150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: arab baharı

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Aralık 2010’da zulme karşı başlatılan direniş ve başkaldırı Tunus’tan sonra Mısır’da da etkisini gösterdi ve halklarını dikta rejimiyle yöneten Ben Ali ve Hüsnü Mübarek’i koltuklarından etti. Peki Tunus’ta başlayan ve arkası gelen hadiseleri bu aşamaya getiren kıvılcım neydi? Buna kısaca değinmekte fayda var. Zira şu an Tunus, Mısır, Yemen, Cezayir gibi pek çok Arap ülkesindeki halklar benzer sıkıntı ve problemlerle her gün karşı karşıya gelmekten hayattan bezmiş durumdalar.
İşte o hadise!
Muhammed Bouzazizi adlı Tunus’lu genç, milyonlarca üniversite mezunu işsiz gençlerden biriydi. 17 Aralık 2010’da ekmek parasını zar-zor çıkarttığı meyve tezgahına zabıtalar el koydular. Artık canına tak etmişti, o da, eline bir bidon benzin aldı, başından aşağı döktü ve kendini yaktı!..
Muhammed Bouazizi’nin ölümü, aslında çok iyi eğitim gördükleri halde işsiz kalmış orta sınıf insanların feryadı niteliğindeydi. Daha 26 yaşındaki bir gencin bu şekilde kendini yakarak hayatına son vermesi Tunus’u sarstı, insanlar artık yaşamak için sokağa inmeleri gerektiğine inandılar… Bouazizi kendini kurban etti ve belki de ülkesini kurtardı. (’Belki’ diyoruz çünkü bu ülkede siyasetin ne yöne savrulacağını henüz bilmiyoruz.)
Tunus ve Mısır’da yaşananlardan sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın diğer ülkelerinde de gençler otoriter rejimlere karşı sokaklara dökülüyor. Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih bir daha aday olmayacağını açıklamak zorunda kalırken, Ürdün’de hükümet değişti. Suriye’de de hükümet karşıtı gösterilerin planlanması üzerine Beşar Esad halka reform sözü verdi. Benzer gelişmeler Lübnan ve Cezayir’de de yaşanıyor. Dalga dalga yayılan gösteriler Filistin’de de yankı buluyor. Zira Filistinliler otuz yıldır Mübarek’in İsrail rejiminden yana tavır aldığı görüşünde ve bu nedenle Mısır’da Mübarek rejiminin sona ermesinden yanalar.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Hamas’ın denetimindeki Gazze Şeridi’nde ortak bir görüş öne çıkıyor. Ramallahlı Karem Romana: ’Mısır’da yaşananlar onlarca yıl önce yaşanmalıydı. Biz Mısır halkını destekliyoruz ve değişimin kötü değil iyi yönde gerçekleşeceğini umuyoruz’ diyor. Bir diğer Filistinli Adnan Akeed’in tepkisi ise daha sert. Akeed, “Mübarek ve diğer Arap liderlerin yok olmasını diliyorum. Bizim yok oluşumuzdan ve ulusal meselemizde geride kalmamızdan onlar sorumludur’ şeklinde tepkisini dile getirmektedir.
Filistinlilerin böyle düşünmesine rağmen ne Hamas ne de El-Fetih açıkça Mübarek’i karşısına almaya pek yanaşmamışlardır. Filistinli siyasiler bu konuda açıklama yapmaktan kaçınan bir tavır sergilemişlerdir. Çünkü Abbas liderliğindeki El-Fetih açısından Mısır, İsrail ile müzakerelerde en önemli müttefik. Hamas açısından da Mısır, Gazze’de varlığını sürdürebilmek açısından kilit öneme sahip. Zira benzin ve gıda gibi hayati gereksinimlerin büyük bölümü, Mısır ile Gazze arasındaki tünellerden geçiyor.
Gazzeli Adbel Kader Ebu Şaban da aynı görüşte ve tepkisini: ’Yeter artık. 30, 31 yıl… Avrupa ve diğer ülkelerde birkaç yılda bir seçim yapılıyor, iktidarların babadan oğula devri yok ve gerçek siyasi yönetim böyle olmalı’ sözleriyle dile getiriyor.
Tunus’tan Mısır’a, Yemen’den Ürdün’e tüm Arap dünyasını sallayan, ne getireceği kestirilemeyen, bölgedeki yüz yıllık statükonun değişmesi tarihi bir kırılma dönemidir. İnsanlar “Ortadoğu tipi rejimler”i gömüp demokratik, özgürlükçü ve bölgenin dinamiklerini kullanmanın yollarını araştırmaktalar. Büyük umutlar ve büyük korkular arasında durduğu yer tam olarak belirlenemeyen bu dönem, savaşlara kapı aralayacak bir ’barış’ anlamına da gelebilir mi acaba? Bunu zaman gösterecek.
Tabi ki bu geçiş döneminde müslümanların beklentileri ne kadar yüksekse korku ve endişeleri de o kadar yüksek. Totaliter yönetimlerin, monarşilerin, siyasi gücü ve kaynakları tekelinde tutan çevrelerin hüküm sürdüğü, kirli ilişkilerin belirlediği, kaynak verip iktidar satın alındığı dönemin bitmesi umudu herkesi heyecanlandırmakta. Özgürlük alanlarının genişlemesi, refahın yükselmesi, kaynakların dengeli biçimde dağıtılması, iktidarlarla kitleler arasındaki güvensizliğin ortadan kaldırılması, bu ülkelerin garnizon ülke olmanın ötesinde bir varlık inşa etmesi, tek yanlı kayıtsız şartsız bağımlılık döneminin sona ermesi yönündeki beklentilerin tarihi onlarca yılı bulacağı da bir gerçektir.
Arap dünyasında yaşanan bu gelişmelerden en çok rahatsız olacak bir ülke varsa o da İsrail’dir. Şu ana kadar İsrail’in ne gibi bir tavır sergileyeceği ve pozisyonunun ne olacağı belli değildir. En son İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkenazi’nin yaptığı açıklama, bu “yeni durum”un ciddiyetini ortaya koyacak cinstendi: “İsrail’in birkaç cephede birden savaşmaya hazırlanması gerektiğini, farklı oyuncular arasındaki ilişkilerin kendilerini buna zorladığını, komşularından gelen tehdidin büyüdüğünü” söylerken, asıl konvansiyonel savaşa hazırlanmalıyız, konvansiyonel olmayana (nükleer) hazırlanırken hazırlıksız yakalanabiliriz mealindeki sözleri yeterince açıktır.
Eşkenazi’nin sözlerinin siyasi açıklaması ise, Benjamin Netanyahu’dan geldi. Mısır’la imzalanan barış anlaşmasının sonunun gelebileceğine ilişkin bu açıklamanın İsrail’le yakın ilişki içinde olan bütün ülkeler için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Bölgesel açıdan düşünüldüğünde Eşkenazi ve Netanyahu’nun sözleri gerçeği yansıtmaktadır. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague bile ayaklanmaların Ortadoğu barış sürecini tehlikeye atabileceğini ifade etmiştir. Her ne kadar o İsrail-Filistin barış sürecini kastetse de, içinde İsrail olan bütün süreçler bundan etkilenecektir. Süveyş Kanalı’nda çalışan binlerce işçi bugünlerde greve başladı. Avrupa ekonomisinin can damarı Suveyş’teki kriz bile tek başına çok etkili olacaktır ve hemen bütün ülkeler bir şekilde krize müdahil olacaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 95.sayısı (2011 Şubat) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 7

Editör Yazısı – 7

Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin 17 Aralık 2010’da protesto olarak kendini yakması, Arap dünyasında halk hareketlerinin başlangıç tarihi olarak görülmektedir. Bir yıl kısa bir süre. Ne var ki, bir yıl içinde bölgede büyük değişiklikler yaşandı. Tunus, Mısır ve Libya’da, değişmez sanılan rejimler değişti. Suriye’de Esad yönetimi halkına karşı acımasız bir kıyım sergilemekte, Yemen’de ise iç savaş tehlikesine doğru çanları çoktan çalmaya başladı. Elbette önümüzdeki yıllarda bugünlerde yaşanan değişimlerin sonuçları daha net görülecektir. Zira şu anki hadiselerin harareti düşmüş, atılan adımların ne getirdiği net bir şekilde görülmüş, kimin yanıldığı ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla günümüzde Arap Baharı hakkında ne söylenirse söylensin, bir yönüyle hep eksik ve müphem kalmaya mahkûmdur.
Arap Baharı ve bu çerçevede yaşanan değişimlerin getireceği bir şey vardır. O da; Müslüman düşünürlerin ve sosyologların önüne gerçek anlamda yeni ufuklar açılmasına sebeb olacaktır. Arap dünyasında değişen dengeler ve rejimler İslam’ın tarihi, sosyolojisi, ilahiyatı, felsefesi, medeniyeti ve siyasi tezleri açısından sorgulanmalı, yorumlanmalı, sıradan okuyuculara İslam toplumlarındaki değişimler hakkında bir fikir ve düşünce açısı sunulmalıdır. İlim adamları bunu yaparken de, herhangi bir görüşü sağlama ya da çürütme adına değil de, yalnızca gerçeklere ve tarihe sadakat adına hareket etmelidirler.

Böyle bir çalışma ve düşünce helezonu içerisinde bulunmak yalnızca bir entelektüel faaliyet değil, aynı zamanda sorumluluktur. Müslüman düşünürler İslam dünyasında yaşananları, Arap Baharı’nın ne olduğunu ve Müslümanlara neler getireceğini net bir şekilde ortaya koymalılar ki, gelecek nesiller bugünleri anlamaya çalışırken, ellerinde bir kılavuz bulunsun. Son onbeş aydır yaşadığımız baş döndürücü değişimlerin İslam’a göre yorumlanması, İslam’ın tezlerinin ve insanlığa sunduğu tekliflerin duru ve açık bir biçimde ortaya çıkarılabilmesi açısından önemlidir. Bu manada Arap Baharı diye adlandırılan zalim yönetimlere başkaldırma ve isyan hadiseleri sebebiyle akla gelen pek çok soru vardır. Müslüman toplumlara yön veren lider konumundaki Müslüman düşünürler bu sorulara ve sorunlara bir an önce bir çözüm sunması gerekmektedir. Arap dünyasında yaşanan hadiselerin başlangıcından bu yana benim aklıma takılan sorulardan bazıları sizlerle paylaşmak istiyorum.

  • Mesela Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz günümüzün Suriye’sinde, Mısır’ında veya Libya’sında yaşasaydı, mevcut zalim iktidarlara karşı nasıl tavır alırdı?
  • Bir ülkeye demokrasi getirmek adına ayaklanmak ve isyan çıkarmak İslam’a göre uygun mudur?
  • Bir ülkede acı çeken, belli haklarından mahrum kalan, modern gelişmelere erişimi engellenen bir toplum varsa, o toplum ’her türlü’ imkânı kullanıp iktidarı değiştirmek için ayaklanmalı mıdır?
  • Ne kadar zalim olursa olsun, bir Müslüman hükümdarı koltuğundan indirirken tüm dünyanın gözü önünde onları rezil rüsvay ederek öldürmenin İslam’daki yeri nedir? (Kaddafi ve oğlunun katledilerek cesetlerini bir hafta soğuk hava deposunda insanlara teşhir edilmesi)
  • ’Her ne pahasına olursa olsun’ memnun olunmadığı zaman iktidar değiştirmeyi ve bunun gerçekleşmesi için her yolu mübah görmek İslam’ın bir emri midir?! Yoksa bizden istenen Allah’ın emirlerine itaat eden, Rasûlullah (s.a.s.)’in güzel ahlaklarını yaşayan ve yaşatmaya çalışan insanların kardeşçe barış ve huzur içinde yaşamalarına zemin hazırlayan bir toplum meydana getirmek için çalışmak mıdır?
  • İslam’ın prensiplerine inanan bir kadro bir ülkede işbaşına geldiğinde, İslam’ın prensiplerine inanmayan veya bunları uygulamak istemeyen insanlara karşı nasıl davranacaktır?
  • İslam’ın prensiplerine inandıklarını iddia eden bu insanlar işbaşına geldiklerinde, eski rejim mensuplarına nasıl muamele edeceklerdir?

Bu ve buna benzer soruların sayısını uzatmak mümkündür. İşte bu sorulara İslam açısından net ve sahih cevaplar verildiğinde, Arap Baharı’nın gerçek anlamda bir kazanım olduğunu, gelecek nesillere yönelik bir derse dönüştüğünü söyleyebileceğiz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 108. sayısı (2012 Mart) için yazılmıştır.

Hüzün ve Iztıraba Dönüşen ‘Arab Baharı’

Hüzün ve Iztıraba Dönüşen ‘Arab Baharı’

’Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın. Sakın ayrılığa düşmeyin Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerimizi birbirine ısındır da O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Siz bir ateş çukurunun kenarındaydınız. Allah sizi oradan kurtardı. İşte Allah ayetlerini size böyle açıklıyor ki hidayete eresiniz.’
’Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra bölünen ve ihtilafa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azap vardır.’


Rabbimizin gönderdiği bu ayetlerin manasını en doğru anlayan Ashab-ı Güzîn (r.anhûm) olmuştur. Zira onların gönüllerine iman nuru yerleşince aralarındaki düşmanlıkları kaldırarak mümin kardeşlerini, İslâm’a girmeyen yakın akrabalarına tercih etmişlerdir. İslam’ın ilk devrinde inşa edilen ashab kardeşliği ruhuyla hareket edilmesi günümüz Müslümanının en önemli vazifesi olmalıdır. Bu anlayışın kazanılmasına öncelikle kendi nefsimizden ve yakın çevremizden başlamalıyız. Çünkü ’Mü’min, mü’minin kardeşidir, eliyle ve diliyle ona zarar vermez, haset etmez, kin tutmaz. İnsanların canından ve malından emniyette olduğu kimsedir’ anlayışının ümmet üzerinde hâkim olmasıyla birlikte Cenâb-ı Hakk ümmet arasındaki ayrılık fitnelerini, düşmanlıkları bertaraf edecektir.


Maalesef günümüz Müslümanlarının yaşadıkları ve anladıkları İslam anlayışıyla hiç kimse bir araya gelememekte aksine aralarındaki husumet her geçen gün artmaktadır. Allah’ın birliği, Peygamberin birliği, Kur’ân’ın birliğinde bir değişme yoktur. Ama bugün elliye yakın müslüman devlet vardır ve bu sayı belki de artarak devam edecektir. Burada müslümanların birliğinden kastedilen mana coğrafi, fiziki vb. birlik değildir. Aksine Müslüman halkların, müslümanlıklarının farklılığıdır. Bu noktada, akla takılan soru şudur: Acaba, Batının bir asırdır süren yoğun baskısı, ’yeni müslümanlıklar mı’ icat etti? Yılda bir ay tutulan oruca bile aynı günde başlayamayan ve aynı günde bayramı kutlayamayan İslam dünyasının hali nicedir? Rusya ile yakın ilişkiler kuran kendilerini sosyalist veya emekçi olarak tanımlayan Müslümanlarla Amerika ve Avrupa ile yakınlıklar kuran müslümanların aralarındaki farklar nereden kaynaklanmaktadır?


İslam dünyasının (aslında müslümanların) paramparça olduğu bu yüzyılda, Batı kültür ve medeniyetinin mahsulü olan kapitalist ve komünist toplumlar hep birlikte hareket etmektedirler. Birleşmiş Milletler, NATO, Varşova Paktı, Avrupa Birliği’ne üye ülkeler bunlar arasındadır. Dünyadaki belli-başlı kültür ve medeniyet çevrelerinden ne yazık ki, sadece Müslümanların merkezî bir otoritesi yoktur. Batı kültür ve medeniyeti, kapitalist ve komünist kısımları ile Rusya ve Avrupa-Amerika devletlerine sahiptir. Hinduizm Hindistan’a; Budizm Japon-Çin devletlerine sahiptir. İslam’ın ise Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilişinden bu yana sırtını dayadığı bir devlet olmamıştır. İslam, doğrudan doğruya onu gönderen yüce Allah’ın koruması altında olduğundan kıyamete kadar bakî kalacaktır. Ancak Müslümanlar ve onu temsil eden devletlerin İslam’a ihtiyacı vardır.


Bugün dünyanın en problemli bölgelerinin başında Türkiye’nin de yer aldığı İslam ülkeleri gelmektedir. İslam ülkelerinin bu denli problemli bir coğrafyayı oluşturmasının temelinde birçok faktörün yanında belki de en temel faktör İslam’ın, yaşayan bir referans olmaktan uzak kalmış olmasıdır. Kıyamete kadar insanlığa, barış ve huzur içinde yaşamanın ilkelerini vaz’ eden, böylece ahiret saadetinin, ebedi mutluluğun yollarını aydınlatan İslam’ın yüceliğine inat, İslam dünyasının perişanlığı ortadadır. Bir kişiyi öldürmenin bütün insanları öldürmek kadar ağır vebal olduğunu haber veren Rabbimizin ilahî buyruğunu hiçe sayan ve birbirlerini acımasızca öldürebilen sözde Müslüman kimlikli kana susamış katillere her gün yenileri eklenmektedir.


Kur’ân’da ve Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetinde zalimlere karşı nasıl mücadele verildiğine dair anlatılanları dinleyip örnek alan, ona göre strateji belirleyen Müslümanlar neredeler? Merak ediyorum! Abartısız dünyanın her bölgesinde Müslüman kanı akıyor ve durum hiç de düzeleceğe benzemiyor. İslam’ın tebliği ve hayata tatbiki hususunda Rasûlullah (s.a.s.) kadar sıkıntı ve ıztırap çeken başka kimse var mıdır? Tabî ki, yoktur. Efendimiz (s.a.s.) hayatı boyunca insanlığın imansızlıktan dolayı karşılaşacağı sıkıntıları ve ızdırabını gönlünde hissetmiştir. Bu yüzden müşriklerin her türlü işkence, zulüm ve baskılarına sadece sabırla, güzel öğütle ve öç almak yerine affederek karşılık vermiştir. ’(Ey Rasûlüm!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et… Eğer (bir suçtan dolayı) ceza verecek olursanız size yapılan azab ve cezanın misli ile ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. (Ey Peygamber!) Sabret! Sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı üzülme! Kurdukları tuzaklardan telaş edip sıkıntıya düşme!’ Kur’ân’da her fırsatta sabır tavsiye edildiği halde günümüz Müslümanında bunun emarelerini görmek çok zor hale geldi. Mesela geçen yıl ABD’de çekilen bir filmde Efendimize (s.a.s.) hakaret edildiği gerekçesiyle Müslüman ülkelerin büyük kısmında kalabalıklar sokaklara döküldü. ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin elçiliklerine saldırılar oldu. Libya’da ABD Büyükelçisi ve beraberinde dört elçilik görevlisi linç edilerek öldürüldü. Kendilerine emân verilen elçilerin hunharca öldürülmesine İslâm tarihinin hangi döneminde şahit olunmuştur?


Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilişi ve Hilafetin ilgası sadece Osmanlı coğrafyasında değil, dünyadaki Müslüman toplumların kaderlerini derinden etkiledi. Dünyanın ücra noktalarına serpilmiş Müslüman azınlıklar, Osmanlı ve Hilafet sonrası hamilerini kaybederek, bulundukları ülkelerin merhametlerine, kendi kaderlerine terk edildiler ve adeta yetim kaldılar. Bundan dolayı İslam dünyası uzayan bir Ortaçağ’ın içinden geçiyor. Bundan dolayı Ortadoğu başta olmak üzere İslam ülkelerinin ekseriyetinde tam bir vahşet görüntüsü var. Elinizi haritada gezdirin ve ’şu bölgede Müslümanlar hayatlarından memnun’ diyebileceğiniz kaç ülke var? Yok böyle bir köy, kasaba, ilçe, il, yok yok yok…. Mısır’da, Kudüs’te, Halep’te, Tahrir’de, Lübnan’da, Arakan’da, Türkistan’da … Müslümanlar başlarındaki diktatör yöneticiler tarafından zulme uğruyorlar ya da kendi kendilerine zulmediyorlar. İşte Suriye ve Mısır bu zulmün zirveye ulaştığı, genç yaşlı demeden, kadın erkek ayırmadan insanların hunharca katledildiği, tecavüze uğradığı, boğazlandığı bir diyar haline geldi. Sanki Ortaçağ’dan fırlayıp gelen bazı insanlar, akıldışı bir intikam peşindeler. Ama bu öfke onları özgürleştirmiyor, tersine daha fazla esaretler, mezelletler, problemler üretiyor. Çünkü bu eylemlerin hiçbiri, emperyalizme karşı siyasal ve felsefi bir direniş bilincinden beslenmiyor. İşte bu nedenle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve şeriatla yönetilen diğer ülkelerde ne hikmetse ’Arap Baharı!’ olmuyor.


Suriye’de, Mısır’da, Irak’ta, Şam’da, Bağdat’ta, Halep’te öldürülen masum sivillerin cansız bedenlerini izleyen dünya bir türlü sessizliğini bozmamaktadır. ’Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz’ İlahi emrini görmezden gelip, hizip ve mezhep taassubu, siyasi çıkar, makam hırsı vs. her ne sebeple olursa olsun zulme ve zalime arka çıkanların yüzünden ümmetin ıztırabı her geçen gün artmaktadır.


Kuvvete karşı gelmek, devlete karşı isyan bayrağını çekmek, toplumu da buna teşvik ederek suçsuz insanların katledilmelerine sebep olmak haramdır. Tarihte buna dair pek çok örnek vardır. Ama hiçbir isyanın neticesinde topluma huzur gelmemiştir. (Günümüzde Arap Baharı’nda görüldüğü gibi). Aksine on binlerce Müslümanın kanının dökülmesine ve kâfirlerin Müslümanlara karşı daha şiddetli hareket etmelerine sebep olmuşlardır.


Müslümanlar başarı ve felah istiyorlarsa Allah Rasûlü (s.a.s.)’i kendilerine örnek almalıdırlar. Rasûlullah (s.a.s.) ise toplumun huzur ve sükûnuna, birlik ve beraberliğine büyük ehemmiyet vermiş, umumi asayişin bozulmaması için devletin başındakilerinden gelebilecek zulüm ve baskılara karşı isyan etmeyip tahammül göstermelerini tavsiye etmiştir. Huzeyfe (r.a.)’dan nakledilen hadiste Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: ’Benden sonra benim doğru yolumdan gitmeyen ve benim sünnetimle amel etmeyen hükümdarlar olacaktır.
– ’Ben buna yetişirsem ne yapayım, ya Rasûlallah?’ diye sordum.
– O takdirde mevcut olan bütün grupları terk et. Öyle ki bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette olman (gibi ne kadar kötü şartlar içinde de olsan) ölüm sana gelinceye kadar öyle kal, (fakat gruplara karışma).
Seleme bin Yezid el-Cu’fî (r.a.) Rasûlullah (s.a.s.)’e:
– Ya Rasûlallah! Lütfen söyle! Başımıza, kendi haklarını bizden isteyen, fakat bizim haklarımızı bize vermeyen amirler gelirse, bize ne emir buyurursun?
Efendimiz (s.a.s.), kendisinden yüz çevirdi. Sonra tekrar sordu. Yine ondan yüzünü çevirdi. Üçüncüde tekrar sordu da Eş’as bin Kays onu çekti. Efendimiz (s.a.s.) de:
– ’Dinleyin ve itaat edin! Onlara, ancak yüklendikleri, size de yüklendikleriniz vardır’ buyurdular.
Rasûlullah (s.a.s.)’in ümmetine, yöneticilerden gelecek haksızlık ve zararlara sabırla mukabele tavsiyesi, onları zulme boyun eğmeye davet değil; bilakis isyan yoluyla, devlet ve millet bütünlüğünü zedeleyecek daha büyük zulüm ve zararlardan kaçındırmak hikmetine mebnidir. Bu noktada bazı insanların aklına ’Zalim olan devlet yöneticilerine isyan edilmez mi, kâfir olan devlete karşı isyan cihad değil midir?’ tarzında sorular gelebilir. İslâm’da cihad, isyan ve çapulculuk demek değildir. Korsan gösteriler yaparak, halkı sokaklara döküp etrafı yakıp yıkarak cihad yapılmaz. Aksine toplumda fitne ve anarşi artar. Dinimize zarar verir.


Ebû Davud’un Sünen’in de nakledilen Rasûlullah (s.a.s.)’in bir hadisi bugün isyan bayrağını çeken ümmet için nasihat olarak yeterlidir. ’Kıyamet yaklaştıkça, fitneler çoğalır. Gece başlarken karanlığın artması gibi olur. Sabah evinden mümin olarak çıkan çok kimse, akşam kâfir olarak döner. Akşam müminken, gece imanları gider. Böyle zamanlarda, eve kapanmak fitneye karışmaktan iyidir. Kenarda kalan, ileri atılandan iyidir. O gün oklarınızı kırın, silahlarınızı bırakın! Herkesi tatlı dille, güler yüzle karşılayın!’
Müslümanlar ihtilal yapmaz, ama zulme, haksızlığa da teslim olmazlar. Meşru yollardan haklarını ararlar. Hükümetin meşru emirlerine uyarlar. Şayet haram olan işleri meşru görüyorlarsa emre itaat etmezler ama devlete karşı isyan da etmezler. Zira hadiste de zikredildiği gibi Efendimiz (s.a.s.) kanunlara karşı gelmeyi, ihtilal yapmayı değil, meşru yollardan nasihat verip sabretmeyi emretmektedir.


Milyonlarca mü’minin Hac için hazırlık yapıp yollara düştüğü bugünlerde mezhep, fırka, ırk ayrımı yapmaksızın Müslümanlar yeniden bir araya gelmelidirler. Şu an Müslümanların başının üzerindeki kara bulutların sebebi İslam’ın değil, İslam’ı öz kaynaklarından doğru öğrenip doğru uygulamayan Müslümanların hatasıdır. Bu nedenle soruyoruz, sorguluyoruz. Nerede İman esasları, yaratılış sırrı, kardeşlik, barış ve huzur içinde yaşama, güler yüzle iyilikle tebliğ, ister Müslüman ister gayrı müslim olsun ötekinin hakkına saygı, merhamet, acıma, bağışlama, hak ve adalet?
Kur’ân’da vasfedildiği gibi Müminlerin kardeş olduğuna inanıyorsanız, bütün Müslümanlara kardeşçe muamele ediniz. Kardeşçe davranılmasını tavsiye edin. Kardeşlerinizin hukukunu gözetin. Bilin ki bu kardeşliğinizi koruduğunuz ölçüde güçlü ve huzurlu olacaksınız. Öfkelerinizi yendiğiniz, sabırlı olduğunuz ve bağışladığınız ölçüde bağışlanacaksınız.

Bu makale Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 127. sayısı (Ekim 2013) için yazılmıştır

×