150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: 12 imam

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Tâbiînin büyüklerinden, Medînei Münevvere’deki yedi büyük âlim-den biri. İnsanları Hakk’a davet eden onlara doğru yolu gösterip, haki-kî saadete kavuşturan ve kendilerine ’silsilei âliyye? denilen büyük âlim ve velilerin üçüncüsüdür.

Kâsım b. Muhammed (k.s), Hicrî 32 yılında Hz. Osman’ın (r.a.) hilâfeti döneminde Medîne’de dünyaya geldi. Hz. Ebûbekir’in (r.a) torunudur. Babası, bu büyük sahabînin oğlu Muhammed’dir. Annesi, Yezdi-cürd’ün kızıdır. Bu vesîleyle Oniki İmam’dan Zeynelabidîn (rh.a) ile teyze oğlu olmaktadır. Kâsım b. Muhammed’in babası Mısır’da iken şehit edilmişti. Bu sebep-le o, küçük yaşta yetim kalmıştır. Bu hâdiseden sonra ise halası Ümmü’l-Mü’minîn Hz. Âişe’nin ya-nında büyümüştür. Hz. Aişe valide-mizin, onun başını bile tıraş ettiği rivayet edildiğine göre, ona göster-diği ilgi ve yakınlık anlaşılmış olur. (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, çev.; Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul, 1985, s. 45; Hocazâde Ahmed Hilmî, Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Osmanlı Yay., İstanbul, 1996, s. 17; Ferîdüddîni Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ (Tercümesi Eki), Hazırlayan: M. Z. K., Sehâ Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 282; Vefeyâtü’l-A’yân, IV/59; Tabakâtı İbni Sa’d, V/187; Hilyetü’l-Evliyâ, II/183; Tehzîbü’t-Tehzîb, VIII/333; Şezerâtü’zZeheb, I/135; el-A’lâm, V/181; Tezkiretü’l-Huffâz, I/96; Reşehât Aynü’l-Hayat, s.12 (Arapça); Câmiu KerâmâtilEvliyâ, II/236; Rehber Ansiklopedisi, IX/324; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, II/275.)

İlmi

Dedesi Ebûbekir (r.a), Peygambe-rimiz (s.a.v)’den sonra insanların en faziletlisi olduğu gibi, kendisi de zamanındaki insanların en faziletlisi idi. Tâbiînin ilim ve takvâ bakımından en büyüklerindendi. Zamanını hiçbir şekilde boş geçirmez, her anını ilimle uğraşarak değerlendirirdi. Sahabenin birçoğuna yetişmiş ve onlardan ilim öğrenip başta halası Hz. Âişe, Ebû Hureyre, Abdullah ibn Abbas ve Abdullah ibn Ömer, Hz. Muâviye gibi meşhur sahâbilerden hadîsi şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Kendisinden de, Tâbiînin büyüklerinden oğlu Abdurrahman, Sâlim b. Abdullah, İmâmı Şa’bî, İbni Amr, Yahyâ b. Saîd, Sa’d b. Saîd el-Ensârî, Abdullah b. Ömer, Sa’d b. İbrâhim, Abdullah b. Avn ve daha birçoğu hadîsi şerîf rivâyet etmişlerdir. Çok kuvvetli derecede fıkıh ve İslâm hukuku ilmine vâkıf olduğu her-kesçe kabul edilmiş ve Medine’deki ’Fukahâyı Seb’a? ’dan biri sayıl-mıştır. (Bu büyük fakihler Harise b. Zeyd b. Sabit Ensari, Said b. Müseyyeb, Urvet b. Zübeyr, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ud, Hars b. Hüşşam, Süleyman b. Yaser) O aynı zamanda ’ulûm-i nâfia denilen mühendislik ve mimarlık bilgileri ile de mücehhez idi. Abdurrahmân b. Ebû Zenâd, onun hakkında: ’Ben Kasım’dan daha çok fıkıh ve hadis bilen kimseyi görmedim Hatta öyleydi ki, sünneti bilmeyeni âlim saymazdı? diyor. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi şekilde idrak edenlerdendi. O, hadîsi şerîflerin hem mânâsına ve hem de lafızlarına, harflerine dikkat ederek rivâyet ederdi. Hadîs rivâye-tinde en ince noktalarına kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile değiştirilmesini uygun görmezdi. İmamı Malik onu methederken: ’Kasım bu ümmetin fakihlerinden bir fakihtir? diye onun bu konudaki üstünlüğünü dile getirir. Yahya b. Said: ’Medine’de Kasım’dan üstün bir kimseye yetişmedi? der. İbni Sa’d: ’Kasım, güvenilir idi, âlim idi, imam idi, fakih idi, çok hadis bilirdi, takva ve verâ sahibiydi? diye kendisini methetmektedir. İbni Umeyne onun devrinin en büyük âlimi olduğunu söylerken, İbni Said: ’Kasım, ilimde önder, fıkıhta otorite, takvaca yüksek ve çok hadis bilen bir zat idi? demiştir. Ömer b. Abdulaziz onun için: ’Eğer birini yerime halife seçmem icap etseydi Kasım’ı seçerdim? demiştir. Ömer b. Abdulaziz, halifeliği sırasında Kâsım b. Muhammed’i, halası Hz. Âişe’ye âit ne kadar hadîsi şerîf ve başka rivâyetler biliyorsa, onların hepsini toplamakla görevlendirmiştir. Hattâ Ömer b. Abdulaziz bir keresinde, ilmin yok olup, âlimlerin son bulması endişesi üzerine Medîne vâlisi Ebûbekir b. Muhammed b. Hazne’ye mektup yazarak şöyle demiştir: ’Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsi şerîflerini, sünnetlerini, Amre binti Abdurrahmân el-Ensârî’nin ve Kâsım b. Muhammed’in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum.? Amre ve Kâsım b. Mu-hammed’in her ikisi de Hz. Âişe’nin talebesi olup, onun Rasûlullah (s.a.s.)’tan rivâyet ettiği hadîsi şerîfleri en iyi bilenlerdi. Kendisinden bilmediği bir mesele sorulunca; ’Anlamıyorum, bilmiyorum!? derdi. Ona sormayı çoğalttıkları zaman da: ’Vallahi, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Şayet bilseydik, sizden saklamazdık. Çünkü bildiklerimizi saklamamız bize helâl olmaz.? derdi. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü nâmına söz söylemenin ve fetvâ vermenin mesûliyetini müdrik bir zât olarak tanınmıştı. Bu yüzden ancak açık meseleler hakkında fetva verirdi. Şu sözleri bunu açıkça göstermektedir: ’İnsanın, Allah’ın hakkını bildikten sonra cahil olarak yaşaması, bilmeyerek fetva vermesinden daha hayırlıdır.? Her sabah Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mescidi’ne gelir, iki rekât namaz kılar, sonra Rasûlullah (s.a.v.)’in minberi ile kabri saadetleri ara-sına oturur ve kendisine sorulan meselelere fetva verirdi. Akşamleyin yatsı namazından sonra arkadaşlarıyla ahiret hakkında sohbetlerde bu-lunur, onları verâ ve takva konusunda aydınlatırdı. İtikadı konulardaki bocalamaları ve özellikle Kaderiyecilerin sapık fikirlerini hoş karşılamaz ve bu görüşlerde ısrar edenlerin lanete uğrayacağını söylerdi. (Hocazâde, a.g.e., s. 1718; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed, çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. Bir gün köylü-nün birisi ona gelip; ’Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim b. Abdullah mı?? diye sordu. Ona cevap olarak: ’Burası Sâlim’in evidir? deyip başka hiçbir şey konuşmadı. Muhammed b. İshak bunun hakkında: ’O benden daha iyi bilir deyip, yalan söylemeyi veyahut ben ondan daha iyi bilirim diyerek kendisini üstün göstermeyi istemedi.? derdi. Hâlbuki Kâsım b. Muhammed, her ikisinden daha çok âlimdi. Kâsım b. Muhammed’in yaşadığı Emeviler dönemi, siyasi kargaşaların çok olduğu, emirlerin ve zenginlerin dünyaya fazla rağbet ettiği bir dönemdi. ’Tasavvuf insanların arasını açmak değil, sevgiyle herkesi kucaklamaktır? düsturuyla hareket eden Kâsım b. Muhammed, insan-lar arasında dostluk ve kardeşliği sağlamak için elinden geleni yapardı. Onun bu fazilet abidesi davranışları çağdaşları, tarafından takdirle kar-şılanırdı. Tasavvufî Yönü ve Zühdü Kâsım b. Muhammed, Tasavvuf ilminde de mütehassıstı. Verâ ve tak-vada eşi yoktu. Dedesi Hz. Ebûbekir (r.a.), Efendimiz (s.a.s.)’den ve Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu. Rasûlullah (s.a.s.)’taki bütün üstünlük-ler, ilimler ve feyizler onda toplanmış ve her bakımdan üstün olmuştur. Kalbe, ruha ait ilimlerin kaynağıydı. Efendimizin (s.a.s.) Peygamberlik vazîfelerinden biri de, Kur’ânı Kerîm`in mânevî hükümlerini, yani Allah’u Teâlâ`nın zâtına ve sıfatlarına ait mârifetleri, yüksek bilgileri, ümmetinin kalblerine aktarmaktı. Rasûlullah (s.a.s.), tasavvuf ilminin bu yüksek mârifetlerinin hepsini, Hz. Ebûbekir`in kalbine aktarmıştır. Hz. Ebûbekir de Rasûlullah (s.a.s.)’tan aldığı bu feyizleri, Selmânı Fârisî’nin kalbine akıttı. Ruhu yükselten ve onu besleyen bu marifetlere, Muhammed b. Kâsım da, Selmânı Fârisî’nin sohbetlerinde bulunarak yetişip bir ruh mütehassısı oldu. Silsilede emaneti, büyük sahâbî Selmânı Fârisî (r.a)’den almıştır. Altın Silsile’nin üçüncü elidir. Böylece, kendisiyle birlikte feyzi ilâhî sırları sahâbîler dairesinden çıkarak tâbiîn dâiresine intikal etmiştir. Nakşî silsilesinde ’Vefanın Milki, Evliya Cemaatinin Serdarı? unvanıyla anılır. Ayrıca bazı kaynaklarda ’Hafîdi Sıddîkı Ekber? (Hz. Ebûbe-kir’in torunu) unvanı kullanılmaktadır. O, verâ ve takva ile muttasıftı. (Hocazâde, a.g.e., s. 18; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed’in dünyaya olan zühdüne pek çok misal vardır. İşte onlardan birisi de şu hadisedir: Kendisine verilmiş bulunan 100.000 dirhem ganimet malına elini sürmemiş, fukaraya dağıtmıştı. Sıkıntılı ve dar zamanında ihtiyacı olduğu halde kendisine verilen zekât malını fukaraya dağıtırdı. Yine böyle bir para getirildiğinde onları fa-kirlere dağıtıp namaza durdu. Yanında bulunanlar, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Her biri bir şey söyledi. Oğlu da şöyle konuştu: ’Siz zekâtınızı öyle birine pay ettirdiniz ki, Allah’a yemin ederim, kendisine bir kuruş bile ayırmadı.? Kasım bu söz üzerine namazı kısa tuttu ve selâm verince oğluna: ’Yavrum, bildiğin şey hakkında konuş, bilmediğin konularda diline sahip ol’ dedi. Kasım, bu ifadesiyle aslında çocuğuna: ’Her doğrunun her yerde söylenmemesi gerektiğini? öğretmek istemişti. Yoksa oğlunun söyledikleri doğruydu. Fakat yanında, kendisi hakkında böyle sözler sarf etmesi onu rahatsız etmişti. Nakşibendî silsilesinde üçüncü sırada yer alan Kâsım b. Muhammed, hem Hz. Ebûbekir (r.a)’in torunu olması, hem de On İki İmâm’dan Zeynelâbidîn (rh.a) ile yakın akrabâ olması dolayısıyla ehli sünnetin, Ehli Beyt ile olan yakınlığına çok önemli bir numûne teşkîl etmektedir. Zâten kendisinden sonra silsilede yer alan Ca’fer esSâdık (rh.a) aynı zamanda On İki İmâm’dan altıncısıdır ve annesi tarafından dedesi de yine Kâsım b. Muhammed’dir. Böylece o, Ehli Beyt’in hem soyca, hem de mânevî ilim bakımından vârisi olmuştur. Onun bu vasfı, Nakşibendiyye’nin, daha başlangıçta Ehli Beyt’e bağlı bir yol olmasını sağlayan en önemli etkenlerdendir. O, günümüze kadar ulaşan Nakşî kollardan (Gerek Hâlidî, gerekse Müceddidî vd.) bütün Nakşî silsilelerde yer almaktadır.

Şemâili ve Hikmetli Sözleri

Uzun boylu, esmer, iki tarafı seyrekçe siyah sakallı ve siyah gözlü idi. Alnında secde alâmeti bir nur vardı. Haşyetullahtan dolayı daima boy-nu bükük dururdu. Gözlerinin yaşı durmaz akardı. İlmiyle âmil ve tah-kîk ehli idi. Takvâ ve verâda zamanının ferîdi idi. (Hânî, a.g.e., s. 45; Attar, a.g.e., s. 282.)

Kâsım bin Muhammed şöyle bildiriyor: ’Bir gün halam Hz. Âişe’nin yanına vardım. Ona; ’Ey Ana! Bana, Rasûlullah Efendimizin kabrini aç!? dedim. Bunun üzerine bana Hücrei Saâdeti açtı. Üç kabir gördüm. Pek yüksek değillerdi. Pek yerle beraber de değillerdi. Üzerlerine kızılca Batha taşcağızları dökülmüştü Rasûlullah Efendimizin şerefli kabri hep-sinden ilerdeydi. Hz. Ebûbekir’in başı, Fahri Kâinat Efendimizin mübarek sırtı hizasında, Hz. Ömer’in başı da Rasûlullah Efendimizin ayağı hizasındaydı.? Kendisinin bildirdiğine göre: Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından birisinin gözleri görmeyip, âmâ oldu. Sonra onu ziyarete gittiler. Bu zât şöyle dedi: ’Ben, Efendimizi (s.a.s.) görmek için gözlerimin görmesini isti-yordum. Fakat şimdi Rasûlullah Efendimiz âhirete irtihal etti. Allah’a yemin ederim! Eğer Yemen’deki Tübâle beldesinin geyiklerinden biri-nin gözleri bende olsa artık buna sevinmem.? Buyurdu ki: ’Bizden önce yaşayan büyüklerimiz, başa gelen musibetleri güzellikle karşılamayı, kendilerine verilen nimetleri de tezellül, alçak gönüllülük ederek karşılamayı severlerdi.?

Vefatı

Vefatından önce gözlerini kaybetti. Öleceğini anlayınca oğluna; ’Beni üzerimde bulunanlarla kefenleyin? dedi. O sırada üzerinde gömlek, peştamal ve cübbe vardı. Oğlu; ’Babacığım bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?? diye sorduğunda, ’Dedem Ebûbekir de böyle üç parça bir kefene sarılmıştı. Bizim için ölçü onlardır. Bu kadarı kâfi, sonra dirilerin yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyacı var.? buyurdu. Kâsım b. Muhammed, bazı kaynaklara göre Hicrî 107 (Mîlâdî 725) tâ-rîhinde, bâzı kaynaklara göre de Hicrî 102’de Medîne ile Mekke ara-sındaki Kadîd (veya Kudeyd) denilen mevkîde vefât etmiştir. Vefâtında 70 yaşlarında idi. (Hânî, a.g.e., s. 45.) Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âli himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin.

Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet “Özlenen Rehber” dergisinin 54.sayısında (2007 Eylül) yayımlanmıştır

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 1. Bölüm

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 1. Bölüm

İslâm âlimlerinin göz bebeklerinden olup, On İki İmam’ın altıncısıdır. İsmi Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib, künyesi Ebû Abdullah, lakapları Tâhir, Fâdıl ve doğruluğu ve sadâkatinden dolayı kendisine ’Sâdık’ lakabı verildi. Babası Muhammed Bâkır, annesi Ümmü Ferve’dir. Annesinin babası Kâsım, onun babası Muhammed ve onun babası da Hz. Ebû Bekir Sıddîk’tir. Annesinin annesi, Abdurrahmân bin Ebû Bekir’in kızı Esmâ’dır. 17 Rebiülevvel 80 (bir rivayette 83) /23 Mayıs 699 (702) tarihinde Medîne’de doğmuş, 25 Şevval 148/15 Aralık 765 tarihinde Abbasi halifelerinden Mansûr’un Medine’ye tayin ettiği Muhammed b. Süleyman tarafından Mansûr’un hilesi ile zehirlenmiş ve vefat etmiştir. Kabri ise Cennetü’l-Baki’de babası Muhammed Bakır, dedesi Zeyne’l-Abidin, amcası Hazret-i Hasan (r.a)’ın yanındadır. On iki imamların en çok yaşayanı olup 68 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.


İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ın on evlâdı olup, yedisi erkek, üçü kız idi. Oğulları: Musâ Kâzım, İshak, Muhammed Dibâc, İsmâil, Abdullah, Abbâs ve Ali’dir. Kız Çocukları: Ümmü Ferve, Esma, Fatıma’dır. Evlâtlarının hepsi zamanının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânın rehberiydiler. Mûsâ Kâzım, on iki imâmın yedincisidir.

İlmi ve İlmî Literatürdeki Konumu
İmâm-ı Câfer-i Sâdık, hadîs ilminde sika (güvenilir) bir râvi olup, kendisinden pek çok hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîfleri, babasından, o da kendi babasından ve annesinden, Atâ bin Ebî Rebâh’dan ve Zührî gibi birçok râviden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî gibi kimseler bildirmişlerdir. Rivayetlerinden bazıları Kütüb-i Sitte’de yer alır. Hadîs ilminde, İmâm-ı Şâfiî ve Yahyâ bin Muîn, onun sika, güvenilir olduğunu bildirmişlerdir. İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, onun hakkında; ’Ondan daha fakih, fıkıh ilmini bilen kimse görmedim.’ buyurdu. Ebû Hâtem de, onun sika bir râvi olduğunu söylüyor. Sâlih bin Ebi’l-Esved, İmâm-ı Câfer’in; ’Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsınız’ buyurduğunu haber vermektedir. Her ilimde üstâd, her marifette mahirdi.
Bütün din ilimlerinde olduğu gibi, yaşadığı dönemin fen ilimlerinde de söz sahibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamânında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı. Kimyânın babası sayılan Câbir de, Câfer-i Sâdık’ın talebesidir. Câbir bin Hayyan, Câfer-i Sâdık’tan çok istifade etmiş, ondan itikat ve îman usûlünü öğrenmiş, bunun yanında maddî varlıkların tabiatı ve özelliklerine ve bunların birbirine karıştırılmasına (eczacılık-simya) dair bilgiler de almıştır. Câbir b. Hayyan’ın, Câfer (rh.a.)’den ilim öğrenmek için belirli bir saati vardı. O saatte, İmam’ın yanına ondan başkası giremezdi. Risalelerinin büyük kısmını hocası Câfer-i Sâdık’ın adına yazmıştır.
Câfer-i Sâdık hazretleri, Medîne’de bahçeli evinde dersler vermiştir. Kendisinden ders alanlar daha sonra fıkıh ve kelâmın gelişmesinde önemli katkıları olan şahsiyetlerdir. Bunlar arasında Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Süfyân-ı Sevrî, Mûtezile’nin kurucusu Vâsıl b. Atâ ve meşhur kimyacı Câbir b. Hayyân bulunur.
Tasavvuf ilimlerinde yüksek marifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik eden Câfer-i Sâdık (rh.a.), kelâm, tefsir, hadis ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafe edilen eserler sonradan yazılmıştır. Câfer-i Sâdık (rh.a.), Ehl-i Sünnet itikadının temel şartlarından birisi olan, dört halifenin üstünlük ve hilafet sırasını inkar edenlere ve Ashâb’a dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı yazdığı vesikalarla cevaplar vermiştir. Kelâm ilminde, sapık itikat, inanç sâhibi olan ehl-i bid’ate ve felsefecilere karşı verdiği sağlam, vesikalı cevaplar, bu hususta yazılan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarında yer aldı.

Tasavvufî Yönü
Tasavvufta büyük rehberlerden olan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen Nakşibendiyye yolu âlimlerinin dördüncüsüdür. Kendisi soy olarak baba tarafından Hz. Ali’ye ve Hz. Fâtıma vasıtasıyla da Rasûlullah (s.a.s.)’e, ana tarafından ise Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Bu yüzden hem cehrî, hem de hafî zikri telkin eden tasavvuf yollarının tümü İmam Câfer-i Sâdık’ta birleşmektedir. Kendisi, her iki yoldan da Rasûlullah (s.a.s.)’e bağlıdır. Birisi, babalarının yolu olup, Hz. Ali (k.v.) vasıtası ile gelen cehrî (sesli) zikirle terbiye yoludur ki, bu yola ’Velâyet Yolu’ da denir. Bu yol daha sonra Kâdirî Tarîkatı adını alır. İkincisi, annesinın babalarından gelen yol olup, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den gelen hafî (gizli) zikir yoludur, bu yola da ’Nübüvvet Yolu’ denir. Bu yol da bilahare ’Nakşî Tarîkatı’ adını alır. İmâm-ı Câfer-i Sâdık, Rasûlullah (s.a.s.)’den gelen nübüvvet üstünlüklerine (feyizlerine) Hz. Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir silsilesiyle kavuşmuştur. Evliyalık (velâyet) üstünlüklerine ise Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeyne’l-Âbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm Câfer-i Sâdık’ta bulunan bu iki feyiz ve marifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir.
İmam Câfer’in ilmi önce kesbî olarak başlamış, sonra vehbî ilimle desteklenmiş, ilhâma mazhar olmuştur. Câfer-i Sâdık (rh.a.)’in, ilime, mârifete, zühd, takva ve kanaate dair pek çok hikmetli sözleri ve menkıbeleri vardır. Onun bütün güzelliklere sahip olması, cehrî ve hafî zikir yollarının onda birleşmesi yani bu kollarının bir arada bulunabileceğini ispatlamış ve tabiri caizse tasavvuf Câfer-i Sâdık (rh.a.)’da göl hâlini almıştır. İmam Câfer-i Sâdık (rh.a.) ilimde, mârifette isim yaptığı gibi âriflerin, Hakk âşıklarının da önderi oldu. Fizik ve kimyada da zamanında eşi yoktur. Kendisi Ehl-i Beyt’ten olduğu gibi, Ehl-i Sünnet’in de göz bebeğidir. Ehl-i Sünnet’in imamı sayılan İmam-ı Âzam’ın marifette ve tasavvuf ilimlerinde hocasıydı. İmam-ı Âzam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için ’İmam Câfer Sâdık’tan daha fakih bir kimseyi görmediğini ve hayatının son iki senesi olmasaydı Nûman helak olmuştu’ buyurmuştur. Aslında İmam-ı Âzam bu sözü ile Câfer-i Sâdık (rh.a.)’ın büyüklüğünü ve derecesini anlatmak istemiştir.

Ahlâkı ve Hayatından Tablolar
Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre Câfer-i Sâdık, ihlâslı, sabırlı, cömert, hoşgörülü, yiğit ve heybetli bir kişiliğe sahipti. Câfer-i Sâdık hazretleri, temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip olduğu gibi, güzel yüzlü ve tatlı dilliydi. Bedeni sanki nûr saçardı. Yüzünün renginde beyaz ve kırmızı karışmış olup, tatlı bir sîmâsı vardı. Kuvvetli ve orta boylu idi. Kısa ve şişman değildi, saçı kumrala yakındı. Hz. Ali’ye çok benzerdi.
Hikmetli sözleri ve menkıbeleri ile ibret dolu hayat olayları her yere yayılmış, kitaplara yazılmıştır. Onun büyüklüğü bazı eserlerde şöyle anlatılmaktadır. Câfer-i Sâdık, Hz. Muhammed (s.a.s.) milletinin, dîninin sultanı, Peygamberlik kemâlâtının, üstünlüklerinin burhânı, senedi, hakîkatlerin âlimi, evliyânın gönüllerinin meyvesi, Rasûlullah (s.a.s.)’ın vârisi, âriflerin, Hak âşıklarının serveri, önderi idi. Tefsîr ilminde eşi yoktu. Namazda kendinden geçip düştüğü olurdu. Mütevazı yani çok alçak gönüllü idi. Kimseyi incitmezdi. Her mü’mini kendisinden daha kıymetli bilirdi.
Bir gün hizmetçilerini çağırdı. Onlara dedi ki: ’Geliniz, sizinle sözleşelim. Kıyamet günü içinizden hanginiz kurtulursa, onun diğerlerine şefaatçi olması için birbirimize söz verelim!’
Onlar; ’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın evlâdı! Sizin bizim şefaatimize ihtiyacınız yoktur. Dedeniz Rasûlullah (s.a.s.), bütün insanların ve cinlerin şefaatçisidir’ dediler.
O da: ’Ben bu amellerimle, işlerimle yarın kıyamet gününde ceddimin yüzüne bakmaya utanırım’ buyurdu.
Ashâb-ı Kirâm’ı görmekle şereflenen tabiînin ve evliyanın büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (rh.a.)’ın birçok menkıbeleri vardır. Hakem bin Abbas buyuruyor ki: ’Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık Hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda da itirazda bulundu ve dedi ki: ’Câfer-i Sâdık nerde, böyle işler nerde!’ Câfer-i Sâdık’ın bu işten haberi oldu ve şöyle buyurdu: ’Yâ Zeyd! Eğer böyle bir şey varsa, Allah Teâlâ sana kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki, o hayvan seni helak etsin!’ Bir gün Zeyd bir yere giderken yolda köpek büyüklüğünde bir aslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a itirazda bulunmadı.
Bir gün devrin meşhur âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdık’ın yanına gelmişti. Ona dedi ki: ’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu! Bana bir nasihat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki: ’Ey Davûd! Sen, zamanımızın en zâhidi, Allah’tan en çok korkanısın. Benim nasîhatıma ne ihtiyacın var?’
’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O şanlı Peygamber’in kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasihat vermeniz üzerinize vaciptir.’
’Ey Davûd! Ben kıyamet günü gelince, ceddim Rasûlullah (s.a.s.)’ın elimden yakalayıp; ’Niçin bana hakkıyla uymadın?’ demesinden korkuyorum. Bu işler nesep, soy işi değil, ibadet ve amel işidir. Davûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki: ’Yâ Rabbi! Onun varlığı Peygamberlik soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Rasûlullah (s.a.s.), büyükannesi Hz. Fâtıma olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir kıymeti olsun!’
Bir şahıs, İmam-ı Câfer-i Sâdık’tan, Allah Teâlâ’nın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ istedi. O da; ’Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!’ diye dua etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefat etti.

Bazı Sorulara Cevapları
İmam Câfer-i Sâdık, kendisine sorulduğu zaman, soran şahısları sevgi, güler yüz, üstün ahlâkla karşılamışlar ve onları ilme heveslendirmek için son derece titiz davranmışlardır.
Bir seferinde Câfer-i Sâdık’a soruldu:
’Hangi cihad efdaldir??
O da: ’Zalim sultanın yanında hakkı söylemektir? buyurdu.
Kendisine üstün ahlâktan soruldu; şöyle cevap verdi:
’Üstün ahlâk, doğru sözlü olmak, emaneti yerine getirmek, akrabayı ziyaret etmek, yoksula yedirip içirmek, bir şeyi yapana teşekkür etmektir. Bunların hepsinin başı ise hayâdır.?
’Allah Teâlâ’ya en mükerrem olan kimdir?? sorusuna cevaben; ’Allah Teâlâ’yı en çok zikreden ve en çok ibadet edendir.? buyurmuştur.
İmam Câfer-i Sâdık’a bazı arkadaşları sordular: ’Ey Rasûlullah’ın oğlu, işini ne üzere bina ettin?? O da;
’Dört şey üzerine! Birincisi; amelimi benden başka hiçbir kimsenin bilmemesi üzerine bina ettim.
İkincisi; Allah’ın bütün amellerime muttali olduğunu bildim ve ondan utandım.
Üçüncüsü; rızkımı benden başka hiçbir kimsenin yemeyeceğini bildim ve mutmain oldum.
Dördüncüsü; ömrümün sonunun ölüm olduğunu bildim, onun için de hazırlık yaptım.?

Münazaraları
İmam Câfer-i Sâdık’ın münazaraları da meşhurdur. Zındıkların, İslâm’ın gerçekleri hakkında şek ve şüpheye düşürmek amacıyla kendisine sordukları şüpheli sorulara da son derece ikna edici cevaplar verirdi. Bu cevaplar, İslâm âlimleri için bir kaynak teşkil etmiştir.
Câfer-i Sâdık (rh.a) ile Ebu Hanife (rh.a) aynı çağda yaşamışlardı. Karşılaştıkça ilmi konularda müzakereler yaparlardı. İşte onlardan birisinde Câfer Sâdık, Ebu Hanife’ye sordu: ’Zina ve adam öldürme fiillerinden hangisi daha büyüktür??
Ebu Hanife de cevaben: ’Adam öldürmedir? dedi.
Câfer-i Sâdık ise şöyle cevap verdi: ’Adam öldürmekte iki şahid, zinada ise dört şahit olması gerektiği için zinadır.?
Yine bir gün İmam Câfer-i Sâdık, Ebu Hanife’ye:
’Namaz mı, oruç mu daha faziletlidir?? diye sormuştu. İmam Ebu Hanife de cevaben; ’Namazdır? diye cevap vermişti.
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık ona şu soruyla karşılık verdi: ’Hayızlı olan kadın niçin namazını kaza etmiyor da, orucunu kaza ediyor?
Ebu Hanife ile Câfer-i Sâdık Hazretleri birbirlerini çok sever ve sayarlardı. Aralarındaki yakın ilgi ve sevgi bağının, akrabalık bağıyla da kuvvetlendiği rivayet edilir. Buna göre Câfer-i Sâdık Hazretleri, Ebu Hanife’nin o sırada dul olan annesiyle evlenmiş ve böylece aralarında akrabalık bağı da oluşmuştur. Zaten Ebu Hanife ömrü boyunca hep ehl-i beytin yanında olmuş, maddi ve manevi olarak onları desteklemiştir. Zaten babası da Hz. Ali (k.v)’nin hizmetinde bulunanlardan idi.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 55. sayısında (2007 Ekim) yayınlanmıştır

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 2. Bölüm

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 2. Bölüm

İmam-ı Câfer-i Sâdık’ın Menâkıbı


Halifenin kapıcısı ve veziri Rebî’ anlatıyor: Halife Mansur bir gün Câfer-i Sâdık’ı çağırttı ve ona şöyle dedi: ’Eğer ben seni öldürmezsem, Allah beni öldürsün. Sen, fitne çıkarıp müslümanların kanını dökmek istiyormuşsun!? dedi.
Câfer-i Sâdık yemin ederek: ’Ben böyle bir şey yapmadım ve yapmak da istemem! Eğer kulağınıza böyle bir şey geldiyse bir yalancının sözüdür. Allah korusun, dediğin şeyi yapamam. Yusuf (a.s)’a zulüm ettiler, affetti. Eyyüb (a.s) bir belaya müptela oldu, sabretti. Süleyman (a.s)’a çok şeyler verildiği halde, şükür etti. Bunlar Peygamberdir, senin nesebin de onlara gider!? buyurdu.
Mansur’un hoşuna gidip yukarı çıktılar. ’Bu sözü bana falan kişi söylemişti? dedi. O şahsı çağırdılar, ona; ’Sen bu sözü kendisinden mi işittin?? diye sordu.
O şahıs; ’Evet!? dedi.
’Yemin eder misin?? diye sorunca edeceğini söyledi ve:
’Kendisinden başkası ilâh olmayan, görünen ve görünmeyen her şeyi bilen Allah’a yemin ederim? dedi.
Câfer-i Sâdık halifeye: ’Bir de benim söylediğim şekilde yemin etsin!? dedi. Halife izin verdi.
Câfer-i Sâdık, o şahsa: ’Allah’ın kudret ve kuvvetinden çıkıp, kendi kudret ve kuvvetime sığınmış olayım ki, Câfer şöyle dedi ve şöyle, şöyle yaptı, diye yemin et!? dedi. O şahıs yemin edemeyince Mansur:
’Bunu ayağından çekip dışarı atınız!? dedi.
Rebi’ der ki: ’Câfer-i Sâdık, Halife Mansur’un yanına geldiği zaman dudaklarını oynatıyordu. Zaman geçtikçe Mansur’un gazabı söndü. Hatta Mansur, Câfer-i Sâdık’ı yanına çağırıp güler yüz bile gösterdi. Oradan ayrıldığımızda Câfer-i Sâdık’a;
’Halife sana çok kızmıştı, sen gelip dudağını oynattıkça onun kızgınlığı yavaş, yavaş sönüyordu. Hangi duayı okuyordun?? diye sordum.
’Dedem Hz. Hüseyin’in duasını okuyordum? buyurdu. Bu duayı ezberledim. Bana ne zaman bir musibet gelse bu duayı okur kurtulurdum…
* * *
Halife Mansur, kapıcısına;
’Câfer-i Sâdık bana geldiği zaman gözetle, benim yanıma gelmeden onu öldür!? diye emir vermişti.
Bir gün Câfer-i Sâdık, Mansur’un yanına geldi ve oturdu. Mansur kapıcıya haber gönderdi. Kapıcı, Câfer-i Sâdık, Mansur’ un yanında olduğunu gördü. Bir müddet sonra Câfer-i Sâdık Mansur’un yanından ayrıldı. Mansur tekrar kapıcıyı çağırdı.
’Sana ne emretmiştim?? dedi. Kapıcı yemin ederek;
’Câfer-i Sâdık’ı yalnız senin yanında otururken gördüm. Gelirken de giderken de görmedim.? dedi.
* * *
Mansur’un yakınlarından biri anlatıyor: ’Bir gün Mansur’un yanına gitmiştim. Onu düşünceli gördüm. ’Ya Emire’l-mü’minîn, neden düşüncelisin?? diye sordum.
’Hz. Ali’nin evladından çok kimseleri öldürdüm, fakat onların önderini bıraktım!? dedi.
’Bu önder kimdir?? diye sordum.
’Câfer b. Muhammed’dir? dedi.
’O ibadetle meşgul olan bir kişidir, dünyaya ehemmiyet vermez? dedim.
’Sen de onun halife olmasını istiyorsun, ama olmayacaktır. Ben en son bu gece kalbimi onunla meşgul etmekten kurtarmak istiyorum? dedi. Cellâdı çağırdı. Daha sonra da Câfer-i Sâdık’ı çağırdılar. Gelirken ben de yanına gittim. Dudaklarını oynatıyordu. Ne okuduğunu anlayamadım. Mansur’un sarayına baktım, dalgalı denizdeki gemi gibi sallanıyordu. Mansur’u gördüm; yalınayak başıkabak bütün azaları titreyerek Câfer-i Sâdık’ı karşıladı. Kolundan tutup, tahtının üzerine oturttu:
’Niçin geldiniz?? diye sordu. Câfer-i Sâdık:
’Beni çağırmışsınız, geldim? buyurdu. Mansur:
’Ne istiyorsanız emredin? dedi. Câfer-i Sâdık:
’Ben istemeyince beni çağırmayın, kendi isteğimle gelirim? buyurdular ve gittiler. Sonra Mansur yattı, gece yarısına kadar uyudu. Namazlarını kaçırdı, kalkınca kaza etti ve beni yanına çağırdı. Şöyle dedi:
’Câfer b. Muhammed (rh.a) geldiği zaman bir ejderha gördüm. Bir dudağı yerde bir dudağı gökte idi. Köşkümün damında bana; ’Eğer Câfer Sâdık’a dokunursan, seni ve sarayını yutarım’ dedi. Bundan sonra gördüğün gibi halim değişti? dedi.
’Bu sihirdir!? dedim.
’Yok, öyle deme, bu İsm-i A’zamın hususiyetlerindendir ki, Rasûlullah (s.a.s.)’a gelmiştir. Bu isimle her ne dilerse, dileği yerine gelirdi? dedi.
* * *
İbnü’l-Cevzi Sıfatu’s-Safve adlı kitabında Leys bin Sa’d’ın şöyle anlattığını yazıyor: ’Bir hac mevsiminde Mekke’de idim. İkindi namazını kılıp Ebî Kubeys dağına çıktım. Bir kişi dua ediyordu. ’Ya Rabbi? sözünü, nefesi kesilinceye kadar tekrarladı. Sonra ’Ya Rabbi hû? sözünü, nefesi kesilinceye kadar tekrarladı. Sonra ’Ya Rab, ya Allah, ya Rahim, ya Erhame’r-Rahimîn? sözlerini de aynı şekilde nefesi kesilinceye kadar tekrarladı. Yedi kere böyle yaptı. Sonra;
’Ya Rabbi, şu üzümden istiyorum ve elbiselerim de eskidi? dedi.
Henüz duası bitmemişti. Bir sepet üzüm ile iki takım elbise yanına geldi. Hâlbuki o zaman üzüm mevsimi de değildi. Üzümden yemek isteyince;
’Ben de bu üzümde ortağım!? dedim.
’Niçin?? diye sorunca;
’Sen dua ederken ben âmin diyordum? dedim.
’Peki, buraya gel!? dedi. Gittim, beraber yedik. Üzüm çekirdeksizdi ve öyle üzüm hiç yememiştim. Doyuncaya kadar yedim. Fakat sepetteki üzüm hiç eksilmedi. Sonra; ’Bu iki elbiseden hangisini istersen al? dedi.
’İhtiyacım yok? dedim.
’Yüzünü dön, bunları giyeyim? dedi.
Yüzümü döndürdüm. Birini izar, diğerini rida edindi. Eskileri de eline aldı, yürüdü. Ben de arkasından gittim. Sa’y olunan yere geldik. Birisi önüne çıktı: ’Ey Rasûlullah’ın oğlu, beni giydir ki Allah da seni elbiselendirsin? dedi. Bunun üzerine eski elbiseleri bu adama verdi. Arkasından yetişip;
’Bu elbiseleri sana veren kim idi?? diye sordum.
’Câfer-i Sâdık idi? dedi. Sonra her ne kadar kendisinden hadis-i şerif dinlemek için Câfer (rh.a)’i aradım ise de bulamadım.
* * *
Davud b. Ali b. Abdullah b. Abbas, İmam Câfer-i Sâdık’ın kölelerinden birini öldürmüş ve malını almıştı. İmam-ı Sadık (rh.a) Davud’un yanına gidip: ’Kölemi öldürdün ve malını gasp ettin. Sana bir beddua edersem görürsün!? buyurdu. Davud alay ederek:
’Beni dua ile mi korkutuyorsun!?? dedi.
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık eve gelip bütün gece ibadet etti. Seher vakti Davud’a beddua ettiğini işittiler. Bir saat geçmeden Davud’u öldürdüler.
* * *
Ebu Basir anlatıyor:
’Medine’ye gitmiştim. Yanımda bir cariyem vardı. Onunla cem’ oldum. Hamama gitmek için dışarı çıktım. Bir grup kimseleri gördüm. İmam Câfer (rh.a)’i ziyarete gidiyorlardı. Ben de onlara katıldım. Gittik, içeri girdik. Bana bakarak: ’Ey Ebu Basir! Peygamber’in ve oğullarının huzuruna cünüp olarak girilmeyeceğini bilmiyor musun?? buyurdu.
’Sizi ziyaretten mahrum kalmayayım diye gelmiştim? dedim. Bir daha böyle yapmayacağıma tevbe edip dışarı çıktım.
* * *

Bir ravi anlatmıştır: ’Bir dostum vardı. Hanife Mansur onu hapis etmişti. Bir hac mevsiminde Arafat’ta ikindi namazından sonra İmam Câfer (rh.a)’i gördüm. Hapiste olan arkadaşımı sordu.
’Yine hapistedir? dedim. Hemen dua buyurdular.
Biraz sonra kendisi yemin ederek: ’Arkadaşını arife günü ikindi namazından sonra salıverdiler!? buyurdu.
* * *
Yine bir ravi anlatır: ’Bir palto satın almıştım. Kendime kefen olsun diye ölünceye kadar saklayayım diye düşünüyordum. Arafat’tan Müzdelife’ye indik. O paltoyu kaybettim. Çok üzüldüm. Sabahleyin Mina’ya geldiğimizde Hayf Mescidi’nde oturdum. Birisi geldi: ’Seni Câfer-i Sâdık çağırıyor? dedi.
Gittim, selâm verip oturdum.
’İstiyor musun sana bir palto vereyim, vefatından sonra sana kefen olur? buyurdu.
’İyi olur, zaten benim paltom da kaybolmuştu? dedim. Hizmetçisi bir palto getirdi. Aynen benimki gibi idi. ’Tut ve Allah Teâlâ’ya ısmarla? buyurdular.
* * *
Sohbetinde bulunanlardan birisi anlatıyor: ’Bir grup insan ile Câfer-i Sâdık’ın sohbetindeydik. Ben sordum ki:
’Allah Teâlâ İbrahim (a.s)’a Bakara suresi 256. âyet-i kerimesi ve sonrasında; ’Dört kuş al, onları iyice tanı, sonra onların her birini kesip parça, parça et. Her bir parçayı bir dağın üzerine koy. Sonra onları yanına çağır hepsi yanına gelecektir.? buyurdular. Buradaki kuşlar aynı cinsten mi idi yoksa çeşitli cinsten mi idiler??
’İster misiniz o kuşları aynen size göstereyim?? buyurdular.
’İsteriz!? dedik. ’Ey tavus!? buyurdular, bir tavus hazır oldu. Sonra ’Ey karga!? buyurdular, bir karga hazır oldu. Sonra ’Ey güvercin!? buyurdular, bir güvercini orada gördük. ’Ey doğan!? buyurdular. Bir doğan orada hazır oldu. Emir buyurdular, oradaki dört kuşun başları kesildi. Bir yere saklandı. Vücutları parçalanıp karıştırıldı. Sonra ’Ey tavus!? buyurdular. Tavusun eti kemiği tüyleri bir araya toplanıp başına yapıştı ve canlı oldu. Diğer kuşlar da aynı şekilde canlandılar.?
* * *
Bir şahıs Câfer-i Sâdık’a on bin akçe getirdi.
’Ben hacca gidiyorum, bu para ile bana bir ev alın, hacdan dönüşte o evde çoluk çocuğumla oturayım? dedi.
O şahıs hacdan dönüp İmam-ı Sâdık (rh.a)’ın huzuruna geldi. Câfer-i Sâdık, o şahsa: ’Sana cennette bir ev aldım. Komşularının birisi Rasûlullah (s.a.s.), ikincisi Hz. Ali (r.a), üçüncü ve dördüncüsü Hz. Hasan (r.a) ve Hz. Hüseyin (r.a) olacaktır. Bunun için sana senet de yazdım!? buyurdular. O şahıs bunları duyunca:
’Ben buna razı oldum!? dedi. Evine geldiğinde hastalandı.
’Ölürsem bu senedi kabrime koyun!? diye vasiyet etti. Vefat edince senedi kabrine koydular. Ertesi günü sabahleyin o senedi kabrin üzerinde buldular. Senedin arkasında; ’Câfer b. Muhammed (rh.a) vaad ettiği şeyde vefa eyledi yazılıydı.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Abdullah Farukî el-Müceddidî, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar, Fiav Yay. Ankara,1999, s. 337-348.
2. Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.3, s.192.
3. İbn-i Sa’d, Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187.
4. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, s.145.
5. İslâm Tarihi Ansiklopedisi, c.3, s.139.
6. Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmü’s-Sâdık.
7. Tabakât-ı Şa’rânî, c.1, s.111.
8. İmam Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.166.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 56. sayısında (2007 Kasım) yayınlanmıştır.

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 3. Bölüm

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 3. Bölüm

Hikmetli Sözleri

Ehl-i Beyt’in büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (r.a.)’in nurlu kalbine akıp gelen ilim ve feyzin çokluğu dil ile anlatılamaz. İnce marifetleri bildiren hikmetli sözleri çoktur. İşte onlardan bazıları:

’Perşembe günü ikindi vakti olunca, Allah Teâlâ, meleklerini gökten yere indirir. Meleklerin yanında gümüşten sahifeler ve altından kalemler vardır. Ertesi gün güneş batıncaya kadar Rasûlullah (s.a.s.)’a okunan salavâtı yazarlar.’

’Beş kimsenin sohbetinden, yani beş kimse ile beraber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona daima aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarayacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalpli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yani günah işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.’

’Bir mümin kardeşine ait hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa.’

’Müslüman kardeşinizden manasını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın.’

’Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin, hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin. Allah Teâlâ dünyaya emretti ki: Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmetçi ol. Senin peşinden koşana sen de zahmet, sıkıntı ver.’

’Din adamları (fâkihler), sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir.’

’Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekâtı, oruçtur. Amel (ibadet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.’

’Günahlara tevbe etmeyi geciktirmek, Allah Teâlâ’ya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır.’

’Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.’

’Şu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz:

1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak,

2. Misafire hizmet etmek,

3. Yüz tane hizmetçisi olsa, muhtaç olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek,

4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.’

’Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, ‘Mâşâallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (yani, Allah’ın dilediği olur, kuvvet O’nundur)’ desin!’

’Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz. İktisâd eden, tasarrufa riayet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır.’

’Anne-babasını üzen, onlara isyan etmiş olur. Musibet zamanında dizini döven, sevabından mahrum olur. Allah Teâlâ sabrı, musibet miktarınca indirir.’

’Takvadan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel bir şey yoktur. Bilgisizlik, cahillikten daha zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.’

’İyilik üç şeyle tamam olur: 1. O iyiliği yapmakta acele etmek, 2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, daima küçük görmek, 3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak.’

’Uzun emel sahibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir.’

’Allah (c.c.)’ın yarattığı işlere karışmak, kişinin felâketine sebep olur. Meselâ, (itiraz niyetiyle) ‘Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim…’ gibi sözler söylemek, kişinin helâkidir.’

’Kız evlâtlar, ana-babası için hayır ve hasenattırlar. Erkek evlat ise, nimettirler. Hasenât sâhibi olanlar sevap kazanır. Nimetlerden ise hesaba çekilir, sual sorulur.’

’Bir kimse, günah işlediği zaman utanmazsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenha bir yerde olduğu zaman Allah Teâlâ’dan korkmazsa, onda hayır yoktur.’

’Üç şey vardır ki, müslümanları çok aziz, şerefli eder: 1. Kendisine zulüm edeni affetmek, 2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak, 3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak.’

“İçki bütün günahın başı ve bütün şerrin anahtarı, Allah Teâlâ’ya en çok isyan edilen şeydir.”

“Mü’min, Allah’tan korkmada sanki cehennem ehli gibi, cennet ehli olacağından da ümitvâr olmalıdır.”

“Kim Allah’tan korkarsa bütün her şeyde O’ndan korkar, kim de Allah’tan korkmazsa ondan da hiçbir kimse korkmaz.”

“Üç kişi vardır ki Cennete giremez: Kan döken, içki içen, nemime yapan kimse.”

“İnsanların en vera sahibi olanı şüphe esnasında sakınan, insanların en abidi de farzları yerine getiren, insanların en zahidi de haramı terk eden, insanların en çalışkanı da günahı terk eden kimsedir.”

“Babalarınıza iyi davranın ki çocuklarınız da size iyi davransın.”

“Şüphesiz ki günah işlemek kulu rızıktan mahrum eder.”

“Her kim ihlâslı olarak ‘lâ ilâhe illallâh’ der, ihlâsı onu Allah’ın haram kıldığı şeylerden engellerse cennete girer.”

“Gökyüzünde Allah’ın müvekkel iki meleği vardır. Kim Allah için tevazu yaparsa o iki melek onu yüceltir, kim de büyüklenirse onu alçaltır.”

“Kalbi dünya ile alakalı olan kimsenin kalbi üç hasletle alakalı olur; isteği sona ermez, emelini idrak edemez ve umduğuna kavuşamaz.”

Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: ’Allah Teâlâ faizi niçin haram kıldı?’ Buyurdu ki: “İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allah Teâlâ onu haram etti. Faiz haram olmasaydı birbirine karşı iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyada menfaat bekleyen çok olurdu.”

Rivayet Ettiği Hadislerden Bazıları

Câfer-i Sâdık hazretlerinin rivayet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:

’Allah Teâlâ’nın hidayete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allah Teâlâ’nın hidayet vermediğini, kimse hidayete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allah Teâlâ’nın kitabıdır. Yolların en iyisi, Rasûlullah (s.a.s)’ın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır.’

’İlim, hazinedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki, Allah Teâlâ size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevap vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icabet edenleredir.’
Rivayet ettiği hadîs-i kudsîde: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır. Bunu okuyan, kal’aya girmiş olur. Kal’ama giren de, azabımdan kurtulur.’ buyruldu.

Oğlu Musa Kâzım’a Vasiyeti

Câfer-i Sâdık hazretlerinin, oğlu Musa Kâzım için olan vasiyeti meşhurdur. Oğluna buyurdu ki:

’Ey oğlum, kendi rızkına razı ol! Kendi rızkına razı olan, kimseye muhtaç olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakir olarak ölür. Allah Teâlâ’nın taksim ettiği rızka razı olmayan, O’nu kazâ ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasının kusurunu büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür.

Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın.

Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişare eder danışır, fikrini alır.

Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyaretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sahibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar.

Ey oğlum, Allah Teâlâ’nın kitabını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur.’

Süfyan-ı Sevri’ye vasiyeti

Câfer-i Sâdık fazla konuşmazdı. Süfyân-ı Sevrî, kendisini ziyarete gitmiş; uzun süre sustuğunu görünce bir hadîs-i şerîf rivayet etmesini rica etmiş, Câfer-i Sâdık da; ’Çok sözün sana faydası yoktur. Ben atalarımdan rivayetle Rasûlullah (s.a.s.)’tan bildirilen şu üç şeyi sana anlatayım’ dedi. “Bu üç şey şudur: Allah Teâlâ’nın nimetine kavuşan ve bu nimetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah’a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zira Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de İbrâhim sûresi yedinci âyetinde; ’Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azap ederim’ buyurdu. Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tevbe ve istiğfar etsin! Zira Allah Teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istiğfâr edenlerin, günahlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını vaat ediyor. Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden sıkıntı görür ve bir belâya uğrarsa; ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.’ desin!” Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmam Câfer’in elini tuttu ve ona dedi ki: ’Hepsi, bu üçü müdür?’ Câfer-i Sâdık; ’Bunları iyi anla! Allah Teâlâ’ya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsanlara, iyiliklere kavuşursun.’ buyurdu.
Yine başka bir gün Süfyan-ı Sevri, Câfer-i Sâdık’la karşılaştığını ve kendisine tavsiyede bulunmasını istediğini söyler. Câfer-i Sâdık da Süfyan-ı Sevri’ye şöyle tavsiyede bulundu:

“Ey Süfyan! Yalancının mürüvveti, hasetçinin de rahatı yoktur.”

Süfyan-ı Sevrî, tekrar Câfer-i Sâdık’a; “Ey Rasûlullah (s.a.v)‘in oğlu, biraz daha vasiyetini fazlalaştır.” deyince, o da şöyle dedi:

“Ey Süfyan! Allah’a güven, mü’min olasın. Allah’ın vermiş olduğu rızka rıza göster; zengin olasın. Sana komşu olana iyilik et ki müslüman olasın. Fâciri arkadaş edinme; sana fücûrundan öğretir. İşlerinde Allah’tan korkanlarla beraber istişare et.”

Duası

“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Allah’ım! Senin ilminin kuşatmış olduğu her hayrı Senden istiyorum. Ve yine ilminin kuşatmış olduğu her türlü kötü şeyden de Sana sığınıyorum. Allah’ım! İşlerimin hepsinde senden sağlık ve afiyet diliyorum. Dünya ve âhiretin hüznünden de sana sığınıyorum. Dua ettiğim zaman duamı kabul eden, kendisinden istediğim zaman da bana veren Allah’a hamdolsun. Senin kudretinle dünya ve âhiret şerrinden hiçbir şey bana engel olamaz. Senden başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Ey diri olan Allah’ım! Ancak Sana tevekkül ederim.”

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Abdullah Farukî el-Müceddidî, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar, Fiav Yay. Ankara,1999, s.337-348.
2. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.3, s.192.
3. İbn-i Sa’d, Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187.
4. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, s.145.
5. İslâm Tarihi Ansiklopedisi, c.3, s.139.
6. Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmü’s-Sâdık.
7. Tabakât-ı Şa’rânî, c.1, s.111.
8. İmam Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.166.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 59. sayısı (2008 Şubat) için yazılmıştır.

×