150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: abdulkadir geylani

Abdullah Faruki El-müceddidi (k.s.) ve Ehl-i Beyt’ e Bağlılığı

Abdullah Faruki El-müceddidi (k.s.) ve Ehl-i Beyt’ e Bağlılığı

Cenâb-ı Hak, kullarını kendi Zât’ına yakın kılmak için bazı vesileler yaratmıştır. Bu vesilelerin en önemli halkalarından birisini de “Ehl-i Beyt-i Rasûl” sevgisi teşkil etmektedir. Zira Ehl-i Beyt’in üstün makamı ile ilgili olarak nazil olan âyetler ve Efendimiz (s.a.v.)’den rivayet edilen hadisler sebebiyle Ehl-i Beyt, tarih boyunca bütün Müslümanların yöneldiği tek mihver durumuna gelmiş; onların ilim ve marifet nurları hak ve hakikat yolunda ümmete ışık tutmuştur.

Ehl-i Beyti sevmek, ehl-i sünnetin inanç esaslarından biridir. Bu durum Kur’ân-ı Kerim’in açık bir nassıdır. Ehl-i Beyti sevmeyenin imanında noksanlık olur. Çünkü bu konuda birçok hadis-i şerif mevcuttur.

Aslında Efendimizin (s.a.v.) Ehl-i Beyt’e ilgisi ve sevgisi sadece akrabalık bağının bir sonucu değildir. Bu aynı zamanda risalet vazifesinin de bir icabıdır. Zira kendisinden sonra kıyamete dek ümmetine; ilim, maneviyat, cihat gibi toplumun dinamiği olan, milletlerin ayakta kalmasını sağlayan ve devamları için şart olan dinî hususlarda onların daima önde olacaklarını hadislerinde müjdelemiştir. Bu yüzden Ehl-i Beyt’e duyulan sevgi, insanı Rasûlullah’a, Efendimize (s.a.v.) duyulan sevgi de insanı Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ve hoşnutluğuna kavuşturur. Yüzyılımızda hem Ehl-i Beyt soyundan olup, yukarıda bahsettiğimiz vasıflara da haiz Ehl-i Beyt âşıklarından biri de, Mübarek Üstadımız Abdullah Farûki el-Müceddidî Hazretleridir.

Abdullah Farukî (k.s.) zahirde Ârif-i billah Alâaddin Fersâfî (k.s.) nezaretinde yetişse de tasavvufta veysîlik olarak tabir edilen hususî bir nimete kavuşmuş ve manen rical-i gayb, Hz. Abdulkadir Geylânî, On İki İmamların irşatlarından istifade etmiş, Ehl-i Beyt’in babası Hz. Ali (k.v.) Efendimizde ise “Fenâf’i-Şeyh” makâmına ermiştir. Mübarek Üstadımızın, Hz. Ali (k.v.)’de fena olması elbette, daha evvelden ona duydukları büyük bir sevginin de bir eseri olmakla beraber bu fenâ makamına ulaşmaları, Ehl-i Beyt’in bütün fertlerinin sevgilerini kendisine açmış ve onlar tarafından da sevilmiştir.

Efendi’mizin gönlündeki Ehl-i Beyt’e duyduğu sevgi sadece dilde kalan, kuru ve ruhsuz bir sevgi değildi. Ehl-i Beyt’e beslediği özel sevgisiyle alâkalı onun sohbetlerine, dualarına ve gerekse gözyaşlarına şahit olan kimi insanlar; “Abdullah Farukî hazretleri Ehl-i Beyt’ten başka kimseyi sevmiyor” hissine kapılırlardı. Ziyaretinde bulunan kimi alevî ilim adamları, “Efendim, sizi görünce kendimizden utandık. Sevginize şahit olunca, Ehl-i Beyt’i gerektiğinden çok çok az sevdiğimizi gördük. Bizler gerçekten sadece sevgi iddiasında bulunuyormuşuz, keşke sizi tüm alevî kardeşlerimiz tanısalardı!” itirafında bulunmuşlardır; ama onun sevgisi ölçüsüz bir sevgi de değildir. İslâm’ın ahkâmıyla; Allah ve Rasûl’ünün işaret ettikleri yönde şer-i şerifle bütünleşmiş bir sevgidir. O (rh.a.), Ehl-i Beyt’i asla ne Rasûlullah’tan ne de Ashâb-ı Kiram’ın sevgisinden ayırmıştır. Onları bir bütün kabul etmiş ve itaatsiz bir sevgiyi de boş saymıştır.

Hocaefendi’nin (k.s.), Ehl-i Beyt’in anası Hz. Fâtıma’ya özel bir sevgileri vardı. Onu anınca “Yâ Ümmî… Yâ Ümmî…/ Ey anacığım… Ey anacığım” diye gözyaşı dökerlerdi. Hocaefendi (rh.a.) “Fatıma benden bir parçadır, onu üzen beni üzer; onu sevindiren beni sevindirir” hadis-i şeriflerinde zikredilen “bid’a yani parça” ibaresini sadece bedenden bir parça olarak anlamazdı, onu Rasûlullah (s.a.v.)’in her yönünü yansıtan bir cennet seyyidesi ve nübüvetten bir parça olarak kabul ederdi.

Efendi Hazretleri Ehl-i Beyt sevgisine o kadar aşina olmuştur ki, mânada kendilerine bizzat Rasûlullah (s.a.v) tarafından talim buyrulan, içerisinde Allah Rasûl’ünün ebeveyninin, Ehl-i Beyt’inin ve tüm yakınlarının da hususi olarak zikredildiği bir salâvat-ı şerifesi mevcuttur.

Onun Ehl-i Beyt sevgisinin tezahürlerinden bir diğeri de bu konuda yazmış oldukları “Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar” adlı güzide eseridir. Bu eser, Ehl-i Beyt’in örnek hayatından tablolar sunan kıymetli bir eserdir. Eserin içeriğinde Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in yanı sıra Ehl-i Beyt soyundan gelen On İki İmamların hayatları da anlatılmaktadır.

Hayatı boyunca Ehl-i Beyt sevgisini gönlünde buram buram yaşamış ve talebelerine de bu sevdayı yaşatmaya çalışmış olan Mübarek Efendimizin (k.s.) de, vefatından önce bizlere vasiyet ettiği yolumuzla ilgili üç ana esasın birisini Ehl-i Beyt sevgisi oluşturmuştur.

“Ey Salik! Bilesin ki bizim yolumuz üç esasa bağlıdır.

Tevhid akidesinin hâkimiyetidir.
Sünnet-i Seniyyenin yaşanmasıdır.
Ehl-i Beyt sevgisini yaşamaktır.”

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 69. sayısı (2008 Aralık) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 2. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 2. Bölüm

Yusuf Hemedânî’deki Şemâili Abdulhalık Gucdevanî, Makâmât-ı Yusuf Hemedânî unvanlı risalesinde Şeyh’in hayat ve tabiâtını en samimi bir surette gösteren pek çok bilgi vermektedir. Yusuf Hemedânî (k.s.) uzun boylu, çiçek bozuğu, uzun kumral sakallı, zayıf bir kimseydi; yünden ve dâima yamalı elbise giyer, dünya işlerine ehemmiyet vermez, padişahların ve büyüklerin evlerine gitmezdi; eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey kabul etmezdi. Türkçe bilmezdi. Yetmişbeş sene mücerred bulunduktan sonra, nihayet evlenmiş ve zevcesi kendisinden kırk gün önce vefat etmiştir. Herkese karşı çok iltifat eder, halim ve merhametli davranır, misafirlere kendi vilâyetlerindeki dervişlerin ahvâlini sorardı. Dâima Kur’ân-ı Kerîm okumakla meşguldü; ’Gârter’ mahallât-ı müştemilâtından Hoş-dûd denilen yerden camiye kadar bir hatim indirir, mescid kapısından Hoca Hasan Andaki ve Hoca Ahmed Yesevî hanesine varıncaya kadar Bakara sûresini okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân sûresini hatmederdi. Kendi mescidinden dervişler hücresine gelirken, bu yediyüz ’ayak’dan ibaret olan bu mesafede bir cüz’ Kur’ân okurdu. Arada yüzünü Hemedan’a çevirir ve çok ağlardı. Her ay başında Semerkand mollalarını çağırarak onlarla şeriat sohbeti yapardı. Göz ağrısı ve yaralar için ilaç ve merhem yapar, vücud ateşi için şifa ayetlerini yazar herkesin derdine yetişmeğe çalışırdı. Türk ve Tacik bütün köylülere dinin farzlarını öğretmekten üşenmez, dâima hocalıkla meşgul olurdu. İslâm’ın bütün esas akidelerini te’vilsiz kabul eder, dâima riyazet ve mücâhede hâlinde bulunurdu. Rasûlullah (s.a.v.)’in ve Ashabının yollarından gitmeyi müridlerine tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkat için derin bir muhabbetle dolu idi: Hıristiyanların, âteşperestlerin evlerine giderek onlara İslâm’ın hak din olduğunu anlatır, her şeye sabır ve tahammül gösterir, herkese karşı hürmet ve muhabbet eder, ağzından hiçbir fena söz çıkmazdı. Ehl-i kıble’den kimseyi tekfir ettiği görülmemişti. Fakre meyilli idi; altın ve gümüş eşya kullanmaz, fakirlere zenginlerden daha fazla itibâr eder, odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden başka bir şey bulundurmazdı. Müridlerine dâima Çehâr-yâr’ın menkıbe ve faziletlerinden bahseder, onlara namaz, oruç, zikir, riyazet ve mücâhede tavsiye ederdi. Kendisine: “İslâm âlimleri ve kıymetli mürşidler azalıp yok olmaya yüz tuttuğu vakit ne yapmak lâzım?” diye bir soru tevdi edildiğinde buyurdu ki: “O zaman, her gün o büyüklerin yazdığı kitaplardan bir miktar okuyunuz.”

Menkıbeleri

Yusuf Hemedânî hazretleri sayısız kerâmet ve fazîletlerin kendisinde toplandığı kâmil bir veli idi. Selmân-ı Fârisî (r.a.)’ın âsâsı ile sarığı kendisinde idi. Ayda bir defa Semerkand âlimlerini çağırır ve onlarla sohbet ederdi. Yanına gelen herkesle ilgilenir, onların maddî ve mânevî sıkıntılarına deva bulmaya çalışırdı. Bundan hiç bıkmaz usanmaz, bilakis zevk alırdı.

***Hemedan’dan bir kadın ağlayarak huzuruna geldi ve: ’Oğlumu Bizanslılar esir etmişler’ dedi. Kadına: “Sabredin” buyurdu. Kadın: “Sabredecek hâlim kalmadı” dedi. Bunun üzerine Yusuf Hemedanî (k.s.): ’Ya Rabbi! Esirini kurtar, üzüntüsünü neşeye çevir’ diye dua edip, o kadına: ’Evine dön, oğlunu evde bulursun’ buyurdu. Kadın eve gelince, bir de ne görsün, oğlu evde oturur. Şaşakaldı. ’Anlat evladım!’ dedi. Oğlu: ’Biraz evvel Konstantiniyye’de (İstanbul) idim. Ayaklarım bağlı, başımda muhafız vardı. Aniden bir zât geldi. Beni kaptığı gibi bir anda buraya getirdi.’***

Cemaatinden biri, Hemedanî hazretlerinden ayrılıp, onda bulunmayan kötü bir işle Hace’yi kötülemeğe başladı. Onun hakkında: ’Bu adam öldürülür’ buyurdu. Gerçekten öldürüldü.

***Muhyiddin ibni Arabî (k.s.) bir eserinde, Yusuf Hemedânî hazretlerinden şöyle bahseder. ‘‘Şeyh Evhadüddin Hamid Kirmani, Konya’da evimde bulunduğu zaman bana şöyle demişti: Bizim diyarda Hoca Yusuf Hemedani isminde biri vardı, altmış yıldan fazla bir müddet şeyhlik ve irşad seccadesinde oturmuştu. Yusuf Hemedânî (k.s.) bir keresinde, tekkedeyken, birden gönlüne dışarı çıkmak arzusu düştü. Hâlbuki Cuma gününden başka bir günde dışarı çıkmak âdeti değildi. Bu arzu ağır bastı ve dışarı çıktı. Merkebine bindi ve yularını serbest bırakıp “Mevlâ Teâlâ nereyi dilerse oraya götürsün” dedi. Merkep şehrin dışına çıktı, çöl tarafına giderek orada bulunan yıkık bir mescidin önünde durdu. Şeyh merkebinden inip mescide girdi. Baktı ki, orada bir genç başı önde murakabeye dalmış oturuyor. Onu rahatsız etmeden oturdu. Şeyh Efendinin müridlerinden biri olan bu genç, bir saat kadar sonra başını kaldırdı ve dedi ki: – Efendim, çözemediğim bir mesele ile karşılaştım, çok daraldım, gelmeniz ne iyi oldu. Ve sıkıntısını detaylıca anlattı. Yusuf Hemedânî (k.s.) onun derdini dinleyip çözüme kavuşturduktan sonra dedi ki:- Ey oğul! Her ne vakit bir müşkülün olursa şehre gel ve orada sor. Beni buraya kadar yorma! Bunun üzerine o genç şöyle dedi:- Efendim! Benim bir müşkülüm olunca o zaman dağların ve kırların her taşı biiznillâh Yusuf Hemadânî oluyor. Her baktığım şeyde âdetâ sizi görüyorum. Hâl böyle iken artık zâhiren size zahmet vermem. Muhiddin Arabî (k.s.) bu hadiseyi anlattıktan sonra buyuruyor ki: “İşte ben bu hadiseden anladım ki, özünde ve sözünde doğru olan bir müridin bu sadakati, teslimiyeti ve ihlâsı ile, şeyhini kendi tarafına celbetmeye gücü yeter.”***

İbn-i Hacer Mekkî hazretleri, “el-Fetâvâ-i Hadîsiyye” isimli kitabında şöyle bir olay anlatıyor: Ebû Saîd, İbnu’s-Sakkâ ve Abdulkadir Geylânî hazretleri ilim tahsili için Bağdat’a gelmişlerdi. Abdulkadir Geylânî (k.s.) henüz çok gençti. O sıralarda Yusuf Hemedânî hazretleri Nizâmiyye Medresesinde vaaz ediyordu. Sohbet meclisi hınca hınç dolan, herkesin övgüyle söz ettiği bu zâtı ziyaret etmeye karar verdiler. Tabi hepsinin niyeti farklıydı. İbnu’s-Sakkâ: “Ona öyle bir soru soracağım ki, asla cevabını veremeyecek” dedi. Ebû Said: “Ben de bir soru soracağım. Bakalım nasıl cevap verecek?” dedi. O sıralarda henüz yaşı küçük olan Abdulkadir Geylâni hazretleri ise: “Onu denemek kastıyla soru sormaktan Allah Tealâ’ya sığınırım. Benim niyetim, Onun meclisinde bulunup bereketinden istifade etmektir” dedi. Yusuf Hemedânî hazretlerinin bulunduğu yere vardıklarında, Hazret o anda orada yoktu, beklediler. Takriben bir saat sonra geldi. Oraya girer girmez İbnu’s-Sakkâ’ya hiddetle baktı ve ona ismiyle hitap ederek: “Ey İbnu’s-Sakkâ! Yazıklar olsun sana! Demek bana bir soru soracaksın, ben de cevap veremeyeceğim öyle mi? Senin soracağın soru şudur, cevabı da budur” dedi ve: “Sende küfür ateşinin parladığını görüyorum” dedi. Sonra Ebû Said’e dönerek: “Ey Abdullah! Sen de sual sorup, nasıl cevaplayacağıma bakacaksın öyle mi? Senin soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat edebe riâyet etmediğin için, kulak memelerine kadar dünya malına boğulacaksın ve ömrün parayla pulla uğraşmakla geçecek” buyurdu. Sonra Abdulkadir Geylânî hazretlerine dönüp, ona ikramda bulundu ve: “Ey Abdulkadir! Sen edebinin güzelliğiyle Allah’ı ve Rasûlü’nü (s.a.v.) hoşnut ettin. Ben şu anda, senin Bağdat’ta bir kürsü üzerinde büyük bir topluluğa hitap ettiğini ve: ‘Ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir’ dediğini, bunun üzerine cümle evliyanın boyunlarını sana doğru saygıyla uzattığını, sanki görüyor gibiyim” buyurdu. Sonra birden gözden kayboldu .Aradan uzun yıllar geçmiş ve üçünün durumu da Yusuf Hemadânî hazretlerinin buyurduğu gibi olmuştu. Abdulkadir Geylânî hazretlerinde Allah Teâlâ’ya yakınlık alâmetleri belirmeye başladı. Zamanındaki evliyânın pîri, âriflerin baş tâcı oldu. Meclis kurup vaaz etmeye başladı. Bir Cuma günü büyük bir cemaate kürsüden vaaz ediyordu. Birden Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.) Seyyid Abdulkadir Geylâni (k.s.)’nun kalbine tecelli edip: “Ey Abdulkadir! Benim ayağım bütün velilerin boynu üstündedir, diye söyle!” buyurdular. Hazreti Şeyh, bunu orada bulunanlara söyledi. Orada bulunan bütün cemaat: “Evet senin ayağın başımız ve boynumuz üzerinedir” dediler. Hatta Şeyh Ali b. Hitî yerinden fırladı ve Hazreti Pîr’in ayaklarını alıp boynuna koydu.Hayat b. Kays hazretleri bu konuyla âlâkalı olarak der ki: “Seyyid Abdulkadir Geylânî hazretleri bu sözü söyledikten sonra bütün velilerin kalplerindeki nur artmış, ilimlerine bereket, hallerinde güzelleşmeler görülmüştü. Ve o esnada hepsi boyunlarını Abdulkadir Geylânî hazretlerinin ayağına doğru uzatmıştı.” İbnu’s-Sakkâ ise, şer’î ilimlerle meşgul oldu. İlminde derinlik kazandı ve münazaralar yaparak çok kimseye de üstünlük kazandı ve bu haliyle meşhur oldu. Konuşma üslûbu ve hitâbeti çok güzeldi. Şöhreti zamanın Halifesine ulaşınca, Halife onu yanına aldı ve elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna ilgi gösterdiler. Özellikle Bizans İmparatoru ona çok ikram ve lütufta bulundu. Kral onun değişik ilimlere sahip olduğunu ve üstün konuşma kabiliyetini görünce, tüm keşiş ve papazları toplayıp İbnu’s-Sakkâ ile münazara ettirdi. Tabi İbnu’s-Sakkâ onların hepsini susturdu. Böylece şöhreti de arttı, fitnesi de… Kendisine gösterilen aşırı ilgi sebebiyle İbnu’s-Sakkâ da onlara karşı bir sevgi duymaya başladı. Onlarla oturup onlarla kalkar oldu. Bir gün İmparatorun kızını gördü ve âşık oldu. Onunla evlenmek istediğinde, İmparator: “Şayet Hıristiyanlığı kabul ederse kızını ona verebileceğini” söyledi. O da Hıristiyan olup kızı aldı ve o din üzere can verdi. O hastalanıp ölüm döşeğine yattığında sordular: “Sen Kur’ân’ın hepsini hıfzetmiştin, şu anda ezberinde olan her hangi bir âyet var mı?” Şöyle dedi: “İnkâr edenler zaman zaman keşke bizde Müslüman olsaydık diye arzu ederler” (Hicr: 2) âyetinden başka ezberimde âyet yok. O, başına gelen bu durumun nerden geldiğini çok iyi bilir ve “Başıma gelenler o Gavsın yüzündendir” derdi.Ona, bu soruyu soran tanıdığı diyor ki: “O can vermek üzereyken, ben onun yüzünü kıbleye doğru çevirdim, ama o başka cihete döndü. Ben tekrar kıbleye döndürdüm. O tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü.” Ebû Saîd’e gelince, o da diyor ki: “Ben Şam’a geldim. O zamanın sultanı beni yanına alıp vakıf işlerini zorla bana verdi. Vakıf işleriyle, parayla, malla uğraşa uğraşa, hakikaten kulak memelerime kadar dünyalık beni sardı. Netice itibarıyla, Yusuf Hemedânî hazretlerinin, seneler önce her üçümüz hakkında söyledikleri sözler, aynıyla vâki oldu. ”Bu olaydan ibret alınmalıdır. Allâh Tealâ’nın dostlarını inkâr etmeye, küçük düşürmeye cüret edenler, neûzü billâh İbnu’s-Sakkâ’nın durumuna düşmekten korkmalıdırlar. Zira ilminin ve amelinin çok olmasına, dini konularda karşısında münâzara edecek kimse bulunmamasına rağmen, İbnu’s-Sakkâ’nın ahir ömründe, küfür gibi büyük bir felâkete düşmesinin sebebi, Allah dostlarına karşı edepsizlik yapması ve onları küçük düşürmeye teşebbüs etmesidir.

***Necibüddin Şirazî isimli bir zat anlatır: Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, aksakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile Âyete’l-kürsî baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyete’l-kürsî yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut” buyurdu. Abdest aldıktan sonra; “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim?” buyurdu. “Hangisini verirseniz iyi olur?” dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedanî’yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 77.sayısı (2009 Ağustos) için yazılmııştır

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Silsile-i Farukiyye Kadiriyye Kolu

Evliyanın ve ilimde söz sahibi olan imamların büyüklerindendir. Hüseyin bin Ali bin Ebû Tâlib (r.a.)’ın evladından olduğu için Seyyid’dir. Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabalarından biri olan Kaylaviye’de doğdu. Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Ebû Saîdi’l-Mübârek el-Mahzûmî Hazretlerinin lakapları ’Mübârek Mahzûmî’ dir. İsimleri ’Ebû Saîdi’l-Mübârek’ tir. Doğduğu yerde zahirî ilimleri çeşitli âlimlerden öğrendi ve zamanının bir tanesi oldu.

Ebû Saîd Hazretleri, evliyanın büyüklerinden olan Ebû’l-Berekât Hakkârî Hazretlerinin manevî sohbetlerine can attı ve kendini bu takva okuluna kaptırdı. Aliyyü’l Hakkâri Hazretlerinin manevî sohbetlerinden çok istifade etti ve tarikatı ondan telkin alıp çok kısa zamanda çok mesafeler kat etti ve takva okulunda pek çoklarına yol gösterdi. Yolda kalmışlara önderlik yapıp çok derviş yetiştirdi.

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri, Hızır (a.s.) ile görüşürdü. O, zamanının bir tanesi olan arifler kutbu, gelmiş ve gelecek evliyanın baş tacı, kıyamete kadar veliler şahı olan Hz. Pir Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.) Hazretlerinin üstadıdır. Abdulkâdir Geylânî Hazretlerine çok hürmet eder ve edepli davranırdı ve derdi ki: ’Abdulkâdir Geylânî (k.s.), benden bir hırka alıp giymiştir. Ben de ondan hırka alıp giydim. Biz, daima birbirimizden hırka alıp giyerdik.?

Ebû Saîd Hazretlerinin, Bâbü’l-Eze denilen bir yerde medresesi vardı. Sonraları bu medrese Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî’ye verildi. Ebû Saîd (rh.a.) bu medresede irşada devam etti. Diğer ülkelerden birçok âlimler, salihler gelip ondan zahirî ve batınî ilimleri dinlediler, ders aldılar. O, ayrıca Irak’taki müritlerin terbiyesini, ahlâken yetişip yükselmelerini üzerine aldı. Bütün âlimler onun hakkında methedici ve şerefini yükseltici sözler söylediler. Bir kısım âlimler de ona;

’Sâhibü’l-Burhâneyn ve’s-Sultâneyn/İki burhan (delil), iki kuvvet sahibi? unvanını verdiler. Bazıları da; ’İki kandil sahibi? adını vermişlerdir. İşte ondaki bu üstün meziyetlerdendir ki, birçok âlim gelip onun önünde diz çökmüş ve ondan aldıkları feyizlerle iki cihan saadetine ermişlerdir.

Ebû Saîd Hazretleri, hayatının tamamını takva ve tasavvuf yoluna adadı. Bir gün konuşmasını tasavvufun yüksek dereceleri üzerine yapmıştı. Sohbetinde bulunanlar onun bu konuşmasını tam anlayamadılar ve itirazlarda bulundular. Ebû Saîd (rh.a.) izin isteyip bir ilâhi okudu. Bu ilâhiyi dinleyen Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî, birden vecde (cezbeye) gelip Allah Teâlâ’nın izniyle havada uçmaya başladı. Orada oturanlar hayretler içinde kaldılar ve arkasından gittiler. Seyyid Abdulkâdir Geylânî Hazretlerini medresede buldular.

Ebû Saîd Hazretleri bir gün abdest alacaktı. Dervişlerinden Ebu’l-Hasen Ali el-Kureşî kendisine ibrik götürüyordu. İbrik birden elinden düşüp parçalandı. Ebû Saîd (rh.a.) çok telaşlanan dervişine şefkatle bakarak, yerdeki ibriğin parçasını eline alır almaz, diğer parçaları ona yapışmış gördüler. Hatta içi su ile dolu idi.
Yine bir defasında kıra gitti. Öğle vakti olduğunda kıbleye yönelerek ezan okumaya başladı. ’Allâhu ekber? dediğinde, tekbirin heybetinden yer sarsıldı.

Bir gün Ebû Saîd Hazretlerinin huzuruna iki sandık getirdiler. O sırada dervişlerine ders veriyordu. Sözünü yarıda kesip gelenlere; ’Sizler Ashâb-ı Kirâm’a (r.anhüm) dil uzatan, haklarında kötü sözler söyleyen kimselersiniz. Bu sandığın içindekilerle beni imtihan etmek için geldiniz.? dedi. Kürsüden inip sandıkların yanına geldi.

Birinin kapağını açtığında içinde bir çocuğun oturmakta olduğu görüldü. Çocuğun elinden tutup ’Kalk!? deyince çocuk içinden fırlayıp çıktı ve koşmaya başladı. Diğer sandığın ağzını açtığında onun da içinde bir çocuğun olduğu görüldü. O çocuğun alnına parmağını dokundurup ’Topal ol!? dedi. Çocuk dışarı çıktığında topallayarak yürüdüğü görüldü. Çocuğu getirenler hayretler içinde kaldılar. Çünkü önceki sepete topal bir çocuk, diğerine de sağlam bir çocuk koymuşlardı. Topal olan çocuk sağlam, sağlam olan da topal olmuştu. Onlar bu hali görünce derhal tevbe ettiler ve dediler ki: ’Yemin ederiz ki, bu çocukların durumlarını Allah Teâlâ’dan başka kimse bilmiyordu.?

Cenâb-ı Hakk, Ebû Saîd (rh.a.) Hazretlerinin dualarını kabul ederdi. Çok hasta olan bir kimseyi ziyaret etse hasta sıhhate kavuşur, iyileşirdi. Bir kimseye şefkatle baksa o şahıs kötü ahlâklı bile olsa salih bir Müslüman olurdu. Vefatı anında oğlu Saîd;

– ’Babacığım, bana vasiyet eder misin?? dedi. O da oğluna:

– ’Evladım! Abdulkâdir Geylânî’ye (k.s.) karşı çok hürmetli ol!? buyurdu. Orada bulunan âlimlerden Muhammed el-Medînî (rh.a.):

– ’Ey Efendim! Abdulkâdir Geylânî (k.s.)’nun halinden bize anlatır mısınız?? dedi. O da:

– ’Abdulkâdir Geylânî bu zamandaki evliyanın çiçeğidir. Yeryüzündeki insanların Allah Teâlâ’ya en yakını ve en sevimli olanıdır.? buyurdu.

Ebû Saîd Hazretleri buyurdu ki: ’Velinin kalbinde dünya malına karşı hiçbir muhabbet olmamalı, kalbi bütün kötü huylardan temizlenmelidir. Hiç kimse ile münakaşa etmemeli, herkesle hoş geçinmelidir. Elinde olanları muhtaçlara verip, onlara hizmeti ganimet bilmelidir.?

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri dünyaya gelişinin gayesini en güzel şekilde yerine getirmenin bahtiyarlığına eren kimselerin kervanına katıldı. Hicrî 557 (m. 1162) senesinde Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabasında vefat etti.

Cenâb-ı Hakk şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından mahrum etmesin.! Âmin!

Faydalanılan Eserler:
1. Cevherden Gerdanlıklar, s. 23.
2. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 215.
3. Onların Âlemi, s. 192.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 43.sayısı (2006 Ekim) için yazılmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (1. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (1. Bölüm)

Doğumu, Zâhirî ve Bâtınî İlimlerdeki Mertebesi


Güney Azerbaycan’ın (bugün İran) Geylân şehrinde 1078 (H.471)’de doğdu. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavsu’l-Â’zam, Kutb-u Rabbânî, Sultânu’l-Evliyâ, Kutb-u Â’zam gibi lakapları vardır. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost’tur. Hz. Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümmü’l-Hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîfdir. Abdülkâdir Geylânî 1166 (H.561)’da Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müçtehit idi. Kâdiriyye tarikatının kurucusudur. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilim için vefakârlıkta emsali az bulunur bir veli idi.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) daha doğmadan, ilerde büyük bir zat olacağına dair işaretler görülmüştü. Babası rüyasında Rasûlullah (s.a.v.) efendimizi, Ashâb-ı Kirâm’ı (r.anhüm) ve evliyayı gördü. Efendimiz (s.a.v.) kendisine; ’Ey Ebû Sâlih! Allah bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlat ihsan etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliya arasında derecesi yüksek olacak.’ buyurdu. Doğduktan sonra da hâlleri ile dikkatleri çekti.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.), on sekiz yaşında Bağdat’a geldi. Buradaki âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü’l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı, Ebû Ya’lâ gibi fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadis ilmini; Hasan-i Bâkıllânî, Ebû Saîd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Câfer, Ebû Kasım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah bin Mübârek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ gibi hadis âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebû Saîd Mahzûmî ile Hammâd-ı Debbâs’tan almıştır.

İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Saîd Mahzûmî’nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz, sokaklara taşardı. Bu sebeple, Bağdat halkının yardımlarıyla çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi.
Abdülkâdir Geylânî, bir müddet ders verip insanları irşat ettikten, hak ve hakikati anlattıktan sonra, ders ve vaaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdat’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki:

’Irak’ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazen uzun müddet yemezdim ve ‘Açım! Açım!’ diye midemin feryadını duyardım. Bazen üzerime öyle ağırlıklar gelirdi. Bu sırada;

‘Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır.’ mealindeki İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp giderdi.’

’Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyafetlere bürünüp toplu hâlde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. İçimden bir ses; ‘Ey Abdülkâdir! Onlarla mücadele et, onlara galip geleceksin.’ derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; ‘Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım.’ diye beni tehdit ederdi. Cân-u gönülden, ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi’l-aliyyi’l-azîm’ okuyunca, onun tamamen yandığını görürdüm.’

“Bir keresinde şöyle bir ses işittim: ‘Ey Abdülkâdir! Ben senin Rabbin’im! Sana haramları mubah, serbest kıldım. (Yani başkasına yasak olan şeyleri sana helâl kıldım.)’ diyordu. Bunun üzerine ‘eûzü besmele / kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım’ çektim ve ‘Sus ey melun!’ diye bağırdım. Bunun üzerine aynı ses; ‘Ey Abdülkâdir! Rabbin’in izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Hâlbuki ben bu yolla yetmiş kişiyi yoldan çıkarmıştım.’ dedi.” Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında Abdülkâdir Geylânî hazretleri; ’Sana haramları helâl ettim, sözünden anladım. Çünkü Allah böyle şeyleri emretmez.’ buyurdu.

“Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Dünya zevkleri ve ziynetleridir.’ denildi. Dünya ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nimetleri kendine çekmek istedi; fakat Allah beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allah’ın rızasına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri, engelleri gördüm. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Senin içinde bulunan mânilerdir.’ denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım.
Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere bağlandığını, boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Arzu ve isteklerindir.’ denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.

Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücadele ettim. Allah’ın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. Kısaca nefsimle tedricen, safha safha mücadele ettim.
Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşerî sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allah’tan başka her şeyi çıkarıp, hep O’nunla olmak olan ‘fakr’ mertebesine ulaştım.

Nihayet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe hâlinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdat’a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; ‘Sen ki Abdülkâdir’sin, buna hayret mi ediyorsun?’ dedi.

Sahralarda dolaşırken ‘Kün / Ol’ sözü ile ihsan olundum. Allah’ın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok şey buldum. Sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. Allah’a karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim.’

Abdülkâdir Geylânî bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdat’a dönüyordu. Hızır (a.s.) önüne çıkıp, şehre girmesine mâni oldu. ’Emir var. Yedi sene Bağdat’a girmeyeceksin.’ dedi. Bu sebeple, Bağdat’ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mubah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; “Ey Abdülkâdir! Bağdat’a gir, serbestsin.” diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdat’a girdi. Doğru Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs’ın tekkesine geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammâd Debbâs onu görünce ağlayarak;

“Oğlum Abdülkâdir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır.” dedi.
Bir müddet Bağdat’ta bulunan Abdülkâdir Geylânî, fitne ve karışıklıklar çıkınca tekrar sahralara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; ’Nereye gidiyorsun? Dön, herkes senden faydalanacak.’ diyen bir ses işitti. ’Ben dinimi kurtarmak istiyorum.’ dediğinde; ’Korkma, dinine bir zarar gelmeyecek.’ denildi. Düşünmeye başladı ve bu işin hakikatini bildirmesi için Allah’a yalvardı. Bu esnada Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; ’Ey Abdülkâdir! Buyurun.’ dedi. Yanına varınca; ’Söyle, dün Allah’tan ne istemiştin?’ dedi. Abdülkâdir Geylânî şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o zat kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allah’tan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zatın Şeyh Hammâd Debbâs olduğunu hatırladı.

Bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir açıklardı. Bazen ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; ’Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha âlim birisi var mı?’ derdi. Şeyh Hammâd’ın müritleri ona bazen; ’Sen âlim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene.’ derler; Şeyh Hammâd da onlara; ’Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek, denemek, manen kemale ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mana âleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum.’ derdi.
Yine bir sohbet esnasında, Abdülkâdir Geylânî dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammâd; ’Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velilerin boynunda olacak, her veli ona itaat edecek.’ dedi.

Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; ’Hoş geldin Abdülkâdir! Sen âriflerin, Allah’ı tanıyanların seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim.’ dedi.

Zamanındaki diğer evliya da ileride onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkâdir Geylânî zaman zaman Şeyh Tacü’l-ârifîn Ebu’l-Vefâ hazretlerinin yanına giderdi. Ebu’l-Vefâ hazretleri, o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; ’Ayağa kalkın, evliyâdan biri geliyor.’ derdi. Ona karşı bu şekilde iltifat etmesine hayret eden talebelerine; ’Henüz zamanı var. Vakti gelince, okumuş, cahil herkes bu gence muhtaç olacak, onun feyzinden, manevi ilminden faydalanacaktır!’ derdi. Bir defasında da; ’Ey Bağdatlılar! Allah’a yemin ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır.’ dedi ve Abdülkâdir Geylânî ’ye dönüp; ’Bugün söz bizim; fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın.’ diye hitap etti.

Nihayet Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Bağdat’ta insanları irşada, Allah’ın beğendiği yolda bulunmaya davete ve nasihat etmeye başladı. Bir gün kendini nurların kapladığını gördü. “Bu hâl nedir?” diye sorunca, “Rasûlullah efendimiz, Allah’ın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor.” denildi. Nurun gitgide çoğaldığı bir anda Rasûlullah efendimiz (s.a.v.) görünerek bir elbise verdiler. Sonra; ’Bu, kutupluk denilen velilere ait evliyalık elbisesidir.’ buyurdular.
Rasûlullah efendimizden Hz. Ali vasıtasıyla gelen feyizler, manevi ilimler ondan sonra Hz. Hasan ile Hüseyin ve On İki İmam’dan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyaya feyizler hep On İki İmam vasıtasıyla geldi.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) dünyaya gelip veli oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o, evliyalıkta yüksek dereceye kavuşunca, On İki İmam’dan gelen feyizler, ilimler, bereketler onun vasıtasıyla geldi. Başka hiç bir veli bu makama ulaşamadı. Bunun için; ’Önceki velilerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır.’ buyurdular. Kıyamete kadar, her veliye feyizler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine ’Gavsu’l-A’zam (En büyük Gavs)’ denildi. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) ise bu hususta onun vekilidir.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Mûsâ bin Yünûnî.
2. Behcetü’l-Esrâr, Ali bin Yûsuf.
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-A’zam.
6. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ, Şa’rânî, c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile, c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb, c.1, s.198.
11. Hadîkatü’l-Evliyâ, 2’nci kısım, s.32.
12. el-A’lâm, c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn, c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr, s.224.
15. el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât, c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ, s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn, c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ, c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 44. sayısı (Kasım 2006) için yazılmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (2. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (2. Bölüm)

Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) evliyalıktaki derecesinin yüksekliğini zamanındaki bütün evliya kabul etmişti. Şeyh Halîfetu’l-Ekber anlatır:

Rüyamda Rasûlullah (s.a.v.)’i gördüm. “Yâ Rasûlallah! Şeyh Abdülkâdir, ‘Ayağım bütün velilerin boynu üzerindedir!’ diyor ne buyurursunuz?” diye sordum. “Doğru söylemiştir. O benim himayemde bir kutubdur, bu nasıl olmasın?’ buyurdu. Adiyy bin Müsâfir; “Bu sözü yalnız o söyledi, başkasından duymadım. O, bununla kendi zamanındaki ferdiyet denilen makamını açıklar. Onun gibi hiç kimse böyle söylemeğe mezun, izinli değildir.” der.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) bu sözü söylediğinde, yeryüzünde veliler boyunlarını ona doğru uzattı. O anda boynunu uzatanlardan biri de Ahmed Rufâî (k.s.)’dur. Ona niçin böyle yaptığını sorduklarında şöyle dedi: “Şu anda Abdülkâdir Bağdat’ta; ‘Ayağım, her velinin boynundadır!’ diyor.” Ahmed Rufaî (k.s.); “O, bu sözü manevî emirle söyledi.” demiştir.

Ebû Medyen Mağribî de; “Evet, ben Mağrib’de ona boynunu uzatanlardan biriyim.” buyurdu.

İbn-i Hacer-i Askalânî; “Bunun manası, ilerde o kadar keramet gösterecektir ki, inat eden ve doğru yoldan sapanlardan başkası onu inkâr etmeyecektir.” dedi.
Hayat bin Kays hazretleri buyurur ki: “Abdülkâdir Geylânî (k.s.) bu sözü söyleyince, bütün velilerin kalplerindeki nurlar arttı. İlimlerinde bereket, hâllerinde yükseklik görüldü. Çünkü onlar istisnasız, başlarını onun ayağına doğru uzatmışlardı.”

Abdülkâdir Geylânî’nin tasavvuftaki yoluna Kâdiriyye tarikatı denir. Tarikatının hususiyeti, dinin emir ve yasaklarına uymak, devamlı zikir, Allah’ı anmak, gönlü Allah’tan başkasından kurtarmaktır.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Rasûlullah Efendimiz’in bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi. Kendileri şöyle anlatır: “Hicrî beş yüz yirmi bir senesi şevval ayının on altısı olan salı günü öğleden önce, Rasûlullah Efendimiz’i rüyamda gördüm. ‘Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?’ buyurdu. ‘Babacığım ben yabancıyım. Bağdat fasihlerinin yanında nasıl konuşurum?’ dedim. ‘Ağzını aç!’ buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defa ağzıma sürdü ve ‘İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve vaazlar ile Rabbinin yoluna çağır!’ buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib’i gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana; ‘Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?’ diyordu. ‘Babacığım! Nutkum, konuşmam tutuldu, konuşamıyorum.’ dedim. ‘Ağzını aç!’ buyurdu. Açtım. Altı defa sürdü. ‘Niçin yediye tamamlamadınız?’ dedim. ‘Rasûlullah (s.a.v.)’e karşı olan edebimden!’ buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasih bir dille konuşmaya başladım.”

Bir gün, minberde oturmuş vaaz ediyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevazı bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı. Eski yerine oturdu ve vaazına devam etti. Oradakilerden birisi, “Ne oldu?” diye sual edince; “Ceddim Rasûlullah’ı gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Hayâ edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vaaz etmemi emretti.” dedi.

Sohbetlerinde bazen birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cuma, salı ve pazartesi gecesi halka vaaz ederdi. Vaazında, âlim ve evliyadan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzur içerisinde dinlerlerdi. Kırk sene böyle devam etti. Sorulan suallere gayet açık ve doyurucu cevaplar verirdi. Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yaşında başlamış olup, bu hâl altmış yaşına kadar devam etti. Huzurunda Kur’ân-ı Kerîm tegannîsiz gayet sade, tecvide riayetle okunurdu.

Derin ilim sahibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi. Sabah ve ikindiden sonra tefsir, hadis ve fıkıh; öğleden sonraları Kur’ân-ı Kerîm ve kıraat dersleri okuturdu. Akşam ve sabah ise, usûl-i fıkıh ile nahv, arabî cümle bilgisi verirdi. Onun bereketiyle talebeler çabuk ilerlerdi.

Ebû Muhammed Haşşâb der ki: “Gençliğimde nahiv okuyordum. Bana bir gün Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) vaazlarında çok tesirli konuştuğunu söylediler. Vakit bulamadığım için gidemezdim. Nihayet bir gün vaaz verdiği yere gittim. Beni görünce; ‘Bizim sohbetimizde bulun, seni Sîbeveyh yapalım.’ dedi. O günden sonra yanından ayrılmadım. Din bilgilerinde ve aklî ilimler denilen diğer yardımcı ilimlerde çok istifade ettim.”

Bir gün birisi huzurunda Kur’ân-ı Kerîm okudu. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) okunan âyet-i kerîmeleri tefsir etmeye başladı. Kırk şekilde tefsir yaptı ve hepsinin delilini gösterdi. Orada bulunanlar yalnız on bir tefsiri anlayabildi ve dinleyenleri hayrette bıraktı. Sonra; “Sözü burada bırakıyorum. Şimdi kelime-i tevhide geldik: Lâ ilâhe illallah!” dedi. Bunları söyler söylemez cemaati bir hâl kapladı, hepsi kendilerinden geçti.

Önce lazım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbâî ismindeki bir zat anlatır: “Evliyanın hayatından ve sözlerinden bahseden arabî Hilyetü’l-Evliyâ kitabını birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız ibadetle meşgul olmak istedim. Gidip Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) arkasında namaz kıldıktan sonra huzurunda oturdum. Bana bakıp; “Eğer inzivaya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da mürşid-i kâmillerin huzurunda edeb öğren. Daha sonra inzivaya, yalnız ibadete başla. Yoksa ibadet ederken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek icap eder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın.” buyurdu.

Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) şöhreti her tarafı kaplayınca, Bağdat’ın ileri gelen âlimleri, her biri bir mesele sorup onu imtihan etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnada Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) göğsünden ancak kalp gözü açık olanların görebildiği bir nur çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl kapladı. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve “Şimdi suallerinizi sorun!” buyurdu. Her biri suallerini sorup, hemen cevabını aldı. Onlara; “Size ne oldu böyle?” denildiğinde; “Huzurunda oturduğumuzda bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suallerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki, hayrette kaldık.” dediler.

Ebû Saîd Kilevî şöyle anlatmıştır: “Ben, Abdülkâdir Geylânî’nin meclisinde iken, Rasûlullah Efendimiz’i ve gördüm. Bir defasında da Hızır (a.s)’ı görmüştüm. ‘Her kim dünyada kurtuluşa ermek ve saadete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir’in meclisine devam etsin!’ buyurmuştu.’

İbn-i Kudâme şöyle söylemiştir: “1166 (H.561) yılında Bağdat’a girdiğimizde, Abdülkâdir Geylânî’yi ilmin zirvesine yükselmiş gördük. O, ilmi ile amel eder, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sahipti. Onun gibi bir zata daha hiç rastlamadık.”
Dine uygun olmayan bir şeye müsaade etmezdi. Bir gün yanında; “Falanca çok ibadeti ve kerametleri ile meşhurdur.” diye konuşuldu ve “Ben derece bakımından Yûnus (a.s.)’ı geçtim” dediği nakledildi. Bunu duyunca yüzünde öfke eserleri görüldü.

Çok sabırlı idi. Talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. Ubeyy isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders sırasında İbnü’s-Semhal isminde bir zat gelmişti. Abdülkâdir Geylâni’nin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkâdir Geylânî (k.s.); “Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefat edeceğim.” buyurdu. Dediği gibi bir hafta sonunda vefat etti.

Abdülkâdir Geylânî vefat edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: “Yanımdan ayrılın! Çünkü zahirde, görünüşte sizinle, bâtında Allah ile beraberim.” Yine o esnada buyurdular: “Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!” Yine; “Aleykümü’s-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtühü. Allah beni ve sizi mağfiret etsin! Allah benim ve sizin tevbelerimizi kabul etsin!” diyerek, bir gün bir gece hep böyle buyurdular.

Oğlu Şeyh Abdürrezzâk anlatır:

Babam o esnâda ellerini kaldırıp uzattı ve “Ve aleykümü’s-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtühü! Tevbe ediniz!” buyurdu.

Vefat ederken iki defa; ’Allâhümme refîki’l-a’lâ” deyip; “Size geliyorum, size geliyorum!” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken; “Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allah’ın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim.” buyurdu.

Son anlarında, oğlu Abdulcebbâr; “Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?” diye arz edince; “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allah iledir.” buyurdu.

Oğlu Şeyh Abdülazîz; “Hastalığınız nasıldır?” diye sorunca; “Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allah’ın ilmi, hükmü ile nakıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allah, dilediğini siler, dilediğini yazar. Ümmü’l-kitab O’ndadır, O’na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur.” buyurdu.

Daha sonra; “Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile galip olan Allah, her ayıp ve kusurdan münezzehtir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah!”, sonra da; ’Allah! Allah! Allah…!’ deyip sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek ruhunu teslim eyledi.

Cenaze namazını oğlu Abdulvehhâb kıldırdı. Cenaze merasimine gelen büyük kalabalık sebebiyle ancak gece defnedilebildi.

Abdülkâdir Geylânî’nin kız ve erkek pek çok çocuğu vardı. Nesli onlar vasıtasıyla, tarikatı dünyanın çeşitli yerlerinde (Mısır, Kuzey Afrika, Endülüs/İspanya, Irak, Suriye ve Anadolu’da) yayılmıştır. Oğullarından Ebû Abdurrahmân Şerâfeddîn Îsâ Mısır’a hicret etmiş olup şimdi Mısır’daki Kâdirî şeriflerin dedesi odur. Torunları, Kuzey Afrika’da daha çok “Şerif” diye, Irak, Suriye ve Anadolu’da ise Seyyid ve Geylânî diye anılmaktadır.

Eserlerinden bâzıları şunlardır:

1. El-Gunye li-Tâlibî Tarîki’l-Hakk: Îmân, ibâdet ve ahlâkî konuları ihtivâ eder.

2. El-Fethu’r-Rabbânî ve’l-Feyzu’r-Rahmânî: Vaazlarından meydana gelir.

3. Fütûhu’l-Ğayb: Bu eser vaazlarından ve oğlu Abdurrezzak’a vasiyetinden meydana gelir.

4. El-Fuyûzâtu’r-Rabbâniyye fî Evrâdi’l-Kâdiriyye: Duâ ve virdlerden oluşur.

5. Mektûbat: On beş mektuptan meydana gelir.

Vasiyetleri:

Oğlu Abdurrezzâk’a şöyle vasiyet eyledi:

“Ey oğlum! Allah Teâlâ bize ve sana ve bütün Müslümanlara tevfik, başarı ve muvaffakiyet ihsan eylesin! Sana Allah’tan korkmanı ve O’na tâat üzere olmanı, dinîmizin emir ve yasaklarına riayet etmeni ve hududunu gözetmeni vasiyet ederim.

Ey oğlum! Allah bize, sana ve Müslümanlara tevfik versin! Bizim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefa ve ezaya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş, yani Allah adamlarıyla beraber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasihat üzere ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Ey oğlum! Allah bize ve sana tevfik versin! Fakirliğin hakikati, senin gibi olana muhtaç olmaman; zenginliğin hakikati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah’tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile muamele eyle! Zira ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştırır.

Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzetle, onlara değer vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermeyerek olsun.

İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hatıra getirmeyip, Yaratan’ın daima gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde Allah’a dil uzatma. Her hâlde Allah’tan gelene razı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzurunda şu üç sıfat üzere bulun: Alçakgönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalp. Hakikî yaşamak, nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemenle olur.”

Yararlanılan Kaynaklar:

1. Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Mûsâ bin Yünûnî.
2. Behcetü’l-Esrâr, Ali bin Yûsuf.
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-A’zam.
6. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ, Şa’rânî, c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile, c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb, c.1, s.198.
11. Hadîkatü’l-Evliyâ, 2’nci kısım, s.32.
12. el-A’lâm, c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn, c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr, s.224.
15. el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât, c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ, s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn, c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ, c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmıştır “Özlenen Rehber” dergisinin 45.sayısında (Aralık 2006) yayınlanmıştır

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (3. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (3. Bölüm)

Bir Mürşid Olarak Abdülkâdir Geylânî (k.s.)


Abdülkâdir Geylânî hazretleri heybetli bir zat idi. Az konuşur, çok sükût eder, konuştuğunda gayet câzip, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmazdı; ancak ’din’ hususunda asla taviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yanında oturanlarda; ’Ondan daha kerim ve lütufkâr kimse olamaz’ kanaati hâkim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıya onun vasıtasıyla tevbe etti. Köleleri satın alıp, azat ederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Ambarında helâlden kazandığı buğday bulunurdu. Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.

Dervişlerin nafakasını satın almak için, vazifelinin, bir başka işi olsa yahut hastalansa, kendisi çarşıya çıkar, ceddi Rasûlullah Efendimize (s.a.s) uyarak, ev için lüzumlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyarete gelenlere saygı gösterir, tevazu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi.

Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesile ederek Allah’a duâ ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı. Buyururdu ki: ’Sıkıntıda olan bir kimse beni vesile edip Allah’a yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. Şiddet anında her kim benim ismimi ansa derhâl rahata kavuşur. Abdülkâdir Geylânî’nin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim Allah’tan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür.’

Müridlerinin, tevbesiz vefat etmemeleri için şöyle dua ederdi: ’Allah’ım! Ceddim, Habîbin Muhammed (s.a.s) ve kullarından takvaya erenlerin hatırı için, hiç bir mürîdimin ruhunu tevbesiz alma!”

Bir defasında; ’İyi müridlerin hâli malum, ya kötülerinki ne olacak?’ diye sorduklarında; ’İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince; biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık’ buyurdular.

Bir kere de; ’Bana gözün alabileceği kadar bir kitap verildi. Onda kıyamete kadar müritlerimin isimlerini gördüm’ buyurmuştur.

Cinler de kendisinden çekinir, itaat edip sözünü dinlerlerdi. Ebû Saîd Abdullah bin Ahmed isminde birinin kızına cinler musallat olmuştu. Hâlini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî’ye arz etti. O da; ’Falanca yere git. Oraya cinlerin reisi uğrayacak. Ona benim gönderdiğimi söylersin, halini anlatırsın. O sana yardımcı olur’ buyurdu. Halk sıkıntıları olunca ona gelirdi.

Duası makbul idi. Bağdat halkından biri ona gelerek; ’Babamı rüyada azap içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkâdir’e git, bana dua etsin. Belki Allah beni azaptan kurtarır’ dedi. Bunun için sana geldim. Babama dua ediverin de azaptan kurtulsun’ dedi. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) sükût buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece babasını rüyasında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; ’Baba, dün azap içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?’ diye sordu. Babası; ’Şeyh Abdülkâdir bana dua etti. Allah onun duası hürmetine beni azaptan kurtardı.” dedi.

Onu gören tesiri altında kalır, mübarek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. Cuma günleri camiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu. Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi.

Meclisi müslüman olmak için gelenlerden boşalmazdı. Müslüman olan bir rahip şöyle anlatır: ’Ben Yemenliyim. İçimden Müslüman olmak geldi. Bunun için Yemen’deki İslâm âlimlerinden birine müracaat etmek istedim. Böyle düşünürken, uyuya kaldım. Rüyamda Hz. Îsâ (a.s)’ı gördüm. Bana; ’Irak’a git, orada Abdülkâdir isminde biri var, onun huzurunda Müslüman ol. Çünkü o zamanındaki âlimlerin en büyüğüdür’ buyurdu. Yine on üç kişilik bir Hıristiyan cemaati Müslüman olmayı kararlaştırdılar. Kimin yanında Müslüman olacaklarını düşünürlerken sahibini görmedikleri bir ses; ’Bağdat’a gidin. Abdülkâdir Geylânî ismindeki zatın huzurunda Müslüman olun. Onun bereketiyle kalbinizde öyle bir îman nuru parlar ki, başkasının yanında böyle olmaz’ diyordu.

Ramazan-ı şerifte bir gün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavsu’l-A’zam’ı iftara davet etti. Her biri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin davetini kabul etti, aynı anda davet edenlerin evlerinde iftarda bulundu, onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz keramet, bir anda Bağdat’a yayıldı. Huzurunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavsu’l-Â’zam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavsu’l-Â’zam, o hizmetçisine dönerek; ’Onlar doğru söylüyorlar, her birinin dâvetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda her birinin evlerinde yemek yedim’ buyurdu.
Bir gün bir cemaatle terasta durup, Buhara tarafına dönerek, güzel bir koku aldı ve ’Benim vefatımdan yüz elli yedi sene sonra, dünyaya Muhammedî meşrep birisi gelir, ismi Bahâeddîn Muhammed Nakşbendî’dir. Bana mahsus nimetlere kavuşur’ buyurdu ve dediği gibi oldu.

Allah ona eşyanın aslını, neden meydana geldiğini gösterirdi. Bir gün devlet ileri gelenlerinden birisi huzuruna gelmişti. Tesirli nasihatlerini dinledikten sonra memnuniyetinden on kese altını ortaya koyup, bunlar senindir’ dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri almak istemedi. Çok ısrar edince, içinden ikisini aldı ve sıktı. Elinin altından kan akmaya başladı. O şahsa; ’Bunları bana getirmekten hiç mi hayâ etmedin?’ dedi. Onları helalden kazanmadığını göstermiş oldu.

Her zaman gizli açık kerametleri görülürdü. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) buyururdu ki: ’Kerametler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerametini gizlemeyen dünyaya düşkündür. Bana talebe olan yahut evladımdan ve halifelerime bağlı olup, keramet derecesine ulaşıp, maksatsız keramet izhar edenin yüzü iki dünyada kara olur.’
* * *
Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

’İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz: Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, âlim ve cesur olması.’

’Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalp ile itiraf etmek ve dille söylemektir.’

’Âlimlere tâbi olunuz; bid’at yoluna sapmayınız. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız.’

’Kalb dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok âhireti sevmiş olamaz.’

’Mü’min, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir; fakat kendi mahzundur. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s); ’Mü’minin sevinci yüzündedir. Hâlbuki kalbi mahzundur’ buyurmaktadır. Mü’minin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşguldür. Çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir.’

’İnsanlara gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu Allah’ın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Rasûlullah Efendimiz başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı.’

Öncelikle yapılması lâzım olan şeyler hususunda şöyle buyururdu:
’Mü’minin, en önce farzları yapması lâzımdır. Farzları bitirdikten sonra, vacip ve sünnetleri yapar. Ondan sonra, nafilelerle meşgul olur. ’
Kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye ederdi:

’Kötü arkadaşları terk et. Onlara sevgi duyma, sâlihleri sev. Yakının bile olsa, kötü arkadaştan uzak dur. Uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla beraber ol. Kimi seversen, seninle onun arasında bir yakınlık hâsıl olur. Bu bakımdan, sevgi beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak. Ey oğul! Kötü kimselerle düşüp kalkman, seni, iyi kimseler hakkında kötü zanna düşürür. Allah’ın kitabının ve Rasûlü’nün sünnet-i seniyyesinin gölgeleri altında yürü, felâh bulur kurtuluşa erersin.’

“Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünya lezzetleri olmasın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. Kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin düşüncesi Allah’tır. Senin düşüncen, Rabbin ve O’nun katında bulunan nimetler olmalıdır. Dünyadan ne terk edersen, mutlaka bunun karşılığında âhirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sadece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de âhiret için hazırlık yap.’
Faydasız şeyleri bırakmak hususunda ise:

’Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünya ve âhirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünya düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyadan alınacak, âhirete götürüleceksin. Dünyada rahat ve hoş bir hayat arama.’

Dua hakkında:

’Allah’tan dünya ve âhiretin hayırlarını iste. Sakın; ’Ben istiyorum; fakat Allah vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim.’ deme. Duaya devam et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allah’dan istedikten sonra, Allah onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızk ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allah seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder. Eğer Allah senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allah’a fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allah sana razı ve memnun olacağın bir hâl verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen, Allah alacaklıyı sana kötü muamele etme hâlinden vazgeçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline çevirir. Eğer dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir.
Âhiret işlerini önce yapmak hususunda:

’Âhireti sermayen, dünyayı bu sermayenin kazancı yap. Zamanını, önce âhireti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakın dünyanı sermaye, âhiretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyadan artan zamanını âhiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın; fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riayet etmezsin. Sonra dünya işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri namaz kılmaya fırsat bulamazsın. Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, hevâ ve isteğine hatta şeytana tâbi olursun. Âhiretini dünyaya karşılık satarsın. Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. Hâlbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzip etmek ve selâmet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. Bunlar âhiret yolu, Rabbine tâat yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabul etmekle, kendine zulmettin. İsteklerinde, lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. Sonunda dünya ve âhiretin hayırlısını kaçırdın. Dünya ve âhiretini zarara soktun. Böyle olursa, Kıyamet günü din ve dünya bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun. Nefsine uymakla, dünyadan fazla bir şeye ulaşamadın. Eğer nefsini âhiret yoluna çekseydin, âhiretini esas ve sermaye kabul etseydin, dünya ve âhiretini kazanırdın. Nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyaya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allah’a itaat edersen, Allah’ın has kullarından olursun.’

Yapılan nasihati kabul etmek hakkında:

’Kardeşinin sana yaptığı nasihati kabul et. Ona muhalefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür. Bunun için Rasûlullah (s.a.s); ’Mü’min, müminin aynasıdır’ buyurmuştur. Mü’min, din kardeşine yapmış olduğu nasihatlerde samimîdir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır.’
Acele etmemek hususunda:

’Acele etme. Acele eden ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek Allah’tandır. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi ol. Kanaat bitmeyen bir hazinedir.’

Gaflet hakkında:

’Allah’tan hakkıyla hayâ ediniz. Gaflette olmayınız. Zamanınız, zayi olup gidiyor. Hâlbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binaları kurmakla meşgul oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzurunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. Hâlbuki Allah’ı anmak, âriflerin kalplerinde yerleşir. Onların kalplerini kuşatır. Onlara, Allah’ı hatırlamaya mâni olan her şeyi unutturur.’

Allah için yapılmayan işler hakkında:

’Senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hâli nasıl? Cemaat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın? Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf Allah’ın rızasını gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allah’tan uzak olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah için yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, âdî ve bayağı niyetlerin için tevbe et.

İnsanlara gösteriş için, onların rızalarını almak için amel yapıp, sonra da bunu Allah’ın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen, hüzün evinde ve dünya hapishanesindesin. Rasûlullah daima tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sadece başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı.’

Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dair:

’Halinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryat etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hallerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Daima ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Allah rızası için yapılan sabırlar ve tahammüller asla karşılıksız kalmaz. Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfatını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır. Allah Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen; ’Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir’ buyuruyor. (el-Bakara, 2/153.)

Hayatı fırsat bilmeye dair:

’Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz. Tevbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkân varken bunu fırsat biliniz. Tevbe ediniz. Dua etmeye imkânınız varken, dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz.’

Kabir ziyaretine dair:

’Kabirleri ziyaret ediniz. Salih kimseleri de ziyaret ediniz. Hayırlı işler yapınız. Böyle yaparsanız, her şeyiniz düzelir.’

Günahlardan sakınmak hususunda:

’Mü’min kimse küçük günahları da büyük görür. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.); ‘Mü’min kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günahını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür’ buyurdu.”

Yararlanılan Kaynaklar
1. Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (Mûsâ bin Yünûnî).
2. Behcetü’l-Esrâr (Ali bin Yûsuf).
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-Â’zam.
6. Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ (Şa’rânî); c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile; c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb; c.1, s.198.
11. Hadîkat-ül-Evliyâ; 2’nci kısım, s.32.
12. El-A’lâm; c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn; c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr; s.224.
15. El-Bidâye ve’n-Nihâye; c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât; c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ; s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn; c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ; c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmıştır “Özlenen Rehber” dergisinin 46. sayısında (Ocak 2007) yayınlanmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (4. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (4. Bölüm)

HAYATINDAN KESİTLER

SIDK VE DOĞRULUKBir gün Abdülkâdir Geylânî’ye; ’Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?’ diye sordular.

Buyurdular ki:
’Temeli, sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; ’Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın’ dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; ’Beni Allah’ın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat’a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim’ dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. ’Haydi, Allah selâmet versin oğlum. Allah için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem’ dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. ’Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?’ diye sordu. ’Kırk altınım var’ dedim.

’Nerededir?’ dedi. ’Koltuğumun altında dikili’ dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu; fakat o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. ’Altının var mı?’ dedi. ’Kırk altınım var’ dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. ’Neden bunu söyledin?’ dediler. ’Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım’ dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve ’Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum’ dedi. Bu pişmanlığından sonra tevbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, ’İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tevbe etmekte de reisimiz ol’ dediler. Sonra, hepsi tevbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tevbe edenler, bu altmış kişidir.’

HASEDİN ZARARLARI

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin sohbetleri ile hasta gönüller şifa bulur, katı kalpler yumuşardı. İnsanların manevî hastalıklarını tek tek bildirir, onları tedavi ederdi. Hasedin, kıskançlığın Allah’ın gazabına sebep olacağını şöyle anlatırdı:

“Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin îmanını zayıflatır. Mevlâ’nın yanında kıymetin kalmaz. Seni, Allah’ın gazabına uğratır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.); ’Allah, hasetçi kimse nimetimin düşmanıdır, buyurdu’ diye bildirmiştir. Efendimiz (s.a.s) bir hadîs-i şerîfte; ’Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer’ buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin hususunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, Allah’ın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, Allah’ın kendisi için takdir ve taksim ettiği nimetin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allah’ın bu ihsanından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok câhil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki Allah sana zulmetmez. Allah senin için takdir ettiğini, sana nasip olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez.

HANBELÎ MEZHEBİNE GÖRE AMEL ETMESİ

Gavsu’l-A’zam Abdülkâdir Geylânî (k.s.) bir gün, İmâm Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyadan bir cemaat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm Ahmed bin Hanbel manada kabirden çıktı, elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm Ahmed; ’Ey Seyyid Abdülkâdir! Fıkıh, tasavvuf ile helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır.’ buyurdu.

Hz. Pîr, bir gece Rasûlullah Efendimizi rüyâda gördü. Bu arada Ahmed bin Hanbel’i de gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Rasûlullah Efendimizden rica ediyor ve; ’Ey Allah’ın Rasûlü! Oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir’e buyur da, bu zayıf ihtiyarı himaye etsin’ diyordu. Efendimiz (s.a.s) tebessüm buyurarak: ’Ey Seyyid Abdülkâdir! Bu şeyhin ricasını kabul et’ buyurdu. Rasûlullah (s.a.s)’ın emri ile, onun ricasını kabul etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgâhında kıldı. Hâlbuki Hanbelî namazgâhında imamdan başka kimse olmazdı. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri oraya gelince, pek çok kimse de ardından gelip, mescidi doldurdu ve boş yer kalmadı. ’Eğer Gavsu’l-A’zam o gün, Hanbelî namazgâhında hazır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı’ denilmiştir. Bundan sonra Hanbelî mezhebine göre amel etti.

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar
1. Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (Mûsâ bin Yünûnî).
2. Behcetü’l-Esrâr (Ali bin Yûsuf).
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-Â’zam.
6. Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ (Şa’rânî); c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile; c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb; c.1, s.198.
11. Hadîkat-ül-Evliyâ; 2’nci kısım, s.32.
12. El-A’lâm; c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn; c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr; s.224.
15. El-Bidâye ve’n-Nihâye; c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât; c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ; s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn; c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ; c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış ve “Özlenen Rehber” dergisinin 47.sayısında (Şubat 2007) yayınlanmıştır.

Ömür Sermayesi

Ömür Sermayesi

’Zaman kılıç gibidir. Sen onu kesmezsen o seni keser. Nefsin, en büyük düşmanındır. Sen onu hayırla meşgul etmezsen o seni şer ile meşgul eder.’ [İmam Şafî (k.s.)]

Bir mümin, sabah namazını kıldıktan sonra ve güne başlamadan evvel, bir süre nefsi ile başbaşa kalıp, onunla bazı muâhedeler yapmalı ve birtakım şartlar üzerinde anlaşmalıdır. Nitekim bir tüccar da sermayesini ortağına teslim etmek mevkiindeyse onunla böyle muâhedeler yapar. Bu arada ona bazı ikazlarda bulunmayı da ihmal etmez. İnsan da nefsine şu îkâz ve telkînlerde bulunmalıdır: ’Benim sermâyem ömrümdür. Ömrüm gidince anaparam da gider ve artık kâr ve kazanç sona erer. Fakat bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allah Teâlâ bu gün de bana müsaade ederek ikramda bulundu. Eğer beni öldürseydi, elbette bir günlüğüne de olsa geri gönderilip burada devamlı salih ameller ve çeşitli hayırlarda bulunmayı temennî edecektim. Şimdi kabul et ki öldürüldün ve geri çevrildin. O halde bugün günah ve mâsıyete katiyyen yaklaşma ve sakın ola ki bu günün bir anını bile boşa geçirme. Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nimettir.’ [İmam Gazalî (k.s.) ]

İslâm’ı Rasûlullah (s.a.v.)’in getirdiği haliyle özümseyen âlimler ve salih insanlar nefsin hilelerine ve verilen ömür sermayesinin çok kısa oluşuna dikkat çekerek hem dünyada hem de ahirette karşılaşılabilecek tüm sıkıntılar için çıkış yolları göstermişlerdir. Zirâ nefs-i emmare, kötülüğü emretmesi sebebiyle insana sürekli tuzaklar kurmaktadır. Akıp giden zaman ise nefsin kurduğu tuzaklarla doludur. Bu yüzden müminin tasası hep son nefes ile alakalı olmalıdır ve tüm vakitlerini o anın gerektirdiği tavır, davranış ve amellerle karşılamanın gayretinde bulunmalıdır. Zaman konusundaki bu hassasiyet insanoğluna her nefeste son nefesi yaşama bilincini kazandırır.

Bir noktada sizleri uyarmak istiyorum! Zamanlarımızı nelerle dolduruyoruz? Televizyon ve bilgisayar karşısında dünya ahiret faydası olmayacak işlerle mi veya çarşılarda amaçsız gezip dolaşarak mı?

Dünyaya geldiğimizde Allah Teâlâ’nın bahşettiği tertemiz gönüllerimiz ve kafalarımız iman, zikir, ilim, amel gibi hayırlı işlerle doldurulmalıyız. Aksi halde orası asla boş kalmayacaktır. Nasıl bir mekân havasız kalmadığı gibi, her tarafı kapalı olsa bile sağdan, soldan hava gelip de orası yine havayla dolduğu gibi; siz eğer gönül ve zihin âleminizi güzel, hayırlı bir şeylerle doldurmazsanız, orayı başkaları kötü, çirkin, pis, günah olan çirkinliklerle dolduracaktır.

Dinlenen radyolar, izlenen televizyonlar, okunan kitap ve dergiler… Onların hepsini çok iyi seçmeniz lâzım! Çünkü sizin iç âleminize oralardan bir şeyler girecek. Aman, çirkin, pis şeyler girmesin. Aman gönülleriniz Allah’ın sevmediği işe yaramaz, ahirete hiç faydası olmayan boş bilgilerle dolmasın!..

Özlenen Rehber olarak bizler hem zamanlarınızın hem de gönüllerinizin Allah ve Rasûlullah (s.a.v.)’in rızasıyla meşgul olabilmesi için iki yeni eserle daha karşınızdayız. Böyle kıymetli iki eserin hazırlanmasında ve tercümesinin yapılmasında emeği geçen hocalarımıza şükranlarımızı sunuyoruz..

İmam Celaleddin Suyuti hazretlerinin İhyaü’l-Mevt bi Fadâili Ehli’l-Beyt (Ehlibeyt’in Faziletleriyle Yaşayan Ölülerin İhyası) isimli Ehlibeyt Hadis Kitabı ve Abdullah b. Esad Yâfiî’nin müellifi olduğu Hulâsatu’l-Mefâhir veya Hulâsatu’l-Mefâhir Fî Ahbâri’ş-Şeyh Abdulkadir isimleriyle meşhur Gavsu’l-Azam Abdulkadir Geylanî Hazretlerinin hayattayken gösterdiği ve etrafındaki müridlerinin de açıktan müşahede ettikleri terbiyeye ve irşada yönelik kerametlerinin derlenmesinden oluşan eserlerin her ikisinin de orjinalleri Arapça’dır. Bu eserler ilk kez Türkçe’ye tercüme edilerek okuyucuya sunulmaktadır.

Siz okuyucularımızdan istirhamımız; hiç bir maddi menfaat beklemeksizin hazırlanan bu eserlere zamanlarınızı ayırma fedakârlığında bulunmanızdır. Çünkü kitaba ve yazarına saygı, bize düşen bir vecibedir. Saygının en bariz tezahürü ise, dikkatle okumaktan ve onunla amel etmekten başka bir şey midir? Evet, en büyük saygı okumak ve istifade etmeye çalışmaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 84. sayısı (2010 Mart) için Editör yazısı olarak yazılmıştır.

×