150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: Abdullah Faruki El Müceddidi

Abdullah Faruki’nin Tevhid Akidesi

Bu sohbette Abdullah Faruki El Müceddi Hazretlerinin hayatından, özellikle tebliğ anlayışı ve tevhit vurgusu üzerinden detaylı bir şekilde bahsedilmektedir.

Kendisi, İslam’ın özünü oluşturan tevhidin (Allah’ı birleme) kalplerde yerleşmesine çok önem verir. Tevhit sadece “La ilahe illallah” demek değil, hayatın tüm sahte putlardan (ideolojiler, nefis, dünya tutkuları vb.) arındırılması anlamına gelir. Tevhide aykırı davranışlara (örneğin şeyhleri Allah’ın özellikleriyle nitelemek, körü körüne bağlılık) şiddetle karşı çıkar.

Abdullah Faruki, sadece zikir veya ibadet öğretmekle kalmaz, öncelikle insanlara ilim, edep ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetlerine bağlılığı telkin eder. Yaptığı tebliğlerde, başta Kur’an-ı Kerim ve hadisleri kullanır, bunları birebir yaşamak gerektiğini vurgular.

Dünya sevgisinden uzak durmayı, Allah’a tam teslimiyeti ve her şeyin Allah’tan bilinmesini savunur. Helal ve harama çok dikkat eder, en ufak bidatlardan (dine sonradan sokulan şeylerden) sakınır.

Siyasetle ilişkilerde ise samimidir; halkın rahat nefes almasını ister, fakat siyasi liderlere ve sistemlere boyun eğmez. Haksızlık gördüğünde susmaz, doğruları cesaretle dile getirir.

Ömrü boyunca büyük bir tevazu içinde yaşamış, nefsini küçültmüş, Allah’ın büyüklüğünü öne çıkarmıştır. Kendisinin tüm hayatında temel hedef, insanları sadece Allah’a kulluğa çağırmak, tevhidi tam anlamıyla yaşatmaktır.

Abdullah Faruki El-müceddidi (k.s.) ve Ehl-i Beyt’ e Bağlılığı

Abdullah Faruki El-müceddidi (k.s.) ve Ehl-i Beyt’ e Bağlılığı

Cenâb-ı Hak, kullarını kendi Zât’ına yakın kılmak için bazı vesileler yaratmıştır. Bu vesilelerin en önemli halkalarından birisini de “Ehl-i Beyt-i Rasûl” sevgisi teşkil etmektedir. Zira Ehl-i Beyt’in üstün makamı ile ilgili olarak nazil olan âyetler ve Efendimiz (s.a.v.)’den rivayet edilen hadisler sebebiyle Ehl-i Beyt, tarih boyunca bütün Müslümanların yöneldiği tek mihver durumuna gelmiş; onların ilim ve marifet nurları hak ve hakikat yolunda ümmete ışık tutmuştur.

Ehl-i Beyti sevmek, ehl-i sünnetin inanç esaslarından biridir. Bu durum Kur’ân-ı Kerim’in açık bir nassıdır. Ehl-i Beyti sevmeyenin imanında noksanlık olur. Çünkü bu konuda birçok hadis-i şerif mevcuttur.

Aslında Efendimizin (s.a.v.) Ehl-i Beyt’e ilgisi ve sevgisi sadece akrabalık bağının bir sonucu değildir. Bu aynı zamanda risalet vazifesinin de bir icabıdır. Zira kendisinden sonra kıyamete dek ümmetine; ilim, maneviyat, cihat gibi toplumun dinamiği olan, milletlerin ayakta kalmasını sağlayan ve devamları için şart olan dinî hususlarda onların daima önde olacaklarını hadislerinde müjdelemiştir. Bu yüzden Ehl-i Beyt’e duyulan sevgi, insanı Rasûlullah’a, Efendimize (s.a.v.) duyulan sevgi de insanı Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ve hoşnutluğuna kavuşturur. Yüzyılımızda hem Ehl-i Beyt soyundan olup, yukarıda bahsettiğimiz vasıflara da haiz Ehl-i Beyt âşıklarından biri de, Mübarek Üstadımız Abdullah Farûki el-Müceddidî Hazretleridir.

Abdullah Farukî (k.s.) zahirde Ârif-i billah Alâaddin Fersâfî (k.s.) nezaretinde yetişse de tasavvufta veysîlik olarak tabir edilen hususî bir nimete kavuşmuş ve manen rical-i gayb, Hz. Abdulkadir Geylânî, On İki İmamların irşatlarından istifade etmiş, Ehl-i Beyt’in babası Hz. Ali (k.v.) Efendimizde ise “Fenâf’i-Şeyh” makâmına ermiştir. Mübarek Üstadımızın, Hz. Ali (k.v.)’de fena olması elbette, daha evvelden ona duydukları büyük bir sevginin de bir eseri olmakla beraber bu fenâ makamına ulaşmaları, Ehl-i Beyt’in bütün fertlerinin sevgilerini kendisine açmış ve onlar tarafından da sevilmiştir.

Efendi’mizin gönlündeki Ehl-i Beyt’e duyduğu sevgi sadece dilde kalan, kuru ve ruhsuz bir sevgi değildi. Ehl-i Beyt’e beslediği özel sevgisiyle alâkalı onun sohbetlerine, dualarına ve gerekse gözyaşlarına şahit olan kimi insanlar; “Abdullah Farukî hazretleri Ehl-i Beyt’ten başka kimseyi sevmiyor” hissine kapılırlardı. Ziyaretinde bulunan kimi alevî ilim adamları, “Efendim, sizi görünce kendimizden utandık. Sevginize şahit olunca, Ehl-i Beyt’i gerektiğinden çok çok az sevdiğimizi gördük. Bizler gerçekten sadece sevgi iddiasında bulunuyormuşuz, keşke sizi tüm alevî kardeşlerimiz tanısalardı!” itirafında bulunmuşlardır; ama onun sevgisi ölçüsüz bir sevgi de değildir. İslâm’ın ahkâmıyla; Allah ve Rasûl’ünün işaret ettikleri yönde şer-i şerifle bütünleşmiş bir sevgidir. O (rh.a.), Ehl-i Beyt’i asla ne Rasûlullah’tan ne de Ashâb-ı Kiram’ın sevgisinden ayırmıştır. Onları bir bütün kabul etmiş ve itaatsiz bir sevgiyi de boş saymıştır.

Hocaefendi’nin (k.s.), Ehl-i Beyt’in anası Hz. Fâtıma’ya özel bir sevgileri vardı. Onu anınca “Yâ Ümmî… Yâ Ümmî…/ Ey anacığım… Ey anacığım” diye gözyaşı dökerlerdi. Hocaefendi (rh.a.) “Fatıma benden bir parçadır, onu üzen beni üzer; onu sevindiren beni sevindirir” hadis-i şeriflerinde zikredilen “bid’a yani parça” ibaresini sadece bedenden bir parça olarak anlamazdı, onu Rasûlullah (s.a.v.)’in her yönünü yansıtan bir cennet seyyidesi ve nübüvetten bir parça olarak kabul ederdi.

Efendi Hazretleri Ehl-i Beyt sevgisine o kadar aşina olmuştur ki, mânada kendilerine bizzat Rasûlullah (s.a.v) tarafından talim buyrulan, içerisinde Allah Rasûl’ünün ebeveyninin, Ehl-i Beyt’inin ve tüm yakınlarının da hususi olarak zikredildiği bir salâvat-ı şerifesi mevcuttur.

Onun Ehl-i Beyt sevgisinin tezahürlerinden bir diğeri de bu konuda yazmış oldukları “Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar” adlı güzide eseridir. Bu eser, Ehl-i Beyt’in örnek hayatından tablolar sunan kıymetli bir eserdir. Eserin içeriğinde Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in yanı sıra Ehl-i Beyt soyundan gelen On İki İmamların hayatları da anlatılmaktadır.

Hayatı boyunca Ehl-i Beyt sevgisini gönlünde buram buram yaşamış ve talebelerine de bu sevdayı yaşatmaya çalışmış olan Mübarek Efendimizin (k.s.) de, vefatından önce bizlere vasiyet ettiği yolumuzla ilgili üç ana esasın birisini Ehl-i Beyt sevgisi oluşturmuştur.

“Ey Salik! Bilesin ki bizim yolumuz üç esasa bağlıdır.

Tevhid akidesinin hâkimiyetidir.
Sünnet-i Seniyyenin yaşanmasıdır.
Ehl-i Beyt sevgisini yaşamaktır.”

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 69. sayısı (2008 Aralık) için yazılmıştır.

Veladet-i Nebiyyi Zişan

Veladet-i Nebiyyi Zişan

Hasret ve Özlem Günleri

Hicretin 11. yılı, âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlullah (s.a.v.)’in kendi ifadesi ile Refik-i Â’la’ya doğru yolculuğa çıktığı tarihtir. Efendimizin (s.a.v.) vefatı öncesi son günleri ümmeti için çok önemlidir ve derinlemesine tahlil edilmelidir. Zira Rasûlullah (s.a.v.) bu zaman zarfında sürekli Ashabına hassasiyetlerini, neye nasıl ve ne kadar önem verdiğini, ümmetine neleri tavsiye ettiğini bildiren pek çok nasihatlarda bulunmuştur. Efendimizin (s.a.v.), son günlerinde en fazla üzerinde durduğu husus neydi diye araştıracak olursak, bunların en başında sayacağımız şeyin namaz olduğunu görürüz. Namazın haricinde bir özlemini daha dile getirmiştir ki, bu cümleleri o zamana kadar hiç bir zaman sarfetmemişti. İsterseniz kısa bir yolculuğa çıkarak Rasûlullah (s.a.v.)’in o günlerini gözlerimizde canlandıralım ve ümmeti için müjde teşkil eden o sözler nelerdi, birlikte görelim.Bir gece vakti kalkmış, Cennetü’l-Baki’ye gitmiş, kabir sakinlerine selâm verip oturmuş, onlar için dua ve istiğfarda bulunmuştu. Ashabının kabirlerinin başında durduğu bir anda Rasûlullah (s.a.v.)’in gözleri dolu dolu olmuş ve sanki ötelerden bir şeyleri okuyormuş gibi dakikalarca mübarek gözlerini semaya çevirerek kalmıştı. Efendimiz (s.a.v.) bu alışılmışın dışındaki hareketlerini Ashabı dikkatle izlemiş, O’nun bu ruh hâlini anlamaya çalışmışlardı. Efendimiz (s.a.v.) bu halde iken birden bakışlarını Sahabe’ye çevirerek onlara demişti ki: ’Selâm kardeşlerime, onları görmeyi ne kadar da arzu ediyorum!” Kendilerini Rasûlullah (s.a.v.)’in kardeşleri olarak gören Sahabe Efendilerimiz, bu söz üzerine birbirlerine bakışmışlar ve büyük bir merakla: ’Ya Rasûlallah! Kardeşlerin bizler değil miyiz?’ diye sormuşlardı. Efendimiz (s.a.v.) de onlara: ’Sizler benim ashabımsınız. Kardeşlerim ise; beni görmedikleri halde bana iman edenler, sesimi işitmedikleri halde çağrıma kulak verenler, benimle aynı zamanı yaşamamalarına rağmen bana tabi olanlardır. Ben onları Kevser havuzunun başında bekleyeceğim. ’Bu sefer içlerinden biri demişti ki: ’Ya Rasûlallah! Onları görmediğiniz halde, kıyamet gününde nasıl tanıyacaksınız?’Ashab-ı Güzîn, Rasûlullah (s.a.v.)’in ümmetinden gelecek kardeşlerini nasıl tanıyacağını haklı olarak merak ediyorlardı. Öyle ya; Rasûlullah (s.a.v.)’in ümmeti kıyamete kadar varlıklarını devam ettirecekti ve Efendimiz (s.a.v.) de onların çoğunu göremeyecekti. Herkesin nefsî nefsî diye kendi derdine düştüğü mahşerin o dehşetli anında Rasûlullah (s.a.v.) Havz-ı Kevser’in başında ümmetine oradan su içirmek için bekleyecek ve onları tanıyacaktı. Sahabenin bu sorusuna Efendimiz (s.a.v.) şöyle cevap verir: ’Bir adamın alnı ak, ayakları sekili/ayaklarında parlaklık olan atları olsa ve bunlar koca bir at sürüsünün içerisine karışsa, adam kendi atlarını tanımaz mı?’ Ashab-ı Güzîn hep bir ağızdan: ’Evet, tanır’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: ’İşte ben de ümmetimden olan kardeşlerimi namaz için aldıkları abdest izlerinden tanıyacağım.’ (Müslim, Taharet 39; Nesâî, Taharet 109)Düşünebiliyor musunuz; milyarlarca hatta daha fazla insan içerisinden, Efendimiz (s.a.v.): ’Ey Falanca! Sen gel’ diyerek bizden birini çağıracak, hiçbir gölgenin ve sahibin olmadığı o gün, Rasûlullah (s.a.v.) ümmetine bu şekilde sahip çıkacak.Efendimizin (s.a.v.), “kardeşlerim” diyerek iştiyak ve hasret çektiği bu bahtiyar kullar ümmetin fesada uğradığı bir dönemde geleceklerdir. Onlar kâmil bir imana sahip, fedakar, sadık, metin, İslâm için herşeyini ortaya koyabilen, bütün itilme-kakılma, horlanma ve kınamalara karşı yılmadan ve aldırmadan Rasûlullah (s.a.v.)’in ve Sahabesinin yolunda olabilen kimseler olması gerekir.Efendimiz (s.a.v.) büyük bir davayı temsil etmek ve kıyamete kadar gelecek insanlara Cennete giden yolda rehber olması için dünyaya gönderildi. Allah Teâlâ, O’na sahabe ve ümmet olacakları da, öyle bir davayı ilk omuzlayacaklar olmaları itibarıyla, bu işin altından kalkabilecek kıvam ve mahiyette, hususî olarak yaratmıştır. Evet, onlar hususî ve ısmarlama insanlardır. Ashab-ı Güzin yaşadıkları dönemde yüklendikleri mukaddes vazifeyi kendilerine has firasetle bi-hakkın yerine getirerek Rasûlullah (s.a.v.)’in arkadaşları oldular. Şimdi, aynı vazifeyi aynı şuurla yerine getirme vazifesi bugünün insanına yani bizlere düşmekte.Şimdi İslâm’ı Rasûlullah (s.a.v.) ve Sahabe efendilerimizin ahlâkı üzere yaşama, yaşatma ve tebliğ görevi Müslümanların omzundan kalktı mı? Elbette kalkmadı. Hatırlayacaksınız; Musab b. Umeyr, Hubeyb b. Adiyy, Zeyd b. Desinne, Asım b. Sabit ve daha pek çok sahabe genç yaşlarında İslâm’ı öğretme ve tebliğ adına gözlerini kırpmadan ölüme gitmişlerdi. Onlar Rasûlullah (s.a.v.) sevdalısı gençlerdi. Gönüllerini O’nun gönlüne rabtettiler ve vuslata erdiler. Asr-ı Saadet’ten 14 asır sonra dünyaya gelmemize rağmen Efendimize (s.a.v.) son derece hasret çeken ümmetlerii varlıklarını hâlâ devam ettirmektedirler. O’nun ismini duyunca gönülleri hasretle yanıp tutuşan ve gözlerinden yaşlar döken bahtiyarlar vardır. Rabbim bizleri de “kardeşlerim” diye görmeyi arzuladığı ümmetleri arasında haşretsin. Ne mutlu bizlere ki, Rasûlullah (s.a.v.)’e sadakat ve bağlılığını binlerce insanın huzurunda itiraf ederek bu uğurda malını, mülkünü ve zamanı geldiğinde de O’nun yoluna canını veren Abdullah Farukî el-Müceddidî (k.s.) gibi dostlarının meclislerinde bulunmayı nasip etti. Zira Efendimiz (s.a.v.):“Benden sonra öyle kimseler gelecektir ki: ’Keşke Peygamberi görseydik de, bugün sahip olduğumuz mal, servet, çoluk çocuklarımız olmasaydı diye hasret çekecekler…” buyurarak o kulların hangi hasletlere sahip olacaklarını ne güzel de beyan etmiştir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 73. sayısı (2009 Nisan) için yazılmıştır.

Abdullah Faruki El Müceddidi. Onsuz Geçen 8. Yıl

Abdullah Faruki El Müceddidi. Onsuz Geçen 8. Yıl

Gönüller Sultanı, kıymetli üstadımız Abdullah Faruki el-Müceddidî Hazretlerinin vefatının 8. yılındayız. Zaman ne kadar hızlı bir şekilde akıp gidiyor. Rabbimizin mukarrebîn kulları gibi her daim Allah’a kulluğunu ve Rasulullah (s.a.v.) Efendimize sadakatini izhar eden bir mürşid-i kâmildi O! Aslında ölüm salih kullar için bir nevi vuslattır. Ama bizler böyle bir kıymeti ahirete yolcu etmenin burukluğunu yaşamaktayız. Onsuz yaşamaya alışamayıp her daim özlediğimizi, özledikçe içimizde ona olan sevgi ve bağlılığımızın da arttığını hissetmekteyiz.

Sahabe efendilerimiz nasıl ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rehberliğinde ve örnekliğinde İslam olmanın ve imanın lezzetini tatmışlarsa, bizler de Efendimiz Abdullah Farukî el-Müceddidî’nin örnekliğinde Cenab-ı Hakka kulluğun ve Rasulullah’a ittibanın, sadakatin, edebin, Ehl-i Beyt’e saygı ve sevginin nasıl olması gerektiğini öğrendik.

Bizler, Efendi hazretlerinden öğrendiğimiz ve tattığımız Hak sevgisini, yaşama ve yaşatma gayretiyle durmaksızın çalışmalarımıza devam etmekteyiz.

Unutmayalım ki, bizler de bir gün Rabbimizin davetine icabet ederek bu dünyadan âhiret âlemine göç edeceğiz. Verilen bu nimetlerden hesaba çekilmeden önce kendi nefislerimizi hesaba çekmeliyiz. Bizlere emanet edilen bu hizmetin içerisinde konumumuz nedir diye kendimize sormalıyız? Yoksa Abdullah Farukî Efendim’in vefatıyla bizim hayatımızdaki Allah (c.c.), Rasulullah (s.a.v.) ve Ehl-i Beyt sevgileri kurumuş bir ağaca mı dönüştü? Şayet böyle bir halde isek aklımızı başımıza alalım ve kaldığımız yerden devam edebilmemiz için şeriatı yaşama ve tebliği hususunda bizlere canlı bir örnek olan Abdullah Farukî Efendim’in vasiyetini ve nasihatlarını nefislerimize hatırlatalım.

Onun bize bıraktığı emanetin ne olduğunu merak edenlere ise müşahhas olması bakımından kendimden örnek vermek istiyorum. Efendimin vefatından bir gün önceydi ve daha bugünkü gibi kulaklarımda ve kalbimde yer eden şu nasihatta bulunmuştu: ’Elhamdulillah ben, sizlere tevhidi, Efendimizin (s.a.v.) güzel ahlak ve sünnetlerini, Ehl-i Beyt’i nasıl sevmemiz gerektiğini öğrettim. Bunlar da kalblerinizde makes buldu. Şayet siz bu kıymetlere sahip çıkar ve gösterdiğim çizgide hayatınızı devam ettirirseniz hem dünyada hem de ahirette beraberliğimizin devam edeceğini Rabbimden ümit ediyorum.? Zaten Efendi hazretlerini ziyaret eden herkes onun bu nasihatını kabrinin başucuna nakşedilen yazıda görebilir.

Bu duygu ve düşüncelerle Rabbim, hiçbir kardeşimizi bu sevgilerden mahrum bırakmasın ve yaklaşmakta olan Kurban Bayramını tüm İslâm âlemi için mübarek kılsın.
Selam ve dua ile?

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 57. sayısı (2007 Aralık) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Hicri Yılbaşı

Hicri Yılbaşı

10 Ocak Perşembe günü, 1 Muharrem hicrî 1429 yılının ilk günü yani Hicri Yılbaşı. Bu tarih Müslümanlar için önemli bir gündür. Çünkü oruç, hac gibi yapılan ibadetler, kandil ve bayram günleri hicrî takvime göre düzenlenmektedir.

Muharrem ayı denince akla ilk gelenler arasında Aşûre günü ve tüm Müslümanların gönüllerinde büyük bir acı ve ızdırap veren Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizin Kerbelâ’da şehid edildiği gün gelmektedir.ü

Evet, 10 Ekim 680 (10 Muharrem 61) tarihinde bugünkü Irak sınırları içindeki Kerbela şehrinde, Rasûlullah (s.a.v.)’in torunu, torununun çocukları, herkesin istifadesine açık olan koca Fırat’tan bir damla su içmelerine bile müsaade edilmeden aç kurtlardan daha vahşi bir topluluğun ok, mızrak ve kılıç darbeleri altında can verdiler.

Alvarlı Efe Hazretleri bu matemi divanında şu mısralarla nasıl da destanlaştırmıştır:

Bu gün mah-ı Muharrem’dir, muhibb-i hanedan ağlar.
Bu gün Eyyâm-ı matemdir, bu gün ab-ı revan ağlar.

Hüseyn-i Kerbela’yı elvan eden gündür.
Bu gün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar…

Ehl-i Beyt sevgisini zirve bir noktada yaşayan, onların isimlerini her gün yaptığı ezkâr ve evradında tek tek zikreden ve etrafındaki insanları da içinde bulunduğu bu sevgi atmosferinden teneffüs ettiren kıymetli efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî Hazretlerini de bu vesileyle rahmetle yâd etmek istiyorum.

Bu ay dergimizde Müslümanların gündeminde bir kaosa neden olan yılbaşı ve noel konusu; Peygamberî Ahlâkı Muhafaza ve Yılbaşı Kutlamaları, Noel’in tarihçesi ve Yılbaşı gibi başlıklarla incelenmektedir.

Nefsâni bir hastalık olan ‘benlik’ ise Mehmet Yalçın hocamız tarafından kaleme alınarak güzel misallerle değerlendirmeler yapılmaktadır.

Sahabe efendimiz Hz. Hamza (r.a.)’nın hayatı, Kur’ân’dan insanoğlunun alması gereken nasihatler, Kur’ân’ın ahlâkına sahip olmayan bir toplumdan ilmin nasıl kaldırılacağı, günümüz insanında her geçen gün azalan bir olgu misafirperverlik, iffet ve hayâlı olma duygusu, bunun yanında modernizmin pençesinden ve dünyevî sevgilerden gönlü arındırmanın kıymeti, tasavvufî bir ahlak olarak dua mevzuları güzel bir şekilde işlenmektedir.

Her geçen gün yaygınlaşan ve halk arasında MS olarak bilinen Multipl Skleroz hastalığı Uzman Doktor Candan Ofluoğlu hanımefendi tarafından kaleme alınmaktadır. Hastalıktan korunma çarelerini ve hastalığa yakalananların yapması gerekenleri detaylı bir şekilde anlatmaktadır.

Dergimizin hazırlanmasında emeği geçen tüm hocalarıma ve kardeşlerimize teşekkür ederek, yeni Hicrî yılın maddî ve mânevî dünyamıza saadetler ve hayırlar getirmesini Rabbimden niyaz ederim.

Selâm ve dua ile…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 58. sayısı (ocak 2008) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 3. Bölüm

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 3. Bölüm

Hikmetli Sözleri

Ehl-i Beyt’in büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (r.a.)’in nurlu kalbine akıp gelen ilim ve feyzin çokluğu dil ile anlatılamaz. İnce marifetleri bildiren hikmetli sözleri çoktur. İşte onlardan bazıları:

’Perşembe günü ikindi vakti olunca, Allah Teâlâ, meleklerini gökten yere indirir. Meleklerin yanında gümüşten sahifeler ve altından kalemler vardır. Ertesi gün güneş batıncaya kadar Rasûlullah (s.a.s.)’a okunan salavâtı yazarlar.’

’Beş kimsenin sohbetinden, yani beş kimse ile beraber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona daima aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarayacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalpli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yani günah işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.’

’Bir mümin kardeşine ait hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa.’

’Müslüman kardeşinizden manasını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın.’

’Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin, hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin. Allah Teâlâ dünyaya emretti ki: Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmetçi ol. Senin peşinden koşana sen de zahmet, sıkıntı ver.’

’Din adamları (fâkihler), sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir.’

’Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekâtı, oruçtur. Amel (ibadet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.’

’Günahlara tevbe etmeyi geciktirmek, Allah Teâlâ’ya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır.’

’Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.’

’Şu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz:

1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak,

2. Misafire hizmet etmek,

3. Yüz tane hizmetçisi olsa, muhtaç olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek,

4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.’

’Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, ‘Mâşâallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (yani, Allah’ın dilediği olur, kuvvet O’nundur)’ desin!’

’Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisâd eden, tasarrufa riayet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır.’

’Anne-babasını üzen, onlara isyan etmiş olur. Musibet zamanında dizini döven, sevabından mahrum olur. Allah Teâlâ sabrı, musibet miktarınca indirir.’

’Takvadan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel bir şey yoktur. Bilgisizlik, cahillikten daha zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.’

’İyilik üç şeyle tamam olur: 1. O iyiliği yapmakta acele etmek, 2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, daima küçük görmek, 3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak.’

’Uzun emel sahibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir.’

’Allah (c.c.)’ın yarattığı işlere karışmak, kişinin felâketine sebep olur. Meselâ, (itiraz niyetiyle) ‘Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim…’ gibi sözler söylemek, kişinin helâkidir.’

’Kız evlâtlar, ana-babası için hayır ve hasenattırlar. Erkek evlat ise, nimettirler. Hasenât sâhibi olanlar sevap kazanır. Nimetlerden ise hesaba çekilir, sual sorulur.’

’Bir kimse, günah işlediği zaman utanmazsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenha bir yerde olduğu zaman Allah Teâlâ’dan korkmazsa, onda hayır yoktur.’

’Üç şey vardır ki, müslümanları çok aziz, şerefli eder: 1. Kendisine zulüm edeni affetmek, 2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak, 3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak.’

“İçki bütün günahın başı ve bütün şerrin anahtarı, Allah Teâlâ’ya en çok isyan edilen şeydir.”

“Mü’min, Allah’tan korkmada sanki cehennem ehli gibi, cennet ehli olacağından da ümitvâr olmalıdır.”

“Kim Allah’tan korkarsa bütün her şeyde O’ndan korkar, kim de Allah’tan korkmazsa ondan da hiçbir kimse korkmaz.”

“Üç kişi vardır ki Cennete giremez: Kan döken, içki içen, nemime yapan kimse.”

“İnsanların en vera sahibi olanı şüphe esnasında sakınan, insanların en abidi de farzları yerine getiren, insanların en zahidi de haramı terk eden, insanların en çalışkanı da günahı terk eden kimsedir.”

“Babalarınıza iyi davranın ki çocuklarınız da size iyi davransın.”

“Şüphesiz ki günah işlemek kulu rızıktan mahrum eder.”

“Her kim ihlâslı olarak ‘lâ ilâhe illallâh’ der, ihlâsı onu Allah’ın haram kıldığı şeylerden engellerse cennete girer.”

“Gökyüzünde Allah’ın müvekkel iki meleği vardır. Kim Allah için tevazu yaparsa o iki melek onu yüceltir, kim de büyüklenirse onu alçaltır.”

“Kalbi dünya ile alakalı olan kimsenin kalbi üç hasletle alakalı olur; isteği sona ermez, emelini idrak edemez ve umduğuna kavuşamaz.”

Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: ’Allah Teâlâ faizi niçin haram kıldı?’ Buyurdu ki: “İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allah Teâlâ onu haram etti. Faiz haram olmasaydı birbirine karşı iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyada menfaat bekleyen çok olurdu.”

Rivayet Ettiği Hadislerden Bazıları

Câfer-i Sâdık hazretlerinin rivayet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

’Allah Teâlâ’nın hidayete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allah Teâlâ’nın hidayet vermediğini, kimse hidayete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allah Teâlâ’nın kitabıdır. Yolların en iyisi, Rasûlullah (s.a.s)’ın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır.’

’İlim, hazinedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki, Allah Teâlâ size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevap vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icabet edenleredir.’
Rivayet ettiği hadîs-i kudsîde: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır. Bunu okuyan, kal’aya girmiş olur. Kal’ama giren de, azabımdan kurtulur.’ buyruldu.

Oğlu Musa Kâzım’a Vasiyeti

Câfer-i Sâdık hazretlerinin, oğlu Musa Kâzım için olan vasiyeti meşhurdur. Oğluna buyurdu ki:

’Ey oğlum, kendi rızkına razı ol! Kendi rızkına razı olan, kimseye muhtaç olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakir olarak ölür. Allah Teâlâ’nın taksim ettiği rızka razı olmayan, O’nu kazâ ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasının kusurunu büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür.

Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın.

Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişare eder danışır, fikrini alır.

Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyaretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sahibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar.

Ey oğlum, Allah Teâlâ’nın kitabını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur.’

Süfyan-ı Sevri’ye vasiyeti

Câfer-i Sâdık fazla konuşmazdı. Süfyân-ı Sevrî, kendisini ziyarete gitmiş; uzun süre sustuğunu görünce bir hadîs-i şerîf rivayet etmesini rica etmiş, Câfer-i Sâdık da; ’Çok sözün sana faydası yoktur. Ben atalarımdan rivayetle Rasûlullah (s.a.s.)’tan bildirilen şu üç şeyi sana anlatayım’ dedi. “Bu üç şey şudur: Allah Teâlâ’nın nimetine kavuşan ve bu nimetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah’a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zira Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de İbrâhim sûresi yedinci âyetinde; ’Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azap ederim’ buyurdu. Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tevbe ve istiğfar etsin! Zira Allah Teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istiğfâr edenlerin, günahlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını vaat ediyor. Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden sıkıntı görür ve bir belâya uğrarsa; ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.’ desin!” Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmam Câfer’in elini tuttu ve ona dedi ki: ’Hepsi, bu üçü müdür?’ Câfer-i Sâdık; ’Bunları iyi anla! Allah Teâlâ’ya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsanlara, iyiliklere kavuşursun.’ buyurdu.
Yine başka bir gün Süfyan-ı Sevri, Câfer-i Sâdık’la karşılaştığını ve kendisine tavsiyede bulunmasını istediğini söyler. Câfer-i Sâdık da Süfyan-ı Sevri’ye şöyle tavsiyede bulundu:

“Ey Süfyan! Yalancının mürüvveti, hasetçinin de rahatı yoktur.”

Süfyan-ı Sevrî, tekrar Câfer-i Sâdık’a; “Ey Rasûlullah (s.a.v)‘in oğlu, biraz daha vasiyetini fazlalaştır.” deyince, o da şöyle dedi:

“Ey Süfyan! Allah’a güven, mü’min olasın. Allah’ın vermiş olduğu rızka rıza göster; zengin olasın. Sana komşu olana iyilik et ki müslüman olasın. Fâciri arkadaş edinme; sana fücûrundan öğretir. İşlerinde Allah’tan korkanlarla beraber istişare et.”

Duası

“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Allah’ım! Senin ilminin kuşatmış olduğu her hayrı Senden istiyorum. Ve yine ilminin kuşatmış olduğu her türlü kötü şeyden de Sana sığınıyorum. Allah’ım! İşlerimin hepsinde senden sağlık ve afiyet diliyorum. Dünya ve âhiretin hüznünden de sana sığınıyorum. Dua ettiğim zaman duamı kabul eden, kendisinden istediğim zaman da bana veren Allah’a hamdolsun. Senin kudretinle dünya ve âhiret şerrinden hiçbir şey bana engel olamaz. Senden başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Ey diri olan Allah’ım! Ancak Sana tevekkül ederim.”

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Abdullah Farukî el-Müceddidî, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar, Fiav Yay. Ankara,1999, s.337-348.
2. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.3, s.192.
3. İbn-i Sa’d, Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187.
4. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, s.145.
5. İslâm Tarihi Ansiklopedisi, c.3, s.139.
6. Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmü’s-Sâdık.
7. Tabakât-ı Şa’rânî, c.1, s.111.
8. İmam Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.166.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 59. sayısı (2008 Şubat) için yazılmıştır.

Editörden

Editörden

Hem hicrî hem de miladi olarak yeni bir yıla merhaba dediğimiz bugünlerde pek çok insan bir an bile olsa kendince, geçen bir yılın muhasebesini yapmaktadır. Dünyevi hesaplar içerisinde maddi nimetlere kavuşmayı arzulayıp, onun peşinde koşanlar ve neticesinde de istediklerini elde eden kimseler bunlarla yetinmeyip daha çok dünyalığa kavuşabilmenin planlarını çoktan yapmışlar ve işe koyulmuşlardır.

Halk arasında ’hayatı dolu dolu yaşamak’ diye bir söz vardır. Kendisine dünyayı mihenk edinmiş bir kimse, dünyayı dolu yaşama ve arzularına kavuşma adına çekmediği sıkıntı ve ıstırap kalmaz. Zira dünyanın geçici süsü ve zineti bu insanları öyle büyülemiştir ki, onlara kim nasihat ederse etsin faydasız olacağı aşikârdır. Çünkü böyle kimselere göre; onlar dünyada iyi bir insan olarak yaşamaktadırlar ve ahirette de gidecekleri yer cennettir. Hâlbuki Kur’an; Âd, Semûd, Lût ve İsrailoğulları gibi kavimlerin bu dünyayı cennetleştirme adına neler yaptıklarını ve nasıl fesada düştüklerini sarih bir şekilde anlatmaktadır. Bu ayetlerden ve dünyanın zinetlerinin insanı Allah’a kullukta nasıl gaflete düşüreceğine dikkat çeken hadislerden ders çıkarıp dünyaya bu minval üzere yaklaşan kimseler hiç vakit kaybetmeden ’Allah’a (c.c.) nasıl bir kulluk yaparsak bizden hoşnut olur’ sorusunu kendilerine sormaya başlayacaklardır.

Rahmeti sonsuz Rabbimiz bu konuda insanoğlunu hiç bir zaman başıboş bırakmamış. Onlara tarih boyunca peygamberler göndermiş, onlar vazifelerini bihakkın ifa etmişler yaşadıkları toplumda insanlığın rehberi olarak ashabını cennete ve Allah’ın rızasına kavuşturmuşlardır. Peygamberlik halkasının sonuncusu Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizden sonra bu vazifeyi Allah dostları, Mürşid-i Kamiller ifa etmeye devam ettirmektedirler. Bu rehber insanlar; nefsin hastalıklarını, şeytanın kötülüklerini, dünyanın aldatıcı süslerini kısacası insanların manevî hastalıklarını tedavi edecek ilaçları kendilerine müracaat edenlere sunmuşlardır.

Aslında hem dünyanın gerçek yüzünü görmek isteyenler hem de ahiretin güzelliklerinden mahrum kalmak istemeyenler hiç zaman kaybetmeden Efendimizin (s.a.v.) rehberliğinde hayatlarını Cenab-ı Hakk’a kullukla vuslata kavuşmanın yolunu bilen o dostlardan birisine müracaat etmelidir.

Bizler, Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Zira tüm hayatını Allah’ı zikir, Rasûlullah (s.a.v.)’in sünnet ve ahlâklarını yaşama, yaşatma iştiyakıyla dolu, sahabe timsali Ehl-i Beyt sevdalısı bir Allah dostu Mürşid-i Kâmil’le tanışmamızı nasip etti.

Bu vesileyle vefatının 9. Yılında Efendimiz Abdullah Farûkî el-Müceddidî’yi (k.s.) rahmetle anıyor, makamının Firdevs-i Â’la olmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 70. sayısı (Ocak 2009) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Özlenen Rehber’in 6. Yılı

Özlenen Rehber’in 6. Yılı

Maddi ve teknolojik gelişmeler bakımdan bir hayli yol kat eden insanoğlunun buna bağlı olarak maddi imkânları ve refahları her geçen gün artmaktadır. Allah Teâlâ’nın bahşettiği bu nimetlere karşılık ruhlarda nimet hissi, ihsana saygı düşüncesi uyandıracağına, toplumlar daha da fazla istikametten sapıyorlar ve onların bu durumu hayatı da yaşanmaz hâle getiriyor. Toplumlar cehennem yaşıyor gibi bir hâl içindeler; bunalımlar bunalımları takip ediyor ve hayat âdeta bir buhranlar yumağı haline dönmüş vaziyette… Pek çokları kendi ahlâk ve anlayışlarını İslâm’ın mesajı gibi sunarak İslâm’ı bilmeyen veya tanımaya çalışanların da yanlış yönlenmesine sebep olmaktadırlar. Neticede iç içe boşluklar yaşanmakta koskocaman bir coğrafyada; inanç ve irfan boşluğu, iman ve marifet boşluğu, ilim ve amel boşluğu, her şeye heva ve hevesle başlayıp hezeyanla bitirme boşluğu, ruh ve mânâ köklerine yabancılaşma boşluğu.. sistemli düşünememe boşluğu, Allah’tan ve Rasûlullah’tan (s.a.v.) kopuk yaşama boşluğu, kapkaranlık bir âkıbet boşluğu, her şeyi beden ve cismâniyete bağlama boşluğu, millî ve dinî değerlere yabancılaşma boşluğu ve insanoğlunu kahreden ve perişanlığına sebep olan daha bir sürü boşluk… Bunca boşlukla insanca yaşanır mı yaşanmaz mı o ayrı dâvâ, ama bu hezeyanları sezemeyecek kadar körkütük yaşayanların da hadd ü hesabı yok…Özellikle Osmanlının dünya sahnesinden çekilmesiyle fırsatı ganimet bilen kötü niyetli insanlar bu bahtsız dünyaya yapacaklarını yaptılar; insanlara Allah’ı, ahireti unutturdular ve onları âdeta sorumsuz birer azman hâline getirdiler. Oysaki, dünya da haktı ahiret de.. hayat da haktı ölüm de.. haşir de haktı hesap da.. sual de haktı mizan da.. Cennet de haktı Cehennem de.. bugün de haktı yarın da… Bütün bu duyguları söküp attılar sinelerden. Şimdilerde, hiçbir değer tanımayan, dinden habersiz, imandan nasipsiz, alabildiğine serâzat ve çakırkeyf; helal- haram tanımayan, kanun bilmeyen, nizam tanımayan, Cehennem zakkumu gibi bir kısım asi ruhlar karşısında çoğumuz çaresizlikle kıvrım kıvrımız. Doğrusu, hâlâ derin bir körlük içinde çokları, görmüyorlar veya görmezlikten geliyorlar manevi boşluk içinde kıvranan yığınların yürekler acısı hâlini.Toplumların veya genel manada dünyanın bu kötü gidişatını düzeltebilmesinin tek yolu Allah’a karşı vazifesini yerine getirme şuuruyla gerilmiş, Efendimiz (s.a.v.)’in güzel ahlaklarıyla bezenmiş, Kur’an ve Sünnet’e azı dişleriyle sarılmış bu manada sorumluluğunun farkında olan insanlığa rehber olabilecek ilim-irfan sahibi ideal şahsiyetler yetiştirilmesiyle olacaktır. İnsanlığı, birkaç asırdan beri içinde bocalayıp durduğu ilhad, cehalet, dalâlet ve anarşi gayyalarından kurtararak, imana, irfana, istikamete ve huzura ulaştıracak gerçek rehberlere. Rahmetli üstadımız Abdullah Farukû el-Müceddidî (k.s.) Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten yoksun, ilimsiz, amelsiz ve güzel ahlâktan yoksun toplumların hiç bir şekilde müreffeh olamayacağını çok iyi bildiğinden yaptığı sohbetlerin tamamını ilmin, amelin ve güzel ahlâkın kıymetinin anlaşılmasına tahsis etmekteydi. Etrafındaki talebelerini hem ilmen hem de ahlâken yetiştirerek kâmil birer insan olabilmeleri için tüm mesaisini onlara harcardı. Günümüz insanının ihtilafa düştüğü konular üzerine ve İslâm’ın temel değerlerinin doğru anlaşılması adına kitaplar kaleme almış, televizyon ve radyolarda programlara çıkmış ve Özlenen Fark isminde aylık dergilerle rotasını ve istikametini şaşıran insanlığa en güzel şekilde hizmet etmiştir.Efendimizin vefatının ardından onun başlattığı bu kutlu hizmet halkası aynı çizgide yine devam etmektedir. İlim ve irfan sahibi insanlar yetiştirebilmek için halkalar oluşturulmakta, Mısır’da ve çeşitli ilim yuvalarında kardeşlerimiz tahsillerine ve aylık Özlenen Rehber adıyla dergimizin yayınlanmasına devam edilmektedir. Ayrıca yakın zamanda vakfımızın özellikle tasavvuf alanında kitap çalışmaları da yayın alanına girecektir. Dergimiz Özlenen Rehber 6. Yılını bu sayısıyla tamamlamış olacak. Başta Muzaffer Yalçın Hocaefendi olmak üzere dergimize emeği geçen tüm hocalarımıza ve kardeşlerimize öncelikle teşekkür ediyor, kıymetli vakitlerini ayırıp makalelerini bizlerle paylaşan ve dergimizi takip eden tüm kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakkın razı olmasını diliyorum.Kıymetli okuyucularımızdan istirhamım, dergimizle tanışmayan insanlara da bu ilim ve kültür hizmetinin ulaşmasını sağlamaları için biraz daha gayret etmeleri ve mesailerini ayırarak abonelerimizin artmasına vesile olmalarıdır.Siz de bu hizmetin bir yerinden tutmak istemez misiniz? İşte fırsat Rahmetli Efendimiz Abdullah Farukî el-Müceddidî’nin anlayış ve çizgisinde devam eden Özlenen Rehber dergimize sahip çıkalım, onun tanıtımı adına biraz gayret edelim. Dünyanın ve nefsânî arzularının peşinde sürüklenen insanlığın ışığa ve nura, doğru istikamete yönlendirecek rehberlere ihtiyaçlarının olduğunu unutmayalım…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 72. sayısı (2009 Mart) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Üç Aylar Öncesi…

Üç Aylar Öncesi…

İnsanoğlunun bir dış dünyası, bir de iç dünyası vardır. Aslında o, bu iki dünyayı aynı anda yaşamaktadır. Kişi, insanların müşahedesine açık olan dış dünyasını nasıl özen ve itina göstererek düzenliyorsa gönül dünyasına da ondan daha fazla hassasiyet göstermelidir.

Yaşadığımız yüzyılda toplumların dinî açıdan nasıl bir durumda olduğunu hepimiz yakından müşahede etmekteyiz. İnsanlık bilim ve teknikte zamanı yakalamak adına kitle iletişim araçlarıyla uyuşturulmuş, Batılı hayat tarzı içerisinde kaybolmuş bir durumdalar. Halkın büyük bir kısmı da ekmeğini kazanıp karnını doyurmanın derdi peşindedir. Kısacası çoğunun aklı bir karış havada; bazıları köşe dönme, bazıları makam mevki sevdasında, bazıları gününü gün etmeye çalışmakta ve bazılarının akılları ise nefsanî arzularının ve şehveti ile meşgul olur hâle gelmiş!…

Bu yüzden kimse kendini sütten çıkmış ak kaşık gibi hissetmemeli, hesaba çekilmeden önce nefislerimizi hesaba çekmeliyiz. Günahlarına pişmanlık duyup gözyaşı dökebilen ne kadar müslümanımız var? Peki bizim böyle bir derdimiz var mı? Yoksa o kanal senin bu kanal benim veya o kahvehane köşesi senin burası benim diye mi ömrümüz geçiyor? Neler yapıyoruz Allah aşkına; kendimize sorma zahmetinde bulunalım.

Zira mümin kendi günah ve hatalarını, Allah Teâlâ’ya kulluğundaki noksanlıklarını ve Rasûlullah (s.a.v.)’e ittibadaki zayıflıklarını birinci derecede öncelikli problem olarak görmelidir.

Nefislerinde dünya ve içindekilerin sevgisini barından bazı kimseler arzuladıkları metalara kavuşmak adına sloganlaştırdıkları; ’müslüman güçlü olmalıdırlar!’ sözü vardır. Doğru… Müslüman güçlü olmalıdır, İslâm zaten bunu tavsiye etmektedir. Ancak bu güç onları kibre, dünyanın geçici sevgilerine, Allah için verirken bile riyakârlığa ve Allah yolunda gayretten geri durmaya sevk etmemeli, bilakis yeri geldiğinde bazı şeyleri Allah yolunda feda edebilmek için harekete geçirmelidir. Zira gerçek mücahit Allah’a itaat uğrunda nefsi ile mücahede edendir. Manen kemale ermeksizin güçlü olunması mümkün değildir.

Bugün toplum olarak gaflet içerisindeysek aslında bu durum o toplumu oluşturan fertlerin gaflet içerisinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Bundan daha kötüsü ise kusurun başkalarında aranması ve kendi gafletlerini gözardı edilmesidir. Bu şekilde gaflet ve günahlara dalanlar ise gönül dünyalarında manen ölü hâle gelirler. Rabbim böyle olmaktan muhafaza kılsın.

İşte bu gafletlerden kurtulma günlerinin arifesindeyiz. Bu ayın son günlerinde Receb, Şaban, Ramazan ayları yeniden tüm müminlerin kapısını çalacaktır. Geride kalan seneyi nasıl geçirdiğimize bakmadan gelin yeniden tevbelerimizi tazeleyelim. Rabbimizin rahmet ve mağfiret kapılarını sonuna kadar açacağı ve yapılan hayır hasenata diğer günlere nazaran çok daha misliyle mukabele edeceği bu günlerde istikametlerimizi O’na doğru yönlendirelim.

Mübarek günlerin yaklaşmasıyla televizyon kanalları da programlarında belli ölçülerde kendilerine göre değişiklikler yapacaklardır. Her sene olduğu gibi bu sene de faydadan ziyade insanları fitneye ve ihtilafa düşürecek pek çok mesele İslâm adına polemikler hâlinde tartışılacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın bu ümmete özel bir ikramı olan kıymetli zamanlarımızı bize zararı olmasa bile faydası da olmayan programları izleyerek harcamayalım. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin yaptığı Kur’ân-ı Kerim okumayı, sadaka vermeyi artıralım. Beş vakit namazı cemaatle eda etmenin gayretinde olalım. Şayet yıl içerisinde düzenli bir şekilde devam etmemişsek bu günleri fırsat bilip teheccüd namazı başta olmak üzere diğer nafile namazlara da başlangıç yapabiliriz.

Ayrıca Üç Aylar’ı değerlendirebilme adına, eda edilecek ibadetler, evrad ve ezkâra dair dergimizde yazı kaleme alınmıştır, ona bakılabilir. Ayrıca Rahmetli Efendimiz Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretlerinin Üç Aylar risalesi ve www.rehberdergisi.com web sitemizden de istifade edilebilir.

Özlenen Rehber Dergisi olarak 24 Haziran’da Değerli Büyüğümüz Muzaffer Yalçın Hocaefendi’nin rehberliğinde yapılacak umre ziyaretinin tüm kardeşlerimiz için hayırlı ve mübarek olmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 75. sayısı (2009 Haziran) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Zaman Değirmeni

Zaman Değirmeni

Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan insanoğlunun dünya yolcuğunda, her gelen, sırasını bir başkasına devrederek devam etmektedir. Sanki zaman boşluğunda akıp giden zerreler misali… Bir koşturmacadır sürüp gidiyor. Bu kadar hengâmenin arasında Allah Teâlâ’nın, Peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği hakikatleri ciddiye almaktan uzak olan kimseler kendilerine sunulan Rahmanî fırsatları kaçırmanın ne büyük bir hüsrana sebep olacağının da farkına varamayacaklardır, ta ki kıyamete kadar.

İşte içerisinde bulunduğumuz Ramazan günleri; geldi ve gidiyor… Bir kaç hafta sonra bir Ramazan ayı daha aramızdan ayrılıp gidecek… Bu sayılı günler bitip tükenirken acaba Rabb’in arzu ettiği bir şekilde on bir ayın sultanını değerlendirebildik mi? Manen derinleşebildik, melekî yönümüzü biraz daha kuvvetlendirebildik mi? Başka bir deyişle: ’Bu aydan bize ne kaldı veya ne kalacak?’ Acaba ne gibi duygular ile hemhâliz? Ramazanın hayatımızdan bir kere daha çekilmesiyle içimizde bir yerlerde bir sızı duyuyor muyuz? Yoksa ’Hoş geldiniz ey mübarek on bir aylar mı!’ demekteyiz? Ramazan bize bir ahlâk mirası bırakmalı değil mi? Hani oruç tutmuştuk; haramlara karşı her zaman hassastık ama Ramazan’da daha bir dikkatli olmuştuk…

Bu tarz soruların cevabı ister düşünülsün isterse düşünülmesin; gönüllerde bayram esintileri esmeye, ruhlarda Ramazan-ı Şerif’in sağanak sağanak yağan rahmet çağlayanlarının hazzını derinlemesine duymaya başlanacak. Yakında elveda ya Şehr-i Ramazan demenin burukluğu yaşanacak. Rahmet ve mağfiret ayı olan Ramazan geride bırakıldığı için mü’minlerin gönülleri buruk olsa bile Hakk’a karşı kulluk vazifelerini ifa ettikleri için sevinç yaşayacaklar. Evet, bu mübarek ayda tutulan oruçlar, verilen sadakalar, yapılan yardımlar, okunan hatimlerden hâsıl olacak rahmet esintileri, Cenâb-ı Hakk’ın katında öyle büyük mükâfatlara mazhar olacak ki; bu kutlu zaman dilimine ulaşıp da ondan istifade edemeyen gafiller, büyük bir kayıp içine düşecekler maalesef…

Aslında ömrü olanlar için nice Ramazan’lar gelip geçecektir zaman içerisinde. Fakat gelecek seneki Ramazan’da veya bayramda bazı insanlar ömür sermayesini tamamlayacakları için dünyaya `elveda` diyecekler. Zaman değirmeni bir gün, onlar gibi bizleri de çarklarında un ufak edip öğütecektir. Ahirette ebedî saadete talip olanlar için vakit en kıymetli sermayedir. Zira bu kısa ömür sermayesinin karşılığında Allah’ın rahmetine ve rızasına kavuşulacaktır. Bu yüzden mümin hem Allah Teâlâ’ya kulluğuna devam ederken hem de Rabb’inin kendisine sunduğu özel gün ve geceleri de birer ganimet olarak telakki etmelidir.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin beyan buyurduğuna göre; ’Rahmet kapıları dört gece de açılır. O gecelerde yapılan dua ve tevbeler ret olmaz. Fıtr (Ramazan) ve Kurban Bayramları’nın birinci geceleri, Şaban ayının on beşinci gecesi (Berat) ve Arefe gecesi.’

Evet, Rahman’ın katında dua ve tevbelerin geri çevrilmediği bu günler arasında bayram gecelerinin zikredilmesi müminlerin gönüllerindeki neşeyi daha da ziyadeleştirmektedir. Fakat müminler, Rabbimizin: ’Kaldır başını ey Habibim! Senin hatırına hepsini affettim…’ dediği gün gerçek bayramın hazzına ereceklerdir. Her an Cenâb-ı Hak ile birlikte olduğunun şuurunda olan Hakk dostları ’bayram’ı affedilip, rızaya kavuşulduğu gün olarak anladıkları için; bir bayram günü Alvarlı Efe hazretlerinin elini öpüp, hayır duâsını almak isteyenlere Efe hazretleri gönlündeki güzellikleri şu mısralarla dile getirir:

’Mevlâ bizi affede

Bayram o bayram olur

Cürm ü hatâlar gide

Gör ne güzel ıyd olur.

Merhamet ede Rahim

Dermanı vere Hâkim

Lütfede lütf-i Kadim

Bayram o bayram olur.’

Rahmetli Efendim Abdullah Farûkî (k.s.)’nın sohbetlerinde kaside halinde söylettiği Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin mısraları da bayramdan bahsediyor ama bu bayram başka bayram tabi ki:

’Bayrami imdi bayrami imdi,

Yar ile bayram eyledi şimdi.

Hamd senalar hamd-ü senalar,

Yar ile bayram etti bu gönlüm.’

Bu manada Behlül Dânâ Hazretleri de: ’Bayram bineklere binenler için değil, hata ve isyanı bırakanlar içindir’ diye ifade ederken Hz. Mevlâna sanki tüm bunları özetlercesine sevgiliye kavuşmayı, Allah’a vuslatı bayram olarak telakki ediyor ve buna Şeb-i Aruz (Düğün Gecesi) adını veriyor.

Bu yüzden sâlih kullar arasında söylenen; ’Ömrünüz Ramazan, ahiretiniz bayram olsun!’ dileği mümin için son derece anlamlıdır. Burada Ramazan şuuru ve dikkati, bir ay olmaktan öte insanın bütün bir hayatına yayılması gerektiği ifade edilmektedir. Unutmayalım; hayat boyu Ramazan düşüncesiyle kendisine çeki düzen veren kişiye bayram düşüncesi de birlikte aşılanır. Dünyayı sürekli Ramazan duyarlılığıyla yaşayanlar, ahirette bayram sevinciyle sonsuz huzura ereceklerdir. İnşaallah.

Özlenen Rehber ailesi olarak tüm Müslümanların şimdiden bayramını kutlar ve Rabbimizin bizi affettiği gerçek bayramlarda buluşturmasını niyaz ederiz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 78. sayısı (2009 Eylül) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

×