150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: bedir savaşı

Ashab-ı Bedir

Ashab-ı Bedir

MELEKLERİN YARDIMINA MAZHAR OLAN ORDU:
ASHAB-I BEDİR

“Hatırlayın o zamanı ki, sizler (Mekke’de iken sayıca) azdınız. Yeryüzünde eziliyordunuz. İnsanların sizi kapıp (esir almasından) korkuyordunuz. Fakat Allah sizi (Medine’de) barındırıp (Bedir harbinde gönderdiği meleklerin) yardımıyla destekledi. Sizi güzel şeylerden (ganimetlerden) rızıklandırdı ki (nimetlerine) şükredesiniz.” (Kur’ân-ı Kerîm, 8/26)

Efendimiz (s.a.v.) bir Peygamber olması hasebiyle Allah tarafından kendisine indirilen vahyi, doğup büyüdüğü Mekke şehrinde insanlara duyurmaya çalışan Rasûlullah (s.a.v.) ilk günlerden itibaren güçlü ve nüfuzlu bir Kureyş muhalefetiyle karşı karşıya kaldı. Risâletine yönelik yapılan baskı ve zulüm dolu bu acımasız düşmanlıktan dolayı tebliğ vazifesini insanlara duyurmada ciddî zorluklarla karşılaşan Efendimiz (s.a.v.) İslâmî tebliğ hürriyetini ve davet hususundaki gerekli özgür ortamı bulmak adına çeşitli girişimlerde bulundu. Ancak Mekkeli müşriklerin imana ve İslâm’a karşı bağnazlıkları, iman edenlere düşmanca tavırları ve onlara akla hayale gelmeyecek derecede işkence ve eziyetlerinin neticesinde Efendimiz (s.a.v.) ve ashabı canları kadar sevdikleri Mekke’den dolayısıyla Kâbe’den bile ayrılmalarına sebeb olmuşlardı. Bu bakımdan İslâm tarihinde Medine’ye hicret, Efendimiz (s.a.v.) açısından İslâmî tebliğ konusunda atılmış en önemli adım ve bir dönüm noktası oldu.

İslâm tarihinde Müslümanların varlıklarını devam ettirebilmeleri için bir dönüm noktası mesabesinde olan Bedir Savaşı hicretin 2. senesinde Ramazan ayının 17’si Cuma sabahı (13 Mart 624) vuku bulmuştur. (İbn Hişâm, II, 202; İbn Sa‘d, II, 17) Sahabe Efendilerimizin Allah’a ve Rasulullah (s.a.v.)’a olan imanları bakımından ne kadar yüce bir mertebede oldukları bu çetin muharebede bir kez daha sergilenmekteydi. Çünkü bu güzide insanların pek çoğu ticaretle uğraşan veya bağ ve bahçelerinde ziraatle uğraşan kimselerdi. Yani harb etmeyi bilen savaşçı insanlar değildiler. Fakat onları Bedir kuyularına getiren bir hakikat vardı. O da; imanları uğrunda verecekleri dünya imtihanı…

Rasûlullah (s.a.v.) her zaman olduğu gibi Bedir Gazvesinde de Cenâb-ı Hakk’ın yardımının iman edenler üzerine olacağına imanı tamdı. Bu yüzden hiç bir zaman dilinden düşürmediği dualarla İslâm’a ve müslümanlara zafer bahşetmesi için Rabbimizden yardım istemekteydi.

Hz. Ali (r.a.) müşahede ettiği bu durumu şöyle anlatıyor: “Bedir günü biraz savaştıktan sonra Resûlullah’ın ne yaptığını görmek için yanına geldim. Baktım ki Resûlullah secde halindedir ve: “Ya hayyu ya kayyûm” diyor, başka bir şey söylemiyordu. Tekrar savaş meydanına döndüm. Sonra tekrar geldim, baktım ki yine secde halindedir. Sonra savaşa döndüm. Yine Resûlullah’ın yanına geldim, baktım ki yine secde halindedir. Ve “ya hayyu ya kayyumu” tekrar ediyor. Allah ona zaferi müyesser kılıncaya kadar bu duayı yaptı.
Rasûlullah (s.a.v.), Bedir gecesinde hem namaz kılıyor, hem de, “Ey Allah’ım! Eğer şu bir avuç Müslüman’ı helâk edersen sana kulluk yapılmayacaktır” diye dua ediyordu ve o gece Allah bir yağmur ihsan etti. (Kenzü’l-Ummal, V/267; Hayatu’s-Sahabe, I/478)

Efendimiz (s.a.v.) hem Cenâb-ı Hakk’a buna benzer dualarla niyazda bulunurken hem de ashabını Allah yolunda cihada teşvik ederek: “Muhammed’in nefsini kudret elinde tutana yemin ederim ki, içinizden kim onlarla savaşırken sabır ve metânet gösterir; mükâfaatını yalnızca Allah’tan bekleyerek ve kaçmaksızın şehit düşerse Allah Teâlâ onu cennete iletir” buyurmaktaydı.

Sahabe Efendilerimizden Umeyr b. Hümam (r.a.) Rasûlullah’ın (s.a.v.) cihada çağrısını işttiği sırada elindeki hurmaları yiyordu. O, bu sözleri işitince Mekkeli müşrikleri işaret ederek: “Çok güzel! Benimle cennet arasında şu kişilerin beni öldürmelerinden başka bir engel yoktur!” dedi.

Hz. Peygamber, niçin “Çok güzel!” dediğini sorduğunda Umeyr (r.a.):“Ey Allah’ın Rasûlü! Yemin ederim ki; bunu inançsızlığımdan değil cennete girebilme ümidimden dolayı söyledim” dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) de ona: “Cennetlik olduğundan şüphen olmasın!” buyurdular.
Bunun üzerine Umeyr sadağından birkaç hurma çıkararak yemeye başladı. Ancak daha sonra bunları yemekten vazgeçerek

“Bunların hepsini yeyinceye kadar yaşayacak olursam bu çok uzun bir süre olacaktır” dedi. Böylece elindeki hurmaları atarak kılıcını çekti ve şehit düşene kadar savaştı. (Bidaye III/277;

Hayatu’s-Sahabe, 1/405-406. İmam Ahmed ve başkaları Enes b. Malik’ten.)

Bedir günü Cenâb-ı Hakk, iman edenlere öyle bir yardım göndermişti ki, bu durum Kurân-ı Kerîm’deki Enfâl sûresinde bazı ayetlerle de teyid edilmekteydi. Çünkü Allah (c.c.), bu savaşa melekleri göndermiş ve onları, kafirlere karşı müminlere destek olmaları için vazifeli kılmıştı. Savaş esnasında meleklerin bu yardımını başta Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere sahabeden pek çoğu gözleriyle müşahede ettiler. Aynı şekilde müşriklerden esir edilenler de o güne kadar hiç görmedikleri kimselerin, kendilerinin esir alınmalarında sahabiye yardım ettiklerini esir alındıktan sonra itiraf etmişlerdi.

İslâm ve imanın muhafazası uğrunda verilen mücadelenin Allah tarafından nasıl yardıma mazhar olunduğunu Bedir günü yaşanan hadiseler ışığında Sahabe Efendilerimizin dilinden gelin hep beraber dinleyelim:

• Sehl b. Sa’d şöyle anlatıyor: Ebu Üseyd gözlerini kaybetmesinden sonra bir gün bana şunları söyledi: “Ey yeğenim! Allah’a yemin ederim ki şu anda Bedir’de bulunsak ve Allah Teâlâ da gözlerimi bana geri verseydi, imdâdımıza gelen meleklerin çıktıkları vadiyi sana hiç tereddütsüz gösterebilirdim.” (Bidaye III/280 (Beyhaki ve İbn İshak’tan); Heysemi VI/84)

• Cebrail (a.s.) Bedir gününde Zübeyr (r.a.)’in simasında ve başında sarımtırak bir sarık olduğu halde indi.(Heysemi VI/84)

• Bedir gününde Zübeyr (r.a.)’in başında bir ucunu yüzü tarafına sarkıttığı sarı bir sarık vardı. Melekler de aynı şekilde, başlarında sarı renkli sarıklarla indiler. (Kenzü’l-Ummal, V/268; Hâkim III/361)
• İbn Abbas (r.a.)’ın rivayetine göre; Melekler, Bedir gününde ucunu arka taraflarına sarkıttıkları beyaz sarıklar giymişlerdir. Huneyn gününde ise sarıklarının rengi yeşildi. Onlar Bedir hariç hiç bir savaşta düşmanla savaşmamışlardır. Yaptıkları sadece mü’minlerin sayılarını çok göstermekti. (Ebu Nuaym, Delâil s. 170

Meleklerin Müşriklerle Savaşması ve Onları Esir Alması
• Süheyl b. Amr (r.a.) naklediyor: “Bedir günü kır atlara binmiş bazı kimseleri yer ile gök arasında gördüm. Başlarında miğferler vardı. Müşriklerden bazılarını öldürüyor, bazılarını da esir alıyorlardı.” (Kenzü’l-Ummal, V/265)

• Abbas’ı esir eden Ebu’l-Yeser Kâ’b b. Amr’dır. Bu zat Benî Seleme kabilesine mensubdur. Bu adam kısa boyluydu. Abbas ise iri yarı birisiydi. Bu kişi, Abbas’ı esir ederek Efendimize (s.a.v.) getirmişti.

Abbas: “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni esir eden şu ensarlı zat değildir. Beni, bir ata binmiş, saçı dökülmüş, çok güzel yüzlü bir adam esir etti. Doru bir atın sırtındaydı ve ben onu şimdi kavmin içinde görmüyorum. Onun kılık kıyafeti şöyle şöyle” idi diyerek tarif etti.

Ensarlı: “Ey Allah’ın Rasûlü! Onu ben esir ettim” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ensarî’ye; “Sus! Allah Teâlâ, keremli ve şerefli bir melekle sana yardım etmiştir” buyurdu. (Heysemi, VI/75, İmam Ahmed, Bezzar’dan).


• Müslümanlardan bir kişi, müşriklerden birini kovalıyordu. O sırada yukardan bir kırbaç sesi duyuldu ve bir süvari ortaya çıkıp: “Ey Hayzum ilerle” dedi. Ensari önüne baktığında kaçan müşriğin sırt üstü yere düştüğünü, burnunun kırıldığını ve kamçı izinden yüzünün morardığını gördü. Ensari Efendimize (s.a.v.) gelerek durumu anlattı.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Dediklerin doğrudur. O göklerin üçüncü katından gönderilen bir yardımcıdır” dedi. O günde müşriklerden yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kişi de esir alınmıştı. (Bidaye, III/279. Müslim, İbn Abbas’dan).
• Ben ve amcamın oğlu dağın üzerine çıktık. Oradan Bedir sahasını görüyorduk. İkimiz de müşriktik. Tepeden savaşı seyrediyor ve sonucunu bekliyorduk.

Yağmacılarla beraber yağmacılık yapacaktık. Biz dağda pusuda iken, bir bulut bize yaklaştı. Buluttan atların kişnemesi duyuluyordu. Birisi de: “Hayzum ilerle” diyordu. Amcamın oğlunun korkudan ödü patladı, oracıkta öldü. Ben de neredeyse helâk olacaktım. Fakat kendimi toparladım. (Ebu Nuaym, Delâil, s. 164. Beni Ğıfar kabilesinden bir adamdan).
• Babam bana: “Ey oğlum! Bedir savaşındaydık.

Hatırlıyorum ki, müslümanlardan birisi, müşriklerden birinin başını hedefliyor, fakat daha kılıcını vurmadan başı yere düşüyordu” dedi. (Bidaye, III/281 (Beyhaki, Ebu Umame b. Sehl, babasından); Hakim, III/409.)
• Hâris b. Samime “Rasûlullah (s.a.v.) vadide, bana:

“Abdurrahman b. Avf’ı gördün mü?” dedi.

“Evet, ey Allah’ın Rasûlü! Onu dağın eteğinde gördüm. Müşrikler onun etrafını sarmışlardı. Ona yardım etmek istedim, fakat sizi burada görünce yardımınıza koştum” dedim. Rasûlullah (s.a.v.): “Onun için üzülme. Melekler onunla beraber savaşırlar” dedi.

• Daha sonra Abdurrahman b. Avf’ın yanına gittiğimde, yedi kişinin öldürülmüş olduğunu gördüm ve: “Ellerine sağlık, bütün bunları sen mi öldürdün?” dedim. Abdurrahman (r.a.): “Ertat b. Şurahbil’i ben öldürdüm” dedi. Bir adamı daha göstererek Şunu da ben öldürdüm, fakat diğerlerini göremediğim bir kimse öldürdü” dedi. Bunun üzerine: “Allah ve Rasûlü doğru söyledi” dedim. (Heysemi, VI/114; Hayatu’s-Sahabe, IV/298-300)

Müslümanların iman ettikleri Allah’a ve arka çıktıkları Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize karşı bağlılıkları kendilerine bahşedilen Bedir zaferi sayesinde daha da artmış, İslâm’a şüphe ve kinle yaklaşan bazı insanların bütün bu olumsuzluklarından temizlenerek iman ettikleri görülmüştür. Katledilen müşriklerin büyük kısmı Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve müslümanlara pervasızca eziyette bulunan, onlara karşı fitne ateşini alevlendiren kimselerdi. Böylece noksanlardan münezzeh olan Allah’ın kelimesi, yani İslâmiyet yücelmiş, şirkin kelimesi ise alçalmıştı. Hak ile batıl Bedir günü birbirinden ayrılmıştı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 60. sayısı (Mart 2008) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Naşibendiyye Kolu Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir (r.a.)

Silsile-i Farukiyye – Naşibendiyye Kolu Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir (r.a.)

Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun. Salât ve selâm, Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen, Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.s), Ehl-i Beyt’ine, sahâbesine ve kıyamete kadar güzellikle, doğruluk ve candan bağlılıkla onların izinden gidecek olanlara?

İslâm’ın davetine ilk icabet edenlerden, onu gönülden destekleyen ve benimseyen, Rasûlullah (s.a.s)’in hidayet ve ma’rifet yağmurundan kana kana içen ve ’bu yağmuru gönlünde tutarak başkalarına da içiren’ yüce bir şahsiyet, Raşit Halifelerin ve Aşere-i Mübeşşere’nin (cennetle müjdelenenlerin) ilki, halifeliği döneminde Kur’ân’ı bir araya getiren, hicret esnasında Rasûlullah (s.a.s)’la beraber olmasından dolayı, ’mağarada bulunan iki kişiden biri’1 şeklinde kendisinden bahsedilen büyük sahabî Hz. Ebû Bekir (r.a.).

Asıl adının Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Efendimiz’in (s.a.s.) ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azat edilmiş manasına ’atîk?2; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da ’sıddîk’; çok şefkatli ve merhametli olduğu için ’evvâh? lâkablarıyla anılmıştır. Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teymoğulları kabilesinden olan Hz. Ebû Bekir’in nesebi Mürre ibn-i Kâ’b’da Rasûlullah (s.a.s)’la birleşir.

Anasının adı Ümmü’l-Hayr Selma, babasının adı ise Ebû Kuhâfe Osman’dır. Bedir Savaşı’na kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhâfe de Mekke’nin Fethi’nde Müslüman olmuştur.

Hz. Ebû Bekir, Fil yılından iki sene üç ay sonra 571’de Mekke’de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan ’hanîf’ bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Efendimiz (s.a.s)’in yanından hiçbir zaman ayrılmamıştır. İçki içmek cahiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde de Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerini en iyi bilenlerdendir. Mekke’de ’eşnak’ diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcayarak kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.

Rasûlullah’a iman eden Hz. Ebû Bekir, İslâm davetçiliğine başlamış, Osman ibn-i Affân, Zübeyr ibn-i Avvâm, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa’d ibn-i Ebî Vakkâs ve Talha ibn-i Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir. Müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korur; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azat etmekte kullanırdı. Hz. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnîre, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır.3

Rasûlullah (s.a.s) birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umumî ve hususî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Efendimiz (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Hz. Ebû Bekir’e danışırdı. Araplar ona ’Peygamber’in veziri’ derlerdi.4

Efendimiz’in (s.a.s) vahiy kâtiplerinden olup onun sırrını saklamayı çok iyi bilir ve huzurunda çok edepli davranırdı. Medine’ye elçiler geldiğinde onlara Rasûlullah (s.a.s)’ı nasıl selamlayacaklarını öğretir, huzurunda sükûnetle oturmalarını tembihlerdi. Kur’ân-ı Kerim’i ezbere bilirdi. Efendimiz’in (s.a.s) söz ve davranışlarını en hızlı ve güzel şekilde anlama kabiliyetine sahipti.5

İslâm’ı Kabul Etmesi

Hz. Ebû Bekir (r.a), Hira dağından dönen Hz. Muhammed ile karşılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, ’Allah’ın elçisi’ olduğunu söyleyip ’Yaratan Rabb’inin adıyla oku’6 diye başlayan âyetleri okuduğu zaman hemen ona: ’Allah’ın birliğine ve senin O’nun Rasûlü olduğuna iman ettim’ demiştir. Hz. Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s) İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Efendimiz (s.a.s.), ’Ebû Bekir müstesna İslâm’ı kendisine arz ettiğim herkes tereddüt etti. Ebû Bekir ise tereddüt etmedi.? 7 buyurdular.

Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar artınca Efendimiz (s.a.s) Hz. Ebû Bekir’e de Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve o da yola çıkmış; ancak Berkü’l-Gımâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden İbn-i Düğunne ile karşılaştığında İbn-i Düğunne onu himayesine aldığını ve Mekke’ye dönmesi gerektiğini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüşlerdir. Ancak şartlı olarak Hz. Ebû Bekir’i himayesine alan İbn-i Düğunne, Hz. Ebû Bekir’in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: ’Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi yeter.’8

Böylece on üç yıl Mekke’de Rasûlullah’ın yanında kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Âişe validemizin rivâyetine göre, Rasûlullah Efendimiz hicret emrini alıp ona gelerek, beraberce hicret edeceklerini söyleyince sevinçten ağlamaya başlamıştı.9

Hz. Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya gittiği İsrâ ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu Hz. Ebû Bekir’e yetiştirdikleri zaman; ’O dediyse doğrudur.’ demiştir. Bu sözünden sonra Ebû Bekir’e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, şeksiz şüphesiz tasdik eden, itikadında şüphe olmayan anlamında, ’Sıddîk’ lâkabı verildi.10

Hicretinden Kesitler

Sevr mağarasına ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a) mağarada keşif yaptıktan sonra Rasûlullah (s.a.s) içeri girmiştir. Ebû Bekir’in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Hz. Ebû Bekir (r.a) hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Onlar Mekke’den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş Kabilesi’nin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma’nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar. Buna rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir.

İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah (s.a.s) bu sırada Kur’ân’da anlatıldığı biçimde şöyle diyordu: ’Üzülme, Allah bizimledir, diyordu. Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan, Allah’ın kelimesidir. Ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.?’11

Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine’ye doğru yola çıktılar.

Hz. Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: ’Rasûlullah (s.a.s) ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, ’Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ’Sus yâ Ebû Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsü ola, endişe edilir mi?’ buyurdu.?12

Hz. Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin inşasına katıldı ve masrafların bir kısmını kendisi karşıladı. Efendimiz (s.a.s) Mekke’de Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer arasında kardeşlik bağı kurmuştu.13 Ayrıca Medine’de evinde misafir olduğu Hârise b. Zeyd ile de kardeşlik bağı kurulmuştu. Rasûlullah (s.a.s) İslâm’ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte yapılan tüm savaşlara iştirak etmiştir. Bedir, Uhud, Hendek savaşları, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke’nin Fethi, Huneyn, Taif gazveleri onlardandır. Hz. Ebû Bekir efendimiz bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır.

———————-
1. et-Tevbe, 9/40.
2. Tirmizî, Menâkıb, 16, h.no: 3679.
3. İbn-i Hişam, Sîret, c.1, s.430.
4. İbn-i Haldun, Mukaddime, s.206.
5. Abdulhay el-Kettani, et-Terâtibü’l-İdariyye, c.I, s.119-120.
6. el-Alak, 96/1.
7. İbnu’l-Esîr, Camiu’l-Usûl, VIII, h.no: 6405; Hadislerle Tasavvuf, h.no: 183-184.
8. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.17-18.
9. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.150.
10. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.50.
11. et-Tevbe, 9/40.
12. Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 1-13.
13. Tabakat-ı İbn-i Sa’d, c.1, s.238, c.3, s.174,175.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış olup “Özlenen Rehber” dergisinin 48.sayısında (2007 Mart) yayınlanmıştır.

Hak ve Hakikat

Hak ve Hakikat

Rabbimizin sonsuz rahmetinden bir tecelli olarak mahlûkat içerisinde en şerefli varlık olan insanoğluna hakikate giden yolda rehberlik yapmaları için Peygamberler ve kitaplar göndermiştir. İnsanlık tarihinin muhtelif dönemlerinde gönderilen bu Peygamberler, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine tevdî ettiği risalet vazifelerini bihakkın yerine getirmişlerdir. Gönderildikleri çağda yeryüzünde, hak ve hakikatin nurunu saçan birer kandil gibidir o kutlu elçiler.

Hicrî takvime göre Rebîü’l-evvel ayının 12. günü olan Pazartesi (bu sene 19 Mart Çarşamba’ya tekâbül etmekte) tüm mü’minler için sevinç ve sürûr günüdür. Zira o gece; “Biz, seni alemlere rahmet olarak gönderdik” hitabına mazhar olan Habib-i Kibriyâ (s.a.v.) Efendimiz dünyaya teşrif etmiştir. Dünyanın dört bir yanında fitne, fücûrun kol gezdiği şu yüzyılda bizleri Rasûlullah (s.a.v.)’a ümmet kılan Rabbimize sonsuz hamd ü senâlar olsun.

Mart ayı, geçmişte pek çok tarihî hadiselere de şahitlik etmiştir. Bunların en başında da insanlığın makus kaderini değiştiren Asr-ı Saadett’te İslâm’ın varolma mücadelesi mesabesinde olan Bedir Gazvesi 13 Mart 624 Cuma günü Allah’a ve Rasûlü’ne herşeyleriyle teslim olan ve bunu da Bedir gününde en güzel şekilde ispatlayan mü’minlerle Mekke’nin mağrur müşrikleri arasında yapılmıştır.

Ayrıca 18 Mart 1915, şanlı Osmanlı Devletinin yiğit Anadolu erleri Çanakkale’de Avrupa’nın emperyalist kuvvetlerine öyle bir ders veriyorlar ki o günkü kurtuluş ve vatanı müdafaa mücadeleleri tarihimize Şehitler günü olarak yazılıyor. Tam ikiyüz elli bin vatan evlâdı… hemen her evden bir veya bir kaç kişi gidiyor bu savaşa bir daha dönmemek üzere. Merhum Mehmed Akif, Çanakkale’yi geçilmez etten bir kale yapanlara “Bedr’in Arslanları ancak, bu kadar şanlı idi” diye hitap ederken, Anadolu’nun bu unutulmaz yiğitlerini “Âsım’ın nesli… Diyordum ya!… Nesilmiş gerçek./İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek!” mısralarıyla tanımlıyordu.

Unutmayalım ki; insanlık yeryüzünde var oldukça hak ve batıl mücadelesi devam edip gidecektir. Bu mücadelenin platformu, savunulduğu makam ve mevkiler bazen savaş meydanları, bazen de farklı mekânlar olabilir. Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden her mümin bunun şuurunda olmalı ve öncelikle Kur’ân’ın emirlerini yerine getirme hususunda hassas davranmalıdır. Bizler, İslâm’ı kendi nefsâni arzularımıza göre yorumlamak yerine ona teslim olmanın yolunda olmalıyız. İşte bu bağlamda bu ayki dergimizde imana ve amele taalluk eden farklı başlıklar altında incelenmiş yazılar bulacaksınız.

Kıymetli hocalarımız tarafından kaleme alınan bu yazıları öncelikle güzel bir şekilde okuma ve daha sonra da nefislerimize ağır gelse de hayatımıza tatbik etme konusunda tembellik göstermeyelim. Selâm ve dua ile…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 60. sayısı (Mart 2008) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

×