150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: ahmed bin hanbel

Ma’ruf-i Kerhi (k.s.)

Ma’ruf-i Kerhi (k.s.)

Evliyanın büyüklerindendir. Adı Ma’ruf bin Firuz olup künyesi Ebu Mahfuz’dur. Doğum tarihi kesin bilinmemektedir. 200 (M. 815) yılında Bağdat’ta vefat etti. Bağdat’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş olup, Ma’ruf-i Kerhî olarak tanınmış, sûfiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hakk Teâlâ’ya giden yolun rehberi, zamanındaki âşıkların efendisi idi.
İran’lı Hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, Hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Rahibin (hâşâ) Rabbin üç (baba, oğul, ruh’ül kudüs) demesine itiraz edince, rahibin onu dövmesiyle okuldan kaçar ve Kûfe’de bir mescidde Muhammed İbni Semmâk’ın sohbetini dinler, daha sonra İmam Ali Rıza’ya götürürler. O’nun yanında İslâm’ı kabul eder. İslâmî ilimleri öğrendikten sonra İmam Ali Rıza (r.a), O’nun için: ’Ma’ruf huy ve muhabbet bakımından Ehl-i Beyt’tendir; fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Selmân-ı Farisî’nin ceddimize ilhak edilip Ehl-i Beyt’ten sayıldığı gibi, o da bize dâhil edilmiştir.? demiştir.
Hadis ve diğer bilimlerde de üstün olan Ma’ruf-i Kerhî’ye fıkhî konuda; ’sehiv secdesi hakkında ne dersin?’ diye sorulunca: ’Kalbin namazdan gafil olup, namazdan başka bir şeyle meşgul olmasından dolayı bir cezadır’ deyince Ahmed bin Hanbel (r.a): ’Bu ne güzel ve ne manalı bir cevaptır.’ buyurdu.
Kerâmet ve menkıbeleri yanında, cömertlik ve kerem sahibi olmakla da ün yapmıştır.
Maruf-i Kerhî Hazretleri ne cennet arzusundan ne de cehennem korkusundan dolayı ibâdet etti. O, yalnızca Allah’u Teâlâ’ya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibadet etti. Allah’u Teâlâ da onu en yüksek makamlara yükseltti, aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak Teâla’nın hem de halkın sevgilisi oldu. İmam Ali Rıza (k.s)’dan sonra cehri zikir yolu olarak da adlandırılan seyyidlerle devam eden ’velayet’ yolunun halifeliğini yaptı.
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, bir gün talebeleriyle hurmalıkta oturuyordu. Bu esnada Dicle nehrinden bir kayık geliyordu. Kayıktaki birkaç genç, içip içip naralar atıyorlardı. Bu hoş olmayan manzara karşısında talebeleri dediler ki:
– Efendim, duâ edin de Allah’u Teâlâ bu kendini bilmezleri nehrinde boğsun, insanlar da böyle zararlı kimselerden kurtulsunlar.
Bunun üzerine kayıktakilere şöyle dua etti:
– Yâ Rabbî! Sen bu kullarını dünyada neşelendirdiğin gibi âhirette de neşelendir.
Talebeler bu duaya bir mana veremediler. Kendisine sordular:
– Efendim, böyle duâ etmenizin hikmetini anlayamadık. İzâh eder misiniz?
– Bekleyiniz! Söylediklerimin sırrı şimdi ortaya çıkar.
Talebeler dikkatle kayıktakileri takip etmeye başladılar. Kayıktakiler, kıyıya çıkınca, Ma’rûf-i Kerhî Hazretlerini gördüler. Birden ne yapacaklarını şaşırdılar. Daha o, kendilerine bir şey söylemeden, ellerindeki sazı kırdılar, içkileri attılar. Huzuruna gelip tevbe ettiler.
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri talebelerine dönüp buyurdu ki:
– Gördüğünüz gibi, herkesin istediği oldu. Ne onlar boğuldu, ne de kimse onlardan rahatsız oldu.
Ma’rûf-i Kerhî’ye; ’Dünya sevgisi kalpten nasıl çıkar?’ diye sorulduğu zaman, buyurdu ki: ’Allah’a karşı halis bir sevgi, tam bir muhabbet ve hüsn-ü muamele yani Allah’ın razı olduğu işleri yapmak ve men ettiklerinden sakınmakla.? cevabını verdi.
Sırr-ı Sekâtî (k.s.) anlatıyor: ’Bir bayram günü Ma’rûf-i Kerhî Hazretlerini, hurma toplarken gördüm ve sordum, ’Bunları ne yapacaksın?’ ’Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana, yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiselere ve oyuncaklara sahip olduklarını, fakat kendisinin hiç bir şeyi olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ona yeni elbiseler ve oyuncaklar alacağım’ dedi. Bunun üzerine, ’bu işi bana bırak.’ deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni elbiseler ve oynaması için oyuncaklar aldım. Çocuk o zaman çok memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nur geldi ve gönül halim bambaşka oldu.?
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, nafile oruç tutarken Bağdat çarşısından geçiyordu. İkindi vakti bir sebil su dağıtıcısı, ’benim suyumdan içene Allah’u Teâlâ rahmet etsin,’ diye bağırıyordu. Ma’rûf-i Kerhî, sucunun elindeki bardağı alıp içti. Talebeleri dedi ki: ’Efendim siz oruçlu değil miydiniz?’ ’Evet, oruçlu idim; fakat bu su dağıtıcısının duası üzerine nafile orucu bozdum.’
Ma’rûf-i Kerhî vefat edince, kendisini rüyada gördüler, dediler ki: ’Allah’u Teâlâ sana ne muamele eyledi?’ ’O su dağıtıcısının duası ile daha fazla ihsana kavuştum.’ dedi.
Buyurdular ki:
’Kim, mü’min kardeşinin bir ayıbını örterse, Allah’u Teâlâ onun bu işinden dolayı bir melek yaratır. Onun elinden tutar ve melekle beraber Cennete girer.’
’Her kim günde üç kere ’Allah’ım Muhammed (s.a.v) ümmetini ıslah et’ diye dua ederse âbidlerden sayılır.’
’Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlûkatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır. Eşyanın hakikatine bakıp, halkın bildiğini terk etmektir.’
’Kim öldükten sonra unutulmak istemezse; salih ameller işlesin ve isyan etmesin.?
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin

Yararlanılan Eserler
Hilyetü’l-Evliyâ, c.8, sh. 360.
Tezkiretü’l Evliya, sh, 107.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 296-298.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 60-61.
Nefahatü’l-Üns, sh.161.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 32. sayısı (2005 Kasım) için yazılmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (4. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (4. Bölüm)

HAYATINDAN KESİTLER

SIDK VE DOĞRULUKBir gün Abdülkâdir Geylânî’ye; ’Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?’ diye sordular.

Buyurdular ki:
’Temeli, sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; ’Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın’ dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; ’Beni Allah’ın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat’a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim’ dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. ’Haydi, Allah selâmet versin oğlum. Allah için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem’ dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. ’Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?’ diye sordu. ’Kırk altınım var’ dedim.

’Nerededir?’ dedi. ’Koltuğumun altında dikili’ dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu; fakat o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. ’Altının var mı?’ dedi. ’Kırk altınım var’ dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. ’Neden bunu söyledin?’ dediler. ’Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım’ dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve ’Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum’ dedi. Bu pişmanlığından sonra tevbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, ’İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tevbe etmekte de reisimiz ol’ dediler. Sonra, hepsi tevbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tevbe edenler, bu altmış kişidir.’

HASEDİN ZARARLARI

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin sohbetleri ile hasta gönüller şifa bulur, katı kalpler yumuşardı. İnsanların manevî hastalıklarını tek tek bildirir, onları tedavi ederdi. Hasedin, kıskançlığın Allah’ın gazabına sebep olacağını şöyle anlatırdı:

“Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin îmanını zayıflatır. Mevlâ’nın yanında kıymetin kalmaz. Seni, Allah’ın gazabına uğratır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.); ’Allah, hasetçi kimse nimetimin düşmanıdır, buyurdu’ diye bildirmiştir. Efendimiz (s.a.s) bir hadîs-i şerîfte; ’Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer’ buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin hususunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, Allah’ın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, Allah’ın kendisi için takdir ve taksim ettiği nimetin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allah’ın bu ihsanından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok câhil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki Allah sana zulmetmez. Allah senin için takdir ettiğini, sana nasip olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez.

HANBELÎ MEZHEBİNE GÖRE AMEL ETMESİ

Gavsu’l-A’zam Abdülkâdir Geylânî (k.s.) bir gün, İmâm Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyadan bir cemaat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm Ahmed bin Hanbel manada kabirden çıktı, elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm Ahmed; ’Ey Seyyid Abdülkâdir! Fıkıh, tasavvuf ile helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır.’ buyurdu.

Hz. Pîr, bir gece Rasûlullah Efendimizi rüyâda gördü. Bu arada Ahmed bin Hanbel’i de gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Rasûlullah Efendimizden rica ediyor ve; ’Ey Allah’ın Rasûlü! Oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir’e buyur da, bu zayıf ihtiyarı himaye etsin’ diyordu. Efendimiz (s.a.s) tebessüm buyurarak: ’Ey Seyyid Abdülkâdir! Bu şeyhin ricasını kabul et’ buyurdu. Rasûlullah (s.a.s)’ın emri ile, onun ricasını kabul etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgâhında kıldı. Hâlbuki Hanbelî namazgâhında imamdan başka kimse olmazdı. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri oraya gelince, pek çok kimse de ardından gelip, mescidi doldurdu ve boş yer kalmadı. ’Eğer Gavsu’l-A’zam o gün, Hanbelî namazgâhında hazır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı’ denilmiştir. Bundan sonra Hanbelî mezhebine göre amel etti.

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar
1. Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (Mûsâ bin Yünûnî).
2. Behcetü’l-Esrâr (Ali bin Yûsuf).
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-Â’zam.
6. Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ (Şa’rânî); c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile; c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb; c.1, s.198.
11. Hadîkat-ül-Evliyâ; 2’nci kısım, s.32.
12. El-A’lâm; c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn; c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr; s.224.
15. El-Bidâye ve’n-Nihâye; c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât; c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ; s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn; c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ; c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış ve “Özlenen Rehber” dergisinin 47.sayısında (Şubat 2007) yayınlanmıştır.

×