîn dedi ki: ’Öyle ise şimdi evine git. Bu kıymetli elbiseleri çıkarıp, âdî ve eski bir elbise giy. Boynuna bir torba asıp içine ceviz doldur. Seni en iyi tanıyanların bulundukları sokağa git. Çocukları başına topla, ‘Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokat vurana iki ceviz veriyorum’ de.’

O kimse bunları duyunca: ’Sübhânallah, Lâ ilâhe illallah. Ben bunları yapamayacağım. Bana başka bir şey emretseniz’ dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî: ’Senin ilacın ancak budur ve biz de baştan; ’Sen bunları kabul etmezsin!’ diye söylemiştik. Yolumuzun esası nefsi terbiye etmektir’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’nin mecûsî olan bir komşusu ve süt emme çağında bir de çocuğu vardı. Bu mecûsî sefere çıktı. Evlerini aydınlatacak bir şeyi bulunmadığı için çocuk ağlıyordu. Bâyezîd-i Bistâmî her gün bir çıra alıp, komşusunun evine götürüyordu. Mecûsî seferden dönünce durumu haber alıp, kendisinde değişiklikler hissetti. Bâyezîd’e karşı kalbinde bir sevgi hâsıl olduğu halde; ’O zâtın aydınlığı varken bizim karanlıkta bulunmamız hiç uygun değildir’ dedi ve hemen Bâyezîd-i Bistâmî’nin huzuruna gidip müslüman oldu.

*

Bir gün sohbetinde bulunanlara: ’Kalkınız, Allah’ın velî kullarından birini karşılamaya çıkalım’ buyurup, kalktılar. Yola çıktıklarında, İbrâhim b. Şeybe-i Hirevî ile karşılaştılar. Bâyezîd Bistâmî ona: ’Hatırıma, seni karşılamak ve Allah katında sana şefâat etmek geldi’ buyurdu.

O da, ’Efendim siz bütün mahlûkâta şefâat etseniz yine fazla sayılmaz’ dedi.

SPOTLAR

Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takip etmekte olduğunu fark edip döndü ve gence; ’Niçin beni takip ediyorsun, istediğin nedir?’ dedi. Genç edeple; ’Efendim, sizin gibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben de kazanayım’ dedi. Cevabında; ’Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim derimin içine girsen istifade edemezsin. Bu, Allah Teâlâ’nın bir lütfudur’ buyurdu.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 65. sayısı (2008 Ağustos) için yazılmıştır.

Silsile-i Fârukiyye…ebu’l Hasan Harkânî (k.s)

Silsile-i Fârukiyye…ebu’l Hasan Harkânî (k.s)

EBU’L-HASAN HARKÂNÎ (K.S.)

İsmi Alî b. Ca’fer, künyesi Ebu’l-Hasan’dır. Harkânî (veya Harakânî) adıyla meşhur olmuştur. İran’ın Horasan bölgesindeki Bistam’ın bir kasabası olan Harkan’da doğmuştur. Hicrî 352 / 963’te doğmuştur.

Şemâili

Uzun boylu, gökçek yüzlü, geniş alınlı, iri gözlü, kumral renkli idi. Hz. Ömer’e benzerdi. Muhakkik idi. Kutbu’z-zamân, gavsü’d-devrân idi.

Künyesi; İran’da Bistâm’a yakın Harkân’da Ca’fer oğlu Ali’dir.

Tasavvuf Tarihindeki Yeri

Silsile-i Âliyye’de altıncı sıradadır. Silsile emanetini Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) hazretlerinden mânen almışlardır. Kendisi üveysiyyü’l-meşreb idi. Tasavvuf ilminde Bâyezîd-i Bistâmî (k.s)’nin tarzını benimsemişti.

Büyük İslâm âlimi Bâyezîd-i Bistâmî (k.s)’nin rûhâniyetinden istifade eden Ebu’l-Hasan Harkânî ziyâret için sık sık giderdi. Her ziyaret yolculuğunda Kur’ân-ı Kerîm’i bir defa hatmederdi. Her defasında ziyâret ile ilgili vazîfelerini yaptıktan sonra; “Yâ Rabbî! Hocam Bâyezîd’e ihsân ettiğin sana âit ilimlerden, büyüklüğünün hakkı için, Ebu’l-Hasan kuluna da ihsân eyle” diye yalvarırdı. Geri dönerken, hiçbir zaman Bâyezîd Bistâmî’in türbesine arkasını dönmezdi. Yatsı ve sabah namazlarını türbede kılardı.

On iki sene sonra, Allah Teâlâ’nın lütfuyla Bâyezîd (k.s)’in rûhâniyetinden istifâde edip olgunlaştı. Allah Teâlâ’yı tanıtan kalb ilimlerinde ve diğer ilimlerde talebe yetiştirmeğe başladı. Pek çok talebesi vardı.

Özellikle sabır, sebat, keşf ve kerâmetleri dillere destan idi. Hazret’in himmeti âlî, nefesi keskin, şifâsı tecrübe edilmiş idi. Hayât ve memâtında anıldıkça himmeti erişir, tesiri görülür bir veliyy-i kâmildi.

Zamânın hükümdârı Sultan Mahmûd-ı Gaznevî, onun sohbetinde bulundu. Ebu’l-Hasan Harkânî ona bir hırkasını hediye etti. Kerâmetleri ve menkıbeleri ve veciz sözleri çoktur. Reşehât ve Tezkiretü’l-Evliyâ kitaplarında bunlardan uzunca söz edilmektedir. İmam Kuşeyrî, Harkânî (k.s) hakkında şunları söylemektedir:

“Harakân’a gittiğimde Ebu’l-Hasan’ın heybeti ve haşmeti bana o kadar tesîr etti ki, dilim tutuldu.”

Tasavvuf tarihinde etkisi çok büyük ve kalıcı olmuştur. Aynü’l-Kudât el-Hemedânî, Necmüddîn Dâye Attâr ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazerâtının ondan etkilendikleri söylenmektedir.

Hayatından Kesitler

Sultan Mahmûd Gaznevî, bütün Asya’ya hâkim olduğu zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir kaçını, Harkân’a Şeyh Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin huzuruna göndermiş ve Şeyh hazretlerini yanına çağırmıştı. Harkânî hazretleri buna karşılık, özür beyan ederek gitmek istemediler. Durum, Mahmûd Gaznevî’ye bildirilince, ’Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim’ dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd’a giydirdi ve kendisi de silahtar olarak, Kâdı İyâd’ın yanında Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin evine girdi. Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebu’l-Hasan hazretleri selâmını aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye; ’Sultan için neden ayağa kalkmadınız?’ diye sorunca, Ebu’l-Hasan, Sultan Mahmûd’a; ’Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım’ dedi. Soruya o anda cevap vermediler.

Sultan Mahmûd Gaznevî, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye; ’Bâyezîd-i Bistâmî nasıl bir zât idi?’ diye sordu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî: ’Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete kavuşurdu. Allah’ın razı olduğu kimselerden olurdu’ diye cevap verdi. Sultan Mahmûd bu cevabı beğenmedi ve; ’Ebû Cehil, Ebû Leheb gibi kimseler, Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice kere gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd’i görenlerin hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun?’ dedi. O, Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.)’den daha yüksek mi ki, iki cihânın Efendisini, üstünlerin üstünü olan Allah Teâlâ’nın sevgili Peygamberini gören, küfürden kurtulamadı da, Bâyezîd’i görenler mi kurtulur demek istedi. Ebu’l-Hasan; ’Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allah Teâlâ’nın sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan Hz. Muhammed olarak görmediler. Ebû Tâlib’in yetimi, Abdullah’ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebû Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Rasûlullah (s.a.s.) olarak görselerdi, eşkıyâlıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi’ buyurdu.

Sultan Mahmûd Han bu cevabı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı. Sultan Mahmûd; ’Bana nasihat ediniz’ deyince Ebu’l-Hasan-ı Harkânî; ’Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemaatle kıl, cömert ol, Allah Teâlâ’nın yarattıklarına şefkat göster’ dedi. Sultan Mahmûd; ’Bana dua buyurun’ deyince, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî; ’Ey Mahmûd, akıbetin makbûl olsun’ dedi. Bunun üzerine Sultan Mahmûd, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Ebu’l-Hasan, sultanın önüne arpa unundan yapılmış bir yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan hazretleri; ’Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları önümden alınız’ dedi. Sultan, Ebu’l-Hasan’ın paraları almasını çok istedi ise de, kabul etmeyince, ondan bir hatıra istedi. Ebu’l-Hasan hazretleri ona hırkasını verdi.

Sultan Mahmûd giderken, Ebu’l-Hasan ayağa kalktı. Bunun üzerine Sultan Mahmûd; ’Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun. O hâl niye idi? Bu ikrâm nedir?’ diye sordu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri; ’Buraya padişahlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım; fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum’ dedi.

Sultan, sonra gazâya gitmek üzere Harkân’dan ayrıldı. Sevmenât’a geldi. İçine mağlûb olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebu’l-Hasan hazretlerinin hırkasını eline alıp; ’Yâ İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kâfirlere karşı bizi muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere vereceğim’ diye dua eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman ortaya çıktı. Düşmanlar, bu toz-duman içinde birşey görmeyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan Mahmûd, rüyasında Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini gördü. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî, Sultan Mahmûd’a; ’Allah Teâlâ’nın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını sağlayabilirdin’ buyurdu.

*

Bir kâfilede bulunan insanlar, Ebu’l-Hasan Harkânî’nin huzuruna gelip; ’Yollar korkuludur. Bize bir duâ öğretiniz’ diye istirhâm edince; buyurdu ki: ’O zaman, Ebu’l-Hasan’ı hatırınıza getiriniz!’ Bu söz, gelenlerin hoşlarına gitmedi. Yolda eşkıyâ önlerine çıktı. Hepsinin mal ve metâlarını aldı. Yalnız, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini hatırlayan bir kimsenin malına zarar gelmedi. Bu hâle arkadaşları şaşıp, sebebini sorduklarında; ’Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’yi hatırladım ve kurtuldum’ cevâbını aldılar. Gelip durumu Ebu’l-Hasan hazretlerine anlattılar: ’Biz Allah’tan yardım istedik, eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni hatırlayıp, senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?’ diye sordular. ’O arkadaşınızı kurtaran, Allah Teâlâ’dır. Günahkâr ağızdan çıkan duâyı Cenâb-ı Hakk kabul etmez. Bunun için siz Allah’a yalvardığınız zaman duânız kabul olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdât isteyince, ben de Rabbime duâ ettim; ’Yâ Rabbî! Şu kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar’ dedim. Rabbim benim duâmı kabul ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan ibârettir’ buyurdu.

*

Bir gün Ebû Saîd, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin yanına büyük bir kalabalıkla ziyaret için gelmişti. Hizmetçi kadın, arpadan yapılmış birkaç adet ekmeği, bir sepet içinde Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin yanına getirdi. Ebu’l-Hasan hazretleri o kadına; ’Şu ekmeklerin üzerine bir örtü ört ve oradan istediğin kadar ekmek çıkar’ diye tenbih etti. Kadın denileni yaptı ve kalabalık bir halk topluluğuna, durmadan örtünün altından ekmek çıkardı. Fakat ekmekler bitmiyordu. Bir süre sonra kadın örtüyü kaldırınca, sepetin içinde hiçbir şey kalmadığı görüldü. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan hazretleri; ’Şayet örtüyü kaldırmasaydın, kıyamete kadar bunun altından ekmek çıkarıp duracaklardı’ buyurdu.

*

Bir gün, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin bir talebesi çok hastalandı. Buna hiç bir tabîb çare bulamadı. Talebe, hastalığın ağrısına dayanamaz hale gelmişti. Sonunda durumu Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye bildirdiler. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri terliklerini vererek; ’Bunları ağrıyan yere sürün’ buyurdu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin dediği gibi yaptıklarında, Allah’ın izniyle talebe iyileşti ve hiçbir rahatsızlığı kalmadı.

*

Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin talebelerinden birisi; ’Lübnan Dağına gidip Kutb-u âlemi görmek için bana izin ver’ diye ricada bulundu. Ebu’l-Hasan hazretleri izin verince, o talebe Lübnan Dağına vardı. Orada, yüzleri kıbleye dönmüş halde oturan bir cemâat gördü. Önlerinde bir cenaze duruyordu; fakat cenaze namazını kılmıyorlardı. Talebe dayanamayarak; ’Niçin cenazenin namazını kılmıyorsunuz?’ diye sordu. Oradakiler; ’Kutb-u âlemin gelmesi lazımdır. Kutb-u âlem buraya her gün beş kere gelir ve imamlık yapar’ diye cevap verdiler. Talebe bunu duyunca çok sevindi ve beklemeye başladı. Bir süre sonra herkes ayağa kalktı. Kendi hocası Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin Kutb-u âlem olduğunu gördü. Bu durum onu dehşete düşürdü ve kendinden geçti. Tekrar kendine geldiğinde, namaz kılınmış ve cenaze defnedilmişti. Kutb-u âlem de gitmişti. Talebe orada bulunanlara; ’Kutb-u âlem tekrar ne zaman gelir?’ diye sorunca; ’Önümüzdeki namaz vakti’ diye cevap verdiler. Talebe onlara; ’Ben onun talebesiyim. Ona karşı şöyle şöyle demiştim. Uzun süreden beri yollardayım. Ona durumumu arz edin de, beni beraberinde Harkân’a geri götürsün’ diye yalvardı. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî tekrar namaz kıldırmak için oraya geldiklerinde, talebe elini ona doğru uzattı ve tekrar bayıldı. Ayıldığı vakit, Rey şehrinin çarşısındaydı. Harkân’a hocasının yanına gidince, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri ona; ’Gördüklerini kimseye anlatma. Çünkü Allah Teâlâ’dan bu dünyada beni halktan gizlemesini ve bir tane ârif ve büyük zât hariç, hiçbir kimsenin görmemesini istedim. Öyle de oldu. O zât da Bâyezîd-i Bistâmî’dir’ buyurdu.

*

Bir gün İbn-i Sînâ, Harkân’a Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini evinde ziyarete geldi. Hanımı, İbn-i Sînâ’yı azarlayarak Harkânî hazretlerinin ormana gittiğini söyledi. Hanımı, Ebu’l-Hasan hazretlerinin büyüklüğüne inanmadığı için, ona uygunsuz şeyler söyledi. İbn-i Sînâ ormana doğru giderken, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî, bir aslana odun yüklemiş gelmekte olduğunu gördü.’Bu ne haldir?’ diye sorunca, ’Evimdekinin sıkıntı ve belâ yükünü taşıdığım için, bu aslan da bizim yükümüzü taşıyor’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, her sene bir defa Dıhistan’da şehidlerin kabirlerinin bulunduğu kum tepeyi ziyarete giderdi. Harkân’dan geçerken durur ve havayı koklardı. Talebeleri kendisine; ’Efendim, sizin bu şekilde havayı koklamanızdaki hikmet nedir? Biz herhangi bir şeyin kokusunu duymuyoruz’ diye sorduklarında, buyurdu ki; ’Evet öyledir; fakat bu kasabadan öyle birisinin kokusu geliyor ki, onun adı Ali, künyesi Ebû Hasan’dır. O, zamanın kutbu olacaktır.’

*

Vaktiyle Bistâm şehrine bir çekirge sürüsü hücûm etti. Bütün ekinleri ve sebzeleri yediler. Halk, çekirgelerden ve bu musîbetten kurtulmaları için feryâd ederek, dua ediyordu; fakat bu musîbetten bir türlü kurtulamadılar. Halkın telaşını ve üzüntüsünü gören Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri; ’Ne oldu, bu halkın feryadı nedir böyle?’ diye sordu. Çekirge istilası sebebiyle bütün ekinlerin telef olduğunu ve halkın da bu yüzden üzüntülü olduğunu söylediler. Bunun üzerine, ayağa kalkarak dama çıktı. Ve etrafa bir nazar etti. Çekirgeler toplanıp şehirden derhal uzaklaştılar. İkindi namazı vaktine kadar Bistâm’da bir tek çekirge kalmadı, bütün ekinlerin yaprakları da eski haline geldiler.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 68. sayısında (Kasım 2008) yayınlanmıştır

×