150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: abdullah ibn abbas

Ashab-ı Bedir

Ashab-ı Bedir

MELEKLERİN YARDIMINA MAZHAR OLAN ORDU:
ASHAB-I BEDİR

“Hatırlayın o zamanı ki, sizler (Mekke’de iken sayıca) azdınız. Yeryüzünde eziliyordunuz. İnsanların sizi kapıp (esir almasından) korkuyordunuz. Fakat Allah sizi (Medine’de) barındırıp (Bedir harbinde gönderdiği meleklerin) yardımıyla destekledi. Sizi güzel şeylerden (ganimetlerden) rızıklandırdı ki (nimetlerine) şükredesiniz.” (Kur’ân-ı Kerîm, 8/26)

Efendimiz (s.a.v.) bir Peygamber olması hasebiyle Allah tarafından kendisine indirilen vahyi, doğup büyüdüğü Mekke şehrinde insanlara duyurmaya çalışan Rasûlullah (s.a.v.) ilk günlerden itibaren güçlü ve nüfuzlu bir Kureyş muhalefetiyle karşı karşıya kaldı. Risâletine yönelik yapılan baskı ve zulüm dolu bu acımasız düşmanlıktan dolayı tebliğ vazifesini insanlara duyurmada ciddî zorluklarla karşılaşan Efendimiz (s.a.v.) İslâmî tebliğ hürriyetini ve davet hususundaki gerekli özgür ortamı bulmak adına çeşitli girişimlerde bulundu. Ancak Mekkeli müşriklerin imana ve İslâm’a karşı bağnazlıkları, iman edenlere düşmanca tavırları ve onlara akla hayale gelmeyecek derecede işkence ve eziyetlerinin neticesinde Efendimiz (s.a.v.) ve ashabı canları kadar sevdikleri Mekke’den dolayısıyla Kâbe’den bile ayrılmalarına sebeb olmuşlardı. Bu bakımdan İslâm tarihinde Medine’ye hicret, Efendimiz (s.a.v.) açısından İslâmî tebliğ konusunda atılmış en önemli adım ve bir dönüm noktası oldu.

İslâm tarihinde Müslümanların varlıklarını devam ettirebilmeleri için bir dönüm noktası mesabesinde olan Bedir Savaşı hicretin 2. senesinde Ramazan ayının 17’si Cuma sabahı (13 Mart 624) vuku bulmuştur. (İbn Hişâm, II, 202; İbn Sa‘d, II, 17) Sahabe Efendilerimizin Allah’a ve Rasulullah (s.a.v.)’a olan imanları bakımından ne kadar yüce bir mertebede oldukları bu çetin muharebede bir kez daha sergilenmekteydi. Çünkü bu güzide insanların pek çoğu ticaretle uğraşan veya bağ ve bahçelerinde ziraatle uğraşan kimselerdi. Yani harb etmeyi bilen savaşçı insanlar değildiler. Fakat onları Bedir kuyularına getiren bir hakikat vardı. O da; imanları uğrunda verecekleri dünya imtihanı…

Rasûlullah (s.a.v.) her zaman olduğu gibi Bedir Gazvesinde de Cenâb-ı Hakk’ın yardımının iman edenler üzerine olacağına imanı tamdı. Bu yüzden hiç bir zaman dilinden düşürmediği dualarla İslâm’a ve müslümanlara zafer bahşetmesi için Rabbimizden yardım istemekteydi.

Hz. Ali (r.a.) müşahede ettiği bu durumu şöyle anlatıyor: “Bedir günü biraz savaştıktan sonra Resûlullah’ın ne yaptığını görmek için yanına geldim. Baktım ki Resûlullah secde halindedir ve: “Ya hayyu ya kayyûm” diyor, başka bir şey söylemiyordu. Tekrar savaş meydanına döndüm. Sonra tekrar geldim, baktım ki yine secde halindedir. Sonra savaşa döndüm. Yine Resûlullah’ın yanına geldim, baktım ki yine secde halindedir. Ve “ya hayyu ya kayyumu” tekrar ediyor. Allah ona zaferi müyesser kılıncaya kadar bu duayı yaptı.
Rasûlullah (s.a.v.), Bedir gecesinde hem namaz kılıyor, hem de, “Ey Allah’ım! Eğer şu bir avuç Müslüman’ı helâk edersen sana kulluk yapılmayacaktır” diye dua ediyordu ve o gece Allah bir yağmur ihsan etti. (Kenzü’l-Ummal, V/267; Hayatu’s-Sahabe, I/478)

Efendimiz (s.a.v.) hem Cenâb-ı Hakk’a buna benzer dualarla niyazda bulunurken hem de ashabını Allah yolunda cihada teşvik ederek: “Muhammed’in nefsini kudret elinde tutana yemin ederim ki, içinizden kim onlarla savaşırken sabır ve metânet gösterir; mükâfaatını yalnızca Allah’tan bekleyerek ve kaçmaksızın şehit düşerse Allah Teâlâ onu cennete iletir” buyurmaktaydı.

Sahabe Efendilerimizden Umeyr b. Hümam (r.a.) Rasûlullah’ın (s.a.v.) cihada çağrısını işttiği sırada elindeki hurmaları yiyordu. O, bu sözleri işitince Mekkeli müşrikleri işaret ederek: “Çok güzel! Benimle cennet arasında şu kişilerin beni öldürmelerinden başka bir engel yoktur!” dedi.

Hz. Peygamber, niçin “Çok güzel!” dediğini sorduğunda Umeyr (r.a.):“Ey Allah’ın Rasûlü! Yemin ederim ki; bunu inançsızlığımdan değil cennete girebilme ümidimden dolayı söyledim” dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) de ona: “Cennetlik olduğundan şüphen olmasın!” buyurdular.
Bunun üzerine Umeyr sadağından birkaç hurma çıkararak yemeye başladı. Ancak daha sonra bunları yemekten vazgeçerek

“Bunların hepsini yeyinceye kadar yaşayacak olursam bu çok uzun bir süre olacaktır” dedi. Böylece elindeki hurmaları atarak kılıcını çekti ve şehit düşene kadar savaştı. (Bidaye III/277;

Hayatu’s-Sahabe, 1/405-406. İmam Ahmed ve başkaları Enes b. Malik’ten.)

Bedir günü Cenâb-ı Hakk, iman edenlere öyle bir yardım göndermişti ki, bu durum Kurân-ı Kerîm’deki Enfâl sûresinde bazı ayetlerle de teyid edilmekteydi. Çünkü Allah (c.c.), bu savaşa melekleri göndermiş ve onları, kafirlere karşı müminlere destek olmaları için vazifeli kılmıştı. Savaş esnasında meleklerin bu yardımını başta Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere sahabeden pek çoğu gözleriyle müşahede ettiler. Aynı şekilde müşriklerden esir edilenler de o güne kadar hiç görmedikleri kimselerin, kendilerinin esir alınmalarında sahabiye yardım ettiklerini esir alındıktan sonra itiraf etmişlerdi.

İslâm ve imanın muhafazası uğrunda verilen mücadelenin Allah tarafından nasıl yardıma mazhar olunduğunu Bedir günü yaşanan hadiseler ışığında Sahabe Efendilerimizin dilinden gelin hep beraber dinleyelim:

• Sehl b. Sa’d şöyle anlatıyor: Ebu Üseyd gözlerini kaybetmesinden sonra bir gün bana şunları söyledi: “Ey yeğenim! Allah’a yemin ederim ki şu anda Bedir’de bulunsak ve Allah Teâlâ da gözlerimi bana geri verseydi, imdâdımıza gelen meleklerin çıktıkları vadiyi sana hiç tereddütsüz gösterebilirdim.” (Bidaye III/280 (Beyhaki ve İbn İshak’tan); Heysemi VI/84)

• Cebrail (a.s.) Bedir gününde Zübeyr (r.a.)’in simasında ve başında sarımtırak bir sarık olduğu halde indi.(Heysemi VI/84)

• Bedir gününde Zübeyr (r.a.)’in başında bir ucunu yüzü tarafına sarkıttığı sarı bir sarık vardı. Melekler de aynı şekilde, başlarında sarı renkli sarıklarla indiler. (Kenzü’l-Ummal, V/268; Hâkim III/361)
• İbn Abbas (r.a.)’ın rivayetine göre; Melekler, Bedir gününde ucunu arka taraflarına sarkıttıkları beyaz sarıklar giymişlerdir. Huneyn gününde ise sarıklarının rengi yeşildi. Onlar Bedir hariç hiç bir savaşta düşmanla savaşmamışlardır. Yaptıkları sadece mü’minlerin sayılarını çok göstermekti. (Ebu Nuaym, Delâil s. 170

Meleklerin Müşriklerle Savaşması ve Onları Esir Alması
• Süheyl b. Amr (r.a.) naklediyor: “Bedir günü kır atlara binmiş bazı kimseleri yer ile gök arasında gördüm. Başlarında miğferler vardı. Müşriklerden bazılarını öldürüyor, bazılarını da esir alıyorlardı.” (Kenzü’l-Ummal, V/265)

• Abbas’ı esir eden Ebu’l-Yeser Kâ’b b. Amr’dır. Bu zat Benî Seleme kabilesine mensubdur. Bu adam kısa boyluydu. Abbas ise iri yarı birisiydi. Bu kişi, Abbas’ı esir ederek Efendimize (s.a.v.) getirmişti.

Abbas: “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni esir eden şu ensarlı zat değildir. Beni, bir ata binmiş, saçı dökülmüş, çok güzel yüzlü bir adam esir etti. Doru bir atın sırtındaydı ve ben onu şimdi kavmin içinde görmüyorum. Onun kılık kıyafeti şöyle şöyle” idi diyerek tarif etti.

Ensarlı: “Ey Allah’ın Rasûlü! Onu ben esir ettim” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ensarî’ye; “Sus! Allah Teâlâ, keremli ve şerefli bir melekle sana yardım etmiştir” buyurdu. (Heysemi, VI/75, İmam Ahmed, Bezzar’dan).


• Müslümanlardan bir kişi, müşriklerden birini kovalıyordu. O sırada yukardan bir kırbaç sesi duyuldu ve bir süvari ortaya çıkıp: “Ey Hayzum ilerle” dedi. Ensari önüne baktığında kaçan müşriğin sırt üstü yere düştüğünü, burnunun kırıldığını ve kamçı izinden yüzünün morardığını gördü. Ensari Efendimize (s.a.v.) gelerek durumu anlattı.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Dediklerin doğrudur. O göklerin üçüncü katından gönderilen bir yardımcıdır” dedi. O günde müşriklerden yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kişi de esir alınmıştı. (Bidaye, III/279. Müslim, İbn Abbas’dan).
• Ben ve amcamın oğlu dağın üzerine çıktık. Oradan Bedir sahasını görüyorduk. İkimiz de müşriktik. Tepeden savaşı seyrediyor ve sonucunu bekliyorduk.

Yağmacılarla beraber yağmacılık yapacaktık. Biz dağda pusuda iken, bir bulut bize yaklaştı. Buluttan atların kişnemesi duyuluyordu. Birisi de: “Hayzum ilerle” diyordu. Amcamın oğlunun korkudan ödü patladı, oracıkta öldü. Ben de neredeyse helâk olacaktım. Fakat kendimi toparladım. (Ebu Nuaym, Delâil, s. 164. Beni Ğıfar kabilesinden bir adamdan).
• Babam bana: “Ey oğlum! Bedir savaşındaydık.

Hatırlıyorum ki, müslümanlardan birisi, müşriklerden birinin başını hedefliyor, fakat daha kılıcını vurmadan başı yere düşüyordu” dedi. (Bidaye, III/281 (Beyhaki, Ebu Umame b. Sehl, babasından); Hakim, III/409.)
• Hâris b. Samime “Rasûlullah (s.a.v.) vadide, bana:

“Abdurrahman b. Avf’ı gördün mü?” dedi.

“Evet, ey Allah’ın Rasûlü! Onu dağın eteğinde gördüm. Müşrikler onun etrafını sarmışlardı. Ona yardım etmek istedim, fakat sizi burada görünce yardımınıza koştum” dedim. Rasûlullah (s.a.v.): “Onun için üzülme. Melekler onunla beraber savaşırlar” dedi.

• Daha sonra Abdurrahman b. Avf’ın yanına gittiğimde, yedi kişinin öldürülmüş olduğunu gördüm ve: “Ellerine sağlık, bütün bunları sen mi öldürdün?” dedim. Abdurrahman (r.a.): “Ertat b. Şurahbil’i ben öldürdüm” dedi. Bir adamı daha göstererek Şunu da ben öldürdüm, fakat diğerlerini göremediğim bir kimse öldürdü” dedi. Bunun üzerine: “Allah ve Rasûlü doğru söyledi” dedim. (Heysemi, VI/114; Hayatu’s-Sahabe, IV/298-300)

Müslümanların iman ettikleri Allah’a ve arka çıktıkları Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize karşı bağlılıkları kendilerine bahşedilen Bedir zaferi sayesinde daha da artmış, İslâm’a şüphe ve kinle yaklaşan bazı insanların bütün bu olumsuzluklarından temizlenerek iman ettikleri görülmüştür. Katledilen müşriklerin büyük kısmı Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve müslümanlara pervasızca eziyette bulunan, onlara karşı fitne ateşini alevlendiren kimselerdi. Böylece noksanlardan münezzeh olan Allah’ın kelimesi, yani İslâmiyet yücelmiş, şirkin kelimesi ise alçalmıştı. Hak ile batıl Bedir günü birbirinden ayrılmıştı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 60. sayısı (Mart 2008) için yazılmıştır.

İtikaf ve Ehemmiyeti

İtikaf ve Ehemmiyeti

Ramazan ayı denilince akla gelen ibadetlerden biri de itikaftır. İtikaf sözlükte bir şeye devam etmek, insanın kendisini bir yerde alıkoyması, bir yere kapanıp ibadetle meşgul olması anlamınadır. Dinimizdeki anlamı ise bir mescitte Allah’ın rızasını kazanmak için belli âdâb içerisinde bir müddet kalmaktır. İtikafa girene ’mu’tekif” veya ’âkif” denir. İtikaf, kitap ve sünnetle sabit olan bir ibadettir. Kur’ân-ı Kerim’de: ’Mescidlerde itikafa çekildiğiniz zaman kadınlarınıza yaklaşmayın.”(1) buyrulur.

Peygamber Efendimiz Medine’de hicretin ikinci yılında ramazan orucunun farz kılınmasından itibaren ömrünün sonuna kadar her ramazan ayının son on gününde itikafa girmiştir. Nitekim Hz. Âişe validemiz Peygamber Efendimizin itikafa girmesiyle ilgili şöyle demiştir: ’Hz. Peygamber vefat edinceye kadar itikafa girer ve derdi ki:

’Kadir gecesini ramazanın son on gününde arayın.”(2) Hz. Peygamberden sonra zevceleri de itikafa girdi. Peygamber Efendimize Medine hayatı boyunca on sene müddetle hizmet etme şerefine nail olan ve Peygamber Efendimizden en çok hadis rivayet edenlerden biri olan Enes b. Mâlik ile ashabın en güzel Kur’an okuyanlarından biri olan Übey b. Ka’b ise Peygamber Efendimizin itikafları ile ilgili şöyle demişlerdir: ’Rasûlullah (s.a.s) ramazanın son on gününde itikafa girerdi; fakat bir sene (seferde olduğu için) itikafa giremedi. Ertesi sene 20 gün itikafa girdi.”(3)

İtikaf sadece Ümmet-i Muhammed’in hususiyetlerinden değildir. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de: ’İbrahim ve İsmail’e: Tavaf edenler, itikafa girenler rükû ve secde edenler için evimi (Kabe’yi) temizleyin, diye emretmiştir.”(4) buyurur. Bu âyet-i kerime ile, Hz. Zekeriyya ve Meryem kıssaları hakkındaki âyet-i kerimelerden,(5) itikaf ibadetinin önceki peygamberlerin dinlerinde de olduğunu öğreniyoruz.

Amellerin En Faziletlisi Tâbiînin büyük alimlerinden İbn Şihâb ez-Zührî’nin (Ö.124/742) ifade ettiğine göre itikaf amellerin en şereflisidir. Çünkü itikafa giren kimse geçici bir zaman için de olsa dünya meşgalelerinden uzaklaşır, kendini tamamen Allah’a verir, Oruçlu olur. Mescidde namazı beklemekte olduğu için daima namaz kılıyormuş gibi sevap alır. Vaktini ibadet ve taatla, Allah’ı zikrederek, Kur’an-ı Kerim okuyarak ve benzeri faydalı şeylerle geçirir. Lüzumsuz, dünya ve ahireti için faydasız şeylerden uzak durur.

Sahabe-i kiramın alimlerinde Abdullah İbn Abbası’ın talebesi ve İmam Azam’ın hocalarından olan Atâ b. Ebî Rebah der ki: ’İtikafa giren, büyük bir kimsenin kapısına bir ihtiyaç için defalarca gelip duran kimse gibidir. İtikafa giren kimse (lisan-ı haliyle Rabbim) beni bağışlayıncaya kadar buradan ayrılmayacağım.” der. (6)

İtikafa erkekler, içerisinde cemaatle beş vakit namaz kılınan camide girerler. Kadınlar ise evlerinin bir köşesinde, namaz kıldıkları odalarında girerler.

İTİKAF ÜÇE AYRILIR:

a. Vacip olan itikâf: Adak olan itikâf vaciptir. Bu, en az bir gün olur ve gündüz oruçla geçirilir. Bu nedenle nezredilen itikaf bir günden az olamaz. Hz. Ömer, Rasûlullah (s.a.s)’den, ’Cahiliyye devrinde Mescid-i Haram’da bir gece itikâfta bulunmayı adamıştım; ne yapayım?’ diye sormuş Rasûlullah (s.a.s); ’Adağını yerine getir.’ buyurmuştur. İtikafı adama şekli; ’Allah rızası için üç gün itikafa girmek üzerime borç olsun” şeklinde bir şarta bağlamadan olabileceği gibi, ’bu hastalıktan kurtulursam, hastam şifa bulursa veya şu işim olursa şu kadar gün itikafa gireceğim” şeklinde bir şarta bağlı olarak da olur. Bu durumda beklediği olunca belirttiği gün kadar itikafa girmesi üzerine vacip olur. Girmezse günahkar olur. Çünkü âyet-i kerimede:

’Ey iman edenler akitlerinize vefa gösterip yerine getirin.”(8) buyrulmuş, Peygamber Efendimiz de: ’Kim Allah’a itaat hususunda adakta bulunursa adağını yerine getirip Allah’a itaat etsin.” (9) buyurmuştur.

b. Sünnet olan itikâf: Ramazan’ın son on gününde itikâfa girmek sünnettir. Hz. Âîşe’nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s) orucun farz kılınmasından ömrünün sonuna kadar Ramazan aylarının son on gününde itikâfa girmiştir. Bir yerleşim merkezinde bulunan Müslümanlardan birisi bu sünneti yerine getirirse, diğerleri üzerinden bu görev düşer. Bu duruma göre, her yerleşim birimi için itikâf sünnet-i kifâye hükmündedir. Bir kişinin bunu yapması o beldedeki diğer Müslümanları sorumluluktan kurtardığı gibi Cenâb-ı Hakk’ın, itikâf yapanın ecrini diğer belde Müslümanlarına da vereceği umulur.

c. Müstehab (mendub) olan itikâf: Vacip ve sünnet olan itikâfların dışında itikâfa girmek müstehabdır. Bunun belirli bir vakti yoktur. Hatta mescide giren kimse çıkıncaya kadar itikâfa niyet ederse orada kaldığı sürece itikâfta sayılır. Bu itikâfda oruç şart deşildir. Bazı müctehidler, bu itikâf süresinin bir saat bile olabileceği görüşündedirler.

İTİKAFIN ŞARTLARI:

Diğer ibadetlerin olduğu gibi itikafın da birtakım şartları vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1- Niyet: Niyet diğer ibadetlerde şart olduğu gibi itikafda da şarttır. Niyet etmeksizin camide beklemek itikaf yerine geçmez.

2- Erkeğin beş vakit cemaatle namaz kılanan mescidde itikafa girmesi: İtikafın en faziletlisi Mescid-i Haram’da, sonra Mescid-i Nebevî’de, sonra Mescid-i Aksâ’da olandır. Diğer mescidlerdeki fazilet cemaatin çokluğuna göre değişir.

3- Oruç: Daha önce belirtiğimiz gibi vacip olan itikaf için şarttır.

4- Kadınların hayız ve nifastan temiz olmaları gerekir: Cünüblük oruca mani olmadığı için taharet, vacib olan itikafda bile şart değildir. Onun için itikafa giren mescid içerisinde ihtilam olursa itikafı bozulmaz.

İTİKAFIN ZAMANI

Vacip ve müstehap olan itikaflar için muayyen bir zaman yoktur. Vacip olan itikafı adağı yerine gelince yapar. Müstehap olan itikafı ise istediği zaman yapar. Sünnet olan itikafın ise ramazanın yirmisinde başlayıp sonuna kadar devam ettiği için zamanı muayyendir, belirlidir.

Ayrıca, vacip olan itikaf bir günden az olamaz. Müstehap olan itikaf her vakitte olabildiği gibi, istediği kadar da yapabilir.

RUKNÜ, HÜKMÜ, ADABI

İtikafın ruknü: Belirli bir mescidde beklemektir.

İtikafın hükmü: Sevap elde etmektir.

İtikafın âdâbı: İtikafda hayır söylemek, sünnet olan itikafa geciktirmeden ramazan’ın son on gününde girmek, itikafa girmek için mescidin en faziletlisini veya en çok cemaat olanını seçmek, Allah’ı zikretmeye, Kur’an-ı Kerim tilavetine, hadis ve siyer gibi faydalı şeyler okumaya devam etmek.

İtikafa giren kimse bulunduğu mescidden ancak şer’î, tabiî ve zarurî bir ihtiyacı için dışarı çıkabilir. Böyle bir ihtiyacı olmadan mescidden çıkarsa itikafı bozulur.
Bulunduğu mescidde cuma kılınmıyorsa cuma namazını kılmak için başka bir mescide gitmesi şer’î bir ihtiyaçtır. Caminin yıkılması gibi zarurî hallerde camiden çıkabilir. Ve yine mu’tekifin camiden zorla çıkarılması, ailesinin dağılması veya nefsî ve malı hakkında zorbalardan korkması gibi zarurî sebeplerden dolayı dışarı çıkması da itikafını bozmaz. Tuvaleti için dışarı çıkması tabî bir ihtiyaçtır. Mu’tekif; camide yiyip içebilir, uyuyabilir, kendisi ve ailesi için muhtaç olduğu alış-erişi yapabilir, caizdir; ancak ticaret maksadıyla mal hazırlaması ve yine bu maksatla alış-veriş etmesi, ibadet ve taat inancıyla susması veya malayanî sözler konuşması mekruhtur; konuştuklarının hayırlı sözler olması gerekir.

Bilerek veya bilmeyerek cinsi temasta bulunmak veya inzalle neticelenen şeylerle meşgul olmak itikafı bozar.

İTİKAFIN FAZİLETİ

Taberânî ve Beyhakî rahimehullahın rivayetlerine göre İbn-i Abbas (r.anhüma), Rasûlüllah (s.a.v) Efendimizin’in Kabr-i Şeriflerini iiaret ederek, demiştir ki:
“Şu kabrin sahibini şöyle derken işittim: “Kim, Allah’ın rızasını talep ederek bir gün itikafa girerse, Allah Teâlâ onunla ateş arasını doğu ile batı arasındaki mesafeden daha büyük üç hendek ile ayırır.”

Asr-ı Saadetten Bir Tablo Peygamber Efendimizin itikafı ile ilgili Hz. Safiyye validemizin naklettiği asr-ı saadetten bir hatırayı kaydetmek istiyoruz. Hz. Safiyye validemiz şöyle anlatıyor:

’Hz. Peygamber mescidde itikafta iken bir gece ziyaret maksadıyla yanına gittim. Bir müddet kendisiyle konuştuk. Sonra geri dönmek üzere kalktım. O da beni evime getirmek için benimle beraber kalktı. Hz. Safiyye’nin evi Üsema b. Zeyd’in arsasında idi. Ensardan iki kişi oradan geçiyordu. Rasûlullah (s.a.s.)’i görünce süratlendiler. Rasûlullah (s.a.s): ’Yavaş olunuz, yanımdaki eşim Huyey’in kızı Safiyye’dir.” dedi. Onlar: ’Sübhânellâh! Yâ Rasûlallah, bu da ne demek. (Biz sizden şüphe mi ediyoruz)” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s): ’Şüphesiz şeytan insanın damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşır. Ben onun, sizin kalbinize bir kötülük atmasından korkarım.” buyurmuştur.(11)

Alimler bu hadis-i şeriften itikafla ilgili bazı hükümler çıkarmışlardır. Şöyle ki: Mescidde itikafa girmiş olanı gece ve gündüz eşinin ve diğerlerinin ziyaret etmesi caizdir.

İtikafta olanın ziyaretçilerle konuşması, onları uğurlaması gibi mübah olan işlerle uğraşması caizdir. İnsanları sû-i zanna götürecek durumlardan da kaçınılmalıdır.

Kaynakça:
1. Bakara Sûresi / 187.
2. Müslim, İtikaf, 5.
3. Ebû Dâvûd, Savm, 77; Tirmizî, Savm, 79.
4. Bakara Sûresi / 125.
5. Bkz. Âl-i İmran, 35 ve devamı.
6. Nûru’l-İzâh, s. 143.
7. (Buhârı, i’tikâf, 16; Ahmed b. Hanbel, ll, 10).
8. Mâide Sûresi / 1.
9. Buhârî İman, 28, 31.
10.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 67, 129).
11.Ebû Dâvûd, Sıyam, 79.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 8. sayısı (Kasım 2003) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Tâbiînin büyüklerinden, Medînei Münevvere’deki yedi büyük âlim-den biri. İnsanları Hakk’a davet eden onlara doğru yolu gösterip, haki-kî saadete kavuşturan ve kendilerine ’silsilei âliyye? denilen büyük âlim ve velilerin üçüncüsüdür.

Kâsım b. Muhammed (k.s), Hicrî 32 yılında Hz. Osman’ın (r.a.) hilâfeti döneminde Medîne’de dünyaya geldi. Hz. Ebûbekir’in (r.a) torunudur. Babası, bu büyük sahabînin oğlu Muhammed’dir. Annesi, Yezdi-cürd’ün kızıdır. Bu vesîleyle Oniki İmam’dan Zeynelabidîn (rh.a) ile teyze oğlu olmaktadır. Kâsım b. Muhammed’in babası Mısır’da iken şehit edilmişti. Bu sebep-le o, küçük yaşta yetim kalmıştır. Bu hâdiseden sonra ise halası Ümmü’l-Mü’minîn Hz. Âişe’nin ya-nında büyümüştür. Hz. Aişe valide-mizin, onun başını bile tıraş ettiği rivayet edildiğine göre, ona göster-diği ilgi ve yakınlık anlaşılmış olur. (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, çev.; Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul, 1985, s. 45; Hocazâde Ahmed Hilmî, Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Osmanlı Yay., İstanbul, 1996, s. 17; Ferîdüddîni Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ (Tercümesi Eki), Hazırlayan: M. Z. K., Sehâ Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 282; Vefeyâtü’l-A’yân, IV/59; Tabakâtı İbni Sa’d, V/187; Hilyetü’l-Evliyâ, II/183; Tehzîbü’t-Tehzîb, VIII/333; Şezerâtü’zZeheb, I/135; el-A’lâm, V/181; Tezkiretü’l-Huffâz, I/96; Reşehât Aynü’l-Hayat, s.12 (Arapça); Câmiu KerâmâtilEvliyâ, II/236; Rehber Ansiklopedisi, IX/324; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, II/275.)

İlmi

Dedesi Ebûbekir (r.a), Peygambe-rimiz (s.a.v)’den sonra insanların en faziletlisi olduğu gibi, kendisi de zamanındaki insanların en faziletlisi idi. Tâbiînin ilim ve takvâ bakımından en büyüklerindendi. Zamanını hiçbir şekilde boş geçirmez, her anını ilimle uğraşarak değerlendirirdi. Sahabenin birçoğuna yetişmiş ve onlardan ilim öğrenip başta halası Hz. Âişe, Ebû Hureyre, Abdullah ibn Abbas ve Abdullah ibn Ömer, Hz. Muâviye gibi meşhur sahâbilerden hadîsi şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Kendisinden de, Tâbiînin büyüklerinden oğlu Abdurrahman, Sâlim b. Abdullah, İmâmı Şa’bî, İbni Amr, Yahyâ b. Saîd, Sa’d b. Saîd el-Ensârî, Abdullah b. Ömer, Sa’d b. İbrâhim, Abdullah b. Avn ve daha birçoğu hadîsi şerîf rivâyet etmişlerdir. Çok kuvvetli derecede fıkıh ve İslâm hukuku ilmine vâkıf olduğu her-kesçe kabul edilmiş ve Medine’deki ’Fukahâyı Seb’a? ’dan biri sayıl-mıştır. (Bu büyük fakihler Harise b. Zeyd b. Sabit Ensari, Said b. Müseyyeb, Urvet b. Zübeyr, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ud, Hars b. Hüşşam, Süleyman b. Yaser) O aynı zamanda ’ulûm-i nâfia denilen mühendislik ve mimarlık bilgileri ile de mücehhez idi. Abdurrahmân b. Ebû Zenâd, onun hakkında: ’Ben Kasım’dan daha çok fıkıh ve hadis bilen kimseyi görmedim Hatta öyleydi ki, sünneti bilmeyeni âlim saymazdı? diyor. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi şekilde idrak edenlerdendi. O, hadîsi şerîflerin hem mânâsına ve hem de lafızlarına, harflerine dikkat ederek rivâyet ederdi. Hadîs rivâye-tinde en ince noktalarına kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile değiştirilmesini uygun görmezdi. İmamı Malik onu methederken: ’Kasım bu ümmetin fakihlerinden bir fakihtir? diye onun bu konudaki üstünlüğünü dile getirir. Yahya b. Said: ’Medine’de Kasım’dan üstün bir kimseye yetişmedi? der. İbni Sa’d: ’Kasım, güvenilir idi, âlim idi, imam idi, fakih idi, çok hadis bilirdi, takva ve verâ sahibiydi? diye kendisini methetmektedir. İbni Umeyne onun devrinin en büyük âlimi olduğunu söylerken, İbni Said: ’Kasım, ilimde önder, fıkıhta otorite, takvaca yüksek ve çok hadis bilen bir zat idi? demiştir. Ömer b. Abdulaziz onun için: ’Eğer birini yerime halife seçmem icap etseydi Kasım’ı seçerdim? demiştir. Ömer b. Abdulaziz, halifeliği sırasında Kâsım b. Muhammed’i, halası Hz. Âişe’ye âit ne kadar hadîsi şerîf ve başka rivâyetler biliyorsa, onların hepsini toplamakla görevlendirmiştir. Hattâ Ömer b. Abdulaziz bir keresinde, ilmin yok olup, âlimlerin son bulması endişesi üzerine Medîne vâlisi Ebûbekir b. Muhammed b. Hazne’ye mektup yazarak şöyle demiştir: ’Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsi şerîflerini, sünnetlerini, Amre binti Abdurrahmân el-Ensârî’nin ve Kâsım b. Muhammed’in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum.? Amre ve Kâsım b. Mu-hammed’in her ikisi de Hz. Âişe’nin talebesi olup, onun Rasûlullah (s.a.s.)’tan rivâyet ettiği hadîsi şerîfleri en iyi bilenlerdi. Kendisinden bilmediği bir mesele sorulunca; ’Anlamıyorum, bilmiyorum!? derdi. Ona sormayı çoğalttıkları zaman da: ’Vallahi, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Şayet bilseydik, sizden saklamazdık. Çünkü bildiklerimizi saklamamız bize helâl olmaz.? derdi. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü nâmına söz söylemenin ve fetvâ vermenin mesûliyetini müdrik bir zât olarak tanınmıştı. Bu yüzden ancak açık meseleler hakkında fetva verirdi. Şu sözleri bunu açıkça göstermektedir: ’İnsanın, Allah’ın hakkını bildikten sonra cahil olarak yaşaması, bilmeyerek fetva vermesinden daha hayırlıdır.? Her sabah Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mescidi’ne gelir, iki rekât namaz kılar, sonra Rasûlullah (s.a.v.)’in minberi ile kabri saadetleri ara-sına oturur ve kendisine sorulan meselelere fetva verirdi. Akşamleyin yatsı namazından sonra arkadaşlarıyla ahiret hakkında sohbetlerde bu-lunur, onları verâ ve takva konusunda aydınlatırdı. İtikadı konulardaki bocalamaları ve özellikle Kaderiyecilerin sapık fikirlerini hoş karşılamaz ve bu görüşlerde ısrar edenlerin lanete uğrayacağını söylerdi. (Hocazâde, a.g.e., s. 1718; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed, çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. Bir gün köylü-nün birisi ona gelip; ’Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim b. Abdullah mı?? diye sordu. Ona cevap olarak: ’Burası Sâlim’in evidir? deyip başka hiçbir şey konuşmadı. Muhammed b. İshak bunun hakkında: ’O benden daha iyi bilir deyip, yalan söylemeyi veyahut ben ondan daha iyi bilirim diyerek kendisini üstün göstermeyi istemedi.? derdi. Hâlbuki Kâsım b. Muhammed, her ikisinden daha çok âlimdi. Kâsım b. Muhammed’in yaşadığı Emeviler dönemi, siyasi kargaşaların çok olduğu, emirlerin ve zenginlerin dünyaya fazla rağbet ettiği bir dönemdi. ’Tasavvuf insanların arasını açmak değil, sevgiyle herkesi kucaklamaktır? düsturuyla hareket eden Kâsım b. Muhammed, insan-lar arasında dostluk ve kardeşliği sağlamak için elinden geleni yapardı. Onun bu fazilet abidesi davranışları çağdaşları, tarafından takdirle kar-şılanırdı. Tasavvufî Yönü ve Zühdü Kâsım b. Muhammed, Tasavvuf ilminde de mütehassıstı. Verâ ve tak-vada eşi yoktu. Dedesi Hz. Ebûbekir (r.a.), Efendimiz (s.a.s.)’den ve Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu. Rasûlullah (s.a.s.)’taki bütün üstünlük-ler, ilimler ve feyizler onda toplanmış ve her bakımdan üstün olmuştur. Kalbe, ruha ait ilimlerin kaynağıydı. Efendimizin (s.a.s.) Peygamberlik vazîfelerinden biri de, Kur’ânı Kerîm`in mânevî hükümlerini, yani Allah’u Teâlâ`nın zâtına ve sıfatlarına ait mârifetleri, yüksek bilgileri, ümmetinin kalblerine aktarmaktı. Rasûlullah (s.a.s.), tasavvuf ilminin bu yüksek mârifetlerinin hepsini, Hz. Ebûbekir`in kalbine aktarmıştır. Hz. Ebûbekir de Rasûlullah (s.a.s.)’tan aldığı bu feyizleri, Selmânı Fârisî’nin kalbine akıttı. Ruhu yükselten ve onu besleyen bu marifetlere, Muhammed b. Kâsım da, Selmânı Fârisî’nin sohbetlerinde bulunarak yetişip bir ruh mütehassısı oldu. Silsilede emaneti, büyük sahâbî Selmânı Fârisî (r.a)’den almıştır. Altın Silsile’nin üçüncü elidir. Böylece, kendisiyle birlikte feyzi ilâhî sırları sahâbîler dairesinden çıkarak tâbiîn dâiresine intikal etmiştir. Nakşî silsilesinde ’Vefanın Milki, Evliya Cemaatinin Serdarı? unvanıyla anılır. Ayrıca bazı kaynaklarda ’Hafîdi Sıddîkı Ekber? (Hz. Ebûbe-kir’in torunu) unvanı kullanılmaktadır. O, verâ ve takva ile muttasıftı. (Hocazâde, a.g.e., s. 18; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed’in dünyaya olan zühdüne pek çok misal vardır. İşte onlardan birisi de şu hadisedir: Kendisine verilmiş bulunan 100.000 dirhem ganimet malına elini sürmemiş, fukaraya dağıtmıştı. Sıkıntılı ve dar zamanında ihtiyacı olduğu halde kendisine verilen zekât malını fukaraya dağıtırdı. Yine böyle bir para getirildiğinde onları fa-kirlere dağıtıp namaza durdu. Yanında bulunanlar, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Her biri bir şey söyledi. Oğlu da şöyle konuştu: ’Siz zekâtınızı öyle birine pay ettirdiniz ki, Allah’a yemin ederim, kendisine bir kuruş bile ayırmadı.? Kasım bu söz üzerine namazı kısa tuttu ve selâm verince oğluna: ’Yavrum, bildiğin şey hakkında konuş, bilmediğin konularda diline sahip ol’ dedi. Kasım, bu ifadesiyle aslında çocuğuna: ’Her doğrunun her yerde söylenmemesi gerektiğini? öğretmek istemişti. Yoksa oğlunun söyledikleri doğruydu. Fakat yanında, kendisi hakkında böyle sözler sarf etmesi onu rahatsız etmişti. Nakşibendî silsilesinde üçüncü sırada yer alan Kâsım b. Muhammed, hem Hz. Ebûbekir (r.a)’in torunu olması, hem de On İki İmâm’dan Zeynelâbidîn (rh.a) ile yakın akrabâ olması dolayısıyla ehli sünnetin, Ehli Beyt ile olan yakınlığına çok önemli bir numûne teşkîl etmektedir. Zâten kendisinden sonra silsilede yer alan Ca’fer esSâdık (rh.a) aynı zamanda On İki İmâm’dan altıncısıdır ve annesi tarafından dedesi de yine Kâsım b. Muhammed’dir. Böylece o, Ehli Beyt’in hem soyca, hem de mânevî ilim bakımından vârisi olmuştur. Onun bu vasfı, Nakşibendiyye’nin, daha başlangıçta Ehli Beyt’e bağlı bir yol olmasını sağlayan en önemli etkenlerdendir. O, günümüze kadar ulaşan Nakşî kollardan (Gerek Hâlidî, gerekse Müceddidî vd.) bütün Nakşî silsilelerde yer almaktadır.

Şemâili ve Hikmetli Sözleri

Uzun boylu, esmer, iki tarafı seyrekçe siyah sakallı ve siyah gözlü idi. Alnında secde alâmeti bir nur vardı. Haşyetullahtan dolayı daima boy-nu bükük dururdu. Gözlerinin yaşı durmaz akardı. İlmiyle âmil ve tah-kîk ehli idi. Takvâ ve verâda zamanının ferîdi idi. (Hânî, a.g.e., s. 45; Attar, a.g.e., s. 282.)

Kâsım bin Muhammed şöyle bildiriyor: ’Bir gün halam Hz. Âişe’nin yanına vardım. Ona; ’Ey Ana! Bana, Rasûlullah Efendimizin kabrini aç!? dedim. Bunun üzerine bana Hücrei Saâdeti açtı. Üç kabir gördüm. Pek yüksek değillerdi. Pek yerle beraber de değillerdi. Üzerlerine kızılca Batha taşcağızları dökülmüştü Rasûlullah Efendimizin şerefli kabri hep-sinden ilerdeydi. Hz. Ebûbekir’in başı, Fahri Kâinat Efendimizin mübarek sırtı hizasında, Hz. Ömer’in başı da Rasûlullah Efendimizin ayağı hizasındaydı.? Kendisinin bildirdiğine göre: Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından birisinin gözleri görmeyip, âmâ oldu. Sonra onu ziyarete gittiler. Bu zât şöyle dedi: ’Ben, Efendimizi (s.a.s.) görmek için gözlerimin görmesini isti-yordum. Fakat şimdi Rasûlullah Efendimiz âhirete irtihal etti. Allah’a yemin ederim! Eğer Yemen’deki Tübâle beldesinin geyiklerinden biri-nin gözleri bende olsa artık buna sevinmem.? Buyurdu ki: ’Bizden önce yaşayan büyüklerimiz, başa gelen musibetleri güzellikle karşılamayı, kendilerine verilen nimetleri de tezellül, alçak gönüllülük ederek karşılamayı severlerdi.?

Vefatı

Vefatından önce gözlerini kaybetti. Öleceğini anlayınca oğluna; ’Beni üzerimde bulunanlarla kefenleyin? dedi. O sırada üzerinde gömlek, peştamal ve cübbe vardı. Oğlu; ’Babacığım bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?? diye sorduğunda, ’Dedem Ebûbekir de böyle üç parça bir kefene sarılmıştı. Bizim için ölçü onlardır. Bu kadarı kâfi, sonra dirilerin yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyacı var.? buyurdu. Kâsım b. Muhammed, bazı kaynaklara göre Hicrî 107 (Mîlâdî 725) tâ-rîhinde, bâzı kaynaklara göre de Hicrî 102’de Medîne ile Mekke ara-sındaki Kadîd (veya Kudeyd) denilen mevkîde vefât etmiştir. Vefâtında 70 yaşlarında idi. (Hânî, a.g.e., s. 45.) Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âli himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin.

Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet “Özlenen Rehber” dergisinin 54.sayısında (2007 Eylül) yayımlanmıştır

×